18 Haziran 2016 Cumartesi

FAKİRLİK VE ZENGİNLİK



FAKİRLİK VE ZENGİNLİK

SELİM GÜRBÜZER

    Karun’un malı vardı ama helakine yol açmıştı. O evveliyatında çok fakirmiş, sadece bir elbisesi varmış, hatta giysilerini karısıyla ortaklaşa giyinirmiş. Bir gün Hz. Musa (a.s)’a rica edip dünyalık istemişti. Peygamber duası yüce makamdan çevrilmezdi elbet. Karun’a mal verilmişti, hem de çok. Öyle ki; edindiği malın anahtarlarını kırk deve sırtı üzeri yüklense almazmış. Fakat bunca servet ruhundan çok şeyler götürdü, artık ne camii, ne cemaatte onu görmek mümkün değildi. Mal mülk derken gözünü hep hırs bürür de.
     Hz. Musa (a.s) bir gün Karun’a zekât vermesi için haber salar. Karun bunun üzerine;
    —Belli ki; Musa benim malıma göz dikmiş, malımı elinden almak istiyor deyip serzenişte bulunmuş. Ve sinsi plan düşünür ve planını yürürlüğe geçirmek üzere ilk adımını atar da. Derken bir gün Şeddad (Karun) Hz. Musa (a.s)’a:
—Allah'ın şeriatın da zinanın cezası nedir?
Musa (a.s):
       —Eğer zina ispat edilirse ölene kadar recm edilir, yani taşlanır. Bu cevap üzerine Karun münafıklara rüşvet verip bir kadın, dört erkek Hz. Musa (a.s)’ın bulunduğu meclise göndererek zina isnadında bulunur. Öyle ki;  Hz. Musa (a.s) vaaz nasihat ederken bir kadın içeriye dalıp şöyle der:
       —Ya Musa! Ne çabuk unuttun benimle zina yaptığını, birde kalkmış millete nasihat ediyorsun.
           Hz. Musa (a.s) o anda Karun’un bir tertibi olduğunu anlamakta gecikmez hemen karşı tepki koyup:
     —Ey yer! Onu yut der.  Gerçekten de yer yarılıp Şeddad’ı yutuverir. Sırada malları vardır. Bu kez Hz. Musa (a.s)  Karun’un stokladığı servete yönelip:
     —Ey yer! Onları da yut der ve yutulur da. Böylece Karun’la birlikte bütün malı mülkü ve kırk devenin yüklendiği hazine anahtarları da yok edilmiş olur.
       Evet, insan ne kadar zengin olmaya çalışsa da Karun kadar mal mülk edinemez ama neye yarar ki, işte Karun’un akıbeti ortada, ibret için bu yetmez mi?  Zira Rasulüllah (s.a.v) “Bir kimse zengine zenginliği için sevgi beslerse dininin üçte birini kaybetmiş olur” beyan buyurmakta. Gerçekten de fakir olan insanın kıyamet günü yükü az olduğu gibi sorgu suali de hafif olur.
           Malum, Peygamberimiz (s.a.v)’e ilk iman edenlerin kahır ekseriyeti fakir insanlardı. Hatta kâfirler Rasulüllah’ın yanında fakirleri gördüklerinde dudak büküp; senin yanında fakir kimseler varken iman etmeyiz demişler bile. Böylece ayaklarına kadar gelen ahret zenginliğini kaçırmışlardır. Kaldı ki dünya yaşanılacak cazip mekân olsa Allah Teâlâ öncelikle peygamber ve dostlarına uzun ömür ihsan ederdi.
             Yüce Allah yarattığı kullardan kimini fakirlik,  kimini zenginlik vermiş,  hiç kuşkusuz bu ayırım ilahi imtihan olmanın ötesinde sosyal hayatın bir denge içerisinde yürümesi içindir.  Sanıldığının aksine kimine torpil,  kimine sıkıntı vermek için değildir. Her kim ki Allah rızası için sadıkane çalışırsa;  hem dünya hem de ahret kazancını artırmış olur. Bakın, Şah-ı Hazne (k.s) Ramazan ayı geldiğinde mürşidi Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’den biraz maddi ihtiyaçlarını gidermek adına izin istemeyi düşündüğünde;
    —Efendim size malum,  herhangi bir köyde imam olmadığımdan iaşemi temin edecek gelirim yok, üç beş tane tanıdık var onlara uğrayıp zekât almak istiyorum der. Tabii Hazretin canı sıkılır ve şöyle der:
—Ya Şahı Hazne! Allah için çalış, O sana verir. Gerçekten de Şahı Hazne (k.s) samimiyetle Allah’a yönelince dünya ve ahiret kazancı bol olur da.  Öyle ki; emek verip tüccar olduktan sonra hem kendine,  hem de etrafa faydası oldu. Böylece Şah-ı Hazne darı ukbaya göç etmiş olsa da birçok halife ve sofi yetiştirmesi hasebiyle manevi kazanç kapısının kıyamete kadar devam etmesine yetmiştir.  Nasıl yetmesin ki, kıyamete kadar Hatme-i Hacegan ve çekilen virdlerden hâsıl olan sevaptan kendisine de yazıldığı gibi nesiller boyu âlem ona çalışmış olur da.  Demek ki çalışmadan hiçbir şey olmuyor. Bu yüzden Şahı Hazne (k.s) şöyle sohbet etmiştir  “Her kim ki, Şeyh Abdülkadir Geylani’nin amelini yapar, o da onun gibi olur.”
        Hiç kuşkusuz günlük Saadat’ın nazarı altına giren için korku olmaz. Saadat’lar kolay kolay sofisini son nefesine dek yalnız bırakmaz, zira Peygamber meclisi de öyleydi. Hatmede bulunana başta Peygamberimiz olmak üzere tüm Saadat-ı Kiramın ervahı teşrif buyurup manevi hediyeler sunulur bile. Derken zikir meclislerinde bulunanlar Saadat’ın hazır olan ervahları sayesinde desteklenmiş olur.  İyi ki de onlar var. Zaten Rabbani Âlimler olmazsa vay halimize. Dini hassasiyetimiz ortadan kalkar da. Malum,  din yoksa dünyanın bir anlamı olmaz. Bu yüzden Rasulüllah (s.a.v) “Dünya lâşe’dir. Onun talebi köpeklerdir” buyurmuştur.  O halde âlimsiz, mollasız kalmamalı. Daima dini ve dünyevi müşküllerimizi soracak merci olmalı. Cahilden rehber olmaz, bikere cahilin kendine faydası yok ki başkasına da faydası olsun.  Mollalar dini konularda rehber insanlardır. Dolayısıyla zekâtlarımızı onlara vermek daha uygundur. Bakın, eskiden Ramazan olunca mollalar zekât toplamak için köylere giderlermiş. Sanmayın ki verilen zekât onlar için, aslında kendimiz için vermiş oluruz. Çünkü verilen zekâtın mükâfatını ruz-i mahşerde Rabbül âlemin verecek zaten. Ayrıca zekâtla birlikte verilen fitrede Ramazan boyunca yapılan hataların, oruç eksikliklerin giderilmesine yönelik bir kefarettir. Nitekim Veki b. Cerrah (r.a) “Namaz için sehiv secdesi ne ise, Ramazan ayı içinde fitre odur” der. Ramazanda sulanan gönüller ‘Iyd’ anlamına gelen bayramla felaha kavuşur da. Bayramla birlikte Allah’a itaatten Resulün sünnetine geçiş yapılır, yani farzdan sünnete rücû gerçekleşir. Kelimenin tam anlamıyla bayram müminlerin teveccüh ve azad günüdür.

ELHAMDÜLİLLAH


       Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’dan anlatılan bir sohbette:
      İran Şahı Allah dostlarından birine kırk köy hediye etmiş, o da:
        —Elhamdülillah demiş.
       Bir zaman sonra İran Şahı vefat edince, yerine geçen oğlu hediye verdiği köylere el koymuş. Durum o zata iletilince tekrar:
        —Elhamdülillah demiş. Merak etmiş sormuşlar:
        —Efendim her ne yapsak ‘Elhamdülillah’ diyorsun, bu ne iştir?
        O Allah dostu şöyle cevap vermiş:
        —Kırk köy verildiğinde elde edilen servetin kalbime girip girmediğini kontrol ettiğimde, baktım dünya metası girmemiş, bu yüzden ‘Elhamdülillah’ dedim. Hatta köyler elimden alındıktan sonra kalbime yöneldiğimde; baktım kalbimde hiç üzüntüden bir eser yok. Dolayısıyla bir kez daha ‘Elhamdülillah’ dedim.
        İşte mal da yalan mülk de yalan, var birazda sen oyalan diyen Yunusu yaklaşım budur.  Madem öyle; Ne mutlu, malın yokluğu ve varlığını bir tutanlara.

ZENGİNİ Mİ,  FAKİRİ Mİ TERCİH EDERSİN?


          Bir kısım insanlar vardır ki rızkı Allah’tan değil zenginlerden bekleyip onlara bel bağlamaktalar, hatta onlara özenmekte, onları sohbet konusu yapmaktalar. Oysa insanın sevgisi zengine kayarsa fakirin halinden anlamaz.  Bakın bir âlimi ziyaret eden kişi:
        —Efendim bize sohbet eder misin deyince âlim peki demiş, ama önce suallerime cevap vermen gerekir deyince ziyaretçi:
        —Buyurun sorun.
        Âlim:
       —Allah dünyayı mı,  yoksa ahreti mi üstün tutmuş?
       Ziyaretçi cevaben:
       —Elbette ki; ahreti üstün tuttu.
       —Peki, senin yanında durum nasıl?
       —Dünya tercihim olmuştur hep.
       —Peygamberimiz daha çok fakirleri mi,  yoksa zenginleri mi severdi?
       —Fakirleri severdi, yani fakirleri zenginlere tercih ederdi.
        —Peki,  senin bu hususta durumun nasıl?
        —Ben zenginleri fakirlere tercih etmekteyim.
        —Evladım görüyorum ki,  sende hem Allah’a,  hem de Peygambere muhalefet var, sana ne söylesem boşuna,  nasihat tesir etmez de.
        Evet; insanın dilinde ne varsa kalbinde de o vardır. O halde fakirlerin halinden anlamak için kendimizi onların yerine koyup yüreğimizi yumuşatmak gerekir.

ELİ YANMAYAN DEMİRCİ


       Gavs-ı Bilvanisi (k.s) anlatıyor:
        Bir zaman bir memlekette çok büyük kıtlık olmuştu. O şehirde altı çocuk sahibi bir dul kadın, bir de çok zengin bir demirci vardı.  Çocuklarına yiyecek bulamayan dul kadın demirciye varır, der ki:
—Altı tane yetim çocuğum var, yiyecek bir şeyler vermeni istirham ederim.
 Demirci:
—Peki, veririm ama bir şartla;  nefsi arzularıma uyarsan.
     Kadın bu durumda eli boş ağlar halde çocuklarının yanına varır. Tabii o gece çoluk çocuk kıvranır halde aç yatarlar. Çocuklar öyle bir hale gelirler ki, açlıktan, dermansızlıktan takatleri kalmaz. Çaresiz vaziyette yine demircinin kapısını çalıp gösterdiği odaya girer ve başlar hüngür hüngür ağlamaya. Tabii Demirci bu içler acısı manzara karşısında der ki;
—Kalk bacı, ne istersen vereyim.
Kadın:
—Allah seni, hem bu dünyada hem de ahrette ateşten korusun diye dua eder.
     İşte bu yaşanan olaydan sonra demirci dükkânının önünden geçenler demirciye baktıklarında körükten sıçrayan ateşin yakmadığını hayretle izlerler, hatta elleriyle körükleri ittiğini görenler şaşkınlıkla sormadan edemez:
 —Sen ne yaptın ki ateş seni yakmıyor?
    Tabii demirci tüm başından geçenleri anlattığında orada bulunanlar bu olaydan büyük ders çıkarırlar. 
        O halde gelin bizlerde demirci misali fakirlerin yardımına koşup ateşten korunalım. Zira dinimiz sadakanın bin bir türlü belayı def ettiğini beyan ediyor. Şayet insan arzu ettiği dünya malının ahrete faydası olamayacağı kanaatindeyse istemekten imtina etmeli, yok eğer ahretteki hayata zarar vermeyeceğinden eminse dünya malı istemekte mahzur yoktur. Bilakis malını Allah için harcamasından dolayı manevi fayda temin eder de.
Bakın; Rabbül Âlemin Ruz-i Mahşerde önce fakirleri çağırdığında;
—Gelin bakalım siz neden kullukta kusur ettiniz?
Fakirler:
—Geçim telaşından vs. der.
Allah Teâlâ:
     —Hızır’dan daha çok fakir kimse yoktu, bakın o bir an olsun itaatten geri kalmadı, üstelik dünya malı olarak bir ibrik birde testisi vardı.
Rabbül Âlemin sonra zenginleri çağırıp şöyle sual eder:
—Neden kullukta kusur ettiniz?  
 Zenginler:
  —Çevremiz genişti, meşgalemiz çoktu gibi pek çok sudan sebepler ileri sürerler.
Allah Teâlâ:
      Hz. Süleyman’dan daha zengin yoktu, bakın o bana kullukta bir an olsun geri kalmadı karşılığında bulunur.
      Evet, insanı yevmi kıyamette mazeret ileri sürmek kurtaramayacaktır. Ebedi kurtuluş ancak iman ve Salih amelde gizlidir. Düşünsenize; insan yetim bir çocuğu himayesine alsa,  başını okşasa,  hatta o çocuğu büyütüp besledikten sonra,  o çocuk nankörlük yapsa o insan eseflenmez mi? İşte bunun gibi Allah Teâlâ da bunca verdiği nimete rağmen hala kulları bir ömür boyu nankörlük yapıyorsa hayıflanması gayet tabiidir.

ALAY BEY VE VEYSEL KARANİ


        Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) Veysel Karani’nin mezarını ziyarete koyulur. Mezarlıkta Kulp ve Muş Beylerinde Alay Bey’in kabrinin nerede olduğunu sorar, derler ki;
    — İnan bilmiyoruz öyle bir kişiyi.
      Hazret (k.s):
     —Peki, nasıl olur mezarını bilmez ve tanımazsınız. Alay Bey koskoca bir aşiret reisiydi, üstelik şu kadar aşireti olan, şu kadar kölesi olan, üstelik şu kadar zaman hükümdarlık etmiş biriydi. Mademki onu hiçbiriniz bilemediniz, Veysel Karani’nin mezarı nerede, bari onun yerini gösterin.
       Tabii bu Veysel Karani, hemen yerini tereddütsüz gösterirler. Bunun üzerine Hazret der ki:
—Siz çoban olan Veysel Karani’yi bilirsiniz de, Alay bey şu kadar zengindi bak mezarını
bilemediniz, hatta ismini de. Oysa biri 1300 sene önce diğeri en çok 15–20 sene önce vefat etmişlerdi. Tabii o Allah dostu, diğeri dünya dostu. Malum dünya haindir, 10–15 sene içinde bile insanın adını nam ve nişanı unutturulur. İşte bu sizlere ders olsun der.
        Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s), Seyday-ı Tâhî (k.s)’ın yanında amel ederken seyri sülükünün sonuna gelmişti. Seyday-ı Tâhî (k.s) artık ömrünün son demleriydi, iyiden iyiye hastalanmıştı, bir ara gözünü araladığında yanındaki Hazretin ağladığını gördüğünde şöyle der:
        —Oğlum, niye ağlıyorsun?
      Hazret cevaben:
        —Bir insanın babası zengin tüccar olur da ondan istifade edemez, üstelik mirasına da varis olamaz ya, elbette ki ağlar der.
        Bunun üzerin Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s) şöyle der:
         —Vallahi oğlum iş sandığın gibi değil. Allah yolunda varislik dünyalık gibi değil ama seni manevi varislikte Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s) ayıracak der. Gerçekten Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s) onu öyle terbiye eder ki şeyh oğlu olduğuna bakmaksızın kızağa bile koşarmış. Tabii sonunda Hazret büyük bir şeyh olur. Yani manevi zenginliğe erişenlerden olur nihayet.

DÜNYA AHVALİ

        Dünyanın zevkleri sonsuz değil hepsi geçici. Bir insan zenginse zenginliği ölümle noktalanacak, patron ise patronluğu elden gidecek. O halde her zaman ahret ticaretini düşünmeli. Dünya gerçek mümin için bir çilehane, ahret ise ebedi saraydır. Şu da bir gerçek tamamen dünyayı terk etmek adetullah'a aykırıdır, bir günlük ömürde kalsa hem dünyevi hem ahret hazırlığını ihmal etmeye gelmez,  hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak esastır.  Daha doğrusu misafir olduğumuz dünyada bir lokma bir hırkaya bürünmüş gibi kendimizi görmeli ki Salih amelle ebedi yurda emin adımla göçebilelim. Düşünsenize büyük sermayesi sahibi bir tüccar bir iş yeri kurar, gafilce davranıp zararına iş yaparsa iflas etmez mi? İşte her gün günah işleyende tüccar misali ahrette perişan olur. Saadat’ın büyük olması manevi ticaretlerini artıma gayreti içerisinde olmalarıdır. İnsanın kalben mahzun olmasında zarar yok,  bilakis fayda getirir. Çünkü Allah dostları arasında zengin olanlar bulunmuş, ama bir an olsun kalpleri Allah’tan gafil kalmamış ve kalplerini ahrete bağlamışlar, asla dünyaya bel bağlamamışlardır.
        İnsan fakir olmalı. Fakirlikten amaç, gönül fakirliğidir, tabiî ki kastedilen dünya fakirliği değil. Kaldı ki Hz. Süleyman (a.s) Allah’tan dünya malı istedi, Allah’ta verdi, ilk isteği olmasından dolayı cennete kırk sene sonra girecek. Allah Resulü; dünya kıymetlerinden altın ziynetinin daha haram kılınmadığı sıralarda hutbe irad etti, bir ara gözü parmağındaki altın yüzüğe takılınca derhal atıverdi. Sebebini soranlara; zaman zaman gözüm ona takılıp oyalamasından dolayı diye buyurmuşlardır. Zaten dünya oyalamadan ibarettir.  İşte dünya metası budur.
        Dünya için Allah yolunu kaybetmek günahtır. İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in kapısına bir fakir gelse “Hoş geldin, şeref verdin, Allah'a şükürler olsun ki bana ahreti kazandırmaya geldin” deyip öyle karşılar derhal ihtiyacını giderirdi. Allah yolunda manevi kazanç çok,  ama talip olan çok az. Mesela beş bin vird çekene elli bin vird sevabı verilmesinde olduğu gibidir durum. Kelimenin tam anlamıyla bire on kazandırıyor bu yol. İşte ahret sermayesi budur.
       Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v) “Dünyayı düşkün olanlara bırakın. İhtiyaçlarını karşılayacak kadarından fazla dünyalık elde edenler farkında olmadan kendi felaketlerini hazırlamışlardır” buyurmanın yanı sıra bir hadis-i şerifte de meleklerin; “Biri ölünce melekler; acaba ahreti için önceden ne bıraktı” sorularına dikkat çeker. Başka ne diyelim, İnşallah ahret sermayesi edinenlerden oluruz.
        Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder