RAHMET
KAPISI MI, FİTNE KAPISI MI?
SELİM GÜRBÜZER
İbn-i Abbas (r.a) Kur’an-ı Kerimi
tefsir eden ilk sahabedir. Bu yüzden ona müfessirlerin piri denmiştir. O Kur’an’ın
mana ve ruhuna uygun olarak nüzul sebeplerini ortaya koyup Resulullah (s.a.v)'in
işaret ettiği usuller ve beyan buyurduğu hadisler ışığında ayetleri açıklamanın
yolunu göstermiştir.
İşte İbn-i Abbas (r.a)'ın açtığı
meşaleden hareketle Beyzavi, Celaleyn, Medarik ve Ebussuud gibi âlimler
Kur’an’ı her devir insanın idrak edebileceği tefsir ilmine adamışlardır.
Böylece gelecek kuşaklara tefsir konusunda rehberlik etmişlerdir.
İslam dünyasında sadece tefsir
çalışmaları mı var? Elbette ki hayır, tefsir âlimlerinin yanı sıra birbirinden
değerli hadis âlimleri de yetişmiş, hatta yazdıkları hadis kitapları
Müslümanların başvuracağı baş kaynak olmuştur.
Derken zaman içerisinde Buhari, İbn-i Mace, Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai’ye
ait hadis kitaplar Kütüb-i Sitte (Altı kitap) adında birleştirilip
şaheser hadis külliyatı ortaya çıkmıştır.
Anlaşılan İslam’ın temel
kaynaklarına sıkı sıkıya sarıldıkça her devirde sahne alan Müslümanların baş
belası fitne odaklarının oyuncağı olmaktan kurtulmak mümkün... O halde
yapılacak olan tek şey Edille-i Şer’iyye’ye sıkı bir şekilde bağlı kalmak
olmalıdır.
Gerçek şu ki; ehlisünnet
âlimlerinin çalışmaları sonucu ortaya konan tefsir ve hadis külliyatların her
biri yolumuzu aydınlatan fenerlerdir.
Hakeza Kur’an ve hadisleri yorumlama usul ve farklılığından ötürü (ictihad
farklarından) doğan mezheplerin ortaya koyduğu fıkhı külliyatlarda öyledir.
Hiç şüphesiz Rasulüllah (s.a.v)'in; ‘İctihad
ediniz’ fermanı bu yolu açmıştır. Çünkü mezhep zehap kökünden gelip
sanıldığın aksine ayrılık değil, fikri açılım okullarıdır. Öyle ki; İslam âlimleri ictihad da bulunurken
Kur’an’ın zahiri manası için bile kılı kırka yaracak kadar titiz davranmışlardır.
Onlar böyle yaparken maalesef günümüzde kendine âlim süsü veren birtakım aklı
evveller de ayetleri derinlemesine incelemeden günü birlik yorumlarla istediği
gibi açıklama cesaretini sergileyebiliyorlar. Oysa Allah Teâlâ; “(Habibim), sana kitabı indiren O’dur. Onlardan bir kısım ayetler muhkemdir ki,
bunlar kitabın anasıdır (temeli).
Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir. İşte kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf
fitne aramak ve teviline yeltenmek için, onun müteşabih olanına tabi olurlar.
Hâlbuki O’nun tevilini Allah'tan başkası bilmez. İlimde yüksek gayeye erenler
ise ‘Biz ona inandık. Hepsi Rabbimiz katındadır’ derler. Bunları salim
akıllılardan başkası iyice düşünemez” (Al-i İmran–7) beyan buyurmaktadır. Demek ki; ayet-i
celileler açıklanması kolay ve açıklanması zor olarak vahiy edilmiş. Kaldı ki
Kur’an’ın en kolay açıklanabilir ayetleri için bile İslam âlimleri
derinlemesine zihin fırtınası yapıp, gerekli araştırmaları tamamladıktan sonra
ancak nihai ictihadlarını ortaya koymuşlardır. Bakın, Caferi Sadık Hz.leri Kur’anı
Kerimde geçen ayetleri anlama da dört önemli hususun varlığına işaret etmiş ve
bu unsurları:
—Kuran’ın ibarat
manası (kelime anlamı),
—Kuran’ın işaret
manası,
—Kuran’ın batını
manası (iç manası),
—Kuran’ın hakaikı manası (gerçek anlamı) diye tasnif etmiştir.
Yukarıda zikredilen tasniflemeden de
anlaşıldığı üzere her insanın Kur’an’dan mana çıkarması bulunduğu konuma göre
değişebiliyor. Zira ayetlerin kelime ve zahiri dış anlamı avam (halkın genel
seviyesi) içindir, ayetlerin neyi işaret ettiği zahiri âlimlere yöneliktir,
iç manası evliyalar (ilmi ile amil olmuş âlimler) içindir, hakaikı manası ise peygamberimize mahsustur.
Elbette ki Kur'an-ı Kerimin mana ve ruhuna yakınlık bakımdan birinci kaynak
Rasulüllah (s.a.v)’dir. Bu yüzden O'nun tartışmasız yeri Makam-ı Mahmud
olup, beşeriyetten hiç kimse bu makama
ulaşamaz. Maazallah bu makamın davasını gütmek küfürdür. O halde peygambersiz İslam çerçevesi
oluşturmaya çalışıp kendilerini kurtarıcı olarak lanse eden birtakım mihraklara
fırsat vermemek gerekir. Şu iyi bilinsin ki asıl kurtarılmaya muhtaç
kendileridir.
Bakın İsmail Çetin merak edip Gavs-ı
Bilvanisi'ye Kur'an’ın mana ve ruhuna yönelik
(k.s) sual eylediğinde verdiği
cevap çok müthiş. Ve Gavs-ı
Bilvanisi (k.s) cevaben şöyle demiştir:
“ —Allah’ın ve Rasulallah’ın kelamı çok derin, dipsiz bir bahri amiktir.
Onda yüzmek havası ümmete, müçtehitlere, kümeli evliyaya mahsustur. Bazı ayet
ve hadis insanın kalıbına, bazısı ruhuna, bazısı sırrına, bazısı da hepsine ait
olur. Şeriat ahkâmında, nefse müteallik olana tarikat, kalbe yönelmiş olana
hal, ruha yönelmiş olana marifet, sırra yönelmiş olana hakikat yahut hakiki
tevhit isim verilir. Bunları birbirinden tefrik etmek müşküldür. Hangi zat
hangi ayet ve hadisle ne gibi şartlarla muvaffak oldu ise bu hususta o tedavi
etme usulünü ona nisbet ederiz. Eğer biz aklımızla bunları açıklar isek
hukuklarına tecavüz etmiş oluruz. Ayrıca Allah ve Resulünden kalpten kalbe
intikal eden ilimler vardır. Ancak mücaz olan şeyhi mercu onu bilir. Bazıları
henüz daha gizli gitmekte, bazıları söylenilmiştir. İşte söylenmiş olan kısmı
söyleyene isnad etmek yine ayet ve hadise isnad gibidir. Hadiste isnad ne kadar
kısa olsa o kadar kuvvetlidir. Bu ilimde ise isnad ne kadar uzun olsa o kadar
faydalıdır” (Edeple Varış Lütufla Dönüş, S:18 1982, Isparta).
Ehlisünnet çizgisinden sapmış fırka-ı
dâlle (sapık gruplar) her devrin fitne kapılarıdır. Ehlisünnet gibi ana cadde dururken sapık
yollara tevessül etmek hangi akla hizmet, doğrusu anlamak mümkün değil. Kaldı
ki Allah Teâlâ; “Dinlerini bölük bölük
edip fırka fırka olanlarla senin hiçbir alakan yoktur” (El-Enam/159)
beyanıyla fırkalara ayrılmayı men etmiştir. Zaten fırka sözcüğünün kelime anlamı
parti, gruplaşmak, ayrılmak ve bölük pörçük olmaktır. Ki; İslam'da asla ayrılık
tasvip görmez. Bir kere fırka tabirinin sözlük anlamı bile tâ baştan ayrılık ve
fitne doğurmaya yetiyor. Fakat mezhep öyle değil. Mezhebin sözlük anlamına
baktığımızda yol, feri, ictihad farkları demek olup, bilgi üretimini teşvik
ediyor. Kelimenin tam anlamıyla ehlisünnet çizgisini şiar edinmiş mezhepler
yolumuzu aydınlatan rahmet fenerleri olurken, sapkın fırkalarda (firka-ı dâlle)
ana caddede ilerleyen Müslümanları uçuruma sürüklemek için adeta fitne tohumu serpme
rolü üstlenmişlerdir.
Rahmet ve fitne kapısı İslam
âleminin her döneminde var olan zıt kutuplu kapılardır. Biri aydınlığa aralanan kapı olurken, diğeri
ışığa kapalı kilit misyonu üstlenmiştir. Neyse ki İmam-ı Azam, İmam-ı Şafiî,
İmam-ı Hanbelî, İmam-ı Malik, İmam-ı Gazali, İmam-ı Rabbânî, Şah-ı Nakşibend,
Abdülkadir Geylani ve Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri gibi ehlisünnet
âlimlerinin yollarını yol bilenler kendilerini tuzağa düşmekten kurtarabiliyor.
Bu arada Müseylemet-ül Kezzab gibi yalancı peygamberler, Hasan Sabbah ve İbn-i
Sebe gibi fitne elebaşlarının kucağına düşenler de helak olmuşlardır. Maalesef bugünde değişik rollere bürünmüş
Hasan Sabbah türü sözde kurtarıcılar etrafında toplayabildikleri kişileri
efsunlayıp devr aldıkları fitne misyonunu Haşhaşi halde devam ettirmekteler.
Öyle ki, bu sapkın önderlerin bir kısmı;
- Namazların vakitlerini sayısını
çok bulup güya kendince âlimlik taslar,
-Kimi zekât, hac ve oruç
gibi temel konularda ahkâm yürütür,
-Kimi ezan ve Kuran’ın dili ile
uğraşır, kimi İslam’ın itikadı konularına el atıp fıkhı kaideleri görmezlikten
gelir,
-Kimi dinler arası diyalogdan dem
vurup hâşâ Peygamberimizi kamyonete bindirecek kadar diziler takdim
edebilmekteler, Türkçe olimpiyatlarla milleti kandırıp yarı çıplak kadınlı
erkekli karışık salonlarda işte peygamberimizin ruhu burada
diyebilmekteler, haham, papazlar
eşliğinde Muhammedisiz ezan okutup sırat köprüsünden geçme şovlarına
yeltenebilmekteler. Oysa biz biliyoruz
ki âlemlere rahmet olarak gelen Peygamberimiz (s.a.v) Salâvatı şeriflerin,
İhlâsı Şerifelerin, Ya Baki entel Baki, İnşirah surelerin okunduğu halkalara
teşrif etmekte.
-Kimi kendini mealci diye takdim
ederekten Kur’an’dan başka kaynak tanımadıklarını seslendirip kendi kafalarına
göre meal yapmaya kalkışırlar.
-Kimi mezhepsizlikten dem vurur,
kimileri de tasavvuf ile şeriat arasında sanki ayrılık gayrilik varmış gibi bir
bardak suda fırtına koparıp habire kafa bulandırmakla meşgullerdir. Derken
bütün bunlar İslam âleminin kıyasıya tartıştığı ayrılığı körükleyen yumuşak
karnımız olur.
Şöyle bir geçmişe göz attığımızda
İmamı Gazali'nin kendi döneminde vuku bulan bir takım felsefi akımların saçtığı
fitne hareketlerine karşı mücadele verdiğini görürüz. Nitekim o, her türlü
bidatin içimize sızmamasına büyük ölçüde engel olmuştur. Hakeza İmamı Rabbani (k.s)’de tarikat ve şeriat ikiliği doğurmak isteyenlere
karşı şeriat ve tarikatın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bir bütün
olduğunu vurgulayıp, ümmetin birlik ve dirlik içerisinde yaşaması için hizmette
bulunmuştur. Anlaşılan ehlisünnet âlimleri kendi yaşadığı dönemlerde ehl-i
sünnet dışı bidat tohumlarını içimize atma girişimlerine fırsat vermedikleri gibi
Ümmet-i Muhammed’i her türlü fitneye karşı korumayı da ihmal etmemişlerdir. Ya
Fitne odaklarının elebaşları ne yaptı derseniz, onlarda malum ümmetin önünde
haramilik görevi ifa etmişlerdir. Kelimenin
tam anlamıyla ilmi ile amil olmuş âlimler, evliyalar ve müctehidler vasıtasıyla
fitne odaklarının hevesi boşa çıkmıştır. Nasıl boşa çıkmasın ki, onlar Resulü Ekrem’in
varisi hükmünde âlimler olup sonsuzluğa uzanan yolda kılavuzlarımızdır. Tabiî ki
her şey süt liman değil, bu arada ışığı karartmak isteyenler de çıkacaktır. Nitekim
dün İbn-i Sebe, Hasan Sabbah gibi ışığı kapatan fitne önderleri vardı, bugün de
türevleri var. Demek ki birileri
yıkacak, birileri de inşa edecek, belli
ki kader-i ilahiye zıtlıklar üzerine kurulmuş.
Malum, peygamberler Allah'ın
elçisidirler. Madem öyle hiç bir halife, hiç bir imam vahiyle özel
görevlendirilemez. Peki, ikide bir “Bana vahiy geliyor” iddiasında
bulunanlara ne demeli. Üstelik bu iddia
sahipleri ilham da demeyip ısrarla vahiyden söz etmeleri akıl tutulmasının ötesinde
deliliği de aşan bir durumdur. Belli ki
fitneye yelken açanlar her devirde bir türlü iflah olmayacaklardır. Hâlbuki
bütün vahyolunan ayetler Kuran’da cem olmuş (toplanmıştır), daha bunun ötesi ne olabilir ki.
Maalesef tarihte Harici ve Şia
hareketlerinin İslam dünyası üzerinde oluşturdukları o sancılı dönemin ardından
içten çökertici sürecin bir benzerini coğrafyamıza bulaştırmak isteyenler var. Bilhassa
Şia akımı; Peygamberden sonra halifelik hakkının
Hz. Ali’ye ait olduğu davasını güder hep. Bunla da kalmayıp halifeliğin Hz. Ali
(k.v)’den Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e devr olunup, en nihayet Hz. Hüseyin’in
soyundan on ikinci İmam Kaim Müntezar Mehdiye geçtiğini ileri sürerler. Hatta bundan
öte İmam Kaim Müntezar o karışık dönem içerisinde (873 yılında)
Samara’da mağaranın bir mahzeninde saklandığına inanırlar. Dolayısıyla Şiiler
Mehdinin zuhuruna kadar şimdilik hilafeti Ayetullah ve Hüccetullah’ların
üstlendiklerine kanidirler. Gerçekten de Şia dünyası kendilerini Ayetullah
bildikleri mollalara adadıkları yetmezmiş gibi on ikinci İmam olarak
nitelendirdikleri Kaim Müntezar Mehdi’nin
ortaya çıkacağı günü beklemekteler. Şiiler kendilerini kurtaracak Mehdiyi
bekleye dursunlar, bizim coğrafyamızda türemiş şimdiden kendini mehdi olarak
ilan edenler bile var. Dahası bu işi daha da ileri götürüp Allah’tan
kendilerine vahiy geldiğini söyleyenler de çıkabiliyor.
Şurası muhakkak, ne yaparlarsa
yapsınlar her halükarda sahtelik su yüzüne çıkabiliyor. Hakiki âlimler, hakiki
şeyhler, gerçek müminler olduğu müddetçe sahte şeyhler, sahte âlimler,
münafıklar cirit atamayacaklardır. Çünkü güneş balçıkla sıvanamaz, bu böyle
biline.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder