İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA
SELİM GÜRBÜZER
Münafıklık küfre girmekten daha şedid şirret
bir fiildir. Küffarın icabında hiç olmazsa küfürbaz olduğunu bilir ve ona göre önlemini
almak mümkün, ama münafığın içi başka
dışı başka olduğundan önlemini almak hiçte öyle kolay değildir elbet. Öyle ki
münafığın renkten renge girenleri olduğu gibi kılıktan kılığa giren pek çok
bukalemun tipleri de söz konusudur. Dolayısıyla böylesi tipleri birbirinden ayırıp
çözmekte çok zordur. Ancak şu da var ki; bizim işimiz başkalarının münafık olup
olmadığını çözmeye çalışmak değildir, asıl biz ne durumdayız onun icabına
bakmak bizim işimiz olmalı. İcabına bakmak gerekir ki, her hâlükârda kendimizi
kontrol edip böylesi bir illete karşı temkin kabiliyetimizi geliştirmiş olabilelim.
Nitekim işin ciddiyet boyutu o kadar net
ortada ki; değil münafıklık illetine tutulmak, münafıklığın alametleri bile
evliyayı endişelendirmeye yetmiştir. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el
Hüseyni (k.s) bir sohbetinde mürşidi Şah-ı Hazne (k.s) ile olan hatırasını şöyle dile getirir:
Şah-ı
Hazne (k.s) bir gün bana;
-Şu ibriği alda benimle gel dedi.
Tabii
olarak ben de elimdeki ibrikle peşi sıra epey izini takip ettikten sonra dönüp
bana:
-Şimdi artık ibriği yere bırakabilirsin der.
Derken
ibriği yere bıraktığımda taharet alacağını düşünerekten hemen arkamı dönüp
beklemeye koyuluverdiğimde Şah-ı Hazne o sırada ansızın kolumdan sıkıca tutup bana
şöyle der:
-Bak molla Abdûlhakim! Sen şeriat
âlimisin, şimdi soracağım suali iyi
dinle, ama doğru cevap vermeni istiyorum
der.
Bunun üzerine bende:
-Kurban, şayet soracağın sualin cevabı
bildiğim türden bir şeyse vallahi doğru söyleyeceğimden emin olabilirsin dedim.
Şah-ı
Hazne (k.s), işte bu kararlılığım karşısında:
-Madem öyle, şimdi sorarım
size, şimdiye kadar benden herhangi şeriata aykırı muhalif herhangi bir durum ya
da münafıklık alameti gördünüz mü diye sorar.
Ben de cevaben şöyle dedim:
-Efendim, o da ne söz, zatıâlinizden bu güne dek,
ne şeriata muhalif bir durum ne de
münafıklık alameti gördüm. Bundan asla hiçbir
şüpheniz olmasın, söylediklerimden emin olabilirsiniz.
İşte Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın dilinden
aktarılan bu hatırasından hareketle çok rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; bir
insan mürşitte olsa her hal ve şartta kendini test etmeye ve muhasebe etmeye
mecburdur. Ki, bizim haydi haydi
kendimizi kontrol etmemiz icab eder.
Evet, ümmet olarak fert fert kendi muhasebemizi
yapıp nefsimizi kontrol etmeli ki, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in beyan
buyurduğu; “Şu dört sıfat kimde varsa o kimse her ne kadar namaz kılıp, oruç
tutarak kendini mümin sansa da eğer;
-Yalan konuşuyorsa,
-Verdiği sözü tutmuyorsa,
-Emanete hıyanet ediyorsa,
-Anlaşamadığı kimselere
karşı hile yoluna başvuruyorsa katıksız münafıktır” denen
ahmaklardan olmayalım.
Gerçekten de bir insan avam da
olsa, bir insan Kur’an’ı hıfz etmiş hafızda olsa, bir insan ilim sahibi de olsa
hiç fark etmez kendi iç muhasebesini ve kontrolünü yapmak durumundadır. Sakın
ola ki, mesela bunlardan bir hafız Kur’an’ı hıfz ettiğine güvenip de kendisini
kontrolden men etmeye kalkışmasın, aksi halde Rasulüllah (s.a.v)’in bu hususta “Bu
ümmetimin münafıklarının çoğunluğu Kur’an okuyuculardır” uyarısı ve sözü
yerini bulup can evinden vurabilir. O halde
toplum içerisinde konumumuz ne olursa olsun desinlerden ve gösterişten uzak
kendimizi hizaya çekip muhasebe etmek düşer bize.
Evet, münafıklık içi başka dışı başka kalbe sirayet
eden maraz bir hastalıktır. Hele ki bu
maraz illet göz ardı edildiğinde bir sülük gibi ruh dünyamıza yapışır da. Yapıştığında
malum, o insanın bir daha iflah olamayacağı gibi onu bu halde gören eş dost ahbap
ondan kaçar hale gelirde. Derken kendi çirkefliğiyle kala kalır.
Bilindiği üzere
Tebük seferi dönüşü Efendimiz (s.a.v), Huzeyfe (r.anh)'a münafıkların ismini bildirdiği
gibi bu isimleri ölünceye kadar saklı tutmasını da sıkı sıkıya tembih etmişti. Huzeyfe (r.anh) bu sırrı muhafaza etmeye çalışa dursun, bu arada Hz. Ömer (r.anh) kendince çoktan
çözüm bulmuştu bile. Nasıl mı? Huzeyfe’yi takip edip her cenazenin ardından o
kılıyorsa kılıyor, kılmıyorsa kılmayaraktan elbet.
Evet, münafıklık o kadar çok hassas bir meseledir
ki, bir insan içindeki ikiliği dile vurmadığı
müddetçe hakkında hüküm veremiyorsun. Bu yüzden zahirde kıldığı namaza, tuttuğu
oruca, şehadet getirdiği kelime-i
tevhide bakaraktan onu mümin olarak addederiz de. Belki münafıklık alametlerine
bakaraktan bir şeyler hissedebiliriz, ama bu hissetmekle sınırlıdır, bunun ötesi, yani kalbindekilere vakıf olmak
bizi aşan bir husustur.
Bakınız, Yüce Mevla’mız, münafıklar hakkında
bakınız ne beyan buyuruyor:
-Münafıklar sana geldiklerinde:
şahitlik ederiz ki, sen Allah’ın peygamberisin. Bununla birlikte Allah,
münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.
-Yeminlerini
kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları ne
kötüdür!
-Bunun sebebi, onların önce iman
edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onları
hiç anlamazlar.
-Onları gördüğün zaman kalıpları
hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara yaslanmış
kötüler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah
onların canlarını alsın! Nasıl bu hale
geliyorlar (Münafikun,63/1–4).
İşte Allah Teâlâ ayeti kerimelerinde beyan
buyurduğu gibi, artık onların hiçbir şeyi anlamadıklarını, sadece vücut
kalıplarının var olup, ruhsuz oldukları
anlaşılıyor. Ayrıca Rabbül Âlemin Habibine ‘Münafıklar namaza kalkarlarsa
tembel tembel kalktıklarını da’ duyurmuştur.
Bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.v) ashabına
münafıklığın alametlerini şöyle bildirmiştir;
-Münafıklara sabah ve yatsı namazında
daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur. İnsanlar bu iki namazda ne kadar çok ecir
ve sevap olduğunu bilselerdi emekleyerek de olsa cemaate gelirlerdi (Buhari,
Mevakit 20, Ezan 34; müslim, Mesacid 252).
-Kim gaza etmeden ve gönlünde gaza
etme arzusu taşamadan vefat ederse bu tür münafıklık üzere ölür (Müslim,
İmare 158).
-Münafık, iki sürü arasında gidip
gelen öğüren koyun gibidir; kâh koşar bu sürüye gelir, kâh koşar ötekine gider
(Müslim, Münafikın 16).
-(Ey münafıklar) Siz iş başına geçecek olsanız yeryüzünde fesat çıkarır,
akrabalarla ilginizi kesersiniz, değil mi? İşte Allah’ın lanete uğrattığı,
kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır (Muhammed,47/22–23).
Yine bir seferinde ise Allah
Resulünün ashabına münafıklığın alameti hakkında şöyle buyurduğu vakidir: “Bir
kimse mescitte iken ezan okunur da bir haceti yokken çıkar, dönmeye de niyet
etmezse o kimse münafıktır.” Ancak
hadis-i şerifte beyan olunan durumun bir de istisnai olan kısmı da var ki, o da bir kimsenin niyeti hocasının mescidine gitmek
içinse bulunduğu mescitten çıkabilir hükmüdür. Keza fıkıh okuyan bir talebenin hocasının
dersini veya onun mescidinin cemaatine devam etmesi de bu hükme tabii
olup, bil ittifak caizdir.
Her neyse, münafıklık hususunda ayet ve
hadisleri zikrettikten sonra isterseniz bu hususu bir de Allah Resulü döneminde
yaşanmış bir hadiseyle anlaşılır kılmaya çalışalım:
Vakti zamanında bir adam
vardı ki, onun için ecel kapıya dayanmıştı artık. Öyle ki Allah Resulü o adamı hasta yatağında
ziyaret ettiğinde son uyarıların yapar da. Ne var ki o adam, Allah’ın
Habib’inin bu uyarılarına rağmen hala inadım inadım Esad bin Zürare hakkında
ileri geri konuşmayı ihmal etmeyip:
-Esad bin Zürare Yahudilerle
münakaşa edipte eline ne geçti gibi türden sözler sarf eder.
İşte görüyorsunuz, adam hasta
yatağında bile içi başka dışı başka bir davranış sergileyebiliyor. Merak
etmişsinizdir bu adam kimdir diye. Kendisi
malum şu meşhur münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selûl’den başkası
değildir elbet. Derken hasta yatağında münafıklığını ele veren bu sözlerle
sonunu hazırlamış olur.
Tabii son nefesini oğlu Abdullah’ın
yanında verir. Abdullah bu durumda
derhal soluğu Allah Resulünün yanında alıp şu talepte bulunur;
-Ya Rasulallah! Babam öldü, kendi ridamı babam için kefen yapmak
istiyorum.
Malumunuz şeriat zahire hükmeder,
Hem üstelik İbn-i Selûl hayatta iken bir kez olsun ‘Müslüman değilim’
ifadesini kullanmamıştır. Dolayısıyla Allah Resulü bu talep karşısında elbette
ki Müslüman’a yapılması gereken muamele ne ise ona da o yapar. Hatta Allah
Resulü cenaze namazına da iştirak eder.
Ancak Hz. Ömer (r.a) bu ya, hemen
celallenip:
-Ya Rasulallah! Şimdi İbni Selûl’un
namazını kılacak mısınız?
Resul-i Ekrem (s.a.v) bu sual karşısında şöyle der:
-Ya Ömer! Bilesin ki Allah bu konuda beni
serbest bıraktı.
Hz. Ömer (r.a):
-Ya Rasulallah! Ama bu nasıl olur? Ki; o adam hem Uhud’da hem
de Benî Mustâlık Gazası yolculuğunda Yahudilere destek vermiş biridir.
Efendimiz (s.a.v):
-Ya Ömer! Beni artık rahat bırak
demenin akabinde namazını kıldırıverir.
Evet, Allah Resulü İbni Selulün
namazını kıldırmasına kıldırdı ama bu arada Hz. Ömer (r.a)’ı da içten içe
endişe sarar. Çünkü Rasulullah (s. a.v)’e itiraz eder gibi bir duruma
düşmüştü. Neyse ki İbni Selûl’un gömülme
işleminin ardından gelen ayet Hz. Ömer (r.anh)’ı derin nefes almasına yeter
artar da. İşte Hz. Ömer (r.anh)’a oh be
dedirtecek nüzul olan ayette Yüce Allah Teâlâ şöyle buyurur:
-Onlardan hiç kimsenin namazını hiçbir zaman kılma,
Kabrinin başında da mağfiret niyaz etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve
Resulünü inkâr etmiş fasık olarak ölmüşlerdir. Onların malları da evlatları da
seni hayranlığa düşürmesin.. (Tevbe 84–85)
İşte ayet-i celileden de anlaşıldığı
üzere, Mekke’nin Ebu Cehil’i ne ise
Medine’nin İbni Selûl’u da o'dur. Biri
küfrün elebaşçısı, diğeri de fitne ve
münafıklığın elebaşçısıdır. Her ne kadar Abdullah babası hakkında nüzul olan bu
ayetle sarsılır gibi olsa da, Allah’ın hükmü karşısında ferman başım üzerine
deyip bu şuurla hareket edecektir. Çünkü Tevhid inancı böyle olmayı gerektirir.
Evet, münafıklık dünde vardı bugünde.
Ki; Allah Resulünün bulunduğu meclisine sızabildiğine göre, bu demektir ki
münafıklar her dönemde kıyamete dek Müslümanların arasına sızacak demektir.
Nitekim Seyda Hz.lerinin vefatına iki sene kala bir bayram ziyareti
kalabalığından istifade ederekten zehirli enjekte suikastına maruz kalması
bunun en tipik misalini teşkil eder. Bakınız bu hadiseyle alakalı Seyda
Hz.lerinin dayısı aynı zamanda babası Gevs-ı Bilvanisi (k.s)’ın halifelerinden Molla
Abdulbaki Hz.leri ile Feyz dergisinde yapılan röportajda hadiseyi tüm
çıplaklığıyla şöyle anlatır da:
“Seyda Hz.leri âdeti
bayram namazından sonra Gavs Hz.lerinin markadına gider, ziyaret eder, sonra
eve giderdi. Bu bayram namazından sonra evine gitmedi. Markattan camiye geldi,
kalabalık çoktu. Herkes ziyaret ediyordu. Münafık elinin avucuna bir iğne
yerleştirmiş, elini de sarmış, yara varmış gibi. Kimse bilmesin diye yapmış.
Seyda Hz. gelmiş, herkes ziyaret ederken, elini sürmüş, yukarıdan aşağı sürünce
Mübareğin eline takılmamış, sonra Mübareğin eline direkt vurmuştu. Aşağıdan
yukarıya doğru vurdu. Seyda Hz. iğne olduğunun farkına varmış, Seyda Hz. leri
(k.s) "Bana iğne vuran şu adamdır." demiş, orada çok polis varmış.
Hemen yakalayıp, tutuklamışlar, kalabalık, adamın üzerine çöküp öldürmek istemiş.
Seyyid Fevzeddin o adamı kimse öldürmesin diye hemen alıp kaçırmış. Yoksa o
adamı öldüreceklermiş. Eğer öldürselerdi
bunun arkasında ne olduğunu kimse bilmeyecekti. Seyyid Fevzeddin onu Kâhta’ya
götürmüş. O adama da polisler baskı yapınca o da; ''Biz Menzil'de bir evdeydik,
oturduk, plan program yaptık, kararlaştırdık. İlk önce bomba yerleştirmek
istedik. O ev sahibi de dedi ki, bu bomba büyüktür, bomba patlarsa bizim
evimizi de yıkar. Ama iğne yaparsak sadece kendi ölür diye düşündük'' demiş.
Ondan sonra onların tek tek arkadaşları toplandı. Bunu Bekir Mahmut'un oğlu
yapmış. ''Hatta bizim yaptığımız getirdiğimiz bomba köprünün altında duruyor''
demiş. Tabii polisler hemen bombayı oradan çıkartıp, etkisiz hale getirmişler.”
Ne
diyelim, münafıklık böyle bir illet, bayram seyran dinlemez, her daim fitne
tohumu ekmek için vardır. Yetmedi müminlerin üzerine bomba bile yağdıracak
derecede acımasız olabiliyorlar da. Acımasız gaddar vahşi kesildiler de ne
oldu, bu acımasız güruh içinde tıpkı Kur’an’da hakkında hüküm verilen İbni Selûl’un
akıbeti vuku bulacaktır. Bir başka
ifadeyle ümmetin saf duygularından istifadeyle devletin kılcal damarlarına
sızarak önemli mevkilere geldiler de ne oldu, bu necip milletin sinesine
tosladıklarında tüm planları bir anda altüst oluverdi. Düşünsenize bir zamanlar siret değil de suret
(kalıp) piyasasında alıcı bulduklarında bir yandan Abant toplantıları, bir
yandan Türkçe olimpiyatları gibi sinsi göz boyamalarla keyiflerinden ve
havalarından geçilmezdi, sandılar ki bu devran hep böyle devam edecek. Ta ki,
kırk yılı aşkın bir sürecin akabinde 15 Temmuz 2016 akşamı darbe girişimine
kalkıştıklarında yüzlerindeki maske bir anda düşüp yıllarca sürdürdükleri bu
hava atma rolleri ve hevesleri kursaklarında kalmasına yetip hızla tükenişe geçerler
de. Üstelik bu süreçte münafıklık rolünü oynarken de vaaz kürsülerinden gözyaşı
dökerekten, ağlayaraktan insanların saf duygularını efsunlayaraktan bunu
sürdürebilmiş biridir o.. Derken bu timsah gözyaşlı şeytanın gülen yüzlü
vaazcının yalanları, dolanları ve birtakım kıvrak zekâ ve ayak oyunları derin
milletin sinesine tosladığında çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncü
sıçrayışında yakayı ele verir misali bir daha sıçramaz hale gelmiş olur.
Velhasıl-ı
kelam; münafıklık başa bela bir
illettir. Dahası Deccalımsı bir zehirdir. O halde tüm bu yaşananlardan ders
çıkarıp bize içi başka dışı başka biri olmak değil, özü sözü bir olmak düşer.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4100/ici-baska-disi-baska
SELİM GÜRBÜZER
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder