19 Haziran 2016 Pazar

GIYBET ATEŞİ


GIYBET ATEŞİ

SELİM  GÜRBÜZER

       Hünkâr Hacı Bektaşi Veli yaşadığımız hal ve ahvali ne güzel özetlemiş; “Ey oğul!  Eline, diline ve beline sahip ol.”  İşte bu veciz sözde konumuzla alakalı sırf dili ele aldığımızda “Kılıç yarası iyileşir, ama dil yarası iyileşmez” sözü daha da bir anlam kazanmakta. Hatta dil yarası için gıybet ateşi dersek yeridir.  O halde gıybet ateşinden korunmak için “Bin düşün bir konuş”, “Kılı kırk yarıp sonra kelam eyle” düsturumuz olsun.
        Evet,  her türlü yara iyileşir, fakat dil yarası iyileşmez. Nasıl iyileşsin ki,  dil yarasıyla kalp kırılmıştır bikere, onarabilirsen ne ala, onaramazsan vay haline. Öyle ki Yüce Peygamberimiz(s.a.v); Kalp kırmanın Kâbe’yi beş yüz bin defa yıkmaktan daha ağır olduğunu beyan buyurmuştur. Şayet bir gönül kırdıysak neydik edip sahibinden helallik almalı ki gönül kırmanın zararlarından korunabilelim.  Dahası gönül kırmak için değil gönül yapmak için var olmalı.   Bunun da ilk adımı sükût lehçesinden geçer. Hele bir insan sükût lehçesi edinmeye dursun “Arifin yanında kalbini, âlimin yanında dilini tut” adabının gereğinin yapar da. Belli ki Hz. Lokman (a.s) bu yüzden oğluna;  “Söz gümüşse sükût altındır” diye öğüt vermiştir. Hiç kuşkusuz bu öğütten bizimde çıkaracağımız pek çok ders var.  Her şeyden önce çok konuşmanın ve boş konuşmanın gıybete yol açacağının bilmemiz gerekir. Bu da yetmez şimdiye kadar doğup büyüdüğümüz memleketlerde ne kadar tanıdık dost, ne kadar akraba, ne kadar amca-dayı,  ne kadar nine ve dedelerimizden büyüklerimiz varsa onların bizlere öğütlediği “Sakın ola ki kalp kırmayasın, kırdığında gece uykuların kaçabilir, akıllı olmaya bak. Gelen gitmek için, konan göç etmek için vardır. Zira bu ölümlü dünya sana da kalmaz bana da. Unutma ki rüzgâr eken fırtına biçer,  o halde sen sen ol kınında dur”  türünden nasihatleri de baş tacı edinmemiz icab eder. Tabii bu nasihatleri işiteli hayli yıllar geçti,  dönüp şöyle yaşadıklarımıza baktığımızda bu nasihatlerin her bir kelimesinin altın değerde olduğunu şimdi daha iyi anlıyoruz. Zaten bu nasihatleri çocuk yaşlarda işitmeseydik kim bilir bu gün nereler de olurduk, ya köprü altlarında, ya meyhanelerde, ya da sahillerde beyhude halde dolaşıyor olacaktık.       
        Bakın,  Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bir sohbetlerinde gıybet konusunu ashabın hayatından şöyle misal getirir:
         Bir gün Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) sahabe arkadaşlarını çağırdığında ilginç bir teklifte bulunur.  Der ki:
     -Gelin peygamberin gıybetini yapalım.   
     Tabii arkadaşları hiç beklemedikleri bu ilginç teklif karşısında:
 —Ya Ebu Bekir? Nasıl olur, öyle şey mi olur?
Bunun üzerine Ebu Bekir Sıddık (r.a):
     —Malumunuz gıybet yapan kimsenin sevabı gıybeti yapılana gider der. 
      Düşünsenize bu sohbetten anlaşılan o ki,  gıybet yoluyla bile dost olunabiliyor. Aksi halde nasıl sıddıkıyet makamına çıkabilirdi ki.
      Yine bir başka sohbette ise Fatıma annemizden örnek verilir:
 Bir gün Hz. Fatımat-üz Zehra annemiz pencereden boyu çok kısa bir adamın geçtiğini görünce:
 —Şu adam ne kısa boyluymuş der. 
Tabii Resulü Ekrem  (s.a.v) kızının bu sözüne karşılık;
 —Kızım bu ne söz, çabuk hıh et.
  Gerçekten de hıh edince gıybet ateşi ağzından et parçası şeklinde düşüverir.  
 Fatıma annemiz:
 —Peki, babacığım bu düşen neydi?
Resulü Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle der;
      —Şu boyu kısacık adama bak demekle gıybet yapmış oldun. Dolayısıyla adamın etini yemiş gibi oldun, o ağzından gelense gıybet etidir. Kaldı ki Allah Teâlâ “Sizden biriniz ölmüş bir kardeşinizin etini yemek ister mi?” (Hucurat:12) buyuruyor.
   Evet, Allah Resulü ne güzelde gıybeti ölü eti yemekle eş tutaraktan örneklendirip kızını uyarmış. Sadece kızını mı,  aslında kızı üzerinde tüm Ümmet-i Muhammedi şöyle uyamıştır:
 - “Dedikodudan sakınınız, çünkü dedikodu zinadan daha ağır bir günahtır. Zira zina eden bir kimse tövbe edince tövbesi kabul edilebilir, fakat dedikodu yapılan kimse affetmedikçe dedikoducunun affedilmesi mümkün değildir.”
   Peygamberimiz uyarırda Onun yolundan giden rabbani âlimler uyarmaz mı? Elbette uyarır.  Allah dostları da sofilerini uyarmışlardır. Onlarda tıpkı takipçisi oldukları peygamber meşrebince uyarılarını misaller getirerek yapmışlardır. İşte o misallerden birini Seyyid Abdülhakim el Hüseyni Gavs-ı Bilvanisi (k.s) şöyle dile getirir:
      Molla Abdulgafur adında Gavs-ı Hizanî (k.s)’i sevmeyen bir münkir âlim varmış. Bir gün caminin kapısında karşılaştıklarında Gavs-ı Hizani (k.s) ona der ki:
      —Ey Molla Abdulgafur! Benden ne kötülük gördün ki sürekli gıybetimi yapıyorsun?  
      Tabii molla bu sözler karşısında Gavs-ı Hizanî’nin kolundan çekip;
     —Hadi gidi seni yalancı kezzab, bunca milleti kandırdığın yetmezmiş gibi birde onları saptırıyorsun diye suçlar. Neyse ki Gavs-ı Hizani (k.s) o itişip kalkışma esnasında kaptırdığı kolunu sıyırıp onu ittiğinde,  Molla o anda ne görüyorsa renkten renge girer ve tuhaflaşır da.  Ve can havliyle bu kez:
—Aman Efendim ben ettim sen etme,  ne olur beni affet der.
Tabii etraftan bu hadiseyi izleyenler merak edip mollaya sorduklarında;
—  Bir anda sana ne oldu ki hemen değişiverdin?
Molla şöyle karşılık verir:
    —Hele başıma gelenleri bir görseydiniz, sormaya bile takatiniz olmazdı. Gavs beni ittiğinde sanki başım arşa değdi, bedenimse adeta yıldıza çapmışçasına akkor kesilip dona kaldım.  Peki, madem sordunuz şimdi de ben size soruyorum Gavs’ın bu kerametini gören pişman olmaz mı?  
      Bedenin akkor kesilmesi deyince ister istemez akla ateş gelmekte. Ancak bu ateş Ariflerin ateşle oynamayın dediği ateş değildir. Ariflerin kastettiği ateş hiç kuşkusuz gıybet ateşidir.  Her ne kadar böylesi bir ateş pek bilinmese de, şu bir gerçek bu ateşe körük bile dayanmaz. Madem körük bile dayanmaz, sakın ola ki gıybet ateşiyle kendi ateş kuyumuzu kazmış olmayalım. Yani gıybet aleviyle kül olmamak gerekir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v) “Ateşin kuru odunu yakması gibi, gıybette insanı yer bitirir (sevaplarını)buyurmakta.
         Şayet amellerimiz gıybet ateşiyle zayi olmasın diyorsak dilimizi koruma altına almaya mecburuz.  Aksi halde dil yarasıyla ömür sermayesini tüketiriz haberimiz olmaz da. Ta ki ahrette mizan kurulup amellerin boşa çıktığını gördüğümüzde haberdar oluruz, ama iş işten geçmiş olacak. İşte bu gerçeklerden hareketle Hasan-ı Basri (r.a)  gıybet ateşinin bilinciyle kendi aleyhinde bulunan birine bir tabak hurma göndermeyi ihmal etmediği gibi teşekkürlerini şöyle iletmiş;
         — Duydum ki; sen bütün yaptığın iyiliklerini bana gönderiyormuşsun, bende karşılığını vermek istedim, karşılığı tam olmasa da lütfen bunu kabul buyurun.
         Evet, bir mümin kardeşimizin aleyhinde konuştuğumuzda kazandığımız sevapları ona göndermiş oluruz.
         Aslında dedikodu; dedikodu olmakla kalmıyor iftiraya yelken açabiliyor.  Değil müminin, zımnînin bile gıybeti caiz değil. Yaşadığımız toplum maalesef dedikodu üretiyor, yaşadığımız hava dedikodu ile inliyor, dedikodu kazanı sürekli kaynatılıp otomasyona bağlanmış durumda. Adeta gıybet sektörü oluştu. Üstelik bu alanda para kazananların sayısı sürüsüne bereket azda değiller, gıybet kültür olmuş sanki. Oysa Allah Resulü gıybeti  “Denize bulaşsa denizi dahi kirletir” (Ebu Davud) diye tarif etmiştir.
        Onur ve haysiyeti yerlere serenler revaçta dersek yeridir. Baksanıza adamlar burnundan hiç kıl aldırmıyorlar, sanki ağızlarından kibir dolu üslup akıyor, adeta burunları Kaf dağında. Kötü niyetli eleştiriler ekranların süsü olmuş, ne kadar yalan dolan o kadar itibar kazanılıyor. Yalanın biri bin para olmuş artık. Elifi görüp mertek sanan tipler aramızda her an iş başındalar. Sanatkârlar sansar, dahiler şebek olmuş, üstelik bunlar dedikodularıyla baş tacıdırlar. Dedikodu sektörü müşterilerine hizmet verdikçe her geçen gün itibarlarına itibar katmaktalar. Nasıl olsa muhatapları bir şeyden çakmıyor öğrenmek için değil duymak istedikleri mesajlarla gönülleri hoş tutuluyor, ardından gelsin paralar gitsin paralar, al gülüm ver gülüm ağırlamaları gırla gidiyor. Maalesef içine düştüğümüz manzara bu.
        İslam’da insan eşref-i mahlûkat ilan edildiğinden en ufak insan istismarına yönelik söze itibar edilmez, derhal şiddetle kınanır. Resulü Ekrem (s.a.v) “Ribanın en kötüsü, haksız yere Müslüman’ın ırzını rencide etmektir” (Ebu Davut). Yine Resulullah (s.a.v) “Miraç gecesinde bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerini tırmalıyorlardı. Ey Cebrail, bunlar da kim, diye sordum. Bunlar; insanların etlerini yiyenler ve ırzların (şereflerini) payimal edenlerdir” dedi. (Ebu Davud)
        Peygamberi eleştirmek küfürdür.  Saadat-ı Kiramı eleştirmek ise münkir kapsamında değerlendirilip son derece tehlikelidir.  Hatta ehlisünnet yolunu esas alan cemaatleri küçük düşürücü söz söylemekte öyledir. Hakeza Türk’ü övüp Kürd’ü eleştirmek, Kürdü sevip Türk’e sövmek, ya da Arab’ı şöyle Acem’i böyle gibi hakaret içeren sözler söylemekte aynı kapsamda değerlendirilir. Hele hele Peygamberimizin kavmine dil uzatmakta öyledir. Tabii bitmedi dahası var, işte onlardan bir kaçı:
      - Müminler kardeştir düsturunu unutup ima ile de olsa kardeşine gönderme yapmak,
     -Önce övgü yağdırıp sonrasında dövmek,
     -Eleştirdiği kişiyi töhmet altına alacak sözler söylemek,
     -Nifak kokusu taşıyan ifadeler kullanmak, 
     -Bedeni özürlere atfen kabahatmiş gibi kelam eylemek,
     -İnsanların taklidini yapıp küçük düşürmek,
     -Laf taşıyıp kovuculuk yapmak,
     -Deme yahu türünden hamasi sözler,
     - Özürlüyü alaya almak,
     -Kişilik haklarını zedeleyecek nitelikte karikatür ve benzeri çizimler yapmak,
     -Düzeyli eleştirmenin dışında istihza niteliğinde yazıp çizmek veya fotoğraflamak...
       İşte bu ve buna benzer daha nice sesli ya da sessiz dedikodular gıybet türleri kapsamında değerlendirilir.
       Asl olan gıybet yapmamaktır,  kardeşini savunmak esastır. Nitekim Allah Teâlâ; bu hususta şöyle uyarır “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi adet edinen herkesin vay haline” (Hümeze,1).  
          Allah Resulü de şöyle buyurur: “Gıyabında din kardeşinin namus ve şerefini koruyan kimseyi Allah cehennemden azad edecektir..” (Ahmed, Müsned). Hatta Allah Resulü beyan buyurmakla kalmaz bir kişinin hak hukukunu ihlal edildiğini gördüğünde müdahale eder ve derhal o meclisi terk ederdi.
         Evet, gıybetten şeytandan kaçarcasına sakınmak gerekir, asla bunun şakası yoktur. Şaka götürmediği o kadar net açık ki, Habib-i Ekrem (s.a.v) bu hususlar da ümmetini “Gıybetten sakının. Muhakkak gıybet zinadan daha kötüdür. Zira kişi zina eder sonra tevbe ederse, Allah tövbesini kabul edebilir. Hâlbuki gıybet ettiği kişi affetmedikçe Allah affetmez” sözleriyle uyarmayı ihmal etmemiştir.
        Malum, söz getiren, söz taşıyıcı olur. Ancak Dini korumak adına bozuk fikirlerin teşhir edilmesi gıybet olmaz. Özellikle anlatılmalı ki; toplumda kabul görmesinler, hatta bu şekilde yıkıcı faaliyetlerinin önüne geçilebilir de.
       Alenen işlenen günahlara karşı,  mesela sarhoşun, kumarbazın, tecavüzcünün yaptığı kötü fiilin hiç çekinmeden marifetmiş gibi anlatanların gıybetini yapmak caizdir. Peygamberimiz (s.a.v) “Üç grup vardır ki, gıybetlerini yapman sana haram değildir: Günahı açıkça işlemekten sıkılmayan, zalim idareci ve dinde olmayanı dine sokan bidatçi” diye buyurdu.(Camiu’s Sağir)
       Zulme engel olmak için gıybet yapılabilir, ya da bir kişinin hakkını savunmak için de öyledir. Dahası birinin herkesçe bilinen lakabıyla anmak gıybet değildir. Hakeza ailevi huzursuzluklardan dolayı âlime gidip kocam şunu yapıyor caiz mi gibi sormakta gıybet sayılmaz.
      Velhasıl; Gıybetten kurtulmanın en kestirme yolu Allah’a ellerimizi açıp; Ya Rabbi! Bana hatalarımı göster ki başkalarının hataları ile meşgul olmayayım diye dua eden gönül dostlarını niyazını sık sık tekrarlamak en doğrusu.

      Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder