TARİKAT-I ALİYYE
SELİM
GÜRBÜZER
Tarikat yol demektir. Bakın, Çinliler
yol'a ‘Tao’ derken Hıristiyanlarsa mistik yol manasına ‘Via Mystica’ (mistisizm) demişlerdir. Biz ise ‘Tarikat’
deriz. Ancak, İslâm ümmetinin tarikat anlayışıyla, diğer dinler arasında derin
farklar söz konusu. Dolayısıyla Tarikat-ı Aliye’yi Hıristiyanların mistik
anlayışıyla ya da Yahudi kabalizmle bağdaştırmak isteyenler, büyük bir yanılgı
içerisindeler. Nitekim İmamı Rabbani (k.s.) şeriatın ve tarikatın bölünmez bir
bütün olduğunu ve tarikatın ancak şeriat çizgisinden yürüyebileceğini beyan
buyurmakla İslâm âlemini uzun süre meşgul eden şeriat ve tarikat tartışmalarına
son vermiştir. Ayrıca İmam-ı Rabbânî (k.s) tarikatta görülebilen kerametle
gayrimüslimlerde görülen olağanüstü hallerin farkını da ortaya koymuştur. Kaldı
ki tarikatta vuku bulan haller, daima şeriata arz olunmakta. Yani, şeriata esastan
ters düşen hiçbir hal durumu kabul görmez. Zira şeriatın dışında görülen
hallere istidraç olarak nitelendirilir Hatta bu konuyla alakalı hususu Şah-ı
Nakşibend (k.s.)’e sorduklarında:
"-Efendim
bazıları havada uçuyor, veli midir?"
Cevaben:
"-Kuşlarda
uçuyor " der.
Yine sorarlar:
"-Pekâlâ, Efendim
bazıları da su üzerinde yürüyor, buna ne buyurursunuz?"
"-Balıklarda
gece gündüz su da yüzüyor. Bu durumda onlar da benim nazarımda veli
değildir."
Sorular
devam eder:
"-Efendim
bazı kimseler bir burada, bir orada, bir şurada, hatta aynı anda birkaç yerde
bulunabiliyor, veli midir?"
Şah-ı Nakşibend (k.s)
derki:
"-Hayır,
onlarda benim nazarımda veli değildir. Bakın şeytan da ismi Azam duasını
okuyunca bir anda doğu batı arasında mekik dokuyabiliyor (gidip gelebiliyor), bu da ölçü değildir. Nitekim şeytan dergâhı
ilahiden kovulmuştur" cevabını verir.
En nihayet can alıcı soru sorulur:
''-
Madem öyle, Efendim veli kimlere denir?''
Şah-ı
Nakşibend (k.s.) bunun üzerine en nihai cevabı verir:
''-Peygamber
(s.a.v)’in şeriatına ittiba eden, onun yolundan ayrılmayan kimseler velidir.."
İşte Bu kıssadan da anlaşıldığı
üzere bir insanda olağan üstü haller görülse bile o insanda şayet şeriatı-garra
(parlak İslami hayat-insanların kalbî-ruhî derinlikleriyle bâtınî televvünlerin
ifadesi) üzerine yaşamıyorsa bütün bunlar bir hiçtir. Kaldı ki Hindistan’da,
Çin'de ve dünyanın çeşitli yerlerinde nefislerine bir takım terapiler
uygulayarak, mesela çivilerin üzerinde yürüme gibi haller zuhur edebiliyor. Sanki
bu durum ilginçmiş gibi lanse edilmekte. Oysa İslâm’ın dışında görülen bu
durumlar ‘istidraç’ kavramıyla örtüşen bir durumdur. Hakikat şudur ki ancak İslâm'ı
yaşama neticesinde meydana gelen haller ‘keramet’ olarak addedilebilir. Demek oluyor
ki; şeriat ve sünneti seniyye yaşantısını uygulamaksızın meydana gelecek her
hal istidraç kapsamına girmekte. Dolayısıyla, İslâm tasavvufunu Hıristiyan
mistisizmiyle karıştırmak ya da ilişkilendirmeye kalkışmak abesle iştigaldir.
Tarikat-ı Aliyye’de asl olan müminin istikametidir. İstikametten maksat
ise şeriata ve sünneti seniyyeye sıkı bağlı kalmaktır. Bilindiği üzere şeriat;
Allah (c.c.) ve Resulünün beyan buyurduğu hakikatlerdir. Tarikat ise, Allah'a
ulaşmak için takip edilen yoldur. Şeriat ve tarikat iç ve dış gibidir, ayrılmaz
bir bütündürler. Tıpkı şeriat gibi tarikat da haktır. Resûlüllah (s.a.v) bizzat
hayatında hem şeriatı hem de tarikatı tatbik etmiştir. Allah Resulü değim
yerindeyse gündüz tebliğ ve irşat faaliyeti, gece ise tarikat hayatı yaşadı. Öyle
ki; gecenin alaca karanlığından sabahlara kadar ibadetten dizlerinin şişmesi
bunun en bariz göstergesidir. Geceleyin Ümmet-i Muhammed için yalvarır, yakarır
ve kurtuluşu için dua ederdi. Böylece niyaz edilen o dualar hürmetine Ashabı
kiram da onun yolunun takipçisi olup, iç dünyaları Peygamber sevgisiyle dolup
taşıyordu. Onlar Allah Resulünde ne görüyorsalar yaşadıkları ruh ikliminin
yansıması olarak Peygamberimizde buna karşılık her bir sahabeye aynı ölçüde meşreblerine
uygun ayna oluyordu. Üstelik dört büyük halifesinin de birbirinden farklı kendilerine
has meşreb ve kabiliyetleri sözkonusuydu Nasıl mı? İşte Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.a)’da teslimiyet, Hz. Ömer (r.anh)’da heybet hali, Hz. Osman (r.anh)’da
yumuşaklık, Hz. Ali (k.v.)’de ise coşkunluk halinin hâkim olması bunun bariz işaretidir
zaten. Besbelli ki Peygamberimiz (s.a.v.), her bir müstakbel halifesinin bu özelliklerini
göz önünde bulundurarak her birinin mizacına uygun seyr-u süluk yolu göstermiştir.
Yani dördüne de ayrı ayrı tarikat öğretmiştir. Malum, Resûlüllah (s.a.v.) dar’ul bekaya
intikal edince Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) biat edilmek üzere Sakife’de toplanılmıştır.
Ve kendisine "elini uzat" denil
diginde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuş, akabinde ise tüm Ashab biat etmiştir. Böylece
ilk halife olarak irşada koyulma vuku bulur.
İlginçtir Peygamberimiz (s.a.v) zikir
yönünden de sahabeleri arasında zikri hafiyi (gizli zikir) Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a has kılmıştır. Aslında
buna şaşmak gerekir. Çünkü Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) öyle Allah'a (c.c.) yalvarırcasına içten zikredermiş ki, arkadaşları evinin önünden geçtiklerinde zikir
kokusunu et kokusu olarak algılamışlar Tabii bu durum Resûlüllah (s.a.v.)’e şöyle
intikal ettirilir:
-Ya
Resûlüllah! Ebû Bekir-i Sıddık evinde et pişiriyor da komşulara dağıtmıyor.
Bunun üzerine Allah Resulü:
"-Hayır,
o et kokusu değil. O, bizatihi Ebû Bekir-i Sıddîk’ın zikreden kalbinin
kokusudur" der. İşte Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) bu özellikleriyle, "Sıddıkıyet" makamına ulaşmıştır. Böylece
Sıddık-ı Ekber, Allah Resulünden öğrendiği hafi zikir metoduyla Nakşibendî
Tarikatının önderi (Piri) olmuştur.
Hz.
Ebû
Bekir-i Sıddîk (r.a)’dan sonra hilafet
Hz. Ömer (r.anh)’a geçti. Hz. Ömer (r.anh.) kendi yaptığı yolun zorluğunu
bildiği için, Hz. Ebû
Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın yoluna girmeyi işaret etti hep. Keza Hz. Osman (r.anh)’da
Hz. Ömer (r.anh) gibi kendi izlediği yolu (tarikatı)
göstermedi. Yani her ikisi de birtakım sebeplere dayanarak, kendi takip
ettikleri tarikatın yerine Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın takip ettiği yola
işaret etmişlerdir. Tabii bu arada zaman
içerisinde kendi tarikatın usul ve yöntemini aktarmadıklarından izledikleri meşrebi
yol kaybolmuştur.
Hz.
Osman (r.a.)’dan sonra, hilafete geçen
Hz. Ali (k.v.) ise kendi takip ettiği yolu uyguladı hep. Ancak O diğer iki
halife gibi tarikatını gizlemedi. Bilakis O, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a
gönül vermiş olan tüm bağlılarına hürmet gösterdiği gibi, arzu edenlere de
kendi yolunun metodunu öğretmiştir. İşte 1400 seneyi aşkındır tasavvufun iki altın
halkası çift kutup halinde günümüze böyle uzandı diyebiliriz. Demek ki, Hz.
Ebû
Bekir-i Sıddîk (r.anh) zikri hafi'nin baş mimarı, Hz. Ali (k.v.) ise cehr-i
zikrin önderidir. İşte irşat iki kutup halkadan dallanıp budaklanıp, en nihayet "on iki hak tarikat" halinde
tüm ehlisünnet tarikatlar böyle sistemleşti. Allah hepsinden razı olsun. Zira Tarikat-ı
Aliyyeler Allah'a giden yolda giden sevgi ocaklarıdır.
Şu
da var ki, Peygamber (s.a.v.) gizli zikri, önce Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.anh)’a, daha sonrada Hz. Ali (k.v)'e telkin etti. Fakat Hz. Ali'de ki
coşkunluk hali mizacı gizli zikirden pek lezzet alamadığı her halinde
kendisinde belli eder de. Bunun üzerine Habib-i Huda (s.a.v.), Allah'a (c.c.)
niyaz da bulununca Rabb’ül Âlemin: "Habibim
onların dördünün de kabiliyeti başkadır. Birinin gittiği yoldan öbürü gidemez.
Onların tecellilerinin gereği budur" beyan buyurdu. Bu durumda Allah
Resulü (s.a.v.) her birinin meşrebine uygun ayrı ayrı yol (tarikat) telkin edip onları bu doğrultuda irşat eyledi. Zira kutsi
hadiste; "Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefeslerinin sayısı
kadardır" buyrulmakta.
Resûlüllah
(s.a.v.) ashabına şöyle buyurdu: "Beni
İsrail’i, peygamberler idare ederdi. Bir Peygamber vefat etti mi yerine (başka) bir Peygamber geçerdi. Şu muhakkak ki;
benden sonra Peygamber yoktur. Ama halifeler gelecek hem de çok olacaklardır."
Tabii bu durumda Ashab merak
edip:
"-Ya Resûlüllah! Madem öyle, bize ne
emredersin?"
Habib-i
Huda (s.a.v.):
"Birinciye ve ondan sonra gelene yaptığınız
beyatı tutun! Onlara haklarını verin! Çünkü onların halka yaptıkları cefadan
dolayı Allah onlara sual soracaktır!" buyurdu.
Bilindiği
üzere Resûlüllah (s.a.v.), hayatında üç görevi şahsında toplamıştı:
-Devlet yetkisi (Zahiri halife),
-Din ve ilim yetkisi,
-Ruh önderliği yetkisi (Manevi halife),
Zira
Peygamberimizden sonra hilafet ikidir:
-Hilafeti zahiri,
-Hilafeti manevi.
Yani bu demektir ki insan tarafından tayin
olunan hilafet "Hilafet-i zahiri"
manasınadır. Manevi kanaldan seyr-u sülukla (ruhaniyet yolundan) kazanılan hilafet ise "Hilafet-i manevi" adını alır. Dini
bakımdan hilafet Peygamber (s.a.v.)’den sonra Ehlullah'tır. Tasavvuf zevkini ve
ahlâki hamidiye üzerine yaşayan ancak manevi halife olabiliyor. Bakın, Yavuz Sultan Selim ruhani reisliğin (manevi hilafetin), dünyevi liderlerce
istismar edileceği endişesi taşıdığından manevi hilafeti kabul etmemiş,
efendiliğin hadimiyetten (hizmetkârlık)
geçebileceğini vurgulamıştır. Hatta “Hakim’ül
Haremeyn” unvanını reddedip, "Hadim’ül
Haremeyn" unvanına talip olmuştur. Nitekim ruhani mevkiin (makamın) babadan oğla (saltanat usulü) geçmesi tarzındaki bir uygulamanın
İslâmiyet'le bağdaşmayacağını ortaya koymuştur. İşte bu örnekten de anlaşıldığı
üzere padişahlık babadan oğla veya liyakat esasına göre tanzim edilebiliyor. Ama
ruhani önderlik (Mürşidi-i kâmil) babadan
oğla geçebilen bir durum değildir, bilakis seyru süluk’unu tamamlamayla ve
şer’i ilimleri bitirmekle alakalı bir durumdur. Bu yüzden Allah Resulü (s.a.v.)
seyr-u süluk yolcuları için: "O
kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah’ hatırlatır (anılır)" diye beyan buyurmuştur.
Anlaşılan o ki; Ehlullah;
Allah'ın dostları ve velileri demektir. Yani onlar Allah'ın Halilleridir.
Ehlullah aynı zamanda Peygamberimizin ruhani varisidirler. Kelimenin tam
anlamışla manevi halifelik, Allah Resulünün manevi hizmetkârı olmak demektir.
İşte bu hizmetkârlığın neticesinde Tarikat-ı Aliyye, Resûlüllah (s.a.v.)’den Ebu
Müslim’in zamanına kadarki süreçte iki kutuplu olarak yoluna devam etti
diyebiliriz. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Hz. Ömer (r.anh) ve Hz. Osman (r.anh)
kendi tarikatlarını göstermedikleri için, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) ve Hz. Ali
(k.v)’in talim eylediği hafi ve cehri yol iki kanaldan Ebu Müslim’e kadar gelebilmiştir.
Derken bu iki ruhani yolun takipçileri iç dünyalarını huzura erdirmişlerdir.
Ebu Müslim döneminde on iki tarikatın ayyuka çıkmasının sebebi, Resûlüllah'ın
soyundan gelen şu meşhur on iki ehl-i beyt İmamının etkin rol oynadığını
söyleyebiliriz. Nitekim bu on iki imamın dördü Hz. Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.anh)’ın takip ettiği yoldan, sekizi ise Hz. Ali (k.v.)’in cehri zikri
üzerine amel edip irşat görevi üstlenmişlerdir. Böylece tüm insanlığı aydınlatın
ışık kandilleri olmuşlardır. Dolayısıyla Kadir'i tarikatı imam Hüseyni'nin, Nakşibendî
tarikatı da imam Hasan'ın yolu olarak bilinir. Anlaşılan o ki; İmam Hüseyni Hz.
Ali (k.v.)’i kendine rehber edinmiş, İmam Hasan ise Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.anh)’ın tarikatını yol edinmiştir. İşte her iki ehl-i beyt neslin
önderleri sayesinde cehri ve hafi zikir halkasını oluşturan on iki hak tarikatın
doğuşuna şahit oluruz. Zira on iki imamın yakınlarına telkin ettiği yollardan (tarikatlardan) ister istemez on iki yol
doğmuş oldu. Bu arada şunu belirtmekte fayda var: on iki imam dönemi çok hassas
ve kritik bir dönem olması hasebiyle; "Bunlar tarikat icat etti" türünden
dedikodulara maruz kalmamak adına, söz konusu bu on iki imam büyük titizlik
içerisinde tarikatlarını dışa vurmamışlardır. Dahası herhangi bir fitneye mahal
vermemek için çok ince eleyip sık dokuyarak sadece izledikleri yolu yakınlarına
öğretmekle yetinmişlerdir. Fakat zaman içerisinde sular durulduğunda, yine
onların feyzi ve bereketiyle on iki yol su yüzüne çıkar duruma gelmiştir. Hâsılı
kritik dönem bittikten sonra tarikatlar zirve yapmıştır. Nasıl mı? İşte Ebu Müslim'in manevi tılsımı,
ya da bir başka ifadeyle onun ortaya çıkmasıyla bütün fitne odaklarının son bulur
da. Böylece ortalık süt-liman olmasıyla birlikte "on iki hak tarikat"
zuhur eder. İlk evvela sesli zikir kanalından ‘Kadiri tarikatı’ doğup, akabinde
sessiz zikir halkasından ‘Nakşibendî tarikatı’ gün yüzüne çıkar. Yani her iki
yol da günümüze kadar birçok tarikatın filizlenmesinde beşiklik eder hale gelir.
Böylece Kadiri, Rufai, Celvetiyye, Bayramiyye, Halvetiye, Mevleviyye ve Nakşibendiyye
gibi yolların doğuşu gerçekleşir. Aslında şu da var ki cümle tarikatların
gayesi birdir. Hepsinin amacı Allah'a (c.c.) ulaşmak ve Peygamber sevgisi yolu
üzerine bulunmaktır. Her ne kadar izledikleri metotlar farklı olsa da, bu farklılık
meşreb itibariyledir. Meşreb farklılıkları asla Tarikat-ı Aliyelere gölge
düşürmez. Bilakis, İslâm'ın zenginliğine işarettir. İslâm'ın özünde zenginlik
vardır zaten. Dinimiz okyanus misali dal dalabildiğin kadar engin bir denizdir,
dahası yüz yüzebildiğin kadar bir deryayı ummandır. Yeter ki izlenilen yolda tek amaç Allah
rızasını kazanmak olsun, gerisi gelir elbet. Zira Tarikat-ı Aliyyeler sevgi
ocakları olması hasebiyle deryayı umman olmak için vardır. Ve ehlisünnet olanın hepside Hak'tır.
Bazı
âlimlerimiz ibadeti zahiri ve batini (iç
ve dış) olarak vasıflandırmışlardır. Bilindiği üzere zahiri ibadetler
bedenle, batini ibadetler de kalple yapılır. Bir an şöyle hem bedenen hem de
kalben ibadet eden bir müminin halini düşünün, hiç kuşkusuz o müminin muttakilerden
olacağı muhakkak. Fakat şunu unutmayalım ki zevki tarik hal üzere olmayı ancak yaşayan
bilir, yaşamayansa pek idrak edemez. Bu durumu idrak edemeyenler için şimdilik
sadece namaz örneğini delil olarak sunabiliriz, bunun dışında ne anlatsak belki
de fayda vermez. Yine de biz şu örneği dile getirmekte fayda var diye
düşünüyorum: Mesela cemaatle kılınan namazlarda öğle, ikindi namazları fıkıh kuralları
gereği imam sessiz kıldırıp, diğer vakitler (akşam-yatsı-sabah) hep sesli kıraat edilir. İşte görüyorsunuz ayrı
ayrı vakitlerde kılınan namazlar da bile çeşitlilik ve zenginlik söz konusu, o
halde tarikatların da meşreb itibariyle birbirinden farklı nitelikte
uygulamalarının olması gayet tabiidir. Hakeza mezhepler içinde öyledir. Bilhassa
mezhepler içtihat farkından, tarikatlarda meşreb farklarından doğmuştur. Hz.
Ebû
Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın hafi zikir (gizli zikir) talimatını, Allah Resulü'nden
(s.a.v.) mağarada iken aldığı rivayet edilir. Allah Resulü, Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.a)’a; "Dilini damağına
yapıştır ve kalbinden Allah de" diye telkinde bulunmuştur. İşte Nakşî yolunun
esası bu noktada düğümlüdür. Derken bu tarikatı âliye Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.anh)’dan Şah-ı Nakşibend (k.s.)’e
kadar bir hayli mesafe kat ettikten
sonra, en son Bahaüddin Nakşibend (k.s.)’ın
elinde sistemleşmiştir. Malum, bu büyük zatın
zahirde şeyhi Seyyid Emir Külâl (k.s) olup ruhaniyet itibariyle Abdülhâlik-ı
Gücdüvânî (k.s.)’den terbiye olmuştur. Bu yüzden kendisi aynı zamanda üveysdir.
Hakeza Abdülhâlik-ı Gücdüvânî de ruhaniyetten terbiye olmuştur. Abdülhâlik-ı
Gücdüvânî (k.s.)’de Hızır (a.s.)’dan hafi zikir talimatını almıştır. Abdülhâlik-ı
Gücdüvânî (k.s.)’in zahirde Şeyhi ise Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)'dir. Bu arada Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s.)’in halifelerinden
biri de Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi (k.s.)'dir. Bu zat Hacegan nispetini Orta
Asya ve Türkî Cumhuriyetlere yayan kol başıdır. Bu nedenle Piri Türkistan,
Anadolu'nun Rumeli'nin ve kuzey Türklüğünün İslâm'a uyanışında çok büyük pay
sahibidir. Bakın, Ahmet Yesevi hakkında
Yahya Kemal'in Fuat Köprülüye; "Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın,
göreceksiniz. Bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız"
diyor. Özellikle kuzey Türklüğünde Pir-i Türkistan’ın, hafi zikir yolu
etkilidir diyebiliriz.
Batı
Türklüğünde ise cehri'lik hâkimdir. Bu
hususta Bediüzzaman ise; "Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi
emmarenin başını kırmışlar. Kadiriler ise cehri zikir ile tabiat tağutlarını
tarumar eylemişlerdir" diyor.
Ayrıca
Beddiüzaman Said-i Nursi Hazretleri, cehri ve hafi zikir yolunun takipçilerinin
genel manzarasını şu güzel sözlerle izah eder: "Ehli tarikat, ehli delâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza
etmesidir. Âdi bir samimi ehl-i tarikat, sûr-i zahiri bir mütefenninden daha
ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbeti
evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur. Fakat kâfir olmaz.
Kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikat ile aktab
kabul ettiği bir silsile-i meşâyihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez.
Onlardan itimadı kesilmezse zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve
kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zat da olsa zındıkların desiselerine
karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir."
Allah
Resulü (s.a.v.) "Allah bir insanı
sevdi mi Cibril’e şu emri verir. Ben filan adamı severim. Cibril de semada
olanlara filan oğlu filanı Allah sever, siz de onu sevin der. Yerdekilerde
artık onu sever" buyurdu. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Âlimlerin eti zehirlidir" buyurarak,
bu yüce zatların aleyhinde ve gıyabında konuşmanın sakıncasına işaret etmiştir.
Bu gerçekler başucumuzda olmasına rağmen, ne yazık ki İbn-i Teymiyye ve
paralelinde olanlar:
-Kabir ziyaretini,
-Ravzai mutahharayı ziyareti (Mescidi Nebevi),
-Duada peygamberi vesile kılmayı reddederler.
Düşünebiliyor musunuz, Allah Resulünü (s.a.v.) bile duada vesile kılmayı ve
kabrini ziyaret etmeye bile tahammülü olmayanlara, elbette ki kalkıp Evliyayı kabul ettirmezsiniz.
O halde “Fahri Kâinat (s.a.v.)’in yüzü
suyu hürmetine" ifadesini reddedenlere karşı yapılması gereken şu ki
Evliyayı ve Tarikat-ı Aliye’yi anlatmak boşa zaman harcamak olacağından muhatap
almamak en doğrusu. Zaten muhatap almaya değmez de. Kaldı ki onlar Osmanlı'nın
yükselişindeki sırrı da bilmezler. Onlar bilmeyiversinler, Prof. Dr. Cahit
Tanyol; "Osmanlı devletinin
temelinde iki kuvvet vardır. Bunlardan biri tarikat, diğeri ise şeriattır"
diyor ya, bu tespit bize yeter artar da.
Tarikat-ı
Aliyyeler, Kur'an ve sünnet çizgisinde yürüdükleri müddetçe daha da yücelecekleri
gibi, halkın gönlünde hep "sevgi ocakları" diye yankı bulacaktır. Sofiler
bu yüzden; Bahaeddin Nakşibend, Ahmet Yesevi, Mevlâna, İmam-ı Rabbânî ve Yunus
gibi gönül sultanlarının yolunu şiar edinmişlerdir.
Velhasıl; Yavuz Sultan
Selim'in şu güzel deyişiyle mevzuumuzu bağlayalım:
Padişah-ı âlem olmak
Bir kuru dava imiş
Bir mürşide bende olmak
Cümleden âlâ imiş…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder