DÜNYA EVİNDEN MAHŞERE
Hiç kuşku yoktur ki; beklenen
saat dolduğunda şu konuk olduğumuz dünyanın da kendine özgü kıyamet kopuşu kaçınılmazdır.
Nasıl ki konuk olan insanın bu dünya evinde misafirliği bittiğinde küçük kıyameti
kopuyorsa aynen öyle de bu dünyanın da miadı tamamlandığında tüm bağrında
taşıdıklarıyla birlikte büyük kıyameti kopacaktır elbet. Zaten insanın bu dünyada
durucu olmaması bir anlamda dünyanın da durucu olamayacağının bir işareti değil
mi? Elbette ki işareti. Nitekim doğan ölmek için vardır, ölense dirilmek için vardır. Hele şöyle
dünyanın yaratılışından bugüne geldiğimiz noktaya bir baktığımızda daha şimdiden
durucu olmadığının işaret sinyallerini veriyor bile. Baksanıza ne mevsimler mevsime
benziyor, ne hava havaya, ne de toprak toprağa benziyor. Sanki hemen her şey artık
bittim tükendim dercesine sonunu beklemekte adeta.
Büyük alametler
Kaldı ki dünyada
her şey güllük
gülistanlık yolunda gitse bile şu da var ki bir kısım ehli sünnet alimleri Adem (a.s)’dan kıyamete dek sürecek
total dünya ömrünün yedinci bin sene olduğundan söz etmekteler. Her ne kadar bu öngörülen ömür
ayet ve hadisle sabit olmasa da sonuçta ulemanın öngörüsü olması bakımdan bizim
için dikkate değerdir elbet. Öyle ya, madem dikkate değer buluyoruz, o halde bu
öngörüden hareketle Peygamberimiz
(s.a.v)’in de bu dünyaya altıncı binin sonlarında teşrif etmiş olduğunu
da göz önünde bulundurduğumuzda dünyanın bundan sonraki geri kalan ömrü bin beş
yüzü geçmeyecek demektir. Zira Yüce Allah (c.c) “Kıyamet ne zaman kopacak soranlara;
De ki; Herhalde çok yakında” (Ahzab 35, Şura 17–18) beyan buyurmakla ulemamızın bir takım
kaynaklara dayanarak dile getirdikleri kıyamet saati vakti öngörüsünün öyle
yabana atılır bir öngörü olmadığını güçlendiriyor da. Tabii bizim için
kıyametin ne vakit kopacağından ziyade mahşer gününe ne hazırlık yapıp
yapmadığımız çok mühim bir hadise olmalıdır. Şayet mahşer günü için iyi bir
hazırlık yaptıysak ne ala, yok eğer hazırlık yapmadan bu dünyadan göç ettiysek
vay halimize, hele birde şu fani dünyada kendimize Allah için sevecek bir dost
edinmeden göçüp gittiysek asıl bizim için kıyamet o vakit kopmuş olacaktır. Nitekim
Hz. Enes (r.a)’dan rivayet edilen bir
hadiste bu husus şöyle bahsedilmekte:
Bir adam, Hz. Peygamber’e (s.a.v) gelip dedi ki:
-Ey Allah’ın
Resul-i! Kıyamet ne zaman kopacak?
Efendimiz (s.a.v):
-Hay yazık sana, kıyamet için sen ne hazırladın ki?
Adam:
-Doğrusu ne fazla bir ibadetim ne de
fazla amelim var, tek bildiğim şey Allah
ve Resulünü seviyorum olmam der. Tabii
bu cevap karşısında Efendimiz (s.a.v):
-O
halde siz sevdiklerinizle beraber olacaksın diye müjdeler.
Oradakiler:
-Evet, dediler (Buhari).
Gerçektende Yüce Rabbimizin beyan buyurduğu
gibi; “O gün mal ve evlatlar sahibine fayda vermez. Fayda verecek tek şey
kalbi selim” (Şuara 88–89) olacaktır.
İlk alametler
Ehlisünnet âlimleri kıyametin ilk
alametlerini özetle şöyle sıralarlar;
-Peygamberimiz (s.a.v)’in bu
dünyadan göç etmesi,
-Cehaletin hızla yayılması,
-Fakir insanların para kazanmakta ve
yüksek binalar yapmada adeta birbirleriyle yarışır olmaları,
-Fitnenin kol gezip etrafı sarıp
sarması,
-Zinanın
gizli halden çıkıp aleni işlenir hale gelmesi,
-Doğan çocuğun soy sop bağının
bilinmemesi,
-Kadınların erkek nüfusuna oranla daha
da çoğalması,
-Müslümanların birbirlerinin kuyusunu
kazıp düşman kesilmesi,
-Zalim insanların iş başına gelip
zulmetmesi,
-Emanet ve liyakatin ehline
verilmemesi,
-Eski tabirle zelzele, yeni tabirle
deprem gibi sarsıntılarının yeryüzü sathında çoğalması,
-Ahlaki değerlerin erozyona uğrayıp
zayıflaması,
-Dünya
malına tamah edilip adeta tapılacak derecede meta haline gelmesi,
-Kendini peygamber görecek derecede
sapkın sahte kurtarıcıların ortaya çıkıp türemesi,
-Camilerin cemaatsizlikten garip halde
kalması,
-Kur’an’ın okunur olmaktan çıkıp
duvarlara asılı kalması,
-İnsanın sabah evinden Müslüman çıkıp
akşama kâfir olarak dönmesi, ya da bunun tam tersi bir durumun yaşanması,
-İnsanın yaptıklarıyla söylediklerinin
bir olmayıp imanını kaybetmesi veya bundan da haberdar olmaması vs.
Büyük alametler
Ashaptan
Huzeyfe b. Üseyd el Gıfari (r.a) kıyametin
son alametlerini şöyle anlatır:
Bir gün oturup konuşuyorduk, o esna da
Allah Resulü yanımıza geldi ve bize ne hakkında konuştuğumuzu sordu, bizde kıyamet
hakkında konuştuğumuzu söyledik. Bunun üzerine buyurdular ki;
Şu on şey ortaya çıkmadan kıyamet
kopmaz:
-Büyük bir duman insanları saracak,
-Deccal çıkacak,
-Dabbetü’l-arz (bir
tür hayvan) çıkıp insanların yüzüne Mümin
veya kâfir olduğunu söyleyecek,
-Güneşin batıdan doğması,
-İsa’nın gökten inmesi,
-Ye’cüc Me’cüc taifesinin çıkıp etrafa
yayılması,
-Batıda bir bölgenin yerin dibine batması,
-Doğu da bir bölgenin
yerin dibine batması, Aden bölgesinden bir ateşin çıkıp, insanları mahşere
sürmesi (Müslim, Fiten 128, Ebu Davud, Melahım,3, Tirmizi, Fiten 21).
Ayrıca, Arap
yarımadasından bir bölgenin yerin dibine batması ve Mehdi çıkacaktır, yedi sene
adaletle hükmedip Hz. İsa ile buluşacak, Deccalı öldürülmede Hz. İsa’ya
yardımcı olacaktır. Fakat Hz. İsa ve Mehdi vefat ettikten sonra yeryüzü tekrar
küfre gark olacak, zulüm tekrar istila edecek, böylece Allah Teâlâ’nın Yemen
tarafından göndereceği yumuşak ve hoş bir rüzgârla hayatta olan bütün Müminlerin
ruhlarını kabz edecek, dolayısıyla kıyamet kâfirlerin ve şerli insanların
üzerine kopacaktır (Müslim).
Keza Seyda Hz.leri (k.s) de bir sohbetlerinde
kıyamet hakkında şöyle buyurmuşlardır: “Kıyametin küçük alametleri zahir
olmuştur, artık şimdi sıra kıyametin büyük alametlerine gelmiştir ve haktır. Dumanın,
Mehdi’nin ve Deccal’ın çıkması, İsa (a.s)’ın inmesi, Ye’cüc ve Me’cüc’ün,
Dabbetü’l-arz’ın çıkması, Kur’an’ın silinmesi ve Kâbe’nin yıkılması gibi pek çok
zahir olacak hadiseler kıyametin büyük alametleri olarak vuku bulacak. Artık
ahir zamandayız, kıyamet arasındayız, çünkü sadece geriye büyük alametler
kalmıştır.”
Peki ya, bu hususta mukaddes kitabımız Kur’an’da ne
buyrulmakta derseniz, bilhassa Kur’an’da Tekvir süresinin 1–13
ayetlerinde geçen “Güneş kör bir nokta gibi tortop olunca,
yıldızlar soluklaşınca, dağlar yürüyünce, kıyılmaz sanılan her şey terk
edilince, vahşi hayvanlar dirilince, denizler yanmaya başlayınca” şeklinde sıralanan bir dizi hadiselerinin
bize kıyamet alametlerinin zahir
olacağını göstermektedir. Nitekim tüm işaret edilen bir dizi bu alametler günümüz
dünyasının bilimsel çalışmalarında, mesela:
-Astronotlarca yıldızların bir gün
sönükleşip nötron yığınıyla kurulmuş kara delik mezarlığına defnedileceği
şeklinde karşılık bulurken,
-Jeologlar tarafından ise magma üzerinde
yüzen dağların zaman içerisinde çekim kuvvetini yitirmesiyle birlikte hızla
hareket edip savrulacağını, keza denizlerinde yeryüzü hareketlenmelerinin gravitasyon
(çekim alanı) etkisine kapılıp oksijen
ve hidrojene ayrışması sonucunda ortadan kalkıp derin suların bir anda
alevleneceği şeklinde karşılık bulur. Şayet bu ve buna benzer bilimsel
çalışmaların otaya koyduğu veriler karşılık bulup vuku bulursa biliniz ki adım
adım kıyamet arefesine yaklaşıyoruz demektir.
Mehdi ve Deccal
Ehlisünnet âlimlerin bildirdiklerine
göre;
Kıyametin ilk büyük alameti Mehdi’nin çıkışıyla
başlayacak. Mehdi Aleyhrahme’nin adı Muhammed, babası Abdullah’tır. Üstelik
kendisi ehlibeyt neslinden olup fiziki görünüm olarak da küçük burunlu, dişleri
adeta inci taneli parlak ve seyrek, sakalı sıkçadır, uylukları uzun, Arap tenli
ve kaşları ise kavisçedir. Keza kendisi son derece nazik ve misafirperver
olmanın ötesinde yeri geldiğinde haddini aşanlara haddini bildirecek kadarda
vakur bir zattır. Şimdi gel de insanlık bu özelliklere haiz zatın yolunu
beklemesin, hiç kuşku yoktur ki bunalım
içerisinde kıvranan insanlık onu çağırdıkça bir hayal olmayıp vakti saati
geldiğinde çıkageleceği muhakkak, buna inancımız tam da. Ne zaman çıka gelir bilinmez ama şu bir
gerçek beklenen Mehdi (a.r) zahir olduğunda alışıla gelen tüm mezhebi
uygulamaların dışında en son Peygamberimizin ümmetine emanet ettiği şeriatı
garra üzerine amel ederekten ümmetin birliğini ve dirliğini sağlayacaktır. Ve
çıkışıyla birlikte insanlığın kurtuluş umudu olur da. Öyle ki kendisi kurtuluşa vesile kurtarıcı
misyonu yüklendiğinde ilk iş Kudüs’ü Şerif’e hicret etmek suretiyle tüm
bidatlere son verip sünnet-i seniyyeyi ihya etmek olacaktır. Derken, tıpkı
Zulkarneyn ve Süleyman (a.s)’ın dünyaya hükmetmesinde olduğu gibi bu kez bir
peygamber olarak değil de Allah’ın hakiki Veli bir kulu olarak şu hadisi
şerifler doğrultusunda mührünü vuracaktır. Şöyle ki;
“Şu muhakkak ki ahir zamanda mağrip
memleketinin en uzak mevkiinden Mehdi denen bir zat çıkacak, o günde insanlar
her taraftan ve her yerden gelerek Mekke’de Rüknü Yemani ile Makam-ı İbrahim
arasında ona tekrar biat edecekler. Hâlbuki Mehdi insanları kendisine mağripte
yaptıkları biatten sonra ikinci bir biatleşmeyi hoş görmeyecektir” (hadis).
“Mehdi benim neslimdendir. Alnı geniş
ve açıktır. Doğan ve çekme burunludur” (hadis).
“İmam Mehdi çıkıştan itibaren
yeryüzünde yedi yıl hükümdar olarak kaldıktan sonra vefat edecektir.
Müslümanlardan namazını kılıp defnedecektir” (hadis).
“.. Kıyamet günü olunca ben
ve İsa, Ebu Bekir ile Ömer’in arasında olarak bir mezarlıktan kalkacağız” (hadis).
“Eğer İsa hayatta olsa, onun için bana
uymaktan başkası caiz değildir”(hadis).
İşte
bu ve buna benzer rivayet edilen pek çok hadisler Mehdi Aleyhirrahme’nin
geleceğini müjdelemektedir. Keza Hz. İsa (a.s)’ın gökten yeryüzüne indirilişi de
bizatihi Yüce Allah tarafından; “İsa’nın inişi kıyamet alametlerindendir”
(Zuhruf/61) beyanıyla müjdelenmekte. Kaldı ki bu hususlarda
ehlisünnet kaynaklı eserlere baktığımızda daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak
pekâlâ mümkün. Nitekim edindiğimiz bu dikkat çekici bilgilerden hareketle;
İsa
(a.s) yeryüzüne indiğinde Mehdi’ye yardım edeceği, Haç’ı kıracağı, domuzu öldüreceği, cizye
vergisini kaldıracağı, mal servetin çok olacağı, hatta İslam’dan başka
milletlerin yok olacağı, Deccal’ın öldürüleceği, yeryüzü güven içerisinde
olacağı gibi pek çok çarpıcı örneklerin yaşanılacağını
ön görmekteyiz. Madem öyle bu konuyla alakalı rivayet edilen hadis-i şeriflere
birkez daha bakmakta fayda var:
-Âdem (a.s)'den sonra yeryüzünde Deccalın
giremediği hiçbir yer kalmaz. Ancak Mekke, Medine, Beytül Makdis ve Tur dağı
müstesnadır. Çünkü Melekler Deccal’ı tard edip bu yerlere sokmazlar.
-Onu İsa (a.s) öldürecektir. Allah
Deccalı (Şam ile
Taber’ye arasında mevki olan), Efik (Şam beldelerinden havran ile pur arasında bir köy)
yokuşu yanında öldürüp helak eder.
-Âdem (a.s)’ın yaratılmasıyla
kıyametin kopması arasında Deccal’dan daha büyük fitneli hiçbir mahlûk yoktur.
Hiçbir Peygamber yoktur ki, ümmetini ondan korkutmuş olmasın.
-O, Hulle’den Şam ile Irak arasında
bir yoldan çıkacaktır. Sağında ve solunda orduları bulunacak, yeryüzünü ifsada
çalışacaktır. Önünde yetmiş bin İsfahan Yahudi'si bulunacak.
-O (Deccal) kırk gün kalacaktır. Ancak bir günü bir sene gibi olacak. Bir
günü bir ay, bir günü bir hafta gibi olacak. Diğer günleri de sizin günleriniz
gibi olacak. Tabii Resul-i Ekrem
(s.a.v) bunu dile getirdiğinde ister istemez sahabe bunun nasıl olabileceğini
merak edip:
“-Ya Rasulullah! Bir sene kadar olacak
o günde bize bir günün namazı yetecek mi?” diye soracaktır.
Allah Resulü cevaben buyurdular ki:
-Hayır, o gün için miktar ayırın dedi.
... Deccal çıktığı zaman, üç defa
öyle bağırışla nara atar ki, onun sesini maşrık ile mağrip halkının
hepsi işitir.
O Peygamber olduğunu iddia edecek,
O ise benden sonra Peygamber gelmeyecektir. O Rab olduğunu söyleyecek, hâlbuki
siz ölmedikçe Rabbinizi göremeyeceksiniz. O şaşıdır, Rabbiniz şaşı değildir,
onun iki gözü arasında kâfir yazılıdır. Okumasını bilende bilmeyende bunu
rahatlıkla okuyacak.
Onun cenneti cehennem, cehennemi
ise cennettir. Her kim onun cehennemiyle karşı karşıya kalırsa Kehf suresinin
başlarını okusun. O cehennem ona soğuk ve selamet bir hale inkılâp eder. Tıpkı
İbrahim (a.s) hakkında olduğu gibi. Onun daha birçok şöyle, şöyle fitneleri
olacak.
İşte yukarıda rivayet edilen hadislerden de
anlaşıldığı üzere İsa (a.s)’ın gökten inip Mehdi Aleyhirrahme’ye yardım
etmesiyle birlikte tüm cihanda adalet sağlanıp böylece Allah’ın nuru tamamlanmış
olacaktır. Ancak bu ilahi adalet ve ilahi nizam tüm dünyada kırk sene devam
edecektir, sonrası malum yeniden zeval
başlayacaktır.
Ye’cüc Me’cüc
Ye’cüc-Me’cüc de neyin nesidir derseniz?
Ehlisünnet kaynaklarını taradığımızca Hz. Nuh (a.s)’ın oğullarından Yafes’in zürriyetinden
gelen birer ikişer karış boyunda diyebileceğimiz fitne odaklı kabilelere mensup
topluluklar olduğu bilgisini ediniriz. Öyle ki bunlar konuşlandıkları her
tepeden yeryüzünü işgal ettikleri kanaatine vardıklarında kendilerince güya gök
ehlini de öldürdüklerini sanacaklardır. Nitekim Rabbul âlemin bu hususta
şöyle beyan buyurmaktadır:
“Onlar dediler ki; Zülkarneyn hakikat
Yecüc ile Mecüc bu yerde fesat çıkaran kabilelerdir. Bizim ile onların arasında
bir set yapma bir vergi verelim mi? (Kehf/49), Nihayet Yecüc ve Mecüc’ün
seddi açıldığı zaman, onlar her tepeden hücum ederler ve hak olan vaad, kıyamet
yakın olur”(Enbiya/96–97).
Ne diyelim onlar öyle sana durusun, oysa kazın
ayağı hiçte öyle olmayacaktır, bilakis Allah (c.c) çekirge sürü misali
üzerilerine mikroplar yağdırıp hepsini birer birer yok edecektir.
Peki ya, Dabbatül Arz nedir? Aslında Dabbatü’l-arz
konusunda fazla kaynak taraması yapmaya gerek kalmadan rivayet edilen birkaç hadislere
bakmak kâfidir. Nitekim rivayet edilen hadislere baktığımızda Dabbatü’l-arz’ın Mekke’nin
Ecyad adı verilen topraklardan çıkacak olan kuyruksuz, tüylü ve ayakları olan
garip bir hayvan olarak tasvir edildiğini görürüz. Kaldı ki Yüce Allah (c.c)
Kur’an’da bu hususu şöyle tasvir eder de: “O sözün manası (gazabı) kendileri aleyhinde vukua geldiği
zaman yerden bunlar için bir Dabbe çıkarılır. Ki bu, hayvan onlara, insanların
ayetlerinde kati surette inanmaz olduklarını, onlarla konuşur” (Neml/82).
Diğer Büyük
alametler
Hakeza âlimlerimiz pek çok hadis
kaynakların ışığında ahir zamanda Kur’an’ın kalplerden ve Mushaflardan
silineceği, aynı zamanda Kâbe’nin yıkılacağını da belirtiyorlar ki, bununda doğruluğunu
tasdik ederiz de elbet. .
Keza yine âlimlerimiz güneşin batıdan
doğmasını da kıyametin büyük alametleri kapsamında değerlendirip “Güneşle ay
bir araya getirildiği zaman” (Kıyamet/19) ayeti celileyi delil olarak sunacaklardır.
Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in “Kıyametin kopmasına yakın güneş battığı
yerden doğunca gökyüzünün ortasına kadar yükselip sonra geri dönecek ve tekrar
doğu tarafından doğacaktır” hadis-i şerifi bu gerçeği teyid ediyor. İşte
Hanefi âlimlerinden İbn-i Abidin Hz.leri yukarıda
zikredilen söz konusu hadisten hareketle hadisin satır aralarında geçen “..geri dönecek..”
ifadesinden asıl maksadın “öğlen vaktinin girdiğini, aynı
zamanda güneşin batıdan doğmasıyla
birlikte gecenin üç gece uzunluğunda olacağını, fakat insanlar bu anlık
dönüşümü fark edemeyeceğini, ta ki bu olay sonrasında fark edeceklerini, bu durumda beş vakit namazın kazası lazım
geleceği” manasına bir maksat taşıdığı şeklinde
beyan etmişlerdir. Hatta İbn-i Abidin Hz.leri sözlerinin devamında burada
söz konusu fazlalılığın iki gece olduğunu, bu iki gecenin bir gün ve bir gece
yerine sayılacağını, bu yüzden bu geçen süre zarfının beş vakit namaza tekabül
ettiğinin vurgusunu yapmayı da ihmal etmez. .
Berzah Âlemi
Öyle anlaşılıyor ki, Ümmet-i Muhammed’in kahır
ekseriyetinin ömrü yüz yaşını pek bulmuyor, daha çok yetmiş yaş civarında hak vaki olmaktadır.
Her neyse ömür uzun ya da kısa hiç fark
etmez burada asıl mühim olan ilahi emanete sahip çıkıp çıkmadığımız çok önem
arz etmektedir. Yüce Allah (c.c) emaneti
önce göklere, yerlere ve dağlara yüklemeyi murad etmiş, fakat ne var ki cümle
cemadat bu emaneti yüklenmeyi göze alamamıştır. İnsanoğlu ise hemen kabullenivermiş.
Tabii Yüce Allah (c.c) bu durumda insanı yeryüzünün halifesi olarak
ilan edecektir. Madem öyle, insanoğlu bu dünyada yaptıklarından ve
yapacaklarından sorumluluk taşıdığının bilinciyle hem kabirde, hem de ahrette
tek muhatap alınacak varlık olmanın gereğini yapıp öyle hareket etmesi icab
eder. Nitekim kabirde Münker ve Nekir
meleklerini sorularına muhatap kılınırken ahirette de mizanda hesap vermek
suretiyle muhatap alınacaktır. İşte bu sorumluluk yüklenmek bu ya, insanoğlu beşeri münasebetlerinde de
vurdumduymaz davranamayacaktır, Aksi takdirde ne bu dünyada, ne kabirde, ne de
ahirette rahatlık yüzü görmeyip sorumluluktan kaçamayacaktır. Hadi diyelim dünyada iken bir şekilde hiçbir
bedel ödemeden bu dünyadan göç edip kaçıp kurtulsa da bu kez kabirde yılanlar
çıyanlar yakasını rahat bırakmayacaktır. Sakın ola ki nasıl olsa bizi toprağa
verdiklerinde bedenler çürüyecek diye bana bir şey olmaz sanmayın. Oysa
bedenler çürüse de bu kez hayat berzah âleminde ruhen devam edecektir. Bu
demektir ki, toprağın üstü başka bir âlem, toprağın altı da başka bir âlemdir. Ancak
şu da var ki, her ölen toprakla buluşmayabilir de. Malum, öyle ölülerimiz vardır ki cesedi ortada
yok, ya yanmış kül olmuş, ya da boğularak sulara gark olmuş, ya da bir şekilde buharlaşmış yok olmuş.
Tabii bu demek değildir ki kabir hayatından yoksun kalacaklar. Bilakis her
halükarda kabir suali onları da bulacak ve bundan asla kaçış söz konusu değildir.
Çünkü ayetle sabit, Yüce Allah (c.c) dağılan zerreleri toplayacağını bildirmektedir.
Dolayısıyla bir insan her ne surette mevta olursa olsun dağılan zerreleriyle
ilişkisini koparmadan berzah âleminde yerini alacaktır elbet. Böylece kabir
azabı bu tip ölümler içinde geçerlidir. Nitekim bir gün sahabeden biri
Peygamberimiz (s.a.v)’e şöyle sual
eyler:
-Ya
Rasulullah! Cesette ruh olmadığı halde et nasıl acı hissedip sızlar ki?
Cevaben buyurdular ki;
-Tıpkı diş
ağrısında çektiğin acı gibi acı hisseder, hâlbuki diş’inde ruh yoktur! Şüphesiz
kabrin sıkıştırması vardır.
Nitekim bu hususta Allah (c.c) şöyle
buyurmaktadır: “Biz onlara büyük azaptan başka daha hafif bir azabı
tattıracağız” (Secde/21). İşte Resul-i Ekrem (s.a.v) bu nedenle dualarında hep “Kabir azabından Allah’a sığınırım” niyazında bulunmayı ihmal etmez de. Aslında bu
niyaz kendini ümmetine feda etmenin haykırışı bir niyazdır. Zira Ümmet-i
Muhammed’in içerisinde öyleleri vardır ki kabir suali onlardan kaldırılmıştır. Örnek mi? İşte Sıddıklar, İşte Şehitler, İşte vatan sevgisi imandandır
niyetiyle Allah için nöbet tutanlar, İşte her gece mülk ve secde surelerini okumayı
ihmal etmeyenler, İşte kesilmeyen ishal,
taun ve kanser gibi ölümcül hastalıklara sabredip de ölenler bunun bariz misalleridir
zaten. Hatta bu taifeye cuma gecesi vefat eden muttaki müminlerde dâhildir. Ama
öyleleri de vardır ki, mesela insanlar arasında söz götürüp getiren, idrarından
hiçbir şekilde sakınmayan (mesela ayakta bevl edenler ya da banyoda idrar
yapanlar), taharetini temiz tutmayanlar asla ve kat’a kabir azabından
kurtulamayacaklardır.
Hani bazen aklımız başımıza geldiğinde
efkârlanıp topraktan geldik toprağa döneceğiz deriz ya hep, gerçektende toprak kimilerinin bedenlerini
çürütmek suretiyle bağrına basarken, kimilerini de başta peygamberler ve şehit
kullar olmak üzere Evliya-ı kiram gibi zikirleşmiş Salih kulların bedenlerini de
çürütmeden bağrına basacaktır. Şu da var
ki toprağın tek çürütemediği kemik eğe kemiğidir. Hatta eğe kemiği zerreler
halinde savrulsa da varlığını koruyup ahrette de ‘ol’ emri doğrultusunda bir
araya gelip bu kemik vasıtasıyla tekrar yeniden dirilişe geçeceğiz. Zaten
Kur’an-ı Muciz’ül Beyanda bu kemik üzerinden yaratılışımız kodlandığı bildirildiği
gibi yine aynı kemik üzerinde öldükten sonra da yaratılış kodlarımızın dirilişe
geçeceği anlamını çıkarabiliriz.
Mahşer
Malumunuz İsrafil (a.s)’ın birinci sur’a üflemesiyle
birlikte dünya ve dünya içindekiler korku ve endişe içerisinde tir tir titreyip
büyük kıyamet kopacaktır. Öyle ki
kıyametin dehşetinden hamile kadınlar çocuğunu düşürecek derecede korku ve
telaşa kapılacaklardır. Tabii ki korkunun ecele faydası olmayacaktır, ancak bu ecel kıyamet öncesi bildiğimiz ecelden
çok farklı tecelli edecektir. Çünkü ortada hiç şimdiye kadar görülmemiş ve
tarif edilemeyecek derecede büyük bir patlama ve savrulma söz konusu olacak, neticesinde ise tüm insanlık birlikte mevta olup
tekrar dirilmek üzere soluğu mahşerde alacaktır. Zaten haşir toplanmak demektir,
nitekim İsrafil (a.s)’ın sur’a ikinci kez üfürmesiyle birlikte tüm gelmiş
geçmiş insanlık mahşerde huzura çağrılıp toplanır da. Besbelli ki sura ikinci
kez üfürme hadisesi sıradan bir üfürme hadisesi değil, bilakis tüm mahlûkatı Arasat’ta toplayacak
nitelikte Nefha manasına bir üfürüştür bu. Nitekim Yüce Allah ayetlerinde bu üfürüşü
kullarına şöyle bildirir; “Sonra Sur’a ikinci kez üfürülür, birde bakarsın
ki herkes kabrinden kalkmış ne olacağını bekliyor” (Zümer 68), “Hepinize ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir.
O zaman size: Ey İnsan işte bu, senin kaçıp durduğun şeydir denir.. Herkes
yanında şahitlik yapacak birlikte mahşere gelir.. Her şeyi net görürsün” (Kaf,
19–22).
Tabii sadece Arasat’ta cem olacak insanlık
değil, diğer mahlûkatta buna dâhil olacak. Hatta Allah Teâlâ mahşer günü toplanacak
olan mahlûkatın halini Kur’an’da şöyle haber verir de:
-İnsanlardan başka melekler, hayvanlar,
şeytanlar ve cinlerin de mahşerde toplanacağını (Enam 38),
-Kabirden kalkış ve mahşere geliş
esnasında insanların yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz geleceğini, herkesin grup
grup, sınıf sınıf, bölük bölük sevk edileceğini (Kahf 48, Nebe 8),
-Mahşer
günü herkes dünyadayken tanışıp sevdiği imamıyla (önderi) birlikte geleceğini, Peygamberimiz (s.a.v)'in Liva’ül-hamd
sancağı altına aldığı her imam ve bu imamlara tabi olanlarla birlikte huzura
geleceğini, bu arada dostlukları sırf dünyalık üzerine kuranların ise
birbirlerine lanet okuyacaklarını (Sebe31–33, Ahzab 67–68).
Şüphesiz mahşer sonrası cennete
girecek ilk elçi Resul-i Ekrem (s.a.v)
olacaktır (Buhari). O öyle bir
elçidir ki mahşerde ümmetinin derdiyle dertlenmeden cennete hemen adım
atmayacak, yani şefaat edebildiklerine şefaat ettikten sonra mahşer yerini terk
edecektir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) Miraçta gördüklerinden ve kendisine
anlatılanlardan hareketle “o gün geldiğinde insanların mahşere üç halde; yaya,
binekli, yüzüstü sürünerek sevk edileceğini ve ümmetini abdest azalarında
parlayan nurdan tanıyacağını” ümmetine bildirir
de. Ne diyelim, işte görüyorsunuz her ne kadar ona layık bir
ümmet olamasak da ne mutlu bizlere ki onun en son ümmetinden olmuşuz.
Evet, kıyametin kopuşu hak olduğu gibi
mahşerde hesab vermek de haktır. Zira
Yüce Allah Kur’an-ı Azimüşşan’da şöyle buyurmaktadır: “Onların dönüşü
bizedir, hesaplarını görmede bize aittir” (Gaşiye 25–26). Malum,
mahşerde ilk hesab iman ve namazdan olacak, akabinde ise ömrünü nerede tükettiği
gençliğini nerelerde harcadığı hangi ilimle amel edip etmediği (Tirmizi)
gibi bir dizi hususlarda ahlaki seciyesi mizana yatırılıp kendisinden hesap
sorulacaktır. Şayet bir kul amellerine şirk katmışsa hadi şirk kattığın kişiye git
mükâfatını o versin denilip huzurdan tard edilecektir. Oldu ya, sorgu sual esnasında itiraz eden olursa daha
itiraza mahal kalmadan derhal tüm uzuvlar devreye girip şahitlik edeceklerdir.
Hele söz konusu kul hakkına itirazsa, hiç kurtuluşu yoktur mutlaka hesabını vermek
zorundadır. Hatta kul hakkının sorgu suali o kadar çetin geçecektir ki
neredeyse cehennem ateşine razı olurcasına bari cehenneme kaçımda kurtulayım
demesine geçit verilmeyecektir, işte kul hakkı bu derece önemli bir ayrıntıdır.
Nitekim Rasulüllah (s.a.v) kul hakkı
hesaplaşmasını ümmetine şöyle bildirir de: “Kimin, Müslüman kardeşinde
zulmen alınmış bir hakkı varsa, paranın bulunmayacağı kıyamet gününden evvela
onunla helalleşsin, helalleşmeden önce ölürse zulmettiği kadarı alınıp mazluma
verilir. Eğer zalimin iyiliği yoksa mazlumun kötülükleri alınıp o zalime
yüklenir.” Hakeza aynı hassasiyet hayvanlar âlemi içinde geçerlidir.
Nitekim boynuzsuz koyun boynuzlu koyundan kısas yoluyla hakkını almadan toprak
olmayacaklardır. İlginçtir dünyada iken toprak gibi tevazu sahibi olmayan
insanlar mahşer günü hayvanatın toprak olduğunu gördüklerinde imrenip “Ah keşke
bizde toprak olsaydık” (Nebe:40) diyeceklerdir. Anlaşılan o ki mahşerde sadece Arş, Kürs,
Levh, Kalem, Cennet, Cehennem ve ruhlar toprak olup yok olmayacaklardır,
bilakis belli bir program dâhilinde hazır tutulacaklardır.
Peki ya çocuk ve deliler? Bikere
adı üzerinde çocuk, diğeri de akıldan yoksun bunak kişiler, elbette ki bunlarda
hesaptan ve azaptan muaf tutulup sorgusuz sualsiz direk cennete gireceklerdir.
Ehlisünnet
âlimlerin bildirdiğine göre cennet ve cehennem şuan hâlihazırda konumlanmış
halde konuklarını beklemekte. Nitekim Rasulullah (s.a.v) Miraç’ta cenneti ve
cehennemi gördü de. Cennet sekiz tabakadan oluşurken cehennem yedi tabakadan
ibarettir. Konum olarak cennet yukarıda
konumlanırken, cehennem ise alt konumdadır. Cennetin en büyük birinci nimeti şüphesiz
Allah’ın cemal’ini müşahede etmek olacaktır, ikinci olarak en büyük nimeti ise
şayet Salih kullar arasına girmeyi başarmış bir müminse Rasulullah (s.a.v)’e komşu
olmakla bu nimete erecektir. Diğer tali nimetlerse kapıcısından tutunda
hizmetçisine kadar nice akla ve hayale sığmayacak nimetler söz konusu
olacaktır. Kapıcı Rıdvan bekçisi olarak karşılık bulurken, hizmetçilerde Huri
ve Gılman olarak karşılık bulacaktır. Malum, dünyada karı koca olanlar cennette
de beraber olacaklardır, kocası olmayanlarsa cennet ehli olan kimselerle evleneceklerdir.
Üstelik cennette ihtiyarlamak diye bir dert tasada olmayacak, tam manasıyla rahatlık
ve huzur yurdu olacaktır. Peki ya cehennem? Cehennem de cennetin tam zıddı bir
misyon yüklenip sürekli sıkıntı ve azap verici bir yurt olacaktır. Öyle ki, cehennem
ateşinde yanıp eriyen vücut bile devamlı kendini yenileyip azab taze
tutulacaktır.
Kâfirler inanmaya dursun, biz müminler
olarak şeksiz şüphesiz inanıyoruz ki kıyamet, mahşer, mizan hepsi haktır. Mizan
kurulduğunda cehennem ateşinin dehşetine kapılan Peygamberler bile yönünü Arş’a
çevirip; 'Nefsi nefsi' diye feryat edeceklerdir. Peygamberler içerisinde sadece Habib-i Ekrem
(s.a.v) “Ümmetim, ümmetim” diye feryat edecektir.
Velhasıl-ı kelam dünya evinden mahşere
denen yolculuğu bizi sonsuz nimetleriyle donatan Yüce Allah’ın kelamıyla şöyle
bağlayabiliriz: Kıyamete amel defteri sağ eline verilen kolay bir hesap ile
hesap görecektir ve sevinçli olacak ehline dönecektir. Fakat kitabı arka
taraftan verilen artık helak diye bağıracaktır ve cehenneme girecektir. Çünkü o
evinde sevinçli ve keyifli idi (İnfak/7–13), Kıyamet gününde
adaletle tartacak olan tartı aletleri koyacağız (Enbiya/147) .
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3195/dunya-evinden-mahsere.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder