GIYBET
ATEŞİ
SELİM GÜRBÜZER
Evet,
her türlü yara iyileşir, fakat dil yarası iyileşmez. Nasıl iyileşsin ki,
dil yarasıyla kalp kırılmıştır bikere,
onarabilirsen ne ala, onaramazsan vay haline. Öyle ki Yüce Peygamberimiz(s.a.v);
Kalp kırmanın Kâbe’yi beş yüz bin defa yıkmaktan daha ağır olduğunu beyan buyurmuştur.
Şayet bir gönül kırdıysak neydik edip sahibinden helallik almalı ki gönül
kırmanın zararlarından korunabilelim.
Dahası gönül kırmak için değil gönül yapmak için var olmalı. Bunun
da ilk adımı sükût lehçesinden geçer. Hele bir insan sükût lehçesi edinmeye
dursun “Arifin yanında kalbini, âlimin yanında dilini tut” adabının gereğinin
yapar da. Belli ki Hz. Lokman (a.s) bu yüzden oğluna; “Söz gümüşse sükût altındır” diye öğüt
vermiştir. Hiç kuşkusuz bu öğütten bizimde çıkaracağımız pek çok ders var. Her şeyden önce çok konuşmanın ve boş konuşmanın
gıybete yol açacağının bilmemiz gerekir. Bu da yetmez şimdiye kadar doğup
büyüdüğümüz memleketlerde ne kadar tanıdık dost, ne kadar akraba, ne kadar amca-dayı,
ne kadar nine ve dedelerimizden
büyüklerimiz varsa onların bizlere öğütlediği “Sakın ola ki kalp kırmayasın, kırdığında
gece uykuların kaçabilir, akıllı olmaya bak. Gelen gitmek için, konan göç etmek
için vardır. Zira bu ölümlü dünya sana da kalmaz bana da. Unutma ki rüzgâr eken
fırtına biçer, o halde sen sen ol
kınında dur” türünden nasihatleri de baş
tacı edinmemiz icab eder. Tabii bu nasihatleri işiteli hayli yıllar geçti, dönüp şöyle yaşadıklarımıza baktığımızda bu
nasihatlerin her bir kelimesinin altın değerde olduğunu şimdi daha iyi
anlıyoruz. Zaten bu nasihatleri çocuk yaşlarda işitmeseydik kim bilir bu gün
nereler de olurduk, ya köprü altlarında, ya meyhanelerde, ya da sahillerde
beyhude halde dolaşıyor olacaktık.
Bakın, Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bir sohbetlerinde gıybet
konusunu ashabın hayatından şöyle misal getirir:
Bir gün Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) sahabe
arkadaşlarını çağırdığında ilginç bir teklifte bulunur. Der ki:
-Gelin peygamberin gıybetini yapalım.
Tabii arkadaşları hiç beklemedikleri bu
ilginç teklif karşısında:
—Ya Ebu Bekir? Nasıl olur, öyle şey mi olur?
Bunun üzerine
Ebu Bekir Sıddık (r.a):
—Malumunuz gıybet yapan kimsenin sevabı
gıybeti yapılana gider der.
Düşünsenize bu sohbetten anlaşılan o ki, gıybet yoluyla bile dost olunabiliyor. Aksi
halde nasıl sıddıkıyet makamına çıkabilirdi ki.
Yine bir başka sohbette ise Fatıma
annemizden örnek verilir:
Bir gün Hz. Fatımat-üz Zehra annemiz pencereden
boyu çok kısa bir adamın geçtiğini görünce:
—Şu adam ne kısa boyluymuş der.
Tabii Resulü Ekrem
(s.a.v) kızının bu sözüne karşılık;
—Kızım bu ne söz, çabuk hıh et.
Gerçekten de hıh edince gıybet ateşi ağzından
et parçası şeklinde düşüverir.
Fatıma annemiz:
—Peki, babacığım bu düşen neydi?
Resulü Ekrem
Efendimiz (s.a.v) şöyle der;
—Şu boyu kısacık adama bak demekle gıybet
yapmış oldun. Dolayısıyla adamın etini yemiş gibi oldun, o ağzından gelense
gıybet etidir. Kaldı ki Allah Teâlâ “Sizden biriniz ölmüş bir kardeşinizin
etini yemek ister mi?” (Hucurat:12) buyuruyor.
Evet, Allah Resulü ne güzelde gıybeti ölü eti yemekle eş tutaraktan
örneklendirip kızını uyarmış. Sadece kızını mı,
aslında kızı üzerinde tüm Ümmet-i Muhammedi şöyle uyamıştır:
- “Dedikodudan sakınınız, çünkü dedikodu
zinadan daha ağır bir günahtır. Zira zina eden bir kimse tövbe edince tövbesi
kabul edilebilir, fakat dedikodu yapılan kimse affetmedikçe dedikoducunun
affedilmesi mümkün değildir.”
Peygamberimiz uyarırda Onun yolundan giden
rabbani âlimler uyarmaz mı? Elbette uyarır. Allah dostları da sofilerini uyarmışlardır.
Onlarda tıpkı takipçisi oldukları peygamber meşrebince uyarılarını misaller
getirerek yapmışlardır. İşte o misallerden birini Seyyid Abdülhakim el Hüseyni Gavs-ı
Bilvanisi (k.s) şöyle dile getirir:
Molla Abdulgafur adında Gavs-ı Hizanî (k.s)’i
sevmeyen bir münkir âlim varmış. Bir gün caminin kapısında karşılaştıklarında
Gavs-ı Hizani (k.s) ona der ki:
—Ey Molla Abdulgafur! Benden ne kötülük
gördün ki sürekli gıybetimi yapıyorsun?
Tabii molla bu sözler karşısında Gavs-ı Hizanî’nin
kolundan çekip;
—Hadi gidi seni yalancı kezzab, bunca
milleti kandırdığın yetmezmiş gibi birde onları saptırıyorsun diye suçlar.
Neyse ki Gavs-ı Hizani (k.s) o itişip kalkışma esnasında kaptırdığı kolunu sıyırıp
onu ittiğinde, Molla o anda ne görüyorsa
renkten renge girer ve tuhaflaşır da. Ve
can havliyle bu kez:
—Aman Efendim
ben ettim sen etme, ne olur beni affet
der.
Tabii etraftan
bu hadiseyi izleyenler merak edip mollaya sorduklarında;
— Bir anda sana ne oldu ki hemen değişiverdin?
Molla şöyle
karşılık verir:
—Hele başıma gelenleri bir görseydiniz,
sormaya bile takatiniz olmazdı. Gavs beni ittiğinde sanki başım arşa değdi, bedenimse
adeta yıldıza çapmışçasına akkor kesilip dona kaldım. Peki, madem sordunuz şimdi de ben size
soruyorum Gavs’ın bu kerametini gören pişman olmaz mı?
Bedenin akkor kesilmesi deyince ister
istemez akla ateş gelmekte. Ancak bu ateş Ariflerin ateşle oynamayın dediği
ateş değildir. Ariflerin kastettiği ateş hiç kuşkusuz gıybet ateşidir. Her ne kadar böylesi bir ateş pek bilinmese
de, şu bir gerçek bu ateşe körük bile dayanmaz. Madem körük bile dayanmaz,
sakın ola ki gıybet ateşiyle kendi ateş kuyumuzu kazmış olmayalım. Yani gıybet
aleviyle kül olmamak gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) “Ateşin kuru odunu
yakması gibi, gıybette insanı yer bitirir (sevaplarını)” buyurmakta.
Şayet
amellerimiz gıybet ateşiyle zayi olmasın diyorsak dilimizi koruma altına almaya
mecburuz. Aksi halde dil yarasıyla ömür
sermayesini tüketiriz haberimiz olmaz da. Ta ki ahrette mizan kurulup amellerin
boşa çıktığını gördüğümüzde haberdar oluruz, ama iş işten geçmiş olacak. İşte
bu gerçeklerden hareketle Hasan-ı Basri (r.a)
gıybet ateşinin bilinciyle kendi aleyhinde bulunan birine bir tabak
hurma göndermeyi ihmal etmediği gibi teşekkürlerini şöyle iletmiş;
— Duydum ki; sen bütün yaptığın iyiliklerini
bana gönderiyormuşsun, bende karşılığını vermek istedim, karşılığı tam olmasa
da lütfen bunu kabul buyurun.
Evet, bir mümin kardeşimizin aleyhinde
konuştuğumuzda kazandığımız sevapları ona göndermiş oluruz.
Aslında dedikodu; dedikodu olmakla
kalmıyor iftiraya yelken açabiliyor.
Değil müminin, zımnînin bile gıybeti caiz değil. Yaşadığımız toplum
maalesef dedikodu üretiyor, yaşadığımız hava dedikodu ile inliyor, dedikodu
kazanı sürekli kaynatılıp otomasyona bağlanmış durumda. Adeta gıybet sektörü
oluştu. Üstelik bu alanda para kazananların sayısı sürüsüne bereket azda
değiller, gıybet kültür olmuş sanki. Oysa Allah Resulü gıybeti “Denize bulaşsa denizi dahi kirletir” (Ebu
Davud) diye tarif etmiştir.
Onur ve haysiyeti yerlere serenler
revaçta dersek yeridir. Baksanıza adamlar burnundan hiç kıl aldırmıyorlar,
sanki ağızlarından kibir dolu üslup akıyor, adeta burunları Kaf dağında. Kötü
niyetli eleştiriler ekranların süsü olmuş, ne kadar yalan dolan o kadar itibar
kazanılıyor. Yalanın biri bin para olmuş artık. Elifi görüp mertek sanan tipler
aramızda her an iş başındalar. Sanatkârlar sansar, dahiler şebek olmuş, üstelik
bunlar dedikodularıyla baş tacıdırlar. Dedikodu sektörü müşterilerine hizmet
verdikçe her geçen gün itibarlarına itibar katmaktalar. Nasıl olsa muhatapları
bir şeyden çakmıyor öğrenmek için değil duymak istedikleri mesajlarla gönülleri
hoş tutuluyor, ardından gelsin paralar gitsin paralar, al gülüm ver gülüm
ağırlamaları gırla gidiyor. Maalesef içine düştüğümüz manzara bu.
İslam’da insan eşref-i mahlûkat ilan
edildiğinden en ufak insan istismarına yönelik söze itibar edilmez, derhal
şiddetle kınanır. Resulü Ekrem (s.a.v) “Ribanın en kötüsü, haksız yere
Müslüman’ın ırzını rencide etmektir” (Ebu Davut). Yine Resulullah
(s.a.v) “Miraç gecesinde bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla
yüzlerini tırmalıyorlardı. Ey Cebrail, bunlar da kim, diye sordum. Bunlar;
insanların etlerini yiyenler ve ırzların (şereflerini) payimal
edenlerdir” dedi. (Ebu
Davud)
Peygamberi eleştirmek küfürdür. Saadat-ı Kiramı eleştirmek ise münkir
kapsamında değerlendirilip son derece tehlikelidir. Hatta ehlisünnet yolunu esas alan cemaatleri
küçük düşürücü söz söylemekte öyledir. Hakeza Türk’ü övüp Kürd’ü eleştirmek,
Kürdü sevip Türk’e sövmek, ya da Arab’ı şöyle Acem’i böyle gibi hakaret içeren
sözler söylemekte aynı kapsamda değerlendirilir. Hele hele Peygamberimizin
kavmine dil uzatmakta öyledir. Tabii bitmedi dahası var, işte onlardan bir
kaçı:
- Müminler kardeştir düsturunu unutup ima
ile de olsa kardeşine gönderme yapmak,
-Önce övgü yağdırıp sonrasında dövmek,
-Eleştirdiği kişiyi töhmet altına alacak
sözler söylemek,
-Nifak kokusu taşıyan ifadeler
kullanmak,
-Bedeni özürlere atfen kabahatmiş gibi
kelam eylemek,
-İnsanların taklidini yapıp küçük
düşürmek,
-Laf taşıyıp kovuculuk yapmak,
-Deme yahu türünden hamasi sözler,
- Özürlüyü alaya almak,
-Kişilik haklarını zedeleyecek nitelikte
karikatür ve benzeri çizimler yapmak,
-Düzeyli eleştirmenin dışında
istihza niteliğinde yazıp çizmek veya fotoğraflamak...
İşte bu ve buna benzer daha nice sesli
ya da sessiz dedikodular gıybet türleri kapsamında değerlendirilir.
Asl olan gıybet yapmamaktır, kardeşini savunmak esastır. Nitekim Allah
Teâlâ; bu hususta şöyle uyarır “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi adet
edinen herkesin vay haline” (Hümeze,1).
Allah Resulü de şöyle buyurur: “Gıyabında
din kardeşinin namus ve şerefini koruyan kimseyi Allah cehennemden azad
edecektir..” (Ahmed, Müsned). Hatta Allah Resulü beyan buyurmakla kalmaz
bir kişinin hak hukukunu ihlal edildiğini gördüğünde müdahale eder ve derhal o
meclisi terk ederdi.
Evet, gıybetten şeytandan kaçarcasına
sakınmak gerekir, asla bunun şakası yoktur. Şaka götürmediği o kadar net açık
ki, Habib-i Ekrem (s.a.v) bu hususlar da ümmetini “Gıybetten sakının.
Muhakkak gıybet zinadan daha kötüdür. Zira kişi zina eder sonra tevbe ederse,
Allah tövbesini kabul edebilir. Hâlbuki gıybet ettiği kişi affetmedikçe Allah
affetmez” sözleriyle uyarmayı ihmal etmemiştir.
Malum, söz getiren, söz taşıyıcı olur. Ancak
Dini korumak adına bozuk fikirlerin teşhir edilmesi gıybet olmaz. Özellikle
anlatılmalı ki; toplumda kabul görmesinler, hatta bu şekilde yıkıcı
faaliyetlerinin önüne geçilebilir de.
Alenen işlenen günahlara karşı, mesela sarhoşun, kumarbazın, tecavüzcünün
yaptığı kötü fiilin hiç çekinmeden marifetmiş gibi anlatanların gıybetini
yapmak caizdir. Peygamberimiz (s.a.v) “Üç grup vardır ki, gıybetlerini
yapman sana haram değildir: Günahı açıkça işlemekten sıkılmayan, zalim idareci
ve dinde olmayanı dine sokan bidatçi” diye buyurdu.(Camiu’s Sağir)
Zulme engel olmak için gıybet
yapılabilir, ya da bir kişinin hakkını savunmak için de öyledir. Dahası birinin
herkesçe bilinen lakabıyla anmak gıybet değildir. Hakeza ailevi
huzursuzluklardan dolayı âlime gidip kocam şunu yapıyor caiz mi gibi sormakta
gıybet sayılmaz.
Velhasıl; Gıybetten kurtulmanın en
kestirme yolu Allah’a ellerimizi açıp; Ya Rabbi! Bana hatalarımı göster ki
başkalarının hataları ile meşgul olmayayım diye dua eden gönül dostlarını
niyazını sık sık tekrarlamak en doğrusu.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder