VAHY’İN SOLUĞU
SELİM GÜRBÜZER
Vahiy kalbe doğrudan nüzulün yanı sıra
manevi perde arkasından ya da elçi vasıtasıyla da gerçekleşir. Hakeza Allah Teâlâ dilediği peygamberle
elçisiz olarak bile kelam eyler. Nasıl mı? İşte Hz. Musa (a.s) bunun tipik
misalini teşkil eder. Kaldı ki Yüce
Allah kelam eylemenin ötesinde kimi peygambere sahife, kimi peygambere kitap ve
hikmette vermiştir. Nitekim Hz. Ebû
Bekir-i Sıddîk (r.a) bu hususta;
—Allah Teâlâ ne kadar kitap indirdi diye
Allah Resulüne sorduğunda, Allah Resulü
cevaben:
—Allah Âdem’e 100 sahife, Şit’e 50 sahife, İdris’e
30 sahife, İbrahim’e 10 sahife indirdi. Kitap olarak da Tevrat, İncil, Zebur ve
Kur’an’ı indirdi beyan buyurdu (Razi,
Tefsir-i Kebir).
Tabii bunlar Allah Resulünün bildirdikleri, birde
Kuran’da bildirilen peygamber sayısı var ama tam sayısı bizden gizli kılınmıştır.
Bize düşen sayısını bilmesekte iman etmektir. Madem öyle peygamberlere verilen haberdar
olduğumuz ilahi kitaplara karınca kaderince açıklamaya çalışalım:
Tevrat; İbranicede kanun, şeriat
ve buyruk manasına gelip İsrail oğullarına hidayet rehberi bir kitap olarak nüzul
olmuştur. Tevrat için eski zamandan kalma hükümleri kapsayan kitap anlamında ‘Ahd-i
atik’ de denir. Fakat artık hükmü kalmamıştır. Zaten Kuran bu hususta Hz. Musa hayatta iken
bile Tevrat’a ilk fitne tohumu eken şahsın Samiri adında bir Yahudi olduğunu
haber verir de.
Zebur; yazılı kitap anlam
içermesine rağmen tıpkı Tevratta olduğu gibi Zebur’u da yazılı halden çıkarıp
değiştirmişler, derken Atik’in sonuna ilave etmişler bile.
İncil; müjde manasına gelmekle
birlikte maalesef Hıristiyan âlemi için diriliş muştusu addedilen bu mukaddes
kitap papazlar tarafından tahrif edilip adına Ahd-i Cedid ismi
verilmiştir. Öyle ki Bizans Kralı Konstantin, miladi 325 yılında İznik
konsülünde verilen bir kararla yüzlerce İncil içerisinden dört tanesi esas
alınmış ve bunlar Yuhanna, Matta,
Luka ve Markos diye takdim edilmiştir. Tekte olsa dörtte olsa
sonuçta Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu ilan ettikten sonra ne fark eder ki. Öyle
anlaşılıyor ki, dördünün de ortak özelliği teslis inancında hem fikir
olmalarıdır. Malum olduğu üzere Hıristiyanlığa ilk teslis inanç (üçlü inanç) fitnesini sokan Saint Paul
ismiyle bilinen bir Yahudi’dir. Bu kişinin asıl adı Saul’du, ancak Hıristiyan camiasında kendisi Aziz
olarak takdim edilir. Hele bir insana Aziz ilan edilmeye dursun icabında hızını
alamayıp güya Hz. İsa (a.s) ile konuştuklarında kendisine teslisin var olduğunu
söyleyecek kadar haddini aşarda. Derken bu tür zırva tevillerle birlikte Hıristiyan
misyoner Pavlus’un mektupları vahiymişçesine İncil’de yer alıp Hıristiyanlık
büyük bir darbe almıştır, ama batı bunlardan maalesef bihaberdir.
İlginçtir bu dört İncilin haricinde Barnabas adında
bir İncil daha var ki; maalesef bu kitap
gözlerden uzak bir sır gibi saklanılmaya çalışılmakta. Onlar saklamaya çalışa
dursun içlerinde en tutarlı İncil olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Zira
Barnabas İncilinde Hz. İsa (a.s) ilah diye sunulmaz, peygamber olduğu
belirtilir, Hz. Muhammed’in geleceği müjdelenir. Hatta Hz. İsa’nın çarmıha
gerilmediği, göğe kaldırıldığı haber verilir. İşte bu tür bilgiler Aziz
Başpiskoposu fena halde canını sıkmış olsa gerek ki ve kilise tarafından İncil
listesine alınmamıştır.
Malum, en son insanlığa nüzul olan Kur’an-ı Mu’ciz-ü’l Beyan’dır. Kelam-ı
kadim kitabımız Arapça olarak nüzul olup 23 senede tamamlanmıştır. Nüzul olan ayetler Rasulullah (s.a.v)’in
kontrolünde ağaç, kemik, deri türü şeyler üzerine geçilerek kayıt edilmiştir. Malum Hz. Ömer (r.a)’ın teklifiyle Kur’an
ayetleri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a arz edilip kitap haline getirilmiş
adına da Mushaf denmiştir. Üstelik Mushaf ashap arasında iyi yetişmiş
hafızların gözetimi altında ve Sahabe-i Kiramın şahitliği ile gerçekleşmiştir. Geldiğimiz
noktada tüm Ümmet-i Muhammed’in okuduğu Kur’an, Hz. Osman (r.a)’dan bize ulaşan
Kur’an’ın aynısıdır. Bu gerçeğe rağmen bir başka iddiada Kur’an’da ki ayetler
aslında mevcut ayetlerden fazlaymış da, Hz. Osman (r.a) zamanında bazı ayetler
çıkarılıp şimdiki hale dönüştürülmüş güya. Onlar öyle iddia ede dursunlar, illa
bir farktan söz edilecekse şu an okuduğumuz Mushaf’ın Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.a) döneminden tek farkı tertip üzerine yazılmış olmasıdır, bunun dışında ne
bir kelam eksikliği ne de fazlalığı söz konusudur. Kur’an Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.a) döneminde Mushaf haline getirilmekle kalmamış bunun yanı sıra her
türlü ihtilaflara meydan vermemek içinde Mushaf heyeti oluşturmak suretiyle o
güne kadar değişik lehçelerde yazılı olan Kur’an nüshaları ashabın şahitliğinde
yakılmış bile. Derken kaynağına uygun sadece Hz. Hafsa’nın evin duvarında asılı
duran Kuran’dan altı adet İslam merkezlerine gönderilmek suretiyle çoğaltılıp
günümüze kadar tahrif edilmeden gelen tek kutsal kitapla müşerref olmuş
olduk. İyi ki de aslına uygun elimize
ulaştırıldı da Kuran’ı kana kana soluklayabiliyoruz. Kuranı solumaktan mahrum kalsaydık
kim bilir kendi kuru mantık aklımızla halimiz nice olurdu. Neyin doğru neyin
yanlış olduğunu anlamaktan aciz kalacağımız muhakkak. Bundan da öte nerden
geldik, nereye gidiyoruz gibi akla takılan sorular cevabını bulamayacaktık.
Evet, Kur’an bu ümmete ikram
edilen en büyük nimet. Öyle bir nimettir ki bizi geçmiş milletlerin hal ve
ahvalinden haberdar ettiği gibi gelecekten bahisle insanı düşündüren bir kitap
da. Yeter ki Kuran’a sımsıkı sarılalım onun soluğu bizi ötelere kanatlandırır
da.
Peki ya Kuran’a inanmayanlar?
Malum, Kur’an inanmayana fayda vermez.
Bu yüzden Resulullah (s.a.v) “Dikkat edin önünüze birçok fitneler
çıkacaktır, onlardan kurtulmak için tek çare Kuran’dır. Kur’an bir oyun ve
eğlence değil, O Allah’ın kopmayan sağlam ipidir. O en güzel zikir ve öğüt
kitabıdır, Onunla hüküm veren adil olur..” (Tirmizi) beyan buyurmuştur. Madem öyle her gün bir ayette olsa
Kur’an okumalı. Neydik edip Kuran’a
vaktimizi ayırmalı, aksi halde kalbimiz kararacaktır. Zira Resulü Ekrem (s.a.v)
“Kim bir gecede on ayet okursa gafil kimselerden yazılmaz”(Buhari) buyuruyor. Bir başka hadis-i
şerifte ise; “Sizden biriniz bir gecede Kuran’ın üçte birini okumaktan aciz
midir” sorunca dediler ki:
— Ya
Resulullah! Buna hangimizin gücü yeter ki?
Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine;
— İhlâs-ı Şerife Kuran’ın üçte birine denktir (Buhari) buyurdular. Hiç kuşkusuz bu
hadis-i şeriften maksat üç ihlâsı şerifle birlikte bir Fatiha-i şerife okumanın
Kuran’ı Kerimi hatmetmek gibi olduğu manasınadır. .
Kuran’ı mealinden okumak caizdir, ancak
Kur’an okumak yerine geçmez. Çünkü meal ve tefsir Kuran’ı anlama çabası bir
tercüme faaliyetidir. Bu yüzden mealle amel etmek son derece sakıncalıdır. Hele hele dini yeni öğrenen bir kimseye mealle
amel etmesi tavsiye edilmez. Bikere amel edilmesi için orijinal kaynak olması
lazım gelir. Dolayısıyla hiçbir meal, hiçbir tefsir orijinalini karşılamaz. Kaldı
ki âlimler Kuran’ı anlamca bilmenin sadece farz-ı kifaye olduğunu bildirmekte.
Peygamberimizin Kuran’da geçen surelerle
ilgili hadislere baktığımızda:
—Kim
geceleyin Bakara suresinin son iki ayetini (Amenerrasulü) okursa bu ona yeter (Buhari), Allah bu iki
ayeti buna Arş’ın altındaki hazineden vermiştir. Onları öğrenin, kadınlarınıza
ve çocuklarınıza da öğretip ezberletin. Çünkü bunlar hem salâttır, hem duadır,
hem Kuran’dır (Müsned).
Nasıl ki motorsuz bir araba anlam ifade
etmiyorsa, kalp olmadan insan vücudu da bir anlam ifade etmez. Kuran’ın kalbi
ise hiç kuşkusuz Yasin suresidir. Her kim Yasin'i Şerifi Allah rızası ve ahretini
kazanmak için isteyerek okursa muhakkak ki günahları affedilir.
Özellikle daha başka surelerin
okunmasında çok fayda olduğu belirtilen hadisler de vardır. İşte Allah Resulü
der ki;
“Her Mümin kalbinde ‘tebarekellezi
biyedihil mülk’ suresinin bulunmasını ne kadar arzu ediyorum” (Hâkim,
Müstedrek1, 565).
“Mülk suresi kabir azabına
manidir. Onu her gece okuyan kabir azabından kurtarır” (Hakim, Müsterek). Yetmedi
bilhassa insan ve cin şeytanların şerrinden korunmak için İhlâs, Felak ve Nas
surelerini sabah akşam üçer defa okumalıdır. Hakeza Hatme-i Hâcegân halkasında
bin İhlâs okunmaktadır. Bu demektir ki; 1000’i 3’e böldüğümüzde 333 hatim
sevabına denk gelmekte.
Kuran’ı duvara asmak, idam
fermanımızı imzalamak dersek yeridir. Zira Hz. Osman (r.a); Benim için en
uğursuz gün içinde Kur’an-ı Kerime bakmadığım gündür buyurur.
Zaten bir insan Kur’anı okumayıp, inkâr
ediyorsa vay haline. Nitekim kutsal kitapların tümünü inkâr eden, söven,
kendince ayetlerde hata var diyerek ayıplayan, ya da alay eden küfre girer.
Hele hele Kuran’ı alay maksatlı ayağının altına alıp bu mahlûktur diyen asla
iflah olmaz kâfir olur. Hatta Kuran’ın ayetlerini kendi sözleri gibiymiş kullanan
ve takdim edende öyledir. Hakeza yine Kur’an okurken slogan atmak, alkışlamak,
müzik enstrümanlarıyla okumak gibi tribün varı nümayişlerde bulunmakta küfre
götürür.
Bütün ilahi kitaplar Allah’ın kelamı
olup, mahlûk değillerdir. Ayetlerden geçen kıssalarda öyledir, yani yaratılmış
değildir. Anlaşılan en son bütün insanlığa indirilen Kuran’la birlikte diğer
kutsal kitapların hükmü kalksa da bu böyledir.
Besbelli ki, sema vahyin sağanak sağanak
indiği gök kubbemizdir. Güneş, ay ve
yıldızlar ise bu gökkubbede vahiyden soluklanan ışık kandilleridir.
Velhasıl, arş, sema ve tüm kâinat Kuran’dan
nasiplenip kendi hissesine düşeni almak için vardır. O halde bize ‘Ne mutlu Kuran’dan nasiplenenlere’
deyip nasiplenenlerin sevincini yüreğimizde hissetmek düşer.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder