FAKİRLİK VE ZENGİNLİK
SELİM GÜRBÜZER
Karun’un malı vardı ama helakine yol açmıştı.
O evveliyatında çok fakirmiş, sadece bir elbisesi varmış, hatta giysilerini
karısıyla ortaklaşa giyinirmiş. Bir gün Hz. Musa (a.s)’a rica edip dünyalık
istemişti. Peygamber duası yüce makamdan çevrilmezdi elbet. Karun’a mal
verilmişti, hem de çok. Öyle ki; edindiği malın anahtarlarını kırk deve sırtı
üzeri yüklense almazmış. Fakat bunca servet ruhundan çok şeyler götürdü, artık
ne camii, ne cemaatte onu görmek mümkün değildi. Mal mülk derken gözünü hep hırs
bürür de.
Hz. Musa (a.s) bir gün Karun’a zekât
vermesi için haber salar. Karun bunun üzerine;
—Belli ki; Musa benim malıma göz dikmiş,
malımı elinden almak istiyor deyip serzenişte bulunmuş. Ve sinsi plan düşünür
ve planını yürürlüğe geçirmek üzere ilk adımını atar da. Derken bir gün Şeddad
(Karun) Hz. Musa (a.s)’a:
—Allah'ın
şeriatın da zinanın cezası nedir?
Musa (a.s):
—Eğer zina ispat edilirse ölene kadar
recm edilir, yani taşlanır. Bu cevap üzerine Karun münafıklara rüşvet verip bir
kadın, dört erkek Hz. Musa (a.s)’ın bulunduğu meclise göndererek zina isnadında
bulunur. Öyle ki; Hz. Musa (a.s) vaaz
nasihat ederken bir kadın içeriye dalıp şöyle der:
—Ya Musa! Ne çabuk unuttun benimle zina
yaptığını, birde kalkmış millete nasihat ediyorsun.
Hz. Musa (a.s) o anda Karun’un bir
tertibi olduğunu anlamakta gecikmez hemen karşı tepki koyup:
—Ey yer! Onu yut der. Gerçekten de yer yarılıp Şeddad’ı yutuverir. Sırada
malları vardır. Bu kez Hz. Musa (a.s) Karun’un
stokladığı servete yönelip:
—Ey yer! Onları da yut der ve yutulur da. Böylece
Karun’la birlikte bütün malı mülkü ve kırk devenin yüklendiği hazine anahtarları
da yok edilmiş olur.
Evet, insan ne kadar zengin olmaya
çalışsa da Karun kadar mal mülk edinemez ama neye yarar ki, işte Karun’un
akıbeti ortada, ibret için bu yetmez mi?
Zira Rasulüllah (s.a.v) “Bir kimse zengine zenginliği için sevgi
beslerse dininin üçte birini kaybetmiş olur” beyan buyurmakta. Gerçekten de
fakir olan insanın kıyamet günü yükü az olduğu gibi sorgu suali de hafif olur.
Malum, Peygamberimiz (s.a.v)’e ilk
iman edenlerin kahır ekseriyeti fakir insanlardı. Hatta kâfirler Rasulüllah’ın
yanında fakirleri gördüklerinde dudak büküp; senin yanında fakir kimseler
varken iman etmeyiz demişler bile. Böylece ayaklarına kadar gelen ahret
zenginliğini kaçırmışlardır. Kaldı ki dünya yaşanılacak cazip mekân olsa Allah Teâlâ
öncelikle peygamber ve dostlarına uzun ömür ihsan ederdi.
Yüce Allah yarattığı kullardan kimini
fakirlik, kimini zenginlik vermiş, hiç kuşkusuz bu ayırım ilahi imtihan olmanın
ötesinde sosyal hayatın bir denge içerisinde yürümesi içindir. Sanıldığının aksine kimine torpil, kimine sıkıntı vermek için değildir. Her kim ki
Allah rızası için sadıkane çalışırsa;
hem dünya hem de ahret kazancını artırmış olur. Bakın, Şah-ı Hazne (k.s)
Ramazan ayı geldiğinde mürşidi Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’den biraz
maddi ihtiyaçlarını gidermek adına izin istemeyi düşündüğünde;
—Efendim size malum, herhangi bir köyde imam olmadığımdan iaşemi
temin edecek gelirim yok, üç beş tane tanıdık var onlara uğrayıp zekât almak
istiyorum der. Tabii Hazretin canı sıkılır ve şöyle der:
—Ya Şahı Hazne!
Allah için çalış, O sana verir. Gerçekten de Şahı Hazne (k.s) samimiyetle
Allah’a yönelince dünya ve ahiret kazancı bol olur da. Öyle ki; emek verip tüccar olduktan sonra hem
kendine, hem de etrafa faydası oldu.
Böylece Şah-ı Hazne darı ukbaya göç etmiş olsa da birçok halife ve sofi
yetiştirmesi hasebiyle manevi kazanç kapısının kıyamete kadar devam etmesine
yetmiştir. Nasıl yetmesin ki, kıyamete
kadar Hatme-i Hacegan ve çekilen virdlerden hâsıl olan sevaptan kendisine de yazıldığı
gibi nesiller boyu âlem ona çalışmış olur da.
Demek ki çalışmadan hiçbir şey olmuyor. Bu yüzden Şahı Hazne (k.s) şöyle
sohbet etmiştir “Her kim ki, Şeyh
Abdülkadir Geylani’nin amelini yapar, o da onun gibi olur.”
Hiç kuşkusuz günlük Saadat’ın nazarı altına
giren için korku olmaz. Saadat’lar kolay kolay sofisini son nefesine dek yalnız
bırakmaz, zira Peygamber meclisi de öyleydi. Hatmede bulunana başta
Peygamberimiz olmak üzere tüm Saadat-ı Kiramın ervahı teşrif buyurup manevi
hediyeler sunulur bile. Derken zikir meclislerinde bulunanlar Saadat’ın hazır
olan ervahları sayesinde desteklenmiş olur.
İyi ki de onlar var. Zaten Rabbani Âlimler olmazsa vay halimize. Dini
hassasiyetimiz ortadan kalkar da. Malum, din yoksa dünyanın bir anlamı olmaz. Bu yüzden
Rasulüllah (s.a.v) “Dünya lâşe’dir. Onun talebi köpeklerdir” buyurmuştur.
O halde âlimsiz, mollasız kalmamalı.
Daima dini ve dünyevi müşküllerimizi soracak merci olmalı. Cahilden rehber
olmaz, bikere cahilin kendine faydası yok ki başkasına da faydası olsun. Mollalar dini konularda rehber insanlardır.
Dolayısıyla zekâtlarımızı onlara vermek daha uygundur. Bakın, eskiden Ramazan
olunca mollalar zekât toplamak için köylere giderlermiş. Sanmayın ki verilen
zekât onlar için, aslında kendimiz için vermiş oluruz. Çünkü verilen zekâtın
mükâfatını ruz-i mahşerde Rabbül âlemin verecek zaten. Ayrıca zekâtla birlikte
verilen fitrede Ramazan boyunca yapılan hataların, oruç eksikliklerin
giderilmesine yönelik bir kefarettir. Nitekim Veki b. Cerrah (r.a) “Namaz
için sehiv secdesi ne ise, Ramazan ayı içinde fitre odur” der. Ramazanda
sulanan gönüller ‘Iyd’ anlamına gelen bayramla felaha kavuşur da. Bayramla
birlikte Allah’a itaatten Resulün sünnetine geçiş yapılır, yani farzdan sünnete
rücû gerçekleşir. Kelimenin tam anlamıyla bayram müminlerin teveccüh ve azad
günüdür.
ELHAMDÜLİLLAH
Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’dan anlatılan bir
sohbette:
İran Şahı Allah dostlarından birine kırk
köy hediye etmiş, o da:
—Elhamdülillah demiş.
Bir zaman sonra İran Şahı vefat edince,
yerine geçen oğlu hediye verdiği köylere el koymuş. Durum o zata iletilince
tekrar:
—Elhamdülillah demiş. Merak etmiş
sormuşlar:
—Efendim her ne yapsak ‘Elhamdülillah’
diyorsun, bu ne iştir?
O Allah dostu şöyle cevap vermiş:
—Kırk köy verildiğinde elde edilen
servetin kalbime girip girmediğini kontrol ettiğimde, baktım dünya metası girmemiş,
bu yüzden ‘Elhamdülillah’ dedim. Hatta köyler elimden alındıktan sonra kalbime
yöneldiğimde; baktım kalbimde hiç üzüntüden bir eser yok. Dolayısıyla bir kez
daha ‘Elhamdülillah’ dedim.
İşte mal da yalan mülk de yalan, var
birazda sen oyalan diyen Yunusu yaklaşım budur.
Madem öyle; Ne mutlu, malın yokluğu ve varlığını bir tutanlara.
ZENGİNİ Mİ,
FAKİRİ Mİ TERCİH EDERSİN?
Bir kısım insanlar vardır ki rızkı
Allah’tan değil zenginlerden bekleyip onlara bel bağlamaktalar, hatta onlara
özenmekte, onları sohbet konusu yapmaktalar. Oysa insanın sevgisi zengine
kayarsa fakirin halinden anlamaz. Bakın
bir âlimi ziyaret eden kişi:
—Efendim bize sohbet eder misin deyince
âlim peki demiş, ama önce suallerime cevap vermen gerekir deyince ziyaretçi:
—Buyurun sorun.
Âlim:
—Allah dünyayı mı, yoksa ahreti mi üstün tutmuş?
Ziyaretçi cevaben:
—Elbette ki; ahreti üstün tuttu.
—Peki, senin yanında durum nasıl?
—Dünya tercihim olmuştur hep.
—Peygamberimiz daha çok fakirleri
mi, yoksa zenginleri mi severdi?
—Fakirleri severdi, yani fakirleri
zenginlere tercih ederdi.
—Peki,
senin bu hususta durumun nasıl?
—Ben zenginleri fakirlere tercih
etmekteyim.
—Evladım görüyorum ki, sende hem Allah’a, hem de Peygambere muhalefet var, sana ne
söylesem boşuna, nasihat tesir etmez de.
Evet; insanın dilinde ne varsa kalbinde
de o vardır. O halde fakirlerin halinden anlamak için kendimizi onların yerine
koyup yüreğimizi yumuşatmak gerekir.
ELİ YANMAYAN DEMİRCİ
Gavs-ı Bilvanisi (k.s) anlatıyor:
Bir zaman bir memlekette çok büyük kıtlık
olmuştu. O şehirde altı çocuk sahibi bir dul kadın, bir de çok zengin bir
demirci vardı. Çocuklarına yiyecek
bulamayan dul kadın demirciye varır, der ki:
—Altı tane
yetim çocuğum var, yiyecek bir şeyler vermeni istirham ederim.
Demirci:
—Peki, veririm
ama bir şartla; nefsi arzularıma
uyarsan.
Kadın bu durumda eli boş ağlar halde
çocuklarının yanına varır. Tabii o gece çoluk çocuk kıvranır halde aç yatarlar.
Çocuklar öyle bir hale gelirler ki, açlıktan, dermansızlıktan takatleri kalmaz.
Çaresiz vaziyette yine demircinin kapısını çalıp gösterdiği odaya girer ve
başlar hüngür hüngür ağlamaya. Tabii Demirci bu içler acısı manzara karşısında
der ki;
—Kalk bacı, ne
istersen vereyim.
Kadın:
—Allah seni,
hem bu dünyada hem de ahrette ateşten korusun diye dua eder.
İşte bu yaşanan olaydan sonra demirci
dükkânının önünden geçenler demirciye baktıklarında körükten sıçrayan ateşin
yakmadığını hayretle izlerler, hatta elleriyle körükleri ittiğini görenler
şaşkınlıkla sormadan edemez:
—Sen ne yaptın ki ateş seni yakmıyor?
Tabii demirci tüm başından geçenleri anlattığında
orada bulunanlar bu olaydan büyük ders çıkarırlar.
O
halde gelin bizlerde demirci misali fakirlerin yardımına koşup ateşten
korunalım. Zira dinimiz sadakanın bin bir türlü belayı def ettiğini beyan
ediyor. Şayet insan arzu ettiği dünya malının ahrete faydası olamayacağı
kanaatindeyse istemekten imtina etmeli, yok eğer ahretteki hayata zarar
vermeyeceğinden eminse dünya malı istemekte mahzur yoktur. Bilakis malını Allah
için harcamasından dolayı manevi fayda temin eder de.
Bakın; Rabbül
Âlemin Ruz-i Mahşerde önce fakirleri çağırdığında;
—Gelin bakalım
siz neden kullukta kusur ettiniz?
Fakirler:
—Geçim
telaşından vs. der.
Allah Teâlâ:
—Hızır’dan daha çok fakir kimse yoktu, bakın
o bir an olsun itaatten geri kalmadı, üstelik dünya malı olarak bir ibrik birde
testisi vardı.
Rabbül Âlemin sonra
zenginleri çağırıp şöyle sual eder:
—Neden
kullukta kusur ettiniz?
Zenginler:
—Çevremiz genişti, meşgalemiz çoktu gibi pek
çok sudan sebepler ileri sürerler.
Allah Teâlâ:
Hz.
Süleyman’dan daha zengin yoktu, bakın o bana kullukta bir an olsun geri kalmadı
karşılığında bulunur.
Evet, insanı yevmi kıyamette mazeret ileri
sürmek kurtaramayacaktır. Ebedi kurtuluş ancak iman ve Salih amelde gizlidir.
Düşünsenize; insan yetim bir çocuğu himayesine alsa, başını okşasa, hatta o çocuğu büyütüp besledikten
sonra, o çocuk nankörlük yapsa o insan
eseflenmez mi? İşte bunun gibi Allah Teâlâ da bunca verdiği nimete rağmen hala
kulları bir ömür boyu nankörlük yapıyorsa hayıflanması gayet tabiidir.
ALAY BEY VE VEYSEL KARANİ
Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)
Veysel Karani’nin mezarını ziyarete koyulur. Mezarlıkta Kulp ve Muş Beylerinde
Alay Bey’in kabrinin nerede olduğunu sorar, derler ki;
— İnan bilmiyoruz öyle bir kişiyi.
Hazret (k.s):
—Peki, nasıl olur mezarını bilmez ve
tanımazsınız. Alay Bey koskoca bir aşiret reisiydi, üstelik şu kadar aşireti
olan, şu kadar kölesi olan, üstelik şu kadar zaman hükümdarlık etmiş biriydi. Mademki
onu hiçbiriniz bilemediniz, Veysel Karani’nin mezarı nerede, bari onun yerini
gösterin.
Tabii bu Veysel Karani, hemen yerini
tereddütsüz gösterirler. Bunun üzerine Hazret der ki:
—Siz çoban
olan Veysel Karani’yi bilirsiniz de, Alay bey şu kadar zengindi bak mezarını
bilemediniz, hatta ismini de.
Oysa biri 1300 sene önce diğeri en çok 15–20 sene önce vefat etmişlerdi. Tabii
o Allah dostu, diğeri dünya dostu. Malum dünya haindir, 10–15 sene içinde bile
insanın adını nam ve nişanı unutturulur. İşte bu sizlere ders olsun der.
Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s), Seyday-ı
Tâhî (k.s)’ın yanında amel ederken seyri sülükünün sonuna gelmişti. Seyday-ı Tâhî
(k.s) artık ömrünün son demleriydi, iyiden iyiye hastalanmıştı, bir ara gözünü
araladığında yanındaki Hazretin ağladığını gördüğünde şöyle der:
—Oğlum, niye ağlıyorsun?
Hazret cevaben:
—Bir insanın babası zengin tüccar olur
da ondan istifade edemez, üstelik mirasına da varis olamaz ya, elbette ki ağlar
der.
Bunun
üzerin Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s) şöyle der:
—Vallahi oğlum iş sandığın gibi değil.
Allah yolunda varislik dünyalık gibi değil ama seni manevi varislikte Şeyh
Fethullah Verkânisî (k.s) ayıracak der. Gerçekten Şeyh Fethullah Verkânisî
(k.s) onu öyle terbiye eder ki şeyh oğlu olduğuna bakmaksızın kızağa bile
koşarmış. Tabii sonunda Hazret büyük bir şeyh olur. Yani manevi zenginliğe
erişenlerden olur nihayet.
DÜNYA AHVALİ
Dünyanın zevkleri sonsuz değil hepsi
geçici. Bir insan zenginse zenginliği ölümle noktalanacak, patron ise
patronluğu elden gidecek. O halde her zaman ahret ticaretini düşünmeli. Dünya
gerçek mümin için bir çilehane, ahret ise ebedi saraydır. Şu da bir gerçek
tamamen dünyayı terk etmek adetullah'a aykırıdır, bir günlük ömürde kalsa hem
dünyevi hem ahret hazırlığını ihmal etmeye gelmez, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş
gibi ahrete çalışmak esastır. Daha
doğrusu misafir olduğumuz dünyada bir lokma bir hırkaya bürünmüş gibi kendimizi
görmeli ki Salih amelle ebedi yurda emin adımla göçebilelim. Düşünsenize büyük
sermayesi sahibi bir tüccar bir iş yeri kurar, gafilce davranıp zararına iş
yaparsa iflas etmez mi? İşte her gün günah işleyende tüccar misali ahrette
perişan olur. Saadat’ın büyük olması manevi ticaretlerini artıma gayreti
içerisinde olmalarıdır. İnsanın kalben mahzun olmasında zarar yok, bilakis fayda getirir. Çünkü Allah dostları
arasında zengin olanlar bulunmuş, ama bir an olsun kalpleri Allah’tan gafil
kalmamış ve kalplerini ahrete bağlamışlar, asla dünyaya bel bağlamamışlardır.
İnsan fakir olmalı. Fakirlikten amaç, gönül
fakirliğidir, tabiî ki kastedilen dünya fakirliği değil. Kaldı ki Hz. Süleyman
(a.s) Allah’tan dünya malı istedi, Allah’ta verdi, ilk isteği olmasından dolayı
cennete kırk sene sonra girecek. Allah Resulü; dünya kıymetlerinden altın
ziynetinin daha haram kılınmadığı sıralarda hutbe irad etti, bir ara gözü
parmağındaki altın yüzüğe takılınca derhal atıverdi. Sebebini soranlara; zaman
zaman gözüm ona takılıp oyalamasından dolayı diye buyurmuşlardır. Zaten dünya
oyalamadan ibarettir. İşte dünya metası
budur.
Dünya için Allah yolunu kaybetmek
günahtır. İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in kapısına bir fakir gelse “Hoş geldin, şeref verdin, Allah'a şükürler
olsun ki bana ahreti kazandırmaya geldin” deyip öyle karşılar derhal
ihtiyacını giderirdi. Allah yolunda manevi kazanç çok, ama talip olan çok az. Mesela beş bin vird
çekene elli bin vird sevabı verilmesinde olduğu gibidir durum. Kelimenin tam
anlamıyla bire on kazandırıyor bu yol. İşte ahret sermayesi budur.
Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v) “Dünyayı
düşkün olanlara bırakın. İhtiyaçlarını karşılayacak kadarından fazla dünyalık
elde edenler farkında olmadan kendi felaketlerini hazırlamışlardır” buyurmanın
yanı sıra bir hadis-i şerifte de meleklerin; “Biri ölünce melekler; acaba ahreti
için önceden ne bıraktı” sorularına dikkat çeker. Başka ne diyelim, İnşallah
ahret sermayesi edinenlerden oluruz.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder