SON NEFESTE PİŞMAN OLSAN NE OLMASAN NE
SELİM GÜRBÜZER
Allah'a
inanan her mümin hayatını ehlisünnet itikadı doğrultusunda amel işleyerek tanzim
etmesi gerekir. Aksi halde son nefeste imanla göç etmek nasip olmayabilir. Dikkat
edin nasip olmayabilir dedik. Çünkü son nefeste hiç kimsenin imanla göç etme
garantisi yoktur. Dolayısıyla iman hususunda ümitle ümitsizlik arası bir
konumda bulunmakta fayda var. Bu demektir ki ne ümitsizliğe kapılıp ibadet
boşlansın ne de aşırı ümit var olup teat ve ibadetlerde gevşek davranılsın.
Gerçektende imanda rehavete kapılmak ibadette gaflet ve gevşekliği beraberinde
getirebiliyor. Şöyle bir etrafımıza dönüp baktığımızda:
- Başlangıcı
iyi ama sonu felaket,
-Başlangıcı kötü ama sonu
çok iyi,
-Hem başlangıcı hem de sonu
iyi olan insanlardan müteşekkil tasnifle karşılaşabiliyoruz.
Elbette ki bu tasnifin ikinci kısmı için
Allah sonumuzu hayır etsin niyazında bulunmak temennisinden başka elimizden bir
şey gelmez. Ama üçüncü kategoride yer alan temenniden öte çalışılarak elde
edebilecek bir istikamet çizgisidir. Üstelik bu üçüncü şık hem ölmeyecekmiş gibi
dünyaya hem de yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak gerçeği ile yüzleşmek de vardır.
Zaten yüzleşildiğinde ister dünyalık işler
olsun isterse ahretlik hiç fark etmez işi son ana bırakmamış oluruz. Hele işin
ucunda birde iman söz konusu olunca ha bugün ha yarın derken işi şansa bırakmak
olur ki, bu bizim için bir felaket doğuracağı muhakkak. Ölümün ne zaman ne şekilde
vuku bulacağı belli değil, her an kapımızı çalabilir de. Allah korusun ölüme
hazırlıksız yakalandığımızda imanımız her an gümbürtüye gidebilir. Öyle ya,
madem dinimiz akide üzerine kurulu, o
halde itikadımızın gereğini yapmakla mükellefiz. Nasıl mı? Mesela fıkhı konularda kafa yormuş bir ulema
düşünün, ibadet, ukubat ve muamelat gibi
konularında hata yaptığında dinimizce hoş görülebiliyor, ama mevzu akaid konusu
olunca asla hoş görülmez. Hatta dinimizde hoş görülmesi bir yana akaidin ihtilaf
konusu edilmesi bile bidat kapsamında değerlendirir. Hem nasıl hoş görülsün ki,
iman parçalanıp dilimlere ayrılan bir
nesne değil ki üzerinde ihtilaf edilsin.
Anlaşılan iman hususu hassas bir
konu, üzerinde pek ihtilaf edilmeye gelmez. Şayet ihtilaf konusu edilip hata edilirse
bu küfürdür. Fakat elfaz-ı küfür türünden kasıtsız ve sehven söylenilmiş sözler
bundan istisnadır. Yine de sehven söylenilmiş olsa dahi tövbe edilmesi gerekir.
Keza buna dil sürçmesiyle söylenen küfür
sözlerde dâhildir.
Bir mümin düşünün ki baskı altında küfür
söz söylemek zorunda kalmış, peki bu duruma ne demeli, elbette ki bu kişi
baskıya maruz kaldığı için kâfir olmaz. Delil mi? İşte Ammar bin Yasir’in başına gelenler bunun
en bariz delili. Malumunuz müşrikler, Ammar bin Yasir’e işkence yapıp kafasını birinci
ve ikinci daldırışlarda suya soktuklarında o yine Kelime-i Tevhidi ikrar etmekten
geri durmayacaktır. Ta ki üçüncü daldırışa gelindiğinde artık takati kesilip
diliyle:
- O peygamber değildir demek zorunda kalacaktır.
Tabii o anda Ebu Cehil’in gözlerinde
zafer şimşeği çakıp şöyle der:
- Ha! Şimdi oldu, yoksa sende tıpkı baban
ve annen gibi pisipisine gidecektin.
İşte çirkeflik bu ya, müşrikler bununla da yetinmeyip bu kez Ammar
bin Yasir’e ‘Lat ve Uzza Tanrıdır’ lafını da zorla söyleteceklerdir.
Tabi Ammar bin Yasir ikrarın akabinde nefes nefese
soluğu Habib-i Ekrem’in yanında alıp huzura çıktığında şöyle der:
“ - Ya Rasulullah! Bu kelamı zorla
söylettiler, şimdi düşünüyorum da benim halim nice olacak?”
Habib-i Ekrem (s.a.v);
“
- Ey Ammar! Hani takatinin kesildiği anda o sözleri sarf ettin diyorsun
ya, peki o esnada kalbinin sesi nasıldı?”
Ammar bin Yasir tutku gözyaşları eşliğinde
cevaben şöyle der:
“ - Ya Rasulullah! İnanın kalbim hep
seninleydi.”
Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v) bu
cevabı sözler üzerine:
“ - Bak Bilal, şayet sana tekrar
baskı yapıp zorlarlarsa yine söyle, sakın çekinme” der.
Ammar bin Yasir bu sözleri
işittiğinde derin bir oh çekip kendine gelirde. Nasıl kendine gelmesin ki, aksi
cevap alsaydı sürekli kafası ‘acaba imanımı kaybettim mi’ saikiyle içten içe
yanıp tutuşacaktı. Neyse ki Allah Resulünün sözleri hem kendisini hem de bu
vesileyle tüm Ümmet-i Muhammedi bağlayacak hüküm hale gelir. Nitekim Yüce Allah
bu hususta: “Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse, -kalbi
iman ile dolu olduğu halde inkâra zorlanan müstesna- fakat kimin küfür ile gönlü seviniyorsa, işte onların üzerine
Allah’tan bir gazap vardır ve ayrıca onlar için büyük bir azap vardır (Nahl
106)” beyan buyurmakla hükme bağlanmış olur. Yani
“her kim küfür hayatına dönerse… Ancak
kalp iman huzuruna ermiş olarak zor karşısında diliyle küfür kelimesini söyleyen
böyle değildir” hükmünce hiç kimse çıkıp da bundan böyle Ammar dinden döndü
ifadesini söyleme cesaretini kendinde bulamayacaktır.
Keza bir mümin düşünün ki, bir başkasına küfür söz söylemesi için telkinde
bulunmuş, elbette ki böyle bir kişinin
savunulacak hiçbir tarafı yoktur, küfre
girmesi de gayet tabiidir. Düşünsenize el insaf, kendisi küfür söz söylemeyecek
ama bir başkasına söyletmede beis görmeyecek. Oysa bu tutum düpedüz imanla
dalga geçmek anlamına gelir ki, bir bakmışsın
imanı uçuruvermiş. Ki; ahır zamanda iman kor ateş olup elde tutması zor olacak
ta. Madem ahır zamandayız, o halde iman
hususunda Ammar bin Yasir örneğinde olduğu gibi üzerinde bir değil, iki değil,
üç değil, belki bin kez düşünüp
titrememiz gerekir.
Evet, Rabbul Âlemin, insanın önce kalbindeki
imana bakar, amel defteri ise sonrasında açılır. Zaten iman olmayınca amelden
sual olunmaz da. İşte bu nedenledir ki,
kâfirler ruz-i mahşerde sorgusuz sualsiz cehenneme atılacaklardır. Mizan sadece
iman edenler içindir. Mizan bir anlamda müminlerin amelini ölçmeye yarayan bir terazi.
Ve Allah’ın adil sıfatının tecellisiyle bu terazi milim sapmaz da. Şayet bir
mümin dünyada iken Salih amel işlediyse ne ala,
işlemediyse hak ne ise terazide o tecelli edecek. Müminin mizandan sonra
tek kurtulma ümidi var ki, o da sırasıyla ya peygamberler, ya âlimler ya da
şehitler zümresinden birinin şefaatine nail olmak yoluyla olacaktır. Oldu ya
şefaate nail olamadı en azından müminin kâfire göre bir şansı daha vardır ki o
da cehennemde günahlarının bedelini çektikten sonra cennete girebilme
avantajıdır. Hiç kuşkusuz bu dünyada iken iman etmenin getiresi bir avantajdır.
Bu manada dezavantaj kâfirler içindir elbet. Bu
yüzden cehennem sadece kâfirlerin baki kalacağı yurttur. Cennet ise sadece Müminlerle
beraber ona eşlik edeceklerin beka yurdudur. Madem öyle, “Ya Baki Ente’l-Baki”
sırrınca fani olana değil baki olana tutunmak gerekir. Allah’ın ipine sımsıkı
sarılalım ki imanımızı muhafaza edebilelim. Ki, bu yönde gayret eden müminden
şeytan kaçar da. Yok, eğer gayret etmekten
imtina edip gaflete düşersek şeytanın yakamızı bırakmayıp yapışacağı muhakkak. Allah
korusun gafletten çıkamayıp can boğaza dayandığında pişman olsak da fayda
vermeyecektir. Ölüm meleği o esnada sadece
ruhumuzu kabzetmek için değil aynı zamanda ahirette ki yerimizi göstermek
içinde devreye girecektir. Dolayısıyla sekerat anında pişman olsak ne olmasak
ne, artık bu noktada kurtuluş için geç kalınmıştır. Besbelli ki hayatını hüsnü
hatime ile sonlandıranlar, sadece ömrünü boşa harcamayan mümin kullara has 'mutlu
sonla çene bağlama' bir hadisedir. Ama gel gör ki maalesef biz zor olana değil
kolay olana talip olduğumuz içindir şeytan için kolay lokma olabiliyoruz. İşte
bu nedenle cehenneme girmek hem ucuz hem de çok kolay diyoruz. Fakat cennet
öyle değil, bilakis çok büyük emek gerektirdiği için iman biletini almak her babayiğidin
harcı değil gibi gözüküyor. Çünkü iman ne alınan ne de satılan bir değer, gerçek manada kalben tasdik dille ikrar edilecek
bir değer hazinesidir. Arifler bu nedenle iman akidesi için en büyük değer demişlerdir.
İnkârcılar açısından imanın hiçbir kıymeti harbiye ifade etmediği akıbetlerinde
gözleri fal taşı gibi açılıp hüsrana uğrayacaklardır İşte inkârcılık bu ya,
inkârcılardan bir kısım kimseler güya İmam-ı Azam’ı köşeye sıkıştıracaklarını
sanaraktan çok önceden hazırladıkları sorularla büyük bir hevesle yola koyulurlar
bile. Ama hevesleri kursaklarında kalacaktır. Nitekim huzuruna vardıklarında daha
söz söylemelerine fırsat vermeksizin inkârcıları şöyle karşılar:
“- Şu gördüğünüz Dicle Nehrinde bir gemi
var ya, bakın tek başına hareket edip sahile yanaşılmakta. Hatta gemi kendi
kendine yiyecek, içecek vs. bir sürü malzeme alıp kaptansız yol aldığı gibi bir
yandan da gideceği yerde yükleri boşaltıp geri dönüyor da. Bilmem sizler bu
gemi hakkında ne dersiniz?”
Adamlar cevaben:
“ - Hiç öyle şey olur mu, hem nerde
görülmüş tek başına bir geminin bunları yaptığına ki, şimdi de görülsün” derler.
İmamı Azam Ebu Hanife;
“- Madem bir gemi tek başına bu işleri
yapmaya muktedir değil, o halde şu koca kâinat
ne mümkün ki arkasında ilahi güç olmadan kendi kendini idare edebilsin“ diye karşılık
verdiğinde sus pus kalacaklardır. Derken bu müthiş cevap karşısında imanla
şereflenirler de. Hakeza Bediüzzaman
Said Nursi Hz.leri de bu manada iman hakikatlerini şöyle bir örnek vererek taçlandırır:
“Nasıl ki bir köy muhtarsız olmaz, bir kitap kâtipsiz olmaz, bir bina ustasız olmaz, bir ülke sultansız
idare olmazsa, hiç kuşkusuz şu kâinatta sahipsiz ve idaresiz olamaz.” Gerçekten
de teşbihte hata olmasın, işte görüyorsunuz verilen örnekler gayet yerinde müthiş
tespitlerdir. Nitekim bu tespitlerin Kur’an’da desteği de var. Şöyle ki Yüce
Allah (c.c) bu hususta “Size düşünecek bir kimsenin düşünebileceği kadar bir
ömür vermedik mi? Hem size uyarıcıda gelmişti. Şimdi tadın azabı, artık
zalimler için bir yardımcı yoktur” (Fatır,37) beyan buyurmakla bu gerçeği
teyid etmekte. Yok, bir kısım aklı evveller
tarafından biz sadece gördüğümüze inanırız deniliyorsa onlara biz elbet çare
olamayız, bu noktada bize ancak ‘Allah
hidayet versin’ demek düşer.
Ne diyelim,
bir zaman aramızda olup da şimdi kabirde olan mevtalarımız var ya, ah bir yerlerinden kalkıp bir dile gelseler
bakalım o zaman ‘biz sadece gördüğümüze inanırız’ neymiş dediklerine bin pişman
olacaklardır elbet. Hiç kuşku yoktur ki yüce makamlardan böylesi bir izin verilseydi
mevtalarımız inanan inanmayan herkese şu gerçekleri dile getireceklerdi:
“ Her nefes, her can
kalıcı değil, bunu gerçek anlamda göçtüğümüzde anladık. Kaldı ki; dünyada hiç
kimse durucu değil. Bir gün elbet sizlerde göçtüğünüz vakit dost bildikleriniz
mezara kadar uğurlayacaklar, ondan ötesini dünyadakiler bilmeyecek. Hele ölüm iksirini
kokladığımız vakitten itibaren neler yaşadığımızı bir bilseniz, dünyanın ne kadar kıymetsiz olduğunu
anlarsınız. Şayet bizi merak ediyorsanız tabutumuzu sarıp sarmaladığınız günden
bugüne berzah âlemindeyiz. O âlemde ne
var ne yok diye sual edecekseniz, cevaben deriz ki; burası öyle bir yerdir ki ‘kimine
cennet bahçelerinden bir bahçe, kimine de cehennem çukurlarından bir çukurdur’
hadisi şerifi sualinizin cevabı olmaya yeter artar da. Zaten bundan ötesini
anlatmaya izinde yoktur. Ey dünyalılar! Bilmem
meramımızı dile getirebildik mi?”
Evet, madem biz müminler olarak berzah âlemine,
ahirete inanıyoruz, o halde görünmeyen
âlemden gelen hal lisanına kulak vermek bugün değilse peki ya ne zaman? Gelin yol
yakınken biz dünyalılar olarak berzah âlemine göçmeden evvel Allah Teâlâ’nın
yarattıkları üzerinde tecelli ettiği dairelerinin her birini tefekkür ederek
göç edelim. Ancak tefekküründe bir adabı
usulü var, şayet o usule riayet edersek bir anlam ifade edecektir. Nitekim Allah
Resulü tefekkür hususunda şöyle bir usul ortaya koyar: “Allah’ın zatını
düşünmeyiniz. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşününüz. Her ne akla
geliyor, her ne hayal ve tasavvur ediliyor biliniz ki o Allah değildir.” Keza İmam Şafii’de; “Bir kimse kendi fikrinde
tasavvur ettiği varlığı Rabbi sansa Yaratanı varlıklara benzetmiş olur, fakat
O’nu anlamaktan aciz olduğunu ikrar ederse Allah’ın birliğine iman etmiş olur”
demek suretiyle konuya açıklık getirmiştir. Maalesef bu açıklamalara rağmen, bir bakıyorsun
Yüce Allah’ın beyan buyurduğu “Allah
gökleri ve yeri aydınlatandır” ayeti celilesinden (hâşâ) Allah’ı parıldayan nur
şeklinde anlam verenler çıkabiliyor, Oysa söz konusu ayette ifade edilen ibare
mecazidir, nur sadece Allah’ın tecelli dairesinden bir ışık veya bir renk olarak
yorumlanabilir, bunun dışında zatına yorumlamak asla caiz değildir. Kaldı ki Habib-i
Kibriya Efendimiz (s.a.v) Miraç’ta Allah’ı baş gözüyle değil, kalp gözüyle görmüştür.
Rabbani âlimlerde basiret gözüyle sadece Allah’ın sıfatlarının tecellilerini
temaşa edebiliyorlar, bunun dışında anlam vermek adaba mugayirdir zaten. Nitekim
Resulü Ekrem (s.a.v)’in; “Allah zatını nurlarla perdeledi. Eğer O perdeyi
açsaydı zatının nurlarından cümle âlem yanardı” beyan buyurması buna işarettir.
Malum müminlerde ancak ahrette Cemalullah’ı temaşa edebileceklerdir.
Hele bir mümin düşünün ki, hayatı boyunca kibir
abidesi bir halde bidatlerle hep iç içe yaşamış biri, elbette ki böylesi bir mümine
hayatı boyunca Allah’ın sıfatlarının tecelli daireleri kapalı kalacaktır. Nitekim
Allah (c.c) bu hususta şöyle beyan
buyurur da: “O kibir edenleri katiyen sevmez” (Nahl (16),123, “Yeryüzünde
haksız yere kibr edenleri ayetlerimizi görmekten ve anlamaktan men edeceğiz. Bu
durumda onlar bütün mucizeleri görseler yine iman etmezler.. Onların bu hali,
ayetlerimizi yalanlamalarından ve ondan gafil olmalarındandır-” (A’raf 146).
Peki, kibirli insanın halini nasıl anlarız derseniz, gayet basit, bikere boynun kasılmasından ya da yüzün
kırışıp karşısındakini küçük görme şeklinde pekâlâ anlamak mümkün.
Kibir edenler kibirleriyle
dolaşadursun, şu bir gerçek Allah’ın mukarrebun kullarından olabilmek için
birbirimizle dünya metasi için değil bilakis fazilet ve takvada yarışarak ancak
mukarrebun kul oluruz, bunun dışında
dünya hırsıyla yapılacak tüm ameller kuru bir taklitçilikten öteye
geçemeyecektir. Zaten bir müminde erdem
ve takva sahibi olmak diye bir dert tasa yoksa biliniz ki hayatı boyunca kulaktan
dolma bilgilerle gününü gün edecektir. Dolayısıyla Allah’a yakınlığı artmış
mukarrebun kullarla birlikte olmayacaktır. Elbette birlikte olmaz. Zira Efendimiz (s.a.v)
bakın bu hususta ne buyuruyor: “Kulakla duyulan haber, gözle görmek gibi
değildir (Hakim).” Hatta bir
hadisi şerifte bunu şöyle örneklendirir de: “Allah-ü Teâlâ Tur-i Sina'da
Musa (a.s)’a kavminin fitneye düşüp bir buzağıya taptığını haber verdi, Musa o
anda oralı olmadı. Ta ki; Tur-i Sina'da dönüp gözüyle görünce Tevrat
levhalarını yere fırlattı” (Buhari ).
Bilindiği üzere peygamberler
arasında sadece Hz. Musa (a.s), Allah-ü Teâlâ ile arada ses, harf ve melek
olmaksızın perde arkasında konuştuğu içindir kendisine ‘Kelimullah’ denmiştir. Nitekim Rabbül Âlemin elçisini
‘Ve Allah Musa ile vasıtasız konuştu’ (Nisa/164) beyanıyla taltif
etmiş bile. Zaten ayetten öyle
anlaşılıyor ki işitmek başka bir şey,
görmek başkadır. Asıl marifet Allah’ı bilmekte gizlidir. Marifetullah
ilmi malum çalışarak elde edilebiliyor. Yeter ki Hak ve hakikat yolunda gayret
edilsin Tevfik Allah’dan elbet. Madem Tevfik
Allah’dan, daha ne duruyoruz şimdi 'Gayret
bizden Tevfik Allah'dan' niyazının gereğinin yapma zamanıdır. İcabında bu da yetmez, gün bugündür deyip tüm samimiyetimizi ortaya
koyma vaktidir. Zaten samimiyetimizi ortaya koyup birinci adımda nefsin
tepesine bastığımızda biliniz ki ikinci adımda Allah’da fenafil kul olduk
demektir. Zira Yüce Allah; hiçbir kuluma
taşıyamayacağı yüklemem diye buyurmakta. Şu fani dünyada edindiğimiz ne kadar
mal mülk varsa bunların hepsi Yüce Allah'ın bize lütfettiği nimetlerin neticesi
bir mülk edinmedir. İşte bu nedenle
Yunus’un dile getirdiği malda yalan, mülkte yalan, var birazda sen oyalan bilinciyle
hareket edip Allah’a vasıl olmak gerektir. O halde hiç yoktan yere dünya malı için birbirimizi
kırmanın âlemi yoktur En iyisi mi biz can boğaza dayanmadan Gelin Yunuşça tanış
olalım, işin kolay tutalım, sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz diyelim
ki Rasulüllah (s.a.v)’in; “Merhamet ediniz ki merhamet olunasınız. Affediniz
ki affolunasınız” (Heysemi) müjdesine mazhar olabilelim.
Velhasıl; biz mümin kullar olarak
acziyetimizin idrakiyle hayatımızı tahkiki iman ve Salih amel üzerine tanzim
etmeli ki felaha erişebilelim.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder