10 Haziran 2016 Cuma

VAHY’İN SOLUĞU




VAHY’İN SOLUĞU 

SELİM GÜRBÜZER


       Vahiy kalbe doğrudan nüzulün yanı sıra manevi perde arkasından ya da elçi vasıtasıyla da gerçekleşir.  Hakeza Allah Teâlâ dilediği peygamberle elçisiz olarak bile kelam eyler. Nasıl mı? İşte Hz. Musa (a.s) bunun tipik misalini teşkil eder.  Kaldı ki Yüce Allah kelam eylemenin ötesinde kimi peygambere sahife, kimi peygambere kitap ve hikmette vermiştir.  Nitekim Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) bu hususta;
       —Allah Teâlâ ne kadar kitap indirdi diye Allah Resulüne sorduğunda,  Allah Resulü cevaben:
       —Allah Âdem’e 100 sahife, Şit’e 50 sahife, İdris’e 30 sahife, İbrahim’e 10 sahife indirdi. Kitap olarak da Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an’ı indirdi beyan buyurdu (Razi, Tefsir-i Kebir).
         Tabii bunlar Allah Resulünün bildirdikleri, birde Kuran’da bildirilen peygamber sayısı var ama tam sayısı bizden gizli kılınmıştır. Bize düşen sayısını bilmesekte iman etmektir.  Madem öyle peygamberlere verilen haberdar olduğumuz ilahi kitaplara karınca kaderince açıklamaya çalışalım:
       Tevrat; İbranicede kanun, şeriat ve buyruk manasına gelip İsrail oğullarına hidayet rehberi bir kitap olarak nüzul olmuştur. Tevrat için eski zamandan kalma hükümleri kapsayan kitap anlamında ‘Ahd-i atik’ de denir. Fakat artık hükmü kalmamıştır.  Zaten Kuran bu hususta Hz. Musa hayatta iken bile Tevrat’a ilk fitne tohumu eken şahsın Samiri adında bir Yahudi olduğunu haber verir de.  
       Zebur; yazılı kitap anlam içermesine rağmen tıpkı Tevratta olduğu gibi Zebur’u da yazılı halden çıkarıp değiştirmişler, derken Atik’in sonuna ilave etmişler bile.
        İncil; müjde manasına gelmekle birlikte maalesef Hıristiyan âlemi için diriliş muştusu addedilen bu mukaddes kitap papazlar tarafından tahrif edilip adına Ahd-i Cedid ismi verilmiştir. Öyle ki Bizans Kralı Konstantin, miladi 325 yılında İznik konsülünde verilen bir kararla yüzlerce İncil içerisinden dört tanesi esas alınmış ve bunlar Yuhanna, Matta, Luka ve Markos diye takdim edilmiştir. Tekte olsa dörtte olsa sonuçta Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu ilan ettikten sonra ne fark eder ki. Öyle anlaşılıyor ki, dördünün de ortak özelliği teslis inancında hem fikir olmalarıdır. Malum olduğu üzere Hıristiyanlığa ilk teslis inanç  (üçlü inanç) fitnesini sokan Saint Paul ismiyle bilinen bir Yahudi’dir. Bu kişinin asıl adı Saul’du,  ancak Hıristiyan camiasında kendisi Aziz olarak takdim edilir. Hele bir insana Aziz ilan edilmeye dursun icabında hızını alamayıp güya Hz. İsa (a.s) ile konuştuklarında kendisine teslisin var olduğunu söyleyecek kadar haddini aşarda. Derken bu tür zırva tevillerle birlikte Hıristiyan misyoner Pavlus’un mektupları vahiymişçesine İncil’de yer alıp Hıristiyanlık büyük bir darbe almıştır, ama batı bunlardan maalesef bihaberdir.
         İlginçtir bu dört İncilin haricinde Barnabas adında bir İncil daha var ki;  maalesef bu kitap gözlerden uzak bir sır gibi saklanılmaya çalışılmakta. Onlar saklamaya çalışa dursun içlerinde en tutarlı İncil olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Zira Barnabas İncilinde Hz. İsa (a.s) ilah diye sunulmaz, peygamber olduğu belirtilir, Hz. Muhammed’in geleceği müjdelenir. Hatta Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediği, göğe kaldırıldığı haber verilir. İşte bu tür bilgiler Aziz Başpiskoposu fena halde canını sıkmış olsa gerek ki ve kilise tarafından İncil listesine alınmamıştır.
          Malum,  en son insanlığa nüzul olan Kur’an-ı Mu’ciz-ü’l Beyan’dır.  Kelam-ı kadim kitabımız Arapça olarak nüzul olup 23 senede tamamlanmıştır.  Nüzul olan ayetler Rasulullah (s.a.v)’in kontrolünde ağaç, kemik, deri türü şeyler üzerine geçilerek kayıt edilmiştir.  Malum Hz. Ömer (r.a)’ın teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a arz edilip kitap haline getirilmiş adına da Mushaf denmiştir. Üstelik Mushaf ashap arasında iyi yetişmiş hafızların gözetimi altında ve Sahabe-i Kiramın şahitliği ile gerçekleşmiştir. Geldiğimiz noktada tüm Ümmet-i Muhammed’in okuduğu Kur’an, Hz. Osman (r.a)’dan bize ulaşan Kur’an’ın aynısıdır. Bu gerçeğe rağmen bir başka iddiada Kur’an’da ki ayetler aslında mevcut ayetlerden fazlaymış da, Hz. Osman (r.a) zamanında bazı ayetler çıkarılıp şimdiki hale dönüştürülmüş güya. Onlar öyle iddia ede dursunlar, illa bir farktan söz edilecekse şu an okuduğumuz Mushaf’ın Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminden tek farkı tertip üzerine yazılmış olmasıdır, bunun dışında ne bir kelam eksikliği ne de fazlalığı söz konusudur. Kur’an Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminde Mushaf haline getirilmekle kalmamış bunun yanı sıra her türlü ihtilaflara meydan vermemek içinde Mushaf heyeti oluşturmak suretiyle o güne kadar değişik lehçelerde yazılı olan Kur’an nüshaları ashabın şahitliğinde yakılmış bile. Derken kaynağına uygun sadece Hz. Hafsa’nın evin duvarında asılı duran Kuran’dan altı adet İslam merkezlerine gönderilmek suretiyle çoğaltılıp günümüze kadar tahrif edilmeden gelen tek kutsal kitapla müşerref olmuş olduk.  İyi ki de aslına uygun elimize ulaştırıldı da Kuran’ı kana kana soluklayabiliyoruz. Kuranı solumaktan mahrum kalsaydık kim bilir kendi kuru mantık aklımızla halimiz nice olurdu. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaktan aciz kalacağımız muhakkak. Bundan da öte nerden geldik, nereye gidiyoruz gibi akla takılan sorular cevabını bulamayacaktık.
             Evet, Kur’an bu ümmete ikram edilen en büyük nimet. Öyle bir nimettir ki bizi geçmiş milletlerin hal ve ahvalinden haberdar ettiği gibi gelecekten bahisle insanı düşündüren bir kitap da. Yeter ki Kuran’a sımsıkı sarılalım onun soluğu bizi ötelere kanatlandırır da.
            Peki ya Kuran’a inanmayanlar? Malum,  Kur’an inanmayana fayda vermez. Bu yüzden Resulullah (s.a.v) “Dikkat edin önünüze birçok fitneler çıkacaktır, onlardan kurtulmak için tek çare Kuran’dır. Kur’an bir oyun ve eğlence değil, O Allah’ın kopmayan sağlam ipidir. O en güzel zikir ve öğüt kitabıdır, Onunla hüküm veren adil olur..” (Tirmizi) beyan buyurmuştur. Madem öyle her gün bir ayette olsa Kur’an okumalı.  Neydik edip Kuran’a vaktimizi ayırmalı, aksi halde kalbimiz kararacaktır. Zira Resulü Ekrem (s.a.v) “Kim bir gecede on ayet okursa gafil kimselerden yazılmaz”(Buhari) buyuruyor. Bir başka hadis-i şerifte ise; “Sizden biriniz bir gecede Kuran’ın üçte birini okumaktan aciz midir” sorunca dediler ki:
— Ya Resulullah! Buna hangimizin gücü yeter ki?
      Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine;
      — İhlâs-ı Şerife Kuran’ın üçte birine denktir (Buhari) buyurdular. Hiç kuşkusuz bu hadis-i şeriften maksat üç ihlâsı şerifle birlikte bir Fatiha-i şerife okumanın Kuran’ı Kerimi hatmetmek gibi olduğu manasınadır. .
        Kuran’ı mealinden okumak caizdir, ancak Kur’an okumak yerine geçmez. Çünkü meal ve tefsir Kuran’ı anlama çabası bir tercüme faaliyetidir. Bu yüzden mealle amel etmek son derece sakıncalıdır.  Hele hele dini yeni öğrenen bir kimseye mealle amel etmesi tavsiye edilmez. Bikere amel edilmesi için orijinal kaynak olması lazım gelir. Dolayısıyla hiçbir meal, hiçbir tefsir orijinalini karşılamaz. Kaldı ki âlimler Kuran’ı anlamca bilmenin sadece farz-ı kifaye olduğunu bildirmekte.
      Peygamberimizin Kuran’da geçen surelerle ilgili hadislere baktığımızda:
—Kim geceleyin Bakara suresinin son iki ayetini (Amenerrasulü) okursa bu ona yeter (Buhari), Allah bu iki ayeti buna Arş’ın altındaki hazineden vermiştir. Onları öğrenin, kadınlarınıza ve çocuklarınıza da öğretip ezberletin. Çünkü bunlar hem salâttır, hem duadır, hem Kuran’dır (Müsned).
             Nasıl ki motorsuz bir araba anlam ifade etmiyorsa, kalp olmadan insan vücudu da bir anlam ifade etmez. Kuran’ın kalbi ise hiç kuşkusuz Yasin suresidir. Her kim Yasin'i Şerifi Allah rızası ve ahretini kazanmak için isteyerek okursa muhakkak ki günahları affedilir.
            Özellikle daha başka surelerin okunmasında çok fayda olduğu belirtilen hadisler de vardır. İşte Allah Resulü der ki;
            “Her Mümin kalbinde ‘tebarekellezi biyedihil mülk’ suresinin bulunmasını ne kadar arzu ediyorum” (Hâkim, Müstedrek1, 565).
             “Mülk suresi kabir azabına manidir. Onu her gece okuyan kabir azabından kurtarır” (Hakim, Müsterek). Yetmedi bilhassa insan ve cin şeytanların şerrinden korunmak için İhlâs, Felak ve Nas surelerini sabah akşam üçer defa okumalıdır. Hakeza Hatme-i Hâcegân halkasında bin İhlâs okunmaktadır. Bu demektir ki; 1000’i 3’e böldüğümüzde 333 hatim sevabına denk gelmekte.
            Kuran’ı duvara asmak, idam fermanımızı imzalamak dersek yeridir. Zira Hz. Osman (r.a); Benim için en uğursuz gün içinde Kur’an-ı Kerime bakmadığım gündür buyurur.
      Zaten bir insan Kur’anı okumayıp, inkâr ediyorsa vay haline. Nitekim kutsal kitapların tümünü inkâr eden, söven, kendince ayetlerde hata var diyerek ayıplayan, ya da alay eden küfre girer. Hele hele Kuran’ı alay maksatlı ayağının altına alıp bu mahlûktur diyen asla iflah olmaz kâfir olur. Hatta Kuran’ın ayetlerini kendi sözleri gibiymiş kullanan ve takdim edende öyledir. Hakeza yine Kur’an okurken slogan atmak, alkışlamak, müzik enstrümanlarıyla okumak gibi tribün varı nümayişlerde bulunmakta küfre götürür.  
      Bütün ilahi kitaplar Allah’ın kelamı olup, mahlûk değillerdir. Ayetlerden geçen kıssalarda öyledir, yani yaratılmış değildir. Anlaşılan en son bütün insanlığa indirilen Kuran’la birlikte diğer kutsal kitapların hükmü kalksa da bu böyledir.
         Besbelli ki, sema vahyin sağanak sağanak indiği gök kubbemizdir.  Güneş, ay ve yıldızlar ise bu gökkubbede vahiyden soluklanan ışık kandilleridir.
          Velhasıl, arş, sema ve tüm kâinat Kuran’dan nasiplenip kendi hissesine düşeni almak için vardır. O halde bize ‘Ne mutlu Kuran’dan nasiplenenlere’ deyip nasiplenenlerin sevincini yüreğimizde hissetmek düşer.

      Vesselam. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder