31 Mayıs 2016 Salı

İLİM GERÇEĞİ




İLİM GERÇEĞİ

SELİM GÜRBÜZER

            İnsan, daha dünyaya ilk adım atar atmaz ilimle tanışır. Nasıl mı? Bakınız, hayat yolculuğunda ilk ders, kulağa ezan ve kamet okunmayla start alır. Müslüman bir anne ve babadan dünyaya gelen çocuğun kulağına ezan ve kamet okuması, ilmin bir gereğidir. Daha doğrusu kundaktaki bebeğe ezan ve kametle sarılması ilmin ilk kapısıdır. Zaten Peygamber (s.a.v.)'e ilk gelen vahiy "oku" emridir. Demek oluyor ki; ilim her şeyin başı, onsuz bir hedefe ulaşmak çok zor.
            Selman-ı Farisi Hz.leri "Dünyada mal çokluğu ve evlat çokluğu ile övünmek marifet değildir. Asıl marifet ilmin faydası ve ilmin çokluğudur" diyor. O halde insan zahiri ilmi bitirir bitirmez, hemen yeni bir sayfa açıp batini ilmi geçmeli. Dahası ilim deryasında olanca gücümüzle yüz yüzebileceğimiz kadar yüzmek gerekir. Zira ilim tahsil eden bir insan, eninde sonunda kâmil âlim olamasa bile âlim olma vasfına aday sayılır.  
        Evet, kâmil rabbani âlimler Resûlüllah (s.a.v.)’in  "Âlimlerin eti zehirlidir"  hadisi şerifine muhataptırlar. Gerçekten de, âlimlerin eti öldürücü etki yapıp iç dünyaları ise felah ve nur kaynağıdır. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s.) büyük bir âlimdi, aynı zamanda Evliyaullah'ın pirlerindendir ve şöyle der: "Biz ümmeti Muhammed'e zarar vermeyiz, ama ne var ki kınından çıkmış kılıç gibiyizdir; onlar kılıca gelip çarparlar."  İşte Şah-ı Nakşibend (k.s.)’in sözlerinden de anlaşıldığı üzere, âlimler (ilmiyle amil olmuş âlimler) kınından çıkmış kılıç misali duruş sergileyip, kimseye zarar vermezler. Fakat şayet onlara münkirlik yapıp, ya da aleyhlerinde dedikodu kazanı kaynatılıp haklarına tecavüz edilirse, artık bir noktadan sonra bu tip fitne fücurlar için acı akıbet kaçınılmazdır. Yani onlar adalet kılıcına çarpmışçasına kendi kendine belasını bulmuş olurlar.  Bu yüzden Hadisi Kutsi'de, "Benim dostlarıma savaş açana savaş açarım" buyruluyor. İşte Evliyaullah etinin zehir olması bu anlamda değerlendirilmeli. Çünkü onlar Allah için seferber olmuş kılavuzlardır. Kim bu seferle yükümlü rehberler derseniz, bu soruya verilecek cevap elbette ki;
            - Enbiya,
            -Evliya,
            - Ulema'dır.
            Mutlaka her yüzyılın başında, dini diriltici ve ihya edici bir "müceddid" vardır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) "Allah bu ümmet için her yüzyılın başında dini ihya için müceddid gönderir" beyanıyla bu gerçeğe işaret etmiştir. Hz. Mevlâna da bu anlamda şöyle der: "Her asırda bir söz söyleyici, halkı irşat edici vardır."
            Unutmamak gerekir ki;  tüm insanlığın âlim ve yöneticilere her daim ihtiyaçları vardır. Çünkü onlar ilmi yayan, insanları karanlığa düşmekten kurtaran ışık fenerleridir. Onun için arifler derler ki; "Âlimler ve emirler bozulunca milletin teati bozulur. Sofiler bozulursa milletin ahlâkı bozulur."  Hiç kuşkusuz çok yerinde söylenilmiş doğru bir söz, şüphe götürmez. Hakeza Peygamberimiz (s.a.v) "Âlimler Peygamberlerin varisleridir" derken, kendisinden sonra başvurulacak tek mercii kaynağın âlimlerin eşiği olduğu anlamı çıkar. Ama hangi âlim? Elbette ki ilmi ile amil olmuş âlimleri kastediyoruz.  Zira Rasülullah (s.a.v.)  böyle âlimler için; "Benim ümmetimin âlimleri Ben'i İsrail’in Peygamberleri gibidirler" diye övmüşte. Dikkat edin, Resulü Ekrem Efendimiz onlar için, hâşâ peygamber demiyor, ‘gibidir’ buyuruyor. Anlaşılan o ki; gerçek manada bilge âlimler fazilet yönünden değil, ümmetin hidayetine vesile oldukları için "Ben-i İsrail'in Peygamberleri gibidir" sözüne muhatap kılınmışlardır.
            Malum; ilimden maksat Allah'a ulaşmaktır. Sırf kuru bilgilerle Allah'a ulaşılmaz. Elbette ki atom ve termonükleer enerji (hidrojen bombası), uzay çağı, otomatik üretim gibi faaliyetler kayda değer gelişmelerdir. Fakat teknolojik faaliyetler ruhtan bihaber gelişmekte, had hudut sınır tanımamakta. Öyle ki;  hızla yayılan baş döndürücü teknolojik gelişmelerin ortaya koyduğu tabloya baktığımızda insanoğlu iki kavşak noktasında sıkışıp muzdarip kaldığını görürüz.  Dolayısıyla bu teknolojik döngüde ya teknolojiye ruh katıp şahsiyet bulacağız, ya da tam tersi vahşi bir makine kılığına bürünüp robotlaşacağız. Şayet yaşadığımız hayatı zehir etmek istemiyorsak tercihimizi şahsiyet kazanmaktan yana kullanmamız icap eder. Şurası muhakkak;  Allah'a giden yolda ilim vasıta olmadığı müddetçe, öğrenilen bilgiler sırtına kitap yüklü merkebin durumu gibi bir durumla karşı karşıya kalırız. Günümüzde sözde kendini âlim sananların kitap yüklü merkeb misali zillete düşmelerinin sebebi; ilmi kendi heva ve heveslerine esir etmelerinin ortaya koyduğu bir neticedir. Oysa faydalı ilim, bildiği ile amel etmek demektir.
             Evet, cahiliyet, çok kötü bir hastalıktır. Madem öyle, insanın cahil dostu olacağına, akıllı düşmanı olması daha yeğdir. Çünkü cahilin her zaman ne yapacağını kestirmek zordur. Her an etrafa zarar vermesi muhtemeldir. Bakın, bu konuda Hz. İsa (a.s) "Ben ahmağa, kele, köre, topala, kötümsere İsmi Azam okurdum, onlar iyi olur, dirilirdi. Ama cahile bir İsmi Azam okusan fayda vermez, dirilmez" buyurarak bir gerçeğe dikkat çekmiştir. Dolayısıyla bu noktadan hareketle cahillikten şeytandan kaçar gibi kaçıp, ilme yönelmek en doğrusu.  Elbette ki âlim olan bir insan da hata yapabilir. Ama o hatasını ilmi sayesinde telafi etme avantajına sahiptir. Bu yüzden İbrahim En-Nahi "Âlim'in hatasını dile getirmeyin, çünkü ilim sahibi bir kere yanılırsa akabinde düzeltir" buyurur. İşte ilim bu derce mühim. Niye mühimdir diyorsanız, durum gayet açık, Peygamberimiz (s.a.v.) "İlmi aramak her Müslüman’a farzdır" buyurduğu için elbet.  O halde bize düşen cami ile okul hayatını, müspet manada bir arada yaşatmak olmalıdır. Şayet bunun başarabilirsek gerçek manada bir elde Kur’an,  bir elde bilgisayar gençliğin doğması an be an mümkün.  Hele kol gücü ile beyin gücü bir araya gelmeye görsün bak o zaman İslam toplumunun dinamizm kazanacağı muhakkak. Nasıl kazanmasın ki; Allah’ın Sani sıfatının tecellisi hükmünde ilmin maddi veçhesi teknolojidir. Maalesef Müslümanlar ilimden uzak kaldıkça, süper güçlerin oyuncağı olmaktan kurtulamıyorlar. O halde fikir ve aksiyon beraberliğini esas almalıdır.  Zira Müberra Dinimizde ilim ve amel,  bilmek ve yapmak birbirinden etle tırnak misali ayrılmaz ikili unsurlardır. Ve bu durum sünnetullah, yani adetullahın gereğidir. Kaldı ki sebeplere başvurmadan netice beklemek kuru bir temenniden öteye geçmez, öyle olsaydı Allah (c.c.) bulutu yağmura vesile kılmazdı, belli ki her şeyi bir sebebe bağlamış. Dolayısıyla Sünnetullah üzerine hareket etmek gerekir, aksi halde eşyanın tabiatın aykırı ilimle taban tabana zıt bir hale düşeriz.  Sünnetullah varsa eşya mana kazanır, sünnetullah yoksa neye yarar ki. O halde sünnetullah yolunda bilgi edinmek, eşyanın analitik verilerini insan diline tercüme edip, hakikate giden yolun kapısını aralamalı.
             Tabi sadece ilim tahsil etmekte yetmez,  bilgilerimizi pratiğe geçirmekte lazım. Şu bir gerçek; pratiği olmayan bir ilim kuru meşe odunu gibidir ve güdük kalmaya mahkûmdur. Bu yüzden İmam Şarani (r.a.); "İnsanların çoğu ilim ezberliyor, amel etmiyor" diye sitem etmiştir. Hiç kuşkusuz talebe okutmak, vaazı nasihatte bulunmak güzeldir, hatta bu tür faaliyetler farz-ı kifayedir. Fakat öğreten nefsinde yaşamıyorsa, ya da vaaz veren söylediklerini bizatihi kendi nefsinde yaşamıyorsa bunların hiç bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bakın, Sahabenin ilmi "nefsi terbiye" ilmiydi. Onlar öğrendiklerini bizatihi nefsinde yaşayarak insanlara ışık saçıyorlardı. Zaten onlar İslâm’ı kendi nefsinde yaşamasalardı bu din bu denli kısa zamanda dal budak salıp gelişebilir miydi? Demek ki, ilim amelle taçlanınca kıymet kazanıyor. İşte tasavvuf okulu bunun için vardır.  İşte dergâhlar bu manada şer’i ilimleri tatbik etmeye yönelik ocaklardır. İyi ki de varlar. Çünkü Zekeri (r.a.) bu hususta; "Ehli tasavvuf ile birleşmeyen âlim katıksız ekmek gibidir" beyan buyurarak ilmin pratiğe dökülmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Hakeza İmam-ı Gazali de bu anlamda; "Herkesin nefis ilmini bilmesi, nefsini tezkiye etmesi farz-ı ayındır" buyurarak konuya daha bambaşka anlam katmıştır.  
            Her ne kadar günümüz ilahiyat hocaları ilim adamı olarak tanıtılsalar da birçoğu sadece aydındırlar. Kaldı ki aydınında münevver olanı makbuldür, gel gör ki ortada münevverlikten yoksun bir sürü aydın tiplemeler söz konusudur. Zaten bu tipler münevver olsaydılar, hem kendileri aydınlanmış olacaklardı, hem de başkaları. Ne mümkün habire birilerine laf kavuşturmak için âdete yarışır haldedirler. Oysa gerçek aydın ışık saçandır laf kavuşturan değildir. Bu yüzden Gavs-ı Bilvanisi (k.s) “irşad olmayan irşad edemez” buyurmuştur. Malum,  irşad edicinin iki vasıf yönü vardır:
            - İlim sahibi olmak,
            - Bilgilerini bizatihi nefsinde uygulayan konumda olmasıdır.
            Madem öyle ilim uğruna gerçek irşad edicileri i ziyaret edip onlardan istifade etmeli. Nasıl olsa her asırda irşat ediciler mevcut. Zira Allah’ın hazinesi bol, söz konusu bereket geçmiş asırlarla sınırlı değil, her asrı kapsar.  Yeter ki onları arayalım ve bulmaya çalışalım, vuslat hâsıl olur da.  Kaldı ki Resûlüllah (s.a.v.); "Âlimleri sık sık ziyaret etmek ibadet yerine geçer"  beyan buyurarak onların eşiğine yüz sürmemizi teşvik etmişte. Hakeza yine Peygamberimiz (s.a.v.) "Âlimden yüksek hiç bir şey yoktur. Çünkü hükümdarlar yalnız faniler hakkında hüküm verirler, âlimler ise hükümdarları da muhakeme ederler" buyurmuşlardır. Üstüne üstük bu konuda bir değil pekçok beyan var, o halde hadisi şeriflerden birkaçını daha zikredebiliriz. Şöyle ki;  Resûlüllah (s.a.v.);
            "Âlime saygı gösteren Allah'ına saygı göstermiştir."
            "Âlimlere saygılı olan bana saygılı olmuştur."
            "Âlim, yeryüzünde kudret-i ilahi’yenin temsilcisidir; onun aleyhinde bulunan mahvolur" buyurmuşlardır.
            Hadisi şeriflerden anlaşılan o ki,  âlimler gerçek manevi hükümdarlardır. Ne hikmetse hükümdar deyince sadece padişah, hakan, lider vs. akla gelmekte. Oysa Osmanlı’da padişahlara yön veren âlimlerdi. Bu yüzden ilim erbabına manevi hükümdarlar dersek yeridir. Düşünsenize Yıldırım Beyazıt padişah olmasına padişah ama mahkemede şahitliğini kabul etmeyen Molla Fenari âlimimiz var,  yeri geldiğinde Fatih'i tenkit edebilen Molla Güran âlimimiz var, Yavuz'un tüm Hıristiyanların kökünü kazıma girişimine engel koyan bir Zembilli Ali Efendimiz ve daha nice tarihin parlak sayfalarına adını yazdıran âlimlerimiz var. Derken bu tip ışık saçan âlimler eşliğinde Yavuz’un; "Ulemanın atından (ayağından) sıçrayan çamur şerefimizdir" sözü daha da bir anlam kazanır da.  Bu anlam aynı zamanda Osmanlı’nın üç kıtaya hükmetmesinin sırrını da ortaya koyar.  
         Maalesef Osmanlı'nın kılıcını görüp ilmi yönüne bakmayanlar, tarihi değerlendirirken hep hataya düşmüşlerdir. Hiç bilmiyorlar ki pozitivizm dedikleri ilim de medreseden filizlenip dal budak salmış ve yükselişimize zemin hazırlamıştır.  Yetmedi bir takım aklı evveller Osmanlının düşüş nedenini bile medreseye yüklemişlerdir. Hele bir devlet düşmeye dursun elbette ki tüm kurumlar bundan yara alacaktır, bu kaçınılmazdır. İster istemez düşüşle birlikte ilimde gerileyecektir. Evet, bizde kabul ediyoruz, Osmanlının çöküşüyle birlikte doğulu medrese, batılı mektebe yenilmiştir. Bu yüzden Sait Halim Paşa şöyle der; "Şarkın düşünce alışkanlığında hep fikirlerin eşyaya yansıdığını, hâlbuki eşyanın hakikatlerinin zihinlere yansımasını da sağlamak gerekir."  
       Gerçekten de bu sözler kayda değer bir düşünce örgüsü de.  Madem öyle bu düşünce örgüsün bir irdeleyelim. Bilindiği üzere beynin sol lobu akla yatkın çalışmakta, daha çok sayısal, dil, mantık, sorgulama, araştırma, yazma vs. eylemler odağı olmakla dikkat çekmekte. Sağ lob ise sevgi, hayal, his, müzik, edebiyat dünyası gibi sübjektif değerlere odaklıdır. Belli ki batılılar beynin sol lobunu kullanmaya eğilim göstermekle ruhi bunalıma düşüverdiler. Hâlbuki gerçek manada hayatı anlamak beynin her ikisini birlikte kullanılmakla mümkündür. Zira eşyanın hakikatini bilmek, insanı hayvandan ayıran en belirgin özellik olarak sahne alır. Bu yüzden Mukaşefe ilmi, nurani rabbaniye olarak gönlümüzü ısıtır. Her şeyden öte rabbani ilimden haberdar olmak farz-ı kifayedir.
           Peki ya doğulu insan?  Malum, doğulunun her ne kadar ruhi zenginliği söz konusu olsa da onunda problemi meselelere analitik yönden bakmayı lüzumlu kılan beynin sol lobunu kullanmayı ihmal etmesidir. Nitekim deney ve gözlemden uzak, kısırlık, ölçüsüzlük, slogancılık üzerine kurulu hayat tarzı yeterince durumumuzu özetliyor zaten. Şayet bugünkü perişan halimizden kurtulup yeniden yükselişe geçmek istiyorsak, engin tarihi ve teknolojik bilgi birikimini tekrardan canlandırıp, bu yolda kararlı adımlar attığımızda ancak o zaman dirilişe geçebiliriz. Aksi takdirde üçüncü dünya ülkesi olmaktan kurtulamayız. Dün nasıl ki ilmiyle amil olmuş âlimlerin omuzlarında büyük bir medeniyet kurmuşsak, bugün de yeniden kendi Rönesanssımızı gerçekleştirebiliriz pekâlâ.        Asla Ortaçağ Avrupa'sında görülen skolâstik mantık yürütme ile din arasında yaşanan çatışma İslâm için geçerli değildir. Nitekim Şam, Bağdat, Kahire, Kurtuba ve İstanbul gibi mümtaz şehirler, ilim sayesinde adından söz ettirmiştir.  Hakeza bedeviyetten hadariyete ilimle geçiş sağlanmıştır. Derken ilmin temelleri ilim merkezlerinde atılıp bugünkü teknolojik gelişmelere ayna olunmuştur.
         Evet, onlar geçmişte ayna olurken maalesef bugüne geldiğimizde Resûlüllah (s.a.v.); "Âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanlarından üstündür" buyurduğu halde, biz hala "Kafdağı masalları" ve "Kesik Baş" hikâyeleriyle oyalanıp satıh üstü olana ilgi gösteriyoruz. Tabii hal vaziyet böyle olunca da ilmi zihniyetten uzak kalmamız gayet tabiidir.    
      Velhasıl;  "İlim Çin'de dahi olsa alınız" düsturunu canlandırmak gerekir.
      Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder