HAYÂ GÖNLÜN TİTREMESİDİR
SELİM GÜRBÜZER
‘Hayâ
imandandır’ hadis-i şerifi tüm benliğimizi sarmalı ki, gönlün titremesi
gerçekleşebilsin. Gönül hele bir titremeye dursun, tüm beden akkor kesilip hayâdan
kaynaklı yüz çehremiz kızarır da. İster istemez bu durum karşısında bin pişmanlık
duyup kurtuluş için çıkış yolu ararız. Derken tutunacak tek dalın Allah’ın
rahmet ipi olduğunu idrak ederiz. Kaldı ki
karanlık bile ışığa muhtaç durumda, madem öyle ışıksız yola koyulmamak gerekir. Neydik
edip karınlık dünyamıza ışık olacak rehber kaynaklarıyla yola koyulmalı ki,
ışıksız haramilere yakayı kaptırmış olmayalım. Bakın bu meyanda Hazret Muhammed
Diyâeddin Nurşînî (k.s) ne buyuruyor; “Hayatta hırsızlık yapmayı aklının
kenarından bile geçirmeyen tüccar, şayet
birkaç günlük bile olsa hırsız kimselerle dolaşsa, onlardan bir şey kapar. O da
günün birinde hırsızlık yapmaktan artık hayâ etmez” diyor.
İşte bu güzel veciz sözden anlaşılan o
ki, şöyle başımızı gömdüğümüz kumdan kaldırdığımızda
günlük yaşantımızda kimlerle oturup kalktığımıza bir baktığımızda içimizden vay
halimize diyensimiz geliyor, o halde iyilerle oturmamız lazım gelir. Şayet bu hususta vurdumduymaz tutum
içerisinde bulunursak vay halimize, olacak olanlardan son pişmanlığın fayda getirmeyeceği
muhakkak. Hatta Allah korusun, özümüzde
var olan hayâ melekesinden eser kalmayabilir de.
Hayâsızlık o kadar çirkin bir haslettir ki, yer gök incinmesi bir yana kabrinde nur içinde
yatan nice evliya-i kiramı yerinden fırlatırda. Nasıl mı? İşte, Şeyh Ahmed Er
Rufai Hz.lerinin talebelerinden Siirtli Molla Halil şahit olduğu bir hatırasını
şöyle nakleder:
Bir gün Hocam Ahmed Er Rufai ile ders
görüyordum, o anda pencereden bir adam
çıka gelip:
—Ya Ahmet! Yetiş! diye seslendi. Tabii Hocam bu çağrı karşısında dersi yarıda
kesip dışarı çıktı. Aradan yaklaşık 10–15 dakika geçtikten sonra tekrar
medreseye döndüğünde bana dedi ki:
— O gelen kimdi biliyor musun?
Cevaben;
— Efendim ben nerden biliyim, sen bilirsin
dedim.
Bunun üzerine Hocam:
— O
gelen Şeyh Abdülkadir Geylani Hz.leriydi. Ve sözün devamında şöyle dedi:
— Beni çağırmasının yegâne sebebi Arab
şehrinden bir zengin ağa maiyetindeki adamlarıyla birlikte vergi toplamak için köy
köy, kapı kapı dolaşırken en son Seyyide bir kadının kapısına dayanmışlar.
Kadıncağız karşılarına çıktığında fakirim der demez kapıyı kapatıp tam avluya sırtını döneceği
sırada ağa hayâsızca asasıyla kadının eteğini kaldırmış. Tabii bu durumda kadın
utancından adeta yerin dibine girmiş. Öyle ki neye uğradığının şaşkınlığıyla yüzünü
Bağdat’a çevirdiğinde Abdülkadir Geylani’nin merkadına doğru (türbesine)
tükürüp can havliyle şöyle seslenmiş:
— Şayet sende azcık ar, biraz hayâ ve namus
gayreti varsa onu kabul etmezsin deyip hızla oradan uzaklaşıvermiş. İşte bu noktadan sonra Gavs-ı Geylani’nin
manevi âlemden müdahale yetkisi olmadığı için zahiren bu iş bize düştü. Tabii, bizde ağa ibriğini alıp abdest
bozmaya gittiğinde gereğinin yapıp hallediverdik.
Tabii
Hocam meseleyi bu şekilde anlattı anlamasına ama doğrusu zihnimizi kurcalamadı
değil. İşte kafamızı kurcalayan bir takım soru işaretlerini kaldırmak üzere söz
konusu yere yolculuk gerçekleştirdiğimde yöre halkından dinlediklerim tıpkı hocamın
anlattıklarının harfi harfine aynısıydı. Ve yöre halkı en son şunu dile getirdiler;
—
Ağamız abdest bozmaya gittiğinde bekledik ama bir türlü gelmedi, merak edip
gidip baktığımızda ağayı öldürülmüş bulduk.
İlginçtir yöre halkı anlattıkça buraya
gelmeden önce kafamı kurcalayan bir takım soru işaretlerinin de bir anda siliniverdiğini
müşahede ettim. Derken zihnim ak pak ve
durulmuş bir vaziyette Hocama olan teslimiyetim ve bağlılığım bin kat daha
artmış oldu.
Madem öyle, bizlerde bu kıssadan hareketle ak
ve pak düşünce ufkumuzu kirletmeden kendi kendimize hiç böyle şey olur mu demeyelim,
pekâlâ oluyormuş. Şu bir gerçek, Allah dostları bu dünyadan göç etmiş olsalar
da Allah Teâlâ tıpkı Ahmed Er Rufai Hz.leri gibi pek çok veli kulları üzerinden
nice darda kalanlara, nice bin bir müşkülü olanlara yardımını esirgememektedir.
Zaten şöyle kütüphanelerimizin raflarında dizili olan tüm evliya menkıbelerini
bir tarayın bu tür örnekleri görmek mümkün. Her ne kadar menkıbeler hakkında uydurma
diyenler olsa da, kazın ayağı hiç de öyle değil, o menkıbelerin her biri
yaşanılan dönemler itibariyle o günün insanlarının bizatihi şahit olup dilden
dile aktarılarak bugünlere gelmiş sözlü kültür birikiminin bir neticesidir. Belki
içlerinde istisna kabilden birkaç uydurma hikâyeler olabilir, ama bu demek
değildir ki tüm menakibler uydurmadır. Her
neyse bir takım aklı evveller menkıbelere uydurma diye dursunlar, bizim her hal
ve şartta Allah’ın inayetiyle Gönül Sultanlarının darda kalanların imdadına Hızır
misali yetiştiklerine inancımız tamdır. Allah’ın izniyle bu inancımızı ömrümüz
yettiği müddetçe korumaya devam edeceğiz de.
Malum, bir görünen âlem var, bir de
görünmeyen âlem var. Her ne kadar görünmeyen âlemde ne oluyor ne bitiyor bilmesekte
bir takım emareler inanmamızı gerektiriyor. Nitekim o emarelerden bir tanesini yukarıda
Ahmed er Rufai Hz.leri ve talebesi arasında bahse konu olan mekânın çok çok
fersah uzağında o bölge halkının anlattıklarından anlıyoruz. Böylece yaşanılan olayın
bir rüya, bir hayal mahsulü hadise olmayıp hakikatin tâ kendisi olduğu gün gibi
ortaya çıkar da. Hani, kuldan utanmayan Allah’tan utanmaz derler ya, aynen öyle
de evliyaya hürmeti olmayanın Allah’a da hürmeti olmaz. Kaldı ki, onların gönül bam teline dokunan
kolay kolay iflah olmaz da. Nasıl iflah olunsun ki, bir kere onlar sıradan
insan değil ki, zaten farkı fark ettiren
Allah’ın veli kulları olmalarıdır. Evet, Allah dostları bambaşkadır. Zira
“Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü bu olayda teyit edilir
de. O halde şiarımız Yunus misali “Yaradan’ı sev Yaradan’dan ötürü” olmalı
ki necat bulalım. Bakın, bu hususta Rabbul Âlemi’nin (c.c) “Huzuruma kul hakkıyla gelmeyin de neyle
gelirseniz gelin” buyurmakta. İşte bu ferman
karşısında biz aciz kullara düşen uyarının gereğini yapmaktır. Ki, bu uyarının içerisinde bizim nice
bilmediğimiz sırlar yüklüdür.
Evet, hayâsızlık çok çirkin bir haslet... Zaten çirkef haslet olmasaydı Yüce Peygamber
(s.a.v) “İman yetmiş küsur
şubedir. Hayâ da imandan bir şubedir” (Buhari, Müslim, Ebu Davud,
Tirmizi, Nesai, İbni Mace) beyan
buyurur muydu? Besbelli ki hayatını
imanla taçlandıranlar hem hayâsı hem de ahlakı güzel olmakta. Hakeza yine Yüce Peygamberimiz (s.a.v);
—Eğer hayân yoksa dilediğini yap! (Buhari,
İbni Mace, Ahmed b. Hanbel, Taberani; İbn-i Hibban)
Çıplaklıktan sakının! Zira sizin
yanınızda sadece helâya girdiğiniz zaman ve erkek hanımına sokulunca ayrılan melekler
vardır. Onlardan hayâ edin, onlara karşı saygılı olun (Tirmizi) beyan buyurup
hayânın önemine dikkat çekmektedir.
Evet, yukarıda zikredilen o nübüvvet varı
sözlerden anlaşılan o ki; bari kuldan utanılmıyorsa hiç olmazsa Allah’tan ve
Meleklerden hayâ etmeli. Hayâ duygusundan mahrumiyet kötülüklere kapı aralar da.
Hayâ nedir bilmeyenler ne edep endişesi taşırlar ne de hayvani içgüdülerini
zapturapt altına alırlar. Üstelik yaptıklarına kılıf bulmak içinde adına cinsel
özgürlük veya flört deyip pişkinlik sergilerler. Oysa adını koydukları özgürlük
değil, düpedüz hayâsızlığını dışa vuran aymazlıktır. Nasıl bir özgürlükse hayâsızlıkta şeytanla
yarış haldedirler. Bu arada toplumun en
çirkef gördüğü namussuzluğu cilalayıp boyamayı da ihmal etmezler, üstelik iffet
gibi kavramların içi boşaltılıp modernlik kisvesi altında edepsizliği edep
olarak takdim etmekteler. Varsa yoksa tüm marifetleri nefsi arzularını tatmin
etmektir.
Onlar asla vahye ve sünnete kulak asmazlar.
Dahası onlar hayâ perdeleri kalkmış sürüler olduğundan es kaza Kur’an tilaveti
duyduklarında canları sıkılır da. Zaten bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur; “Yalnız
Allah anıldığı zaman ahrete inanmayanların içlerine sıkıntı basar, ama
Allah’tan başkası anıldığı zaman hemen yüzleri güler” (Zümer, 45).
“Onlar ki gözleri, beni hatırlatan bir örtü içindeydi.. (Kuran’ı) dinlemeye de tahammül
edemiyorlardı.” (Kehf,101)
“Hayâsız güruh her türlü melaneti
işlemeye müsait halleri olup yaptıklarından pişmanlık duymadıkları gibi
övünürler de, ya da mazeret üretirler. Şüphesiz bu şeytanlar doğru yoldan
alıkoyarlar da, onlar kendilerinin doğru yolda oldukların sanırlar.” (Zuhruf,
37)
Hele bir kısım pişkin insanlar var ki; güzele
bakmak sevaptır diyebiliyor. İyi hoş ta hangi güzellik? Bizim bildiğimiz bir güzellik
var ki, hiç kuşkusuz o Allah’ı
hatırlatan güzelliktir, bunun dışında harama dalmak, her türlü hayâsız
davranışlar manasına gelen bir güzellik asla bizim kabulümüz olamaz. Maalesef
bir takım ruh hastası tipler güzellik kavramına hayâsızlık yüklemek amacı
gütmüşler. Hangi amacı güdülürse güdülsün sonuçta Allah’ın güzellik izafe
ettiği her ne değer varsa bu güzel değerleri kendi sapkın çirkin emellerine
alet ederek maskelemeye hakları yoktur. Onlar çirkinliklerini güzellik makyajıyla
maskeleye dursunlar, biz biliyoruz ki bu
hususta kesin ilahi ferman var. Malum, bu ferman peygamber dilinde
dillendirilen: “Ben güzel ahlakı
tamamlamak için geldim” güzelliğidir.
El insaf, onlarda azıcık vicdan
olsa çirkinlikleri güzellik maskesiyle maskelemeye kalkışmazlar. Cahiliye
döneminden ders almamış gözüküyorlar,
dün olduğu gibi bu günde cahiliye adetlerini güzel göstermeye çalışanlar
var, oysa hiç kimseye böyle bir yetki verilmediği gibi, cehaletin
sergilenmesine müsaade edilmez de. Ne var ki tarihten bugüne tüm ilahi
uyarılara rağmen hala makyajlanmak, cilalanmak gırla gidiyor, sadeliğin verdiği
zarafet ayaklar altına alınıyor. İnsan fıtratındaki hayâ şubesi çiğnenip iffet,
namus haysiyet ve şeref gibi hasletler yerle bir edilmekte. Bakın, hayvan bile
hayvanken kuyruğuyla edep yerini örtmekten geri durmazken, biz ne güne duruyoruz,
asıl edep bize lazımdır, zira her makamda “edep
ya hu” levhası çıkması boşa değil elbet.
Gel gör ki, günümüzde edepsizlik öyle
zirve yapmış ki, çıplaklar kampının varlığından hayâ edilmiyor artık. Oysa alınan abdest ve kılınan namazla günahlar
temizlenip ruhumuz pak edilebiliyor, peki ya şu çıplaklık ve hayâsızlık neyle
giderilir ki? Besbelli ki, bu mesele
şiraze mesele, . Çözümü yok gibi, habire
meşrulaştırılıyor. Hele hal vaziyete bir bakın ne hale geldik, günümüzde
kadının adı yok artık modernlik kisvesi adı altında metalaştırılıyor. Hani şu tarih derslerinde bize anlatırlar ya, yontma taş devri, cilalı taş devri diye, aynen
öyle de şimdi de cilalı imaj devrine terfi etmiş durumdayız. Şimdi gel de işin içinden
çık çıkabilirsen, ne mümkün. Neyse içimize
hayâ duygusu yüklenmiş, yoksa hepten insan haysiyet ve şerefimiz beş paralık
olup manen iflas etmiş olacaktık. Daha
da kötüsü ne helal bilirdik ne de haram. Allah korusun her anımız dur durak bilmeden kötülüklerle haşır neşir olurduk.
Çok şükür ki, fıtratımıza kodlanmış ar
damarı sayesinde emanete hıyanet etmemek, ana babaya hürmet gibi bir takım
ayakta kalabilen güzel hayâ nimetlerimizi koruyabiliyoruz. Ne diyelim, İnşallah
huzura çıkarken edeple varıp lütufla dönmek bir hayal değil, hakikat olur.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder