TASAVVUFTA ZİKİR
SELİM GÜRBÜZER
Allah adını anmak huzura
erdirir. Nasıl erdirmesin ki, bakın Kura’nı Kerimde Allah (c.c); "Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzura erer"
beyanı bunun teyididir zaten. Gerçekten de
Allah’ı anma yolunda sırasıyla kalp, letaif ve nefy-i isbat zikri mertebelerinden
geçenler iyi bilirler ki; zikir insanı sultan ettiği gibi, aynı zamanda bu
âlemde ruhunun susuzluğunu giderir de.
Demek
ki; kalbi arındırmak, zikirle mümkün olabiliyor. Aksi takdirde zikirsizlik,
nefse ve şeytana hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Peygamberimiz (s.a.v.) bundan
dolayı; "Kul günah işlediği zaman
onun kalbinde siyah bir nokta olur" buyurmakta. Hiç kuşkusuz insan
beşer, düşer, kalkar, düşüp kalkmayan sadece Allah (c.c.)'tır. Biz aciz kullar
her an günahla yüz yüze kalıp kalbimizi kirletebiliyoruz. Bu durum da
yapabileceğimiz tek şey, istikamet yolunda kalbin ihtiyacını zikir gıdasıyla besleyip
arınmak olmalıdır. Madem Allah Settar isminin gereği gizli ve açık günahları merhametiyle
örtüyor, o halde örtülen günahları eritmekte biz kullara düşer. Anlaşılan kul, ancak
Allah'ı çokça zikrederek kalbini temizleyebiliyor. Hatta Allah adıyla kalbini
huzura erdiren bir salik, dünyaya bakışı da değişir. Derken artık çevrenin
kirlenmişliği onu kolay kolay etkilemeyecek hale gelir. Yeter ki; salik istikamet
üzere ilerleyip Allah adını anmaya devam etsin. Nitekim Allah adıyla gönüller
mesrur olmanın yanı sıra, gözler sevgiyle ışıldayıp diller hikmetle pınarlaşır
da. Kelimenin tam anlamıyla Allah adı, insanı sultan eder. Ve Yavuz Sultan
Selim’in dile getirdiği;
“Padişah-ı
âlem olmak
Bir kuru dava imiş
Bir mürşide bende olmak
Cümleden âlâ imiş…” mısraları daha da bir
anlam kazanır.
Resûlullah
(s.a.v.) "Kıyamet gününde kulların
en büyük derecesi Allah'ı çokça ananlardır" beyan buyurarak Allah
adını ananları müjdelemiştir. Kâinatta hemen her varlık, kendi hal lisanıyla
Allah’ı zikretmektedir. O halde insan bu zikir senfonisinden niye mahrum kalsın
ki? Evliyaullah'ın da belirttiği gibi, Allah’ı zikirde en çok sırasıyla: birinci
derece cemadat (toprak, taş, cansız maddeler), ikinci derece nebatat (bitki âlemi), üçüncü
derece hayvanat, dördüncü derecede
ise insan gelir. Zira cansızlıktan
canlılığa, yani basit yapıdan mükemmel yapıya doğru gidildikçe Allah’ı anma
noktasında yaratılan her mahlûkun hem cinsine göre düşüş eğilimleri görülür. Şöyle
ki; her gelişim veya her büyüme meyli meşguliyet demek olup, bu durum Allah’ı
zikretmekten alıkoyabileceği anlamına gelir. Hiç kuşkusuz insanoğlunun
meşguliyeti diğer yaratılan varlıklara göre çok daha ileri safhada olduğundan ister
istemez dördüncü derecede zikreden bir konumda yer alır. Şayet insanoğlu,
kendisini istikametten alıkoyan nefis, şeytan ve çevresinde cereyan eden negatif
unsurları bertaraf edip, zikir yolunda gayret gösterirse bir anda bütün mahlûkatın
üstünde bir mevkie sıçrayabiliyor. İşte bu konumda olan insan için Ahsen-i takvim üzere ‘Eşrefi
mahlûkat’ (yaratılmışların en üstünü)
sıfatı layık görülür. Keza, insanoğlu nefsin hevesine kapılmış, şeytanın hilesine
yem olmuş, ya da kötü insanların oyuncağı haline gelmişse hayvandan da aşağı
"Esfel-i safilin mertebesine düşmesi kaçınılmazdır. Demek ki;
İnsanın eşref-i mahlûkat olabilmesi ancak Allah'ı çokça anmasına bağlı.
Hadisi
Kutsi de "Dikkat ediniz, cesette
bir kalp vardır. Kalbin içinde de bir Fuat vardır. Fuat da dahi sır vardır.
Sırda da hafi vardır. Hafide dahi ahfa vardır" buyrularak, insan
göğsünde yer alan âlem-i emirle ilişkili letaiflere dikkat çekilmektedir. İşte
ulema Kur’an ve hadis ışığından hareketle insanın göğsünde kodlanmış kalp, ruh,
sır, ahfa, hafi ve alnında yer alan nefsi natıka ile birlikte toplamda 6
(altı) adet nurani letaiflerin varlığından
ve nasıl çalışabileceklerinden bahsetmişlerdir. Bu noktada Evliya-i Kiram da
sadece bahsetmekle kalmamış talebelerine letaif zikri verip çekmelerini
sağlamıştır. Anlaşılan o ki; letaifleri nefsin baskısından kurtarıp Allah'a
yönlendirmek ve asıllarına kavuşturmak insanın gayretiyle mümkün. Bu demektir
ki, salik Allah’ı sıkça zikrederek âlem-i
emirle irtibatlı letaifleri çalıştırabilir pekâlâ. Şayet bir insanın kalbine
hiç zikir girmemişse, anlayın ki o vücut viranedir. O halde ruhumuzu, nefsimize
galip kılmak gerekir. Ama nasıl? Gayet
açık; bu iş için:
- Gönül Sultanından faydalanmak,
- Salih amel etmek (helali işlemek-haramdan kaçınmak),
- Allah’ı anmak şarttır. Aksi takdirde
ruhumuzu, vücut şehrimize hâkim kılamayız. Nasıl ki, hastalandığımızda hemen
doktora koşuyor, onun telkinleri doğrultusunda şifa bulmaya çalışıyorsak, aynen
öyle de körelmiş letaiflerimizi asliyetine kavuşturmak adına, o konuyla ilgili kalp
uzmanı Salih insanlardan (evliyaullah)
istifade etmemiz gerekiyor. Nitekim evliyaullah, letaiflerin özelliklerine
vakıf zatlardır. Hatta bu mevzuuyla alakalı Muhammed Şemseddin (k.s.)'in
"Miftahul Kulüp" adlı eserinde özetle; "Zikreden kalbin akik renginde ve sol memenin altında, zikreden ruhun
açık sarı ve sağ memenin altında, zikreden sırrın beyaz renkte ve sol memenin
üstünde, zikreden hafinin zümrüt yeşili ve sağ memenin üstünde, zikreden ahfa’nın
ya çok beyaz, ya çok siyah ve iki meme ortasında olduğu.." bahisle tüm
letaifi külle'lerin (letaiflerin tamamı)
varlığına işaret etmiştir. Bu gerçeklerden hareketle şayet bir salik Hak
yolunda mesafe kat edip letaiflerin tamamını bitirirse bu aşamadan sonra bu kez
Nefy-i isbat denilen ''Kelime-i tevhid'' zikri verilir. Ancak
Nefy-i isbata geçmek için letaiflerin bütünüyle çalıştığını gösteren emarelerin
zuhur etmesi gerekiyor. Nitekim küllü letaiflerden sonra ruhun tezkiyesi
gerçekleşip, bu aşamada Hakk yolda
ilerleyen bir salikin alnına sadakat mührü vurulur da. Şu da bir gerçek; bu aşamaya
erişmiş bir salik, nasıl olsa seyr-i süluku bitirdim, o halde mürşide gerek yok
deyip, bu kadarı bana yeter, hadi bana eyvallah bir tavırla kapıyı terk
etmemeli. Bilakis eskisinden daha çok mürşidi kâmilin kapısına yüz sürüp,
sürekli ondan istifade etmenin bilinciyle hareket etmelidir. Tâ ki, mürşit aradan çekilene kadar bu durum
devam etmelidir. Malum olduğu üzere Evliya'nın ruhu tüm vücuduna galip
olduğundan kalbi cin ve şeytandan etkilenmez, ama sofinin öyle değil, her an
şeytanın aldatmasına yenik düşüp yem olma riski vardır.
Görüldüğü
üzere kulu kurtuluşa erdiren iki ana akide söz konusudur, bunlar:
- Güzel itikat,
- Kalbi zikir çekmektir.
Peki,
hangi zikir derseniz, bu hususta Hadisi Kutside "Allah'a
ulaştıran yollar, yaratılmışların nefesleri sayısı kadardır" buyruluyor.
Madem öyle meşrebe uygun zikirle yol kat etmeye bakmalı. Zaten zikir yolu,
genelde iki kanaldan günümüze kadar gelmiştir. Bunlar sırasıyla:
- Lisan-ı yol’dan gelen cehri zikir.
- Kalbi yol’dan gelen hafi zikir diye tasnif edilir.
Cehri
zikir, sesli eda edilip Hz. Ali (k.v.)’in bizatihi nefsinde uyguladığı
zikirdir. Hafi zikir, sessiz yapılan zikir olup Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh.)’ın takip ettiği
metottur. Malum Allah'a ulaştıran yollar yaratılmışların nefesleri sayısı
kadardır ölçüsünce, her iki yolda haktır. Dolayısıyla her iki yolun yolcuları
da Allah'a ulaşmak için zikretmekteler. Yani farklılık sadece izlenilen metottadır.
Şöyle ki;
Bediûzzaman Said Nursi Hz.leri "Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmaya muvaffak
olurlar. Kadiriler ise zikri cehri ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir"
diyerek konuya açıklık getirmiştir. Zikirden maksat çokluk değil, saflıktır. Önemli
olan “İlâhi ente maksudu ve rıdake
matlubi” (Ya Rabbi maksadım sen,
isteğim senin rızanı kazanmaktır) ölçüsüdür. Bu yüzden Resûlüllah (s.a.v.)
"Allah sizin suretlerinize ve
mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar" buyurmuştur. Hakeza
Yüce Allah (c.c.) "Gerçek müminler,
Allah anıldığı zaman kalpleri titrer" (Enfal–2)
beyan buyurarak zikreden gönülleri övmüştür.
Madem
öyle insan hayatını daha da bir renklendirmek istiyorsa şu hadis-i şerifi ölçü
almalıdır: "Zikredici bir dil,
şükredici bir kalp, imanınızda size yardımcı olacak bir kadın bulundurun."
Peygamberimiz
(s.a.v.), sahabeler arasında, zikri hafiyi Sıddık-ı Ekber'e has kılmıştır. Nitekim
bir gün Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk’ı komşular Resûlüllah’a şikâyet ederler:
—Ya Resûlüllah! Ebû Bekir-i Sıddîk et pişirip, kokusu ta dışarıyı
sardığı halde kimseye ikram etmez.
Tabii Peygamberimiz
(s.a.v) duruma vakıf olur ve şu cevabı verir:
—O sizin sandığınız et kokusu, pişirilen et
kokusu değil. O koku; zikreden kalbin (aşktan)
yanan (buhar) kokusudur.
Gerçekten
de Hz. Ebu Bekir (r.anh), öyle can-u gönülden kalbi zikredermiş ki, adeta ciğeri
yanıp, etrafı bile sarabiliyormuş. İşte Hz. Ebû Bekir-i “Sıddık-ı Ekber"
yapan, bu durumdur. Bazıları belki, “Efendim, nasıl oluyor da bir insan kalbi
yanabiliyor, ya da madem yanıyorsa kül olması icap etmez mi?” diye kendi
kendine taaccüp edebilir. Oysa gerçekte yaksa yaksa ateş yakar, nur yakmaz. O
halde hangi ateş yakmaz derseniz, elbette
ki herkesin bildiği bir ateş var ki her ne varsa yakıp kül ediyor. Fakat
bilmediğimiz bir gönül ateşi daha var ki, (o
ateş sayılmaz) o da "nur"
olup, o gönül ateşinde yakıp kül etmek yoktur,
o gönül ateşinde ışık denen ziya vardır. Zaten adı üzerinde nur, nasıl yaksın
ki. İşte ateşle, nurun farkı budur.
Allah
ile kul arasında yetmiş bin hicap perdesi vardır. Bu perdelerin aşılması ancak zikirle
mümkündür. Fakat buradaki yetmiş bin perde tabiri Allah'ın isim ve sıfatlarının
tecelli daireleri manasınadır, başka anlam çıkarılmamalıdır. Yani tezahür
dereceleri manasınadır. Demek ki istenilirse perdeler aşılabiliyormuş. Yeter ki
Allah için zikredilsin, bak o zaman Rabbül Âlemin’in beyan buyurduğu, "Rabbini tazarru ile gizli olarak dua ediniz
(Arafat 55) ve "Rabbini tazarru ile (titreyerek) ve korkarak zikret (Araf 205)" salikin
her haline yansır da. Nasıl yansımasın ki, bakın Resûlüllah (s.a.v.) "Zikrin hayırlısı hafi olanı, rızkın
hayırlısı da kâfi olanıdır" ve "Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime Lâ
ilâhe illallah’tır. Bilesiniz ki yedi kat gök ve yedi kat yer terazinin bir
kefesine, kelime-i tevhit de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir"
beyanı buna işarettir. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Yeryüzünde Allah, Allah diyen bulundukça kıyamet kopmaz"
beyanıyla zikrin ehemmiyetin ortaya koymuş da.
İmam-ı
Rabbani (k.s.) büyük bir zat, aynı zamanda zamanının Müceddid-i Elf-i Sani’sidir.
Bakın O; Tevhit iki kısımdır diyor ve bunları:
- Tevhidi Şuhud,
- Tevhidi vücut diye tasnifler.
Bu
arada şunu da belirtmekte yarar var; çekilen
zikirlerin bile kendi aralarında mertebe bakımından dereceleri söz konusudur. Bu
yüzden Hz. Aişe (r.anh)’den rivayetle Resûlüllah (s.a.v.); "Bazı zikirler diğer zikirlerden 70 kat daha
efdaldir" buyurmuşlardır. Bir başka hadis-i şeriflerinde ise "Kanın
dolaştığı yerlerde muhakkak şeytan da dolaşır. Onun dolaşmaması için en
kuvvetli silah Lâilâheillallâhul-fealu" beyan buyurarak şeytana karşı
nasıl önlem alacağımız noktasında dikkatimizi çekmiştir.
Anlaşıldığı
üzere gerek Ayeti Celilelerde beyan olunan hakikatler ve gerekse hadis-i şeriflerde
beyan edilen sözler, zikri teşvik ediyor ve insanlığın kurtuluşunun zikirden
geçebileceği habire vurgulanmakta. İyi ki de üzerinde duruluyor. Nasıl ki eşyadan
bilgi edinmek güzel bir duyguysa, aynen öyle de eşyanın zikrini insan diline
çevirmenin de güzel bir haslet olduğunu idrak etmiş oluyoruz. Ancak burada
dikkat etmemiz gereken eşyanın hakikatlerini çözmeye çalışırken Allah'ı unutmamamız
icap eder. Böylece eşyanın perde arkasını, yani fizik ötesi âlemin varlığını
sezmeyi öğreniyoruz. İnsanlık galiba, gelecekte kendisini esir edip
robotlaştırmak isteyen teknolojik cihaz ve donanımlara karşı Allah’ı sıkça anarak
kendisini korumaya alacaktır. Zaten insanoğlu bir an evvel eşyanın esaretinden
kurtulup Allah'ı hatırladığında, işte o an aydınlığa çıkmış olacaktır. Aksi
takdirde eşyaya mahkûmiyet, vahdet arayan insanlığı perişanlığa sürükleyecektir.
Bu kaçınılmazdır.
Besbelli
ki çokluk içinde vahdet’e giden yol, Allah'ı anmaktan geçmekte. Madem zikreden
insanın kalbi dakikada ortalama 124 kez atıyor, hem madem dili damağa yapıştırıp işaret
parmağı ile kalbin üzerinde zikir çekmekle dakika da 124 kez Allah anılabiliyor,
o halde Allah adını zikretmek şu an değilse peki ya ne zaman? Gün bu gündür, an bu andır, o halde daha vakit
kaybına uğramaya tahammülümüzün olmayacağı bilinciyle kalbimizi Allah, Allah
dedirttirmeye bakmak zamanıdır. İşte kalbin Allah diye çalıştığı noktada zikrin
ehemmiyeti ortaya çıkıyor. Her tesbih tanelerine vuruşta bir kez Allah demek bile
tek başına tüm ömre bedel bir kıymet olmaya yeter artar da. Zaten bu fani dünyada
zikirden daha güzel ne kıymet olabilir ki?
Sözün özü kalbin atışına paralel olarak insanda Allah adını anmakla
ebedi hayata kelebek misali uçup sonsuzluğa kanatlanacaktır. Çünkü bu konuda
Yüce Mevla’mızın "Kalpler ancak Allah'ı
zikretmekle huzura erer" buyruğu var. O halde ne duruyoruz, an bu an
deyip ‘Hu” demek anıdır.
Velhasıl,
zikir en güzel sermayedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder