17 Mayıs 2016 Salı

HAYÂ GÖNLÜN TİTREMESİDİR



HAYÂ GÖNLÜN TİTREMESİDİR


SELİM GÜRBÜZER


       ‘Hayâ imandandır’ hadis-i şerifi tüm benliğimizi sarmalı ki, gönlün titremesi gerçekleşebilsin. Gönül hele bir titremeye dursun, tüm beden akkor kesilip hayâdan kaynaklı yüz çehremiz kızarır da. İster istemez bu durum karşısında bin pişmanlık duyup kurtuluş için çıkış yolu ararız. Derken tutunacak tek dalın Allah’ın rahmet ipi olduğunu idrak ederiz.  Kaldı ki karanlık bile ışığa muhtaç durumda,  madem öyle ışıksız yola koyulmamak gerekir. Neydik edip karınlık dünyamıza ışık olacak rehber kaynaklarıyla yola koyulmalı ki, ışıksız haramilere yakayı kaptırmış olmayalım. Bakın bu meyanda Hazret Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) ne buyuruyor; “Hayatta hırsızlık yapmayı aklının kenarından bile geçirmeyen tüccar,  şayet birkaç günlük bile olsa hırsız kimselerle dolaşsa, onlardan bir şey kapar. O da günün birinde hırsızlık yapmaktan artık hayâ etmez”  diyor.
        İşte bu güzel veciz sözden anlaşılan o ki,  şöyle başımızı gömdüğümüz kumdan kaldırdığımızda günlük yaşantımızda kimlerle oturup kalktığımıza bir baktığımızda içimizden vay halimize diyensimiz geliyor, o halde iyilerle oturmamız lazım gelir.  Şayet bu hususta vurdumduymaz tutum içerisinde bulunursak vay halimize, olacak olanlardan son pişmanlığın fayda getirmeyeceği muhakkak.  Hatta Allah korusun, özümüzde var olan hayâ melekesinden eser kalmayabilir de.  
        Hayâsızlık o kadar çirkin bir haslettir ki,  yer gök incinmesi bir yana kabrinde nur içinde yatan nice evliya-i kiramı yerinden fırlatırda. Nasıl mı? İşte, Şeyh Ahmed Er Rufai Hz.lerinin talebelerinden Siirtli Molla Halil şahit olduğu bir hatırasını şöyle nakleder:
     Bir gün Hocam Ahmed Er Rufai ile ders görüyordum,  o anda pencereden bir adam çıka gelip:
     —Ya Ahmet! Yetiş! diye seslendi.  Tabii Hocam bu çağrı karşısında dersi yarıda kesip dışarı çıktı. Aradan yaklaşık 10–15 dakika geçtikten sonra tekrar medreseye döndüğünde bana dedi ki:
     — O gelen kimdi biliyor musun?
     Cevaben;
     — Efendim ben nerden biliyim, sen bilirsin dedim.
    Bunun üzerine Hocam:
       — O gelen Şeyh Abdülkadir Geylani Hz.leriydi.  Ve sözün devamında şöyle dedi:
        — Beni çağırmasının yegâne sebebi Arab şehrinden bir zengin ağa maiyetindeki adamlarıyla birlikte vergi toplamak için köy köy, kapı kapı dolaşırken en son Seyyide bir kadının kapısına dayanmışlar. Kadıncağız karşılarına çıktığında fakirim der demez  kapıyı kapatıp tam avluya sırtını döneceği sırada ağa hayâsızca asasıyla kadının eteğini kaldırmış. Tabii bu durumda kadın utancından adeta yerin dibine girmiş. Öyle ki neye uğradığının şaşkınlığıyla yüzünü Bağdat’a çevirdiğinde Abdülkadir Geylani’nin merkadına doğru (türbesine) tükürüp can havliyle şöyle seslenmiş:
      — Şayet sende azcık ar, biraz hayâ ve namus gayreti varsa onu kabul etmezsin deyip hızla oradan uzaklaşıvermiş.  İşte bu noktadan sonra Gavs-ı Geylani’nin manevi âlemden müdahale yetkisi olmadığı için zahiren bu iş bize düştü.   Tabii, bizde ağa ibriğini alıp abdest bozmaya gittiğinde gereğinin yapıp hallediverdik.
        Tabii Hocam meseleyi bu şekilde anlattı anlamasına ama doğrusu zihnimizi kurcalamadı değil. İşte kafamızı kurcalayan bir takım soru işaretlerini kaldırmak üzere söz konusu yere yolculuk gerçekleştirdiğimde yöre halkından dinlediklerim tıpkı hocamın anlattıklarının harfi harfine aynısıydı.  Ve yöre halkı en son şunu dile getirdiler;
        — Ağamız abdest bozmaya gittiğinde bekledik ama bir türlü gelmedi, merak edip gidip baktığımızda ağayı öldürülmüş bulduk.
         İlginçtir yöre halkı anlattıkça buraya gelmeden önce kafamı kurcalayan bir takım soru işaretlerinin de bir anda siliniverdiğini müşahede ettim.  Derken zihnim ak pak ve durulmuş bir vaziyette Hocama olan teslimiyetim ve bağlılığım bin kat daha artmış oldu.
         Madem öyle, bizlerde bu kıssadan hareketle ak ve pak düşünce ufkumuzu kirletmeden kendi kendimize hiç böyle şey olur mu demeyelim, pekâlâ oluyormuş. Şu bir gerçek, Allah dostları bu dünyadan göç etmiş olsalar da Allah Teâlâ tıpkı Ahmed Er Rufai Hz.leri gibi pek çok veli kulları üzerinden nice darda kalanlara, nice bin bir müşkülü olanlara yardımını esirgememektedir. Zaten şöyle kütüphanelerimizin raflarında dizili olan tüm evliya menkıbelerini bir tarayın bu tür örnekleri görmek mümkün. Her ne kadar menkıbeler hakkında uydurma diyenler olsa da, kazın ayağı hiç de öyle değil, o menkıbelerin her biri yaşanılan dönemler itibariyle o günün insanlarının bizatihi şahit olup dilden dile aktarılarak bugünlere gelmiş sözlü kültür birikiminin bir neticesidir. Belki içlerinde istisna kabilden birkaç uydurma hikâyeler olabilir, ama bu demek değildir ki tüm menakibler uydurmadır.  Her neyse bir takım aklı evveller menkıbelere uydurma diye dursunlar, bizim her hal ve şartta Allah’ın inayetiyle Gönül Sultanlarının darda kalanların imdadına Hızır misali yetiştiklerine inancımız tamdır. Allah’ın izniyle bu inancımızı ömrümüz yettiği müddetçe korumaya devam edeceğiz de. 
          Malum, bir görünen âlem var, bir de görünmeyen âlem var. Her ne kadar görünmeyen âlemde ne oluyor ne bitiyor bilmesekte bir takım emareler inanmamızı gerektiriyor. Nitekim o emarelerden bir tanesini yukarıda Ahmed er Rufai Hz.leri ve talebesi arasında bahse konu olan mekânın çok çok fersah uzağında o bölge halkının anlattıklarından anlıyoruz. Böylece yaşanılan olayın bir rüya, bir hayal mahsulü hadise olmayıp hakikatin tâ kendisi olduğu gün gibi ortaya çıkar da. Hani, kuldan utanmayan Allah’tan utanmaz derler ya, aynen öyle de evliyaya hürmeti olmayanın Allah’a da hürmeti olmaz.  Kaldı ki, onların gönül bam teline dokunan kolay kolay iflah olmaz da. Nasıl iflah olunsun ki, bir kere onlar sıradan insan değil ki,  zaten farkı fark ettiren Allah’ın veli kulları olmalarıdır. Evet, Allah dostları bambaşkadır.  Zira  “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü bu olayda teyit edilir de.  O halde şiarımız Yunus misali “Yaradan’ı sev Yaradan’dan ötürü” olmalı ki necat bulalım. Bakın, bu hususta Rabbul Âlemi’nin (c.c)  “Huzuruma kul hakkıyla gelmeyin de neyle gelirseniz gelin” buyurmakta.  İşte bu ferman karşısında biz aciz kullara düşen uyarının gereğini yapmaktır.  Ki, bu uyarının içerisinde bizim nice bilmediğimiz sırlar yüklüdür.
          Evet, hayâsızlık çok çirkin bir haslet... Zaten çirkef haslet olmasaydı Yüce Peygamber (s.a.v)  “İman yetmiş küsur şubedir. Hayâ da imandan bir şubedir” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbni Mace)  beyan buyurur muydu?  Besbelli ki hayatını imanla taçlandıranlar hem hayâsı hem de ahlakı güzel olmakta.  Hakeza yine Yüce Peygamberimiz (s.a.v);
       —Eğer hayân yoksa dilediğini yap! (Buhari, İbni Mace, Ahmed b. Hanbel, Taberani; İbn-i Hibban)
       Çıplaklıktan sakının! Zira sizin yanınızda sadece helâya girdiğiniz zaman ve erkek hanımına sokulunca ayrılan melekler vardır. Onlardan hayâ edin, onlara karşı saygılı olun (Tirmizi) beyan buyurup hayânın önemine dikkat çekmektedir.
        Evet, yukarıda zikredilen o nübüvvet varı sözlerden anlaşılan o ki; bari kuldan utanılmıyorsa hiç olmazsa Allah’tan ve Meleklerden hayâ etmeli. Hayâ duygusundan mahrumiyet kötülüklere kapı aralar da. Hayâ nedir bilmeyenler ne edep endişesi taşırlar ne de hayvani içgüdülerini zapturapt altına alırlar. Üstelik yaptıklarına kılıf bulmak içinde adına cinsel özgürlük veya flört deyip pişkinlik sergilerler. Oysa adını koydukları özgürlük değil, düpedüz hayâsızlığını dışa vuran aymazlıktır.  Nasıl bir özgürlükse hayâsızlıkta şeytanla yarış haldedirler.  Bu arada toplumun en çirkef gördüğü namussuzluğu cilalayıp boyamayı da ihmal etmezler, üstelik iffet gibi kavramların içi boşaltılıp modernlik kisvesi altında edepsizliği edep olarak takdim etmekteler. Varsa yoksa tüm marifetleri nefsi arzularını tatmin etmektir.
        Onlar asla vahye ve sünnete kulak asmazlar. Dahası onlar hayâ perdeleri kalkmış sürüler olduğundan es kaza Kur’an tilaveti duyduklarında canları sıkılır da. Zaten bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur; “Yalnız Allah anıldığı zaman ahrete inanmayanların içlerine sıkıntı basar, ama Allah’tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler” (Zümer, 45). “Onlar ki gözleri, beni hatırlatan bir örtü içindeydi.. (Kuran’ı) dinlemeye de tahammül edemiyorlardı.” (Kehf,101)
       “Hayâsız güruh her türlü melaneti işlemeye müsait halleri olup yaptıklarından pişmanlık duymadıkları gibi övünürler de, ya da mazeret üretirler. Şüphesiz bu şeytanlar doğru yoldan alıkoyarlar da, onlar kendilerinin doğru yolda oldukların sanırlar.” (Zuhruf, 37)
         Hele bir kısım pişkin insanlar var ki; güzele bakmak sevaptır diyebiliyor. İyi hoş ta hangi güzellik? Bizim bildiğimiz bir güzellik var ki,  hiç kuşkusuz o Allah’ı hatırlatan güzelliktir, bunun dışında harama dalmak, her türlü hayâsız davranışlar manasına gelen bir güzellik asla bizim kabulümüz olamaz. Maalesef bir takım ruh hastası tipler güzellik kavramına hayâsızlık yüklemek amacı gütmüşler. Hangi amacı güdülürse güdülsün sonuçta Allah’ın güzellik izafe ettiği her ne değer varsa bu güzel değerleri kendi sapkın çirkin emellerine alet ederek maskelemeye hakları yoktur. Onlar çirkinliklerini güzellik makyajıyla maskeleye dursunlar,  biz biliyoruz ki bu hususta kesin ilahi ferman var. Malum, bu ferman peygamber dilinde dillendirilen: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için geldim” güzelliğidir.
            El insaf, onlarda azıcık vicdan olsa çirkinlikleri güzellik maskesiyle maskelemeye kalkışmazlar. Cahiliye döneminden ders almamış gözüküyorlar,  dün olduğu gibi bu günde cahiliye adetlerini güzel göstermeye çalışanlar var, oysa hiç kimseye böyle bir yetki verilmediği gibi, cehaletin sergilenmesine müsaade edilmez de. Ne var ki tarihten bugüne tüm ilahi uyarılara rağmen hala makyajlanmak, cilalanmak gırla gidiyor, sadeliğin verdiği zarafet ayaklar altına alınıyor. İnsan fıtratındaki hayâ şubesi çiğnenip iffet, namus haysiyet ve şeref gibi hasletler yerle bir edilmekte. Bakın, hayvan bile hayvanken kuyruğuyla edep yerini örtmekten geri durmazken, biz ne güne duruyoruz, asıl edep bize lazımdır, zira her makamda “edep ya hu” levhası çıkması boşa değil elbet.
        Gel gör ki, günümüzde edepsizlik öyle zirve yapmış ki, çıplaklar kampının varlığından hayâ edilmiyor artık.  Oysa alınan abdest ve kılınan namazla günahlar temizlenip ruhumuz pak edilebiliyor, peki ya şu çıplaklık ve hayâsızlık neyle giderilir ki?  Besbelli ki, bu mesele şiraze mesele, .  Çözümü yok gibi, habire meşrulaştırılıyor.   Hele hal vaziyete bir bakın ne hale geldik, günümüzde kadının adı yok artık modernlik kisvesi adı altında metalaştırılıyor.  Hani şu tarih derslerinde bize anlatırlar ya,  yontma taş devri, cilalı taş devri diye, aynen öyle de şimdi de cilalı imaj devrine terfi etmiş durumdayız. Şimdi gel de işin içinden çık çıkabilirsen, ne mümkün.  Neyse içimize hayâ duygusu yüklenmiş, yoksa hepten insan haysiyet ve şerefimiz beş paralık olup manen iflas etmiş olacaktık.  Daha da kötüsü ne helal bilirdik ne de haram. Allah korusun her anımız  dur durak bilmeden kötülüklerle haşır neşir olurduk.  Çok şükür ki, fıtratımıza kodlanmış ar damarı sayesinde emanete hıyanet etmemek, ana babaya hürmet gibi bir takım ayakta kalabilen güzel hayâ nimetlerimizi koruyabiliyoruz. Ne diyelim, İnşallah huzura çıkarken edeple varıp lütufla dönmek bir hayal değil, hakikat olur.
         Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder