NİYET HAYIR AKİBET HAYIR
SELİM
GÜRBÜZER
Evet, bir
mümin niyetini hayreylediğinde akıbeti de hayrolacak demektir. Zaten hak ve
hakikat yolunda vuslat denen hadise ancak ömrün başlangıcındaki iyi niyetin kemale
ermesine bağlı olarak vuku bulabiliyor. Hiç şüphesiz ömür boyu halis niyet
üzere yaşayan bir müminin son nefesini hüsn-ü hatimeyle (güzel sonla) nihayetlendireceği
muhakkak. Bir mümin düşünün ki, ömür boyu kötü niyet üzere bir hayat idame
etmiş elbette ki böylesi bir müminin son nefesini su-i hatimeyle (kötü sonla) nihayetlendirmesi kaçınılmazdır. Umut edilir
ki, tüm müminler olarak son nefesini
hüsnü hatimeyle sonlandıranlardan oluruz. O halde ya nasib deyip tez elden halis
niyetle Allah’ın ipine sarılaraktan yola koyulmak gerekir. Şayet tez elden halis
niyetle yola koyulmazsak bizi avlamak için pusuya yatmış haramilere yem olmaktan
kendimizi koruyamayız. En iyisi mi biz, hayırlı
işlerde acele ediniz hükmünce halis niyetle yola koyulalım ki, haramiler bizi
daha avlamaya fırsat bulmadan yolun sonunda ışık göründüğünde beratımızı almış
olalım. Ne de olsa şu fani dünyada maddi
âlemin bize sunacağı aş, ekmek, su, ziynet gibi her an tükenmeye mahkûm sınırlı
metalardan başka vereceği bir şey yoktur. O halde bize Mevlana’nın deyişiyle “Bend-i sim ü bend-i zer-altın ve gümüş
bendileri, bağları…” çözüp ayağımıza dolaşabilecek her türden
dünyevi prangalardan kurtulup ebediyete mal olacak hayırlı işlere talip olmak
düşer. Malumunuz, ebediyete mal olacak hayra tebdil olacak işler Allah’a abd olmayı
gerektirir. Ki, Allah’a kul olmak özgürlüğün ta kendisidir. Ve bu özgürlük, yine Mevlana’nın o güzel deyişiyle vuslat
vakti geldiğinde Şeb-i Arus olarak anlam kazanır da. Madem öyle, vuslat vaktine dek haramiler
yolumuzu kesmeden ebediyete ve hayırlara kapı aralayabilmemiz için Resul-i
Ekrem (s.a.v)’in ümmetine:
“Beş
şey gelmeden önce, beş şeyin kıymetini bilin;
-Ölüm gelmeden önce hayatın
-Hastalık gelmeden önce sağlığın,
-Meşguliyet gelmeden önce boş vaktin,
-İhtiyarlık gelmeden gençliğin,
-Fakirlik gelmeden önce zenginliğin”(Buharì, “Rikak”,3; Tirmizi, “Zühd”,25) diye öğütlediği
bu beş nimetin kadri kıymetini ömür boyu kulağımıza küpe eyleyip gereğini yapmamız
gerekir.
Gerçektende Peygamberimizin beyan buyurduğu
hadis-i şerifin mana ve ruhuna vakıf olduğumuzda halis niyetle ömrümüzün her
karesini iyi yönde değerlendirmeye işaret vardır. Dikkat edin her cümlenin arasında ısrarla halis
niyet diyoruz, çünkü İmamı Gazali Hz.leri bu hususta şöyle der: “Her
kulun ilk vazifesi önce niyeti öğrenmek, sonra onu (niyeti) Salih amelle sağlam bir hale getirmek gerekir.”
İşte İmam-ı Gazali Hz.lerinin bu müthiş
sözlerinden anlaşıldığı üzere hayatımızın her safhasında Allah’ın (c.c) rızasını
kazanmaya yönelik niyetimizi halis kılmak gerekir ki, yaradılış gayemizi sağlam
temeller üzerine oturtabilelim. Yaradılış gayemizi sağlam temeller üzerine inşa
ettiğimizde görülecektir ki bilhassa bu inşa faaliyeti süreci içerisinde
ısrarla üzerinde durduğumuz halis niyet gerçeğinin çıkış yerinin dil değil kalp
olduğu anlaşılacaktır. Madem öyle, vuslat
yoluna koyulurken ilk evvela kalpten başlamak gerekir. Öyle ya, kalpteki
niyetimizi sağlama almadan yola çıkmışız neye yarar ki. Vira bismillah deyip yola
koyulurken azmimizi yitirmeyelim gerisi gelir elbet. Malum, azmetmek ya da halis niyetli olmak hiç fark
etmez her iki haslette ruhu ikizi kardeş gibidirler. Nitekim namaz kılmaya
azmettiğimizde iftitah tekbiri öncesi namazın ismini, farzını, vacibini ve
sünnetini bilmekten tutunda imama uymak gibi bir dizi kural ve kaidelerin farkında
olmakla niyet moduna geçmiş oluruz, aksi halde neye azmettiğimizin hiçbir
anlamı kalmayacağından niyet etmişte olmayız. Bu arada oldu ya, namaz içi veya
namaz dışı gayri ihtiyarı bir takım hal havâtırlar akla takıldığında sakın ola
ki ümitsizliğe düşmeyelim, asla ne niyetimiz ne de namazımıza ziyan olur. Ama
yinede bunlardan kurtulmak için istikamet üzere yaşamayı elden bırakmamak
gerekir.
Şu bir gerçek, dille niyet akla ait bir meleke
faaliyetidir, ne yaptığını bilmek ve farkına varmak denen kalbi niyet ise adı üzerinde
kalbe ait bir meleke faaliyetidir. Nitekim gerçek anlamda niyet kalbin karar
kılmasıyla sahne alır. Dolayısıyla namaza dille niyet ettiğimizde dilin burada
ki fonksiyonu kalpte üretilip karar kılınana sadece aracılık etmiş olmasıdır. Anlaşılan
o ki, kalb bilgi üretmenin ötesinde
karar kılma merkezidir. İşte bu noktada niyette kalbin karar kıldığı bir veri parçası
olarak dikkatimize sunulur. Nasıl mı? Hani bazen duygu yüklü olduğumuzda hislerimize
hâkim olamayıp gözyaşı seline kapılırız ya, aslında bu gözyaşı damlaları gözün bir
marifeti olarak salınmaz, bilakis kalbin marifeti bir salınımdır bu. Göz sadece
bu noktada sadece aracılık görevi yapmış olur. Hani bazen de pişmanlık hissine
kapıldığımızda yüzümüze utangaçlık hali yansır ya, aslında bu da yüzümüzün
marifeti bir yansıma değildir, kalbin marifeti
bir utangaçlık halidir bu. Aynen niyette öyledir, yani kalbe ait melek-i veri marifeti bir
keyfiyettir.
Tabii kalbin marifetiyle
gerçekleşen daha pek çok veri örnekleri verilebilir elbet, ama burada asıl üzerinde durmamız gereken
husus kalb dünyamızda kodlanmış olan
‘niyet’ gerçeğinin farkına varmaktır. Hani kalbimizde bir şeyler
doğduğunda, doğulan şey vuku bulduğunda “Benim altıncı hissim kuvvetli” deriz
ya hep, aslında o altıncı his algısı kalbimizin maharetiyle üretilen önseziden
başkası değildir. Ki, bu tür önseziler iç sıkıntı ya da neşe şeklinde tezahür
ettiği gibi Allah’a ibadet etmeye karar kıldığımızda niyet olarak da tezahür
etmekte. Zira kalbe ait en önemli melek-i sezi niyet gerçeğinde gizlidir. Derken
bu sezi sayesinde kılacağımız namazların ve diğer ibadetlerin adı konulmuş olur
da.
Bir yerde niyet varsa ibadet vardır,
yani niyet yoksa ibadet yok hükmündedir. Hani bir güzel söz var ya, dervişin
fikri neyse zikri de o dur diye, aynen öyle de bir müminin yaptığı amelin adı
neyse niyeti de o dur. Teşbihte hata olmasın kalpteki niyetin vücut bulup dile
gelmesi sayesinde Yüce Allah’a ibadet ederken hangi vaktin namazının ve o
namazın farz mı, sünnet mi, vacip namaz mı olduğunu ancak o zaman fark
edebiliyoruz. Böylece fark ettiğimizde Yüce Allah’a niyet beyanımızı
takdim etmiş oluruz. Değil midir ki,
Yüce Allah Kur’an’da kullarına hitap ederken akla değil doğrudan kalbe
seslenmekte, o halde niyetinde doğrudan kalpten kopup Yaradan’ıyla ünsiyet
kurması son derece gayet tabii bir durumdur. Kaldı ki, Kur’an ayetlerinin
nuraniyetini, yani vahyin soluğunu ancak kalp hissedebiliyor. İşte bu
hissiyattır ki Allah’tan gelen mesajları niyet ederekten bizi ibadete motive
eder. Akla kalsa ibadet filan hak getire, o Allah’tan gelen mesajları yorumlamanın
peşindedir habire. Bu yüzden ayetleri yorumlamaktan başını kaldırıp ta ibadeti
akl edebilecek gücü kendinde göremez. İşte bu gerçeklerden hareketle ibadetleri
akıl yoluyla değil, Peygamberimizin uygulamalarına bakaraktan icra ederiz. Zaten
akıl melekesi etrafımızda olan biteni var olan bir şeyi zıddıyla kıyas ederek
akl edebilmekte, zıddın dışında asla idrak etme gücü yoktur. Dolayısıyla Yüce Allah’ın
zıddı olmadığına göre, akıl bu noktada Allah’ı
idrak etmekte aciz kalıp kalbin önsezisi marifetiyle ‘amenna saddak’ diyecektir.
Evet, şu bir gerçek, akıl sübjektif
olanı kavramaktan acizdir, hiç kuşkusuz
vahyin soluğunu ancak kalb hissedebiliyor.
Ve kalbin vahyin nefesini hissedişiyle birlikte Allah’a ibadet edeceğimiz
zaman niyette beraberinde soluklanır. Böylece halis niyetle ibadet edildiğinde o
ibadet Miraç olur da. Yani bu demektir ki, ibadetten maksat Allah’a yatıp
kalkmak şeklinde tazimde bulunmak değildir,
ibadetten maksat Allah için ibadeti Miraç eylemektir. İşte, bu
maksadımızı hayırlara tebdil eyleyecek olanda hiç kuşkusuz halis niyettir
elbet. Çünkü niyetin en belirgin özelliği ibadete anlam katmasıdır.
Malumunuz, objektif bilgiler
eşyanın dış kısmıyla alakalıdır, sübjektif bilgiler ise doğrudan kalble
alakalıdır. Hayatın gerisinde madde, ilerisinde ise ruh gerçeği vardır. Yeter ki, bu gerçeğin farkına vararaktan kalb
penceremizden ruhun engin deryalarına dalmak arzusunu ve niyetini taşıyalım
dinin direği namazlarımızı miraç eyleriz de.
Ki, kalben miraç eylemek
sünnettir. Peygamberimiz (s.a.v) miraca yolculuk yaptığında ‘Burak’ adlı maddi
binek bile ruha sarılarak ancak yükselebilmiştir. Ruha sarılmasa ötelere kanat
çırpmak ne mümkün ki Peygamberimize binek taşı olabilsin. Zira akıl bir yere kadar
yol arkadaşıdır, aklında girmeyeceği
sahalar var elbet. Dolayısıyla aklı aklıselim kılmak gerekir ki tıpkı Burak
gibi ruha sarılıp ruhla birlikte ötelere yol alabilsin. Nitekim Mevlana Hz.leri
bu hususta bakın ne buyuruyor: O akıl ki, onun aklı (bağı) vardır, o parça akıl
eğer aklından (bağından) kurtulursa tam akıl olur.” Gerçektende akıl ayak bağı olmaktan çıkıp
kalbin önsezine ve ruha tutunduğunda, Burak misali hakikat gerçeğine yolculuk
yapacak demektir.
Bir kez daha belirtmekte fayda
var, objektif bilgiler eşyanın dış kısmını oluştururken sübjektif bilgiler de
içini oluşturur. Mutlak bilgi ise insan idrakinin ötesinde Allah’a has sıfattır
zaten. Objektif ve sübjektif veriler
Yüce Allah’ın varlığını idrak etmek için vardır. İdrak etmek içinde Allah’tan gelen tüm enfüsi
ve afakî tecelli dairelere anlam katmak gerekir. Bu da sözde değil özde
niyetimizi halis kılmakla mümkündür. Çünkü özde niyetin yeri kalptir, dil
değildir. Dolayısıyla kalbi niyet olmaksızın dil ile yapılan niyet sahih
değildir. Ancak insan hali dalgınlıkla
niyetini hatırlamazsa dil ile ikrar etmesi kâfidir. Ama yine de dil ile
ikrar etmek niyette şart unsuru değildir. Hatta ulemadan dil ile niyetin bidat
olduğunu dile getirenlerde vardır. Aslında hem kalben, hem de dil ile söylemek
şöhret derecesinde bugüne kadar yol edinildiği içindir kahır ekseriya bu
şekilde niyet edilmekte. Bu nedenle bir kısım ulema böylesi niyeti müstehab
görmüştür. Fakat buradan şu anlam
çıkmasın, bir kısım ulema dille niyeti
mustehab kapsamında değerlendirdi diye bizimde adet haline getirmemiz gerekir. Kaldı ki bu hususta ne Resul-i Ekrem
(s.a.v)’den, ne Sahabeden, ne de Tabiûndan böyle bir hüküm nakledilmiş
değildir. Bilakis Resul-i Ekrem (s.a.v)’den ümmetine yansıyan tek uygulama
namaza başladığında sadece tekbir aldığıdır.
Madem öyle, kalbi niyetimizi her halükarda sağlam tutmakta fayda var,
aksi halde tüm ifa edeceğimiz ameller fasit olabilir. Çünkü Allah Resulü “Şüphesiz Allah sizin
dış şekillerinize ve cesetlerinize bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize
bakar” (Müslim) buyurmakta.
Evet, niyetimizi halis kılmak çok mühim
bir adaptır, nasıl ki süte su
katıldığında süt saflığını yitiriyorsa, aynen niyeti sulandırmak da öyledir.
Şayet gayri ihtiyari aklımıza takılan bir takım hayali düşüncelerden dolayı
niyetimizi halis tutamıyorsak yapacağımız tek şey Yüce Allah’ın merhametine sığınıp bunlar
içinde af dilemek olmalı.. Neticede kalpleri evirip çeviren sadece Yüce
Allah’tır, o dilerse mümin kuluna tüm hidayet kapılarını açar da. Bakınız bu hususta Fahri Kâinat Efendimiz
(s.a.v) “Ey istediği tarafa kalpleri çeviren Rabbim! Benim kalbimi senin dininde sabit kıl” niyazında
bulunmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.
Tabi Allah Resulü böyle dua edince sahabe sormadan edemezdi:
-Ya Rasulullah! Kalbinden sende mi endişe edip
durursun?
Habib-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der;
-Beni hangi şey emin kılabilir? Hâlbuki kalp Allah
Teâlâ’nın iki kudret parmağı arasındadır. Onu dilediği tarafa çevirir.
Hiç kuşkusuz Müberra dinimizde amel olmazsa
olmaz şarttır. Ancak pişmiş aşa su katmamak kaydıyla amel olmazsa olmaz
derecede bir şarttır. Nitekim Rasulüllah
(s.a.v) bu hususta şöyle beyanda bulunmuştur: “Bir adam insanların gözünde
cennetliklerin amelini işler gözükür, hâlbuki o, cehennemliklerdendir. Cennete
ancak gerçek Müslüman olanlar girecektir. Şüphesiz Allah bu dini facir bir
adamla da kuvvetlendirir.” (Buhari)
Hatta Rasulullah (s.a.v) ahirette
bunun nasıl olacağını misal getirerek ümmetine şöyle açıklar da:
Kıyamet
günü hesaba çekileceklerin ilki savaşta öldürülen kimsedir. Allah Teâlâ o gün dünyada kendisine verdiği
nimetleri hatırlatır ve:
-Verdiğim nimetle ne yaptın diye sorar.
Kul cevaben:
-Senin uğruna
savaştım, şehit oldum der.
Allah Teâlâ:
Yalan söylüyorsun, sen rızam için değil,
sana kahraman desinler diye savaştın diye karşılık verip akabinde yüzüstü
sürülerek cehenneme atılır.
Keza yine sırasıyla hesap çekilecek kesimlerden ilim
öğreten ve Kur’an okuyan kimse olacak.
Allah Teâlâ ona da:
- İlminle ne
yaptın diye sorar.
Cevaben:
-Senin için
ilim tahsil ettim der.
Allah Teâlâ:
-Hayır, sana âlim veya iyi bir Kur’an
okuyucusu desinler diye ilim tahsil edip okudun cevabını almasıyla birlikte o
da yüz üstü cehenneme atılır.
Şayet sırada hesaba çekilen zengin
kesimden biriyse o da yukarıda zikredilen örneklere benzer cevap verdiğinde,
Allah Teâlâ:
-Hayır, sen sana cömert desinler diye
malından mülkünden harcamalar yaptın buyurup o da aynı muameleye tabii tutulur.
Anlaşılan o
ki, ahirette insan ne ettiyse ona göre muamele görecektir. Zira Rasulullah
(s.a.v)’in bir hadis-i şerifinde “Muhakkak
ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür..” diye
beyan buyurması bunun teyididir. Nitekim Arabî’lerden bir adam Rasulüllah
(s.a.v)’in risaletini tasdik edip iman ettikten sonra;
-Ya
Resulüllah! Sizinle hicret etmek istiyorum der.
Bu kararlı
sözler üzerine Efendimiz (s.a.v) onu
ashaptan birisine havale edip bu sana emanettir, ona göz kulak ol der. Tabii bir zaman sonra savaş olduğunda söz
konusu o kişi ashabın arkasından geliyordu. Çünkü yolda düşen ve kalanları
gözetiyordu. Derken orduya yetiştiğinde ona kendi payına düşen ganimeti takdim
ettiler. O da derhal Efendimizin huzuruna çıkıp;
-Ya
Rasulullah! Bu nedir?
Efendimiz
(s.a.v):
-O senin için
ayırdığım ganimet payı.
Adam:
-Ama ben sana dünya malı için tabii
olmadım ki, sadece şu boğazıma bir ok
atılıp saplansın da öyle ölüp cennete gideyim diye biat ettim der.
Resulü Ekrem
(s.a.v):
-Şayet bu niyetinden sadıksan Allah
tasdik edip muhakkak seni yalancı çıkarmaz buyurdu.
Vakta ki düşmanla karşı karşıya gelindiğinde tamda
dediği şekilde boğazına bir ok saplanmış halde şehit düşer.
Öyle ki
Resulü Ekrem (s.a.v) onun hakkında;
“Allah’a
karşı sadık oldu. Allah'ta onu doğru çıkardı. Allah’ım Senin yolunda hicret
edip şehit oldu. Bende bunun şahidiyim” şeklinde kanaat ortaya koymuştur.
Bir başka ilginç örnekte
müşrikleri ilk olarak ok yağmuruna tutan bir adamdan söz edilir ki, o adamın Peygamberimiz
(s.a.v)’in bulunduğu mecliste ismi anıldığında Allah Resulü onun hakkında; cehennemliktir buyurmuştur. Tahmin etmişsinizdir
bu isim şan ve şöhret tutkunu Kuzmân’dan başkası değildir. Nitekim kendisi
Uhud’da yapılan kıyasıya savaşta okçuların yerini terk etmesiyle birlikte
savaşın seyri müşriklerin lehine dönüştüğünde dağılmakta olan arkadaşlarına:
-Ey Evs topluluğu! Ölmek kaçmaktan
hayırlıdır deyip kükremiş aslan kesilmiştir adeta. Hakeza bir cenk esnasında
ağır yaralı halde tüm gücüyle dokuz kadar müşriki devirecek kadarda kahramanlık
örneği sergilemiştir. Ancak tüm bu kahramanlıklar tek başına bir değer kazanmayacaktır.
Çünkü savaş sonrasında kendisini tebrik için gelenlere gerçek niyetinin ne
olduğunu şu itirafla ortaya dökülür;
-Ne tebriki ya, bu işi bizatihi şan ve
şeref için yaptım.
Gerçektende niyetinin Allah için cihad
olmadığını savaşta aldığı ağır yaraların acısına dayanamayaraktan kolunun bir
damarını kesip kendi canına kıymasıyla ele verir. Tabii durum vaziyet Allah Resulüne
bildirildiğinde, o cehennemliktir sözü yerini bulup:
-Allah-u Ekber! Şahadet ederim ki; Allah’ın
Resulüyüm diyerek şükredecektir. Ki,
bu ibretlik olay aynı zamanda Peygamberimiz
(s.a.v)’in “Müminin niyeti amelinden
hayırlıdır, münafığın ameli ise niyetinden hayırlıdır. Herkes kendi niyetine göre
amel işler. Mümin bir amel işlediğinde kalbinde bir nur uyanır” hadis-i şerifini hatırlatması bakımdan da
ibret verici hadisedir elbet. O halde sakın ola ki ucuz kahramanlıklara tav
olup niyette neyin nesidir deyip hafife almayalım. Tam aksine her daim niyetimizi
her alanda kontrol edip şartlarını yerine getirmek için ne gerekiyorsa onu
yapmak için titiz davranmak gerekir. Nedir hassas olmamız gereken o şartlar
denildiğinde:
-Bikere niyetin kabulü için en başta Müslüman
olmak en öncelikli şarttır. Yukarıda hadis-i şerifte zikredildiği üzere müminin
niyeti münafığın amelinden üstün tutulmakta. Çünkü Allah rızasına yönelik yapılan bir
niyettir bu.
-İyi ile kötüyü ayırt edebilecek (temyiz)
yaşta olmak niyetin sıhhati için şarttır.
-
Azmedilen niyetin kalbin karar kılması şarttır.
- Sırf abdest almak için “Niyet ettim abdest almaya” niyet
etmeli, şayet farz namazı için alınacaksa “Niyet ediyorum farz namazı için abdest
almaya” diye farz namazı ibaresini ilave etmek gerekir. Bu arada
abdest alırken misvak kullanmak sünnettir, misvak yoksa misvak niyetine
parmaklarımızla dişleri ovalamak kâfidir.
-Gusül için ‘Niyet ettim gusül abdesti almaya’ diye niyet etmek kâfidir.
-Farz namazı için ‘Niyet ettim Allah Teâlâ’nın üzerime farz ettiği namazı kılmaya’ niyet
etmek kâfidir. Şayet farz namaz cemaatle
kılınacaksa ‘Uydum imama’ ibaresin
ilave etmek gerekir.
-Kaza namazı için niyet ederken mutlaka
kaza namazı olduğunu belirtmek gerekir.
-Tekbir aldıktan sonra niyet ederek namaz
kılmak sahih değildir.
-Kalbin üzerinde karar kıldığı niyet ifadesinin
içerisinde ki bir sözcük ve kelimenin sehven farklı bir şekilde dilden çıkmış
olması ya da dil sürçmesi bir ifadenin vuku bulması durumlarda niyet bozulmaz. Mesela niyet ederken öğle namazı diyecek
yerde sehven ikindi olarak telaffuz edildiğinde o niyet yine öğlen vakti niyeti
olarak kabul görür.
-Niyetle tekbir arasına dünyevi bir
meşgalenin girmemesi şarttır. Bu demektir ki iftitah tekbiriyle niyetin bitişik
olarak gerçekleşmiş olması gerekir. Ancak
bazı durumlarda, mesela namazda abdest bozulduğunda abdest tazeleyip akabinde
namaza devam edileceği sırada ve cemaate yetişme esnasında mescid içerisinde yürümek
gibi durumlarda bitişiklik şart değildir, yani ara verilebilir.
-Farz namazı, bayram ve vitir namazlarına
niyet ederken “Bugünkü cuma”, “Bugünkü vitre” diye namazın
vaktini belirlemek gerekir. Bir kimse farza niyet ederek yetiştiği cemaatle
kıldığı namaz teravih olduğu ortaya çıktığında, o kılınan namaz nafile yerine
geçer. Ki, yatsı namazından önce teravih namazı kılınmaz zaten.
-Bir kimse vakit çıkmamıştır düşüncesiyle
öğle namazını kılmış olsa o kıldığı namaz kaza yerine geçer, ya da o kimse öğle vakti içinde hem öğle, hem
de ikindi namazına niyet etse o kılınan namaz ancak vakti girmiş olan namaz
için geçerli bir niyet olur.
-Cuma namazına niyet ederken vaktin farzı diye
niyet edilmez, çünkü asıl vakit öğlenindir.
-Rekâtların sayısını belirleyerekten niyet
etmek gerekmez,
-Nafile
namaz için “Namaza niyet ettim” demek kâfidir. Hakeza sünnetler içinde
öyledir. Yine de şu vaktin ilk sünneti veya son sünnetine niyet edilebilir,
ancak yinede teravih bundan istisna olup “vaktin sünnetini kılmaya” diye niyet etmek gerektir.
-İmamın imamlığa niyet etmesi ancak
kadınlarında cemaatle namazda bulunması durumunda şarttır. Peki ya cemaat? Adı
üzerinde cemaat (topluluk), madem
her topluluğun bir lideri var, o halde cemaat olan bir kişinin niyet
ederken “Uydum İmama” demesi
şarttır. Aksi takdirde namaz sahih olmaz. Ayrıca ‘uydum imama’ ibaresi yetmez kılınan namazın
cinsini belirtmekte niyetin şartıdır. Şayet imama uyan bir kişi, imam daha Allah-u
Ekber demeden imamdan önce tekbir getirirse imama uymuş sayılmaz. Ancak hatasından
dönüp ikinci kez tekbir alırsa imama uymuş sayılır.
-Kıbleye niyet etmek şart değildir.
Sadece kıbleye dönmek şarttır. Demek oluyor ki, “Döndüm kıbleye”
diye niyet etmeye gerek yoktur, namaz kıbleye yönelik kılınır zaten.
-Kendisine uyulan imamın kim olduğunu
bilmek gerekmez. Şayet şahıs ismi belirtip, namazı eda ettikten sonra imam
olarak niyetine aldığı şahıs değilse o kıldığı namaz sahih olmaz. Çünkü böylesi
bir niyette kayda bağlanmışlık söz konusudur. İmam açısından baktığımızda ise;
“Bana
uyanlara imam oldum” diye niyet ettiğinde bu niyet kadınları da kapsayan
niyet olur.
-Cenaze namazı kılan kimse “Allah
için namaza meyyit için duaya” diye niyet etmesi kâfidir. Malum, cenaze
namazı namazdan öte hakikatte duadır. Çünkü cenazede kıraat, rükû ve sücut
yoktur. Her ne kadar cenaze namazı hakikatte duada olsa fark etmez cenaze
namazı için erkek ya da kadın adına niyet tayininde hata varsa o namaz sahih değildir.
-Hac için önceden niyet etmekte bir
sakınca yoktur. Örneğin bir insan evinde Hacca niyet edip yola çıktığında, niyet
etmeksizin ihrama girerse bu Hac caizdir.
-Bütün ibadetlerde bir işi Allah’a nisbet
etmek şart değildir. Zaten namaz Allah için kılınır, Allah için oruç tutulur. O
halde “Senin rızan için oruç tutmaya” demeye gerek yoktur.
-İbadetin dışında, mesela dünyalık
işlerimiz içinde Allah için niyet edilirse hiçbir mahzur yoktur. Bilakis Gavs-ı
Sani (k.s); “Bir insan sabahleyin işine
giderken; Ya Rabbi senin vermiş olduğun rızkı kazanmak için işe gidiyorum demiş
olsa o gün çalıştığı mesaisi ibadet olur” diye buyurduğu veçhiyle ibadet o
dünyevi iş ibadet olur.
-Hakeza ibadetin dışında yine mesela
ilim içinde niyet söz konusudur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) ilim hakkında ''Kim
evden ilim okumak için, ilmi talep ederek evden evinden çıkar veya çıkmaya
niyet ederse Allah-u Teâlâ bir melaike-i kiramı onun kapısının önüne gönderir, benim kanatlarımın üzerinde ilim okumaya git
diye, Allah-u Zülcelâl o meleği gönderir” buyurmakta. İşte görüyorsunuz ilim bu denli Allah
katında çok değerli bulunmakta. Öyle kii hiç bir amel için böyle iltifata tabi
tutulmamıştır. Düşünsenize bir insan hacca gittiği halde, namazını her daim
camide cemaatle kılmış olduğu halde, icabında cihad için yola koyulduğunda
meleklerini göndereceğine dair hiçbir kelam edilmezken ilim söz konusu
olduğunda en yüce makamdan kelam edilmekte. İlmin önemi şundan belli ki ilimsiz
ibadetlerde tam olmayabiliyor. İlla ki,
ilimle amelin bir arada olması gerekmekte, ne tek başına ilim, ne de tek başına
amel sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Zira İmam-ı Gazali Hz.leri bu hususta “Sırf ilim sahibini fasık yapar, amelsiz ilim
de sahibini zındık yapar” beyan buyurmakla ilimle amelimizi taçlandırmaya vurgu
yapmakta. Aksi halde yapılan amellerden netice alınamayabilir. Bir insan düşünün, öğrendiği ilmi Allah rızası
için değil de dünyalık elde etmek için öğreniyorsa, o ilim neye yarar ki? Kaldı ki; Allah Resulü “Kim, ilmi sırf
dünya elde etmek için öğrenirse kıyamet günü cennetin kokusunu koklayamaz” beyan buyurmakta (Ebu Davud).
Neden cennetin kokusunu
koklayamayacağının cevabı ise malum yine Allah Resulünün beyan buyurduğu bir başka
hadisi şerifte şöyle açıklık kazanır: “Allah-ü Teâlâ kıyamet günü kendisine
ortak koştuğu kimse için; Git! Kim için amel ettin isen karşılığını ondan iste
diyecektir” (Tirmizi).
Velhasıl-ı kelam niyet bir dizi şartları
kapsar ki, şayet bir dizi bu şartlar yerine getirildiğinde biliniz ki
işleyeceğimiz amellerden maksat hâsıl olacak demektir.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder