EY YOLCU! YOLCULUK NEREYE?
SELİM GÜRBÜZER
Konuk olduğumuz şu fani dünyada
kafileler eşliğinde kimi ilim, kimi dost, kimi ticaret, kimi filim, kimi spor gibi
değişik sebeplerle yollara düşüldüğü bilinen bir husus. Hangi sebeplerle yollara
düşülürse düşülsün neticede insanoğlunun eninde sonunda varacağı en nihai nokta
Yüce Allah’ın Kur’an-ı Mucizü’l Beyan’da; “Hepiniz Allah’tan geldiniz, Allah’a döneceksiniz”
vechiyle beyan buyurduğu ilahi huzur
olacaktır elbet.
Madem, yolculuk insan hayatının var olan bir
gerçeği, o halde burada önemli olan
kimin hangi gaye maksatla ve hangi vasıtayla yolculuk yapacağı çok büyük önem arz
etmekte. Bikere gayesi Allah’a ulaşmak
olanın vasıtası şeriat gemisi olmalıdır. Tâ ki, Nuh’un kurtuluş gemisinde
olduğu gibi vuslat limanında demirleyene dek bu gemi üzerinde seyreylemek gerekir.
Görünen o ki, gayesi Allah olanın menzili maksuduna ulaştıracak tek kurtuluş bineği
‘şeriat,
tarikat ve hakikat’ donanımlı gemisinden başkası değil elbet. Zaten insanın böylesi üç tuğlu donanımlı
gemiyi terk etmesi kendi kendinin tufanı olur.
Hani denilir ya hep, yolcu yolunda gerek
diye, aynen öyle de tarik olmak varken tufan olmak niye. Ki, tarik
yol demektir. O halde yola koyulurken rotamızı
illa ki ‘şeriat, tarikat ve hakikat’ donanımlı
gemisinin kumandası hükmünde olan dümeninin belirlediği istikamet üzere seyreylemek
gerekir. Aksi halde azgın deniz dalgalarının
arasına karışıp bizim için tufan kaçınılmaz olur. Her kim ‘şeriat, tarikat ve hakikat’ gemisinin
üç tuğlu dümenine tabii olmaksızın ‘ben kendi
kendimin rotamı belirlerim’ diyorsa bu tamamen değim yerindeyse gemi azıya almış
nefsin azgınlığının ifadesi demek olur. Ki, daha sözün sahibi gemin (atın) dizginlerini elinde
tutmasına fırsat kalmadan o çok güvendiği nefsi onu çoktan azgın dalgalara atıverir
bile. Düşünsenize bir otomobil için debriyaj,
fren ve gaz butonları ne ifade ediyorsa, Hz. Nuh (a.s)’ın misyonunu yüklenmiş
bir gemi için ‘şeriat, tarikat ve
hakikat’ butonları da kurtuluşa ermenin ta kendisi bir ifadedir. Malum, şeriat butonu bu geminin zahiri rotasını
belirler, tarikat butonu bu geminin özü mesabesinde
bâtıni rotasını belirler, hakikat butonu
da bu geminin meyvesi hükmünde ki en nihai varacağı limanın rotasını belirler. Hiç kuşku yoktur ki, hakikat meyvesine ulaşmak ancak şeriat ve
tarikat butonlarını işler hale getirmekle mümkün. Hele bir insan
‘şeriat, tarikat ve hakikat’
basamaklarını bir bir aşmaya bir görsün biiznillah Allah’a vuslat bir hayal değil
gerçeğin ta kendisi olacaktır. Ki, buna inancımız tamdır. Çünkü şeriat; Yüce Allah'ın (c.c) Resulüne
(s.a.v.) indirdiği ahkâmdır. Tarikat Kur’an ve Sünnet-i seniyye üzere amel
etmektir. Hakikat ise tüm Salih amellerin semeresi manasına Şeb-i arusca meyvelenmek
demektir.
Öyle anlaşılıyor ki, iman-ihlâs-ihsan gemisinin bu üç başlı
butonların gösterdiği istikamette rotamızı belirlemeksizin asli vatan cennete
giden kapıların açılması pek mümkün gözükmüyor. Örneğin tasavvufi butonu temsil
eden gemi kaptanının, yani mürşidi kâmilin rehberliğinde rotamızı
belirlediğimizde Yüce Allah’ın emirlerine uymak, nehiylerden kaçmak denen bir
yola girilmiş olunur. Şeriat butonunu temsil eden gemi kaptanının, yani şer’i
ilimlere vakıf mollanın rahle-i tedrisatından geçmekle de medrese ilmine
girilmiş olunur. Besbelli ki her bir buton
bağrında bin bir sırrı bağrında taşıdığından kaptansız bu butonlara dokunmanın
hiçbir fayda sağlamayacağı muhakkak. İlla
ki hak ve hakikat yolunda rehber edinmek şarttır. Çünkü yollar bir bilenin rehberliğinde kat
edilebiliyor. Aksi halde atalarımızın dediği üzere maazallah ‘kılavuzu karga olanın burnu pislikten
kurutulmaz” olanların haline düşeriz. Bu duruma düşmemek için yine atalarımızın
dediği üzere ‘at binenin (iş bilenin),
kılıç kuşananın’ misali iş bilen gemi kaptanların izini iz sürmüş oluruz.
Böylece gemi kaptanların rehberliğinde ‘şeriat,
tarikat ve hakikat’ basmaklarının izini iz sürmekle iman, salih amel ve
güzel ahlak sahibi mümin olmak şerefine nail oluruz da.
Evet,
insanoğlu dünya gemisinde bir seyir halinde turlamakta habire. Ancak dünya
gemisiyle turlarken acaba elest meclisinde verilen sözün gereğini yerine getirerek
turlayabiliyoruz mu, asıl önemli püf nokta burasıdır. Bu bilinçte turluyorsak
ne ala, bu bilinçte turlamıyorsak vay
halimize. Unutmayalım ki, insanoğlu diğer canlılar gibi sadece et ve kemikten
ibaret yaratıklar değildir, bilakis “Yere göğe sığmam, mü’min kulumun kalbine
sığarım” kutsi hadisin sırrınca donatılmış eşrefi mahlûkat bir varlıktır. Madem
eşrefi mahlûkat varlıklarız, o halde bize dünya gemisinde başıboş turlamak
değil yaradılış gayemize uygun turlamak düşer. Buna mecburuz da. Ki, yaradılış gayesinin gereğini yapan dolu
başakların başı eğik, dolu olmayan başakların ise başı dik olurmuş. Sakın ola ki
rotamızdan sapıp da hâşâ dünyayı ben yarattım diyecek kadar zıvanadan çıkmış
burnu bir karış havalarda içi boş başaklar gibi avare avare turlayanlardan
olmayalım. Bakmayın siz öyle onların, dünya
sathında ‘Ye kürküm Ye’ misali kendilerini
bulunmaz Hint kumaşı sanan adammış gibi dolanmalarına, kazın ayağı hiçte öyle
değil, gerçek anlamda adam olsalar dünya sathında eğilmiş dolu başaklar gibi
dolaşmaları gerekirdi. Tevazuu hali hak getire, onların her biri burnu kaf dağında adamlardır.
Bakınız Yüce Allah bu hususta ne
buyuruyor: “Yeryüzünde böbürlenerek
dolaşma! Çünkü sen ne yeri yarabilir ne de dağlarla ululuk yarışına
girebilirsin.” (İsra, 37)
Asıl yiğit adam o dur ki, dünya
gemisinde Rabbinin emri doğrultusunda terhis olana dek dolu başak halde
turlayabilendir. Rabbimizin emri dışında kendi başına buyruk kesilen asla
kurtuluş limanına demir atamaz. Zira hiç kimse şah değil, padişah değil, kaptan değil.
Dolayısıyla kaptansız kendine rota belirlemek ahmaklık olur. Malum bizim
padişahlarımız, kaptani deryalarımız yedi iklimde hükmetmiş
şahsiyetlerdir. Onlar bile ne
hakanlığını, ne padişahlığına, ne de kaptanıderyalığına güvenmişlerdir, bilakis
onlar kurtuluşu Allah’a sığınmakta bulmuşlardır. Öyle ki padişahlarımız Cuma namazına giderken
talebe-i ulûmdan bir gruba ‘Mağrurlanma padişahım, senden büyük Allah var!’
diye tempo tutturaraktan kendilerini hizaya çekmişler de.
Şayet bizlerde şu imtihan dünyasında yolculuğumuzu
alnımızın hakkıyla tamamlamak istiyorsak, ilk iş bize Allah’ı unutturacak tüm dünyevi
adresleri ve randevuları iptal edip Allah’ı hatırlatacak adresler için yola
koyulmak olmalıdır. O adrese teslim
yolculuklar nedir derseniz, hiç kuşkusuz:
-İlim
öğrenmeye yönelik yolculuk,
-Sıla-i rahim yolculuk,
-Dost ziyareti yolculuk,
-Hac yolculuğu,
-Cihad yolculuğu (Allah Resulü; Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihattır buyurdu.),
-Hizmet yolculuğu,
-Sağlık
veya tedavi olmak için çıkılan yolculuk,
-Helal
rızk için yapılan ticaret yolculuğu,
-Tefekkür
veya ibret için göze alınan yolculuk gibi yolculuklardan başkası değildir elbet.
Hele
ki, birde bunlara ilave edilmesi gereken bir kutsi yolculuk daha var ki, Allah
dostunu ziyaret için çıkılan yolculuktur bu. Biz Türkler, Allah dostlarına evliya anlamında Barak baba
gibi Baba, Korkut Ata gibi Ata olarak yâd
etmişizdir hep. Öyle ki her bir manevi
başbuğ babamızı manevi dost karındaş ata bilip ziyaretlerinde bulunmayı ihmal
etmemişiz de. Hem nasıl ihmal edebiliriz ki, Allah Resulü (s.a.v) “Din
kardeşini Rıza-i Bari için ziyaret eden cennetliktir” diye buyurmuş. Nitekim bir mümin baba dost bildiği kardeşini
ziyaret için yola çıktığında Allah (c.c)
yoluna meleklerden bir bekçi koyar. Melek adama şöyle sual eder:
-Ey yolcu, hayırdır nereye gidersin böyle?
Adam:
-Kardeşimi
ziyarete gidiyorum der.
Melek:
-O senin
yakının olduğu için mi?
Adam:
-Hayır der.
Melek;
-Yoksa bir
dünyalık menfaatin mi var?
Adam:
-Asla, onu
Allah rızası için ziyaretine gidiyorum deyince
Melek:
-Madem öyle,
Allah sana bu yolu mübarek kılsın. Zaten yolunun üzerinde bulunma sebebim, senin
o adamı sevdiğin gibi Yüce Allah’ın da seni sevdiğinin müjdesini vermek içindir
buradayım ” der (Hadis).
Hakeza mürşid ziyareti için yola çıkanlar
içinde öyledir. Onlar manevi dost karın kardeş olmaktan öte Peygamberimiz
(s.a.v)’in varisi hükmünde Rabbani âlimlerdir. Ki, Rabbani bir âlimi ziyaret etmek
demek aynı zamanda insana feraset kazandıracak seyr u süluk yoluna adım atmak
demektir. Seyr-u süluk eyleyen bir sofi Allah’ı bilmeye çalışmak manasına marifetullah ilmine kendini
adar da. O halde bize Rabbani âlimlerin
rahle-i tedrisatından geçmek düşer. Bakınız Habir b. Abdullah (r.anh) bir hadis-i
şerifi işitmek için bir aylık yolculuk yapmış bir zattır. İşte gerçek yolculuk
budur. Madem öyle ilim uğruna göze alınan seyahatin, en ihlâslı amel demek
olduğunu bilmekte fayda var. Bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.v) “Kim kırk gün
Allah için ihlâsla amel ederse kalbinden diline doğru hikmet pınarları
fışkırır” buyurmuşlardır.
YOL ODUR Kİ İRŞADA VESİLE OLA
Hiç kuşkusuz tekkeler marifetullah ilminin
tahsil edildiği kutlu mekânlardır. Bundan ötürü atalarımız “Tekkeyi
bekleyen çorbayı içer” denilmiştir hep.
Mevlana Halid-i Zülcenaheyn
(k.s) Musul’da doğup büyüdü. Ve Irak’taki Süleymaniye medresesinin
müderrisliğini de yaptı. Ancak sürekli
kalbinde bir şeylerin eksik olduğunu hissettikçe ledün ilme hevesi artmaya başlayıp
ta uzak diyarlarda ruhunun susuzluğunu giderecek kaynak aramaya koyulur da. Önce Mescid-i Nebevi yoluna koyulduğunda Şam’a
uğramadan edemezdi. Uğradığında Kadiri Şeyhinden icazet alır da. Derken o
kutsal topraklara vardığında Yemenli bir Salih zatla karşılaşır. Belli ki, bu karşılaşma
sıradan bir karşılaşma değildi. Çünkü bu karşılaşmada aralarında nasıl bir
elektriklenme oluyorsa kendisinden irşat etmesini talep eder. Bunun üzerine
Yemenli zat kendisine şöyle nasihatte bulunur:
-Hey evlat! Var elini Mekke’ye. Kâbe’yi
ziyaret et. Sakın ola ki orada mantığına ters gelen bir durumla karşılaştığında
itiraz etmeyesin.
Mevlana Halid Zülcenaheyn (k.s);
-Peki, Efendim deyip Mescid-i Haram
yoluna koyulur. Orada tavafını ve
namazını eda ettikten sonra sırtı Kâbe’ye dönük Delail’ül Hayrat okuyan bir
adam gördüğünde taaccübüne gidip kendi kendine;
-Ya
hu! Bu adam nasıl olur da arkasını Kâbe’ye doğru edebe mugayir bir vaziyette
oturur diye itiraz eder. Az sonra o adamla göz göze geldiğinde dönüp şöyle der:
-Sen Allah katında müminin kalbini
Kâbe’den üstün olduğunu bilmiyor musun? Hem sen ne çabuk Medine’de sana tembih
edilen nasihati unutur oldun ki deyince, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s), bu
kez o zatın dizinin dibine çöküp kalbindeki ateşin dindirilmesini talep eder.
Böylece o zat (ya da bir Allah adamı veya
bir meczup) şöyle der:
-Senin irşadın bu diyarda değil
Hindistan'da. Bekle, ta ki oradan bir işaret gelince oraya yolculuk yapasın ve
irşad ediciyi orada arayasın.
Tabii Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s)
Hac vazifesini bitirince dönüş yolunda tekrar Şam’dır. Burada Muhammed Derviş
Azimabadi Hz.leriyle görüşür. O’da tıpkı Beytullahta ki meczup gibi Hindistan’ı
işaret eder (Şeyh Abdullah-ı Dihlevî Hz.lerini). Şam’dan sonra Süleymaniye topraklarına ayak bastığında
talebeleriyle tekrardan buluşup ders vermeyi ihmal etmez de.
Evet, talebelerine ders okutmasına okutur ama bir
yandan da gözü hep Hindistan’dan gelecek haberdedir. Ve nihayet o beklediği
haber Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)’inin bir sofisi vasıtasıyla geldiğinde gözü
bir anda aydınlanıverir. Tez elden büyük
bir heyecan ve aşkla Hindistan yollarına revan olur.
Yollar uzun, yollar ince elbet.
İnceliği şundan belli Hindistan topraklarına yaklaştıkça heyecanı büsbütün bin
kat daha da artar. Huzura vardığında büyük buluşma, yani intisabı gerçekleşir. İlginçtir dergâh yolunda kendisine ilk iş
olarak tuvalet temizliği ve diğer vesair hizmetler verilir. Dile kolay tam yedi
sene dergâhın su işleri ve tuvalet temizlik hizmetlerinde koşturur bile. O hizmette koştururken o arada Şeyh Abdullah-ı
Dihlevî (k.s)’ın dikkatinden de bir şey kaçmaz. Şöyle evinin penceresinden Mevlana Halid-i süzdüğünde
bir de ne görsün dergâhın avlusundaki işleri artık melekler görmekte. Ve huzuruna
çağırdığında şöyle der:
-Ey Evlat! Allah bu kutsi yol sana mübarek
olsun, artık görüyorum ki gurur ve kibir
ayaklarının altında ve işini melekler yapmakta. Haydi, sana uğurlar olsun, şimdi
senin için irşad vaktidir.
Ve onu uğurladığında atın üzengisinden
birazcık tutar da. Etraftan görenler;
-Ya hu, koskoca bir şeyh nasıl olurda atın yularından
tutar diye taaccüp ettiklerinde onlara dönüp şöyle der:
-O
kadarını da bize çok görmeyin, şayet
atın yularından da çekip tutmasaydık buradaki tüm nisbeti alıp götürecekti.
Düşünsenize, buraya gelmeden önce tek kanatlı
zahiri âlim olmanın yanı sıra beş Tarikatı Aliye’dende halifelik icazeti almış
zattı o, şimdi ise tam teçhizatlı batını ilmide yüklenip çift kanatlı zat
olarak irşada koyulacaktır. Hatta o gün
bugündür kendisi çift kanatlı manasına ‘Zülcenaheyn’ denilerek yâd edilir hep. Öyle
ki, mürşidinin izniyle Süleymaniye’de irşada başladığında dört yüz halife
yetiştirerek adından söz ettirirde.
İlginçtir halifelerinden üç tanesi bir
meselede itiraz ettiklerinde tard edilirler. Tard edilmeleri de yerinde bir
karar. Çünkü bu kutsi yol en ufak bidat’in hoş görülmesine geçit verilmez. Taviz tavizi doğuracağından o üç halife akşam
namazından sonra tesbihat sırasında ‘Allahümme
ecirnaminennar’ okuma esnasında eller aşağıya indirilmesi gerekirken
yukarıya kaldırmalarına göz yumulmaz. Kendileri bu durumda ikaz edilip itiraz
ettiklerinde tard edilmeleri kaçınılmaz olur.
Derken soluğu Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)’ın yanında alırlar. Yani,
özür dilemek için ona iltica ederler. Bunun üzerine Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)
Şöyle der;
-Vallahi benim yapacağım bir şey
kalmadı, Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s) burada ki tüm nispeti alıp götürdü zaten. Siz
buraya boşa yorulup geldiniz, bende bir şey kalmadı.
Hâsılı kelam Mevlana Halid
Zülcenaheyn (k.s) böyle bir zattır, kendisi zamanın irşad kutbu olur da.
YOLLARDA KIBLE TAYİNİ
Yol deyip geçmemek gerekir, yolunda
kendine has bir ‘adabı-erkânı-usulü’ söz konusudur. Nitekim ehlisünnet âlimlerin
yazdığı fıkıh kitaplarına baktığımızda yol adabıyla ilgili pek çok ilginç çıkarımlar
bulabiliyoruz.
Bikere her şeyden önce yolculukta üzerinde
en hassas olmamız gereken durum kıble tayini hususudur. Şayet konaklanan yerde mihrab
varsa kıble tayini araştırmasına gerek yoktur. Mihrab yoksa asıl burada ne yapmamız gereken
bir fıkhı meseleyle karşılaşırız ki, hiç
telaşa mahal bırakmadan bu tür durumlarda ilk iş kıbleyi araştırmak değil bir
bilene sormak olmalıdır. Dikkat edin bir bilen diyoruz. Sebebi gayet çok basit, bilgisinden emin olunmayan,
yani güvenilirlik ehliyete haiz vasfa sahip olmayan bir kişiden kıble sorulmaz da onun
için elbet.
Peki, güvenilir vasfa sahip olmayanlar
kimlerdir denildiğinde, bunlar fıkıh kitaplarımızda:
-Fasık,
-Çocuk,
-Kâfir gibi özelliklerdeki kişilerdir.
Güvenilir kimseler bulunmadığında yapılacak
ilk iş ise yine fıkhı kitaplarında belirtildiği üzere:
-Çobanyıldızı,
-Güneş,
-Kutup yıldızı,
-Doğudan
esen rüzgâr,
-Batıdan esen rüzgâr gibi
delillere başvurmak olmalıdır.
Hiç
kuşkusuz bu sıralanan delillerden en zayıfı rüzgâr, en kuvvetlisi ise kutup yıldızıdır. Kutup
yıldızı yedi küçük yıldız kümesinden oluşup yön tayininde kuvvetli delil olarak
karşımıza çıkar. Burada edinilen bilgiler ışığında gökteki konumuna ve şekline
bakaraktan çok rahatlıkla kıble tayini yapmak pekâlâ mümkün. Nasıl ki Rü’yet-i Hilal
Ramazan ayına girdiğimizin işaret bir deliliyse, kutup yıldızı da kıble tayini
için çok önemli bir işaret delilidir. Nitekim Allah Teâlâ’nın bu hususta
mealen ”O, karanın ve denizin
karanlıklarında yolunuzu bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır.
Bilen bir toplum için ayetleri ayrı ayrı açıkladık” (En’am, 97) beyan
buyurması bunun bariz delilidir. Ayet-i Celile’den anlaşıldığı üzere yıldızlar
sanki insanoğlu ibadetten geri kalmasın diye pusula vazifesi görmekteler. Sadece
insanoğlu için mi pusula olmaktalar,
elbette ki diğer canlılar içinde başka amaçlara yönelik pusula
donanımları söz konusudur. Mesela çöl karıncalarının
durumuna baktığımızda tıpkı arılarda olduğu gibi bünyelerinin polarize ışık
donanımıyla donatılmaları sayesinde çok rahatlıkla yön tayini yapabildiklerini görebiliyoruz.
Öyle ki, çöl karıncaların gözleri içerisinde ki ultraviyole dalga boy ışınlara
duyarlı alıcılarının güneş ışığını analiz edecek bir donanıma sahip olmaları
onları çöllerin o kızgın kumları üzerinde yuvalarını bulmaya ziyadesiyle
yetiyor artıyor da. Burada güneş ışınları çöl karıncalarının yuvaya dönüşlerinde
adeta pusulası olmaktadır. Belli ki gökyüzünde her bir irili ufaklı ışık
kandilleri (gökyüzümüzü aydınlatan gök cisimleri) süs için konuşlandırılmamışlardır, daha pek
çok vazifeleri olmalarına rağmen icabında yeryüzünde ki canlılara yön tayininde
pusula olmak içinde konuşlandırılmışlardır. Şayet bir kimse gökyüzüne bakaraktan
kıble tayini yapacak bilgi donanımına sahip değilse, nasıl olsa bu bilgi bende
yoktur diye namazı boşlayamaz, bir başka açılardan da araştırmalara koyulması
icap eder. Oldu ya, etraf ıpıssız bir halde,
kıbleyi soracak hiç kimseler de etrafta yok gibi, bu durumda o insan kuvvetli
zannı üzere olduğu bir yöne doğru namaz kılmakla mükelleftir. Şayet namaz sonrası kıbleye isabet etmediği anlaşılırsa
o kılınan namazın iadesi gerekmez ve o namaz sahihtir. Bakınız ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) bu
hususta ne diyor: “Araştıranın kıblesi niyet ettiği yöndür.” Birde bunun tam aksine etrafı kolaçan
ettiğinde kıblenin neresi olduğuna dair etrafında soracağı yerli halktan birileri
olmasına rağmen onlara kıbleyi sormak varken bunun yerine kendi araştırmasıyla
kıbleye yönelip namaz kılan bir adamı düşünün. Hiç kuşkusuz o adamın namaz
sonrasında kıbleye isabet etmediği ortaya çıktığında, o namaz sahihlik
kazanmayacaktır. Dikkat etiyseniz satır
aralarında yerli halk dedik, çünkü kıble
tayininde şahitliğine başvurulacak kişinin yerli halktan olması şarttır.
Ya da varsayalım ki, bir kimse araştırmaksızın namaza durduğunu. Selam verip namazı tamamladığında kıbleye tam
isabet ettiği ortaya çıksa da sırf araştırma farzını terk ettiğinden dolayı bu
kılınan namaz sahihlik kazanmaz. Buradan pekâlâ şu kanaate de varabiliriz, müminler
olarak bir şekilde gökteki güneş, ay, yıldız her bir gök cismi hakkında az çok genel
hatlarıyla bilgi edinmemiz gerektiği anlaşılmakta, aksi halde kıble tayini durumlarıyla karşılaştığımızda
ileri süreceğimiz ‘bilmiyorum’ ifadesi
geçerli mazeret bir sebep olarak karşılık bulmayacaktır. Dedik ya, müminler
olarak az çok ilmihal bilgisi edinmek şarttır. Bizim için astronomi ilminin tüm
inceliklerine vakıf olmak şart değildir sadece. Çünkü bunun için illaki ilim
tahsil etmek gerekir. Böylesi ince
konulara muhatap kaldığımızda yapacağımız tek şey aklımızın kestirebildiği
ölçülerde gerekli araştırmaların yaptıktan sonra kuvvetli zannımızın ön gördüğü
istikamete yönelmek olmalıdır. Ki, bu yöneldiğimiz yön bizim kıblemiz olur. Oldu ya namaz esnasında namaz esnasında
zannımız değişikliğe uğrayacak gibiyse bu kez zihnimizde oluşan değişikliğe
uğrayan kuvvetli zannımızın ağır bastığı istikamete doğru yönelmek olmalıdır. Yok,
eğer bunu yapmayıp sonradan bir rükün eda edecek kadar bir süre sonra yönelirsek, o
namaz sahih olmaz. Çünkü normal şartlarda
da bir kimse özrü olmaksın göğsünü çevirmek namazın bozulmasına yeterli
sebeptir. Malumunuz göğüs çevrilmeksizin sadece yüzün çevrilmesiyle namaz
bozulmamaktadır.
Yolculukta yol arkadaşları kendi
aralarında kıble hususunda ihtilafa düştüklerinde namazlarını ferdi kılmaları
lazım gelir. Şayet pusulasız yola çıkmışsak, yönümüzü Kâbe’nin bir parçasına ve
gökyüzündeki boşluğuna isabet ettirmekle de maksat hâsıl olur.
Yolculuk esnasında zaruret
bulunmadıkça yürür halde veya seyir halde bir binek (vasıta) üzerinde
farz ya da vacip namazı eda edilmemelidir. Şayet seyir halinde değil de sabit halde sedir
ve düz tahta şeklinde namaz kılmaya elverişli bir arabaysa pekâlâ kılınabilir.
Şayet bir kimse özrü sebebiyle bir
hayvan üzerinde (günümüzde ulaşım vasıtaları) farz namazını kılmak zorundaysa o kimsenin gücünün
yettiği tarafa yönelerek namazını kılması caizdir. Keza hastalığından dolayı kendisine yardım edecek
hiç kimsenin olmadığı kişi içinde bu hüküm geçerlidir.
Bir kimse eda edeceği yer çamurluysa
bu durumda binek hayvanı (arabasını) durdurup hayvanı kıbleye döndürdükten
(arabası düz tahta şeklinde ise) sonra
üzerinde ancak farz namaz kılması caizdir.
YOLDA İBADET
DURUMLARI
Yolculuk çileli de olsa asla namaz terk edilemez.
Zaten namazda Miraca yolculuk demektir, o halde yolculukla özdeşleşmiş namaz nasıl
terk edilebilir ki. Düşünsenize Ashab-ı Kiram cephede çarpışırken bile namazı
ve cemaati terk etmemişlerdir. Öyle
ki, cephede bir grup sahabe düşmanla
çarpışaraktan saf tutup namaz kılıyor, bir müddet sonra geri çekilip tekrardan
düşmanla çarpışıyor, derken ateş hattında bulunan diğer grup bu kez namaza
dâhil olup adeta devri daim şeklinde namaza durulmuş oluyorlardı, böylece savaş esnasında bile farz namazları
terk edilmemiş oluyordu. Zaten terk
edilmez de.
Hiç kuşkusuz yolculuk deyince sadece
patika yol, kara yolu, çevre yolu,
oto yolları akla gelmemeli, tüm
bunlara ek olarak yol güzergâhları üzerinde konuşlanmış hanlar, hamamlar, kervansaraylar, mabetler (camii,
kiliseler) gibi bir dizi mekânların her biri yolculukla bütünleşen unsurlardır.
Burada bir mü’min olarak yol boyunca nerde ne yapacağımız ve yolla bütünleşen unsurlardan
hangileriyle hemhal olacağımız çok önem arz edecektir. Şayet bir mümin olarak nerde
ne yapacağımızın İslami kural ve kaideleri bilmezsek yolculuğumuzdan murad
edilene ulaşamayız. Ki, yol üzerinde
konaklayacağımız yerde cami olacağı gibi kilise ve havrayla karşılaşmakta
mümkün. Bu durumda bir Müslüman’ın havra,
ya da kilise’ye namaz için girmemesi gerektiği fıkhı kuralını bilmesi gerekir. Bu söz konusu mabetlere girilmemesinin nedeni
Hıristiyanlara ya da Yahudilere ait mabetler olduğu için değil, bilakis şeytanların
toplandığı yer olması bakımdan, resim ve heykellerle donatılmış olması nedeniyledir
elbet. Keza yol güzergâhları sırf Müslümanlara yönelik sosyal tesislerle düzenlenmiş
olmadığına göre mola verilen tesis olarak, yani her an kapalı mekân olarak sadece
meyhaneyle de karşılaşmak mümkün. Dolayısıyla meyhanenin her hangi bir
bölümünde kılınacak namazın hükmü nedir dendiğinde, bikere zihni meşgul edecek enstrümanlı müzik
ve çalgı sesleri gibi rahmani olmayan ortamın varlığı hiç tartışmasız o kılınan
namazın mekruh olmasına tek başına yeterli sebeptir zaten.. Keza aynı durum
gürültüden geçilmeyen değirmenler içinde geçerlidir. Çünkü gürültü zihni meşgul
edip huşumuzu bozacağından namaz kılınması mekruhtur.
Eskiden
binek denince at deve akla gelirdi, şimdi ise bineklerimiz lüks otomobiller,
uçaklar, gemiler vs. olmuş. Malum, Peygamberimiz döneminde binekler deve türü
hayvanlardı. Dolayısıyla eski binekler hakkında hüküm nedir denildiğinde Rasulüllah
(s.a.v)’ın beyan buyurduğu “Develerin çöktüğü yerlerde namaz kılmayın. Çünkü
develer şeytandandır” hadis-i şerifi
yeterince her şeyi izah etmeye yetiyor zaten. Hakeza Peygamberimize koyun ağıllarının hükmünü
sorduklarında ise “Oralarda namaz kılın, zira onlar bereketten
yaratılmışlardır” (Müslim) şeklinde verdiği cevapta bir başka açıdan
meseleye yaklaşmanın izahı olarak anlamamıza yetmekte. Nasıl mı? Belli ki develerin
şeytan olarak telaffuz edilmesinden maksat ulemamızın beyanlarından hareketle şeytana
benzer sıfatta ürkek ve eziyetçi özelliği sahip olmalarından ötürüdür. Öyle ya, namaz kılma esnasında develerin ürkmeyeceğinden
hiç kimse emin olamayacağına göre namaz boyunca aklı meşgul edeceği muhakkak.
Ama koyunlar öyle değil, bilakis uysal hayvanlar
olmaları hasebiyle koyunların bulunduğu ağıllarda kılmanın hiçbir sakıncası
yoktur. Şu da var ki, hadis-i şerifte
develerin çöktüğü yerde namaz kılmak mekruh denilmekte. Barınakları için mekruh denmemekte. O halde develerin çöktüğü yerle kıyas
ettiğimizde temiz olan ağılları bundan istisna bir hüküm ortaya çıkar. Yani, bu
demektir ki, deve ağıllarının temiz olan kısmında namaz kılmak mekruh değildir.
Dikkat edin temizlik burada şart hükmünde, şart olmasa hayvanların boğazlandığı mezbaha
türü yerlerde kılınan namazlar mekruh olmazdı.
Evet, yolculuk esnasında da olsa temizliğe
riayet şarttır. Çünkü yollar pislik veya
idrardan arınmış güzergâhlar değildir. Ehlisünnet
âlimlerimiz yolun üst ve alt kısmında namaz kılmayı mekruh addetmişler de.
Çünkü çöplükler genelde yol kenarlarında bulunurlar, çöplük olan yerlerde
karasineklerin üşüştüğü malum,
dolayısıyla mekruh olarak addedilmesi gayet tabidir. O halde yapılması gereken
yol kenarı da olsa gözle görülemeyecek derecede çöplük kırıntılarının
olabileceğini hesaba kataraktan temiz bir yaygı serip öyle kılmalı, yani yaygısız kılınırsa, o namaz mekruh olur.
Peki ya,
yol da konakladığımızda tuvalet kapısı önleri ya da civarında kılmanın
hükmü nedir diye sorulduğunda malum bu hususlarda da ehlisünnet âlimlerimiz
tuvalette Allah zikredilmez hükmünden hareketle kılınmamanın daha doğru olabileceğine
hükmetmişlerdir.
Yolculuğumuz süresince gasp edilmiş
araziye de denk gelebiliriz. Olsun,
durduk yere hiç telaşlanmaya gerek yoktur, fıkıh kaynaklarımıza baktığımızda gasp edilmiş
yerde kılmaya müsaade vardır. Burada yasak olan namaz değil, yasak olan gasb
edilmiş arazidir. Keza gasp edilen yerde
inşa edilmiş mescit içinde bu hüküm aynıdır, yani namaz kılınmasında beis
yoktur ve sahihtir. Öyle anlaşılıyor ki, başkasına ait olan yerde sahibinin
rızası olmaksızın kılınan namaz mekruh olmakta. Ama yine de bir görüşe göre de
eğer arazi ekilmemiş ya da arazi sahibi Müslüman’a ait bir arazi ise
kılınmasında kerahet yoktur, şayet gayrimüslime ait bir arazi ise gayrimüslimin
rızasını olmayacağı besbelli,
dolayısıyla kılınması caiz değildir.
Konaklayacağımız yerlerde banyo
ihtiyacımız söz konusu olabilir. Buralarda namaz kılmanın hükmü nedir
denildiğinde, bilhassa hamamların
şeytanların sığındığı ve avret yerlerinin açılma ihtimalinin bulunduğu,
kullanılmış suların döküldüğü yerler olması hasebiyle ulemamız mekruh olduğuna
hükmetmişlerdir. Ancak hamamda namaz kılmaya müsait sırf namaz için hazırlanmış
bir bölüm varsa kılmakta mahzur yoktur. Sadece hamam da kılmak mı mekruh, elbette ki evimizin banyosu da buna dâhildir.
Yol boyunca
yer yer kabristanların gözümüze iliştiği malum,
mevtaların ruhuna Fatihalar okumak yol adabıdır. Şayet yolda konaklayıp
kabir ziyaretinde bulunduğumuzda kabirde yatan sanki mevta değil de bizatihi
kendimiz yatıyormuşçasına ziyaret etmeli ki gönlümüz yumuşayıp manen istifade
etmiş olalım. Bu arada kabirde namaz kılmanın hükmü nedir denildiğinde
yüzümüzün kabre gelecek şekilde kılınması mekruhtur. Yani kabir arkamızda
kalmalıdır.
Hiç kuşkusuz Müslümanlar olarak Hac yolculuğu
boyunca Kâbe’ye bir an evvel yüz sürmenin heyecanını yaşarız hep. O heyecanı yaşamak güzel olmasına güzel de bu
demek değildir ki, Kâbe’ye vardığımızda Kâbe’nin tam tepesinde namaz kılaraktan
secde edip yüz süreceğiz demek. Böyle
bir şeye tevessül etmek Allah’ın Beytine saygısızlık olduğu gibi mekruhta. Kâbe’de
kıble tayini, Kâbe’nin kendisidir. İçinde,
önünde, arkasında hiç fark etmez her yönüne doğru kılmak esastır. Hakeza Kâbe’nin
içinde cemaatle namaz kılmakta öyledir. Birde
en çok merak edilen konulardan biride Kâbe’de namaz kılarken namaz kılanın
önünden geçip geçilmeyeceği hususudur. Ulemamız bunda mahzur yoktur diye hüküm
vermişlerdir. Bu hükme Makam-ı İbrahim önünde, arkasında ve etrafında tavaf edenlerde tabiidir.
Her
ne kadar tavaf hareket halinde bir ibadet olsa da hiç fark etmez o da namaz
ibadeti gibi saf halinde durmak gibi muamele görür. Yani tavaf hali namaz safı gibidir
dersek yeridir.
Peki, Mekke’de ikamet edenler için
kıble durumu nasıldır? Kâbe’nin aynına isabet edecek şekilde namaz kılmak
esastır. Ki, bu şart hükmünde bir esastır. Mekke’nin dışında ikamet edenler
bundan istisnadır, yani aynına tam isabet
şart değildir. Dahası doğu ve batı bir
yay aralığında bir konum kıble olarak karşılık bulur. Malum kıble mahalliden maksat görünürde ki
dört köşeli veya küp şeklinde taş bina değildir. Öyle olduğunu var saydığımızda Kâbe deprem ya da
bir takım sebeplerden dolayı yerle bir olup yıkıldığında ne yani yıkıldı diye
namaz kılmayacak mıyız, bilakis Kâbe’nin mahalli konumu yedi kat yerden
başlayıp ta Arş-ı Ala’ya kadar dayandığı içindir havada karada hiç fark etmez
her halükarda namaz kılmamızı gerektirir. Dahası her türlü durumda kıblesiz kalmayacağımızın
göstergesi bir konumdur bu.
Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız yol
kavramından anlaşılan o ki, içi boş bir
kavram değil, bilakis adına ciltler dolusu kitaplar yazılan maddi ve manevi
değerlerle yüklü bir kavram. Madem yola değer atfedilmekte, daha yola çıkmadan sünnet-i seniyye gereği
iki rekât yolculuk namazı kılmak gerekir. Bu kılınacak namazın birinci ve
ikinci rekâtlarda fatihadan sonra kafirun ve ihlâs surelerinin okunması
müstehabdır. Namazın akabinde yolda başımıza
gelebilecek her türlü tehlikelere karşı korunmak için de Ayetel Kürsi ve Kureyş
surelerini okuyaraktan dua ve niyazda bulunmakta öyledir. Ayrıca kalplere
vesvese veren cin, insan ve şeytanın şerrinden korunmak için sabah akşam üç İhlâs,
bir Felak bir Nas ve Fatiha surelerinin okumamızda tavsiye edilir. Bu arada
sünnet-i seniyye gereği fiziki hazırlıklarımızı da ihmal etmememiz gerekir. Nasıl
mı? Öncelikle yola çıkmadan kalbi sükûneti yakalamamız icab eder, malum stresle yola çıkmak bir takım
problemleri de beraberinde taşıyacaktır. Kalbi sükûnetimizi sağladıktan sonra
ilk işimiz yol azığımızı hazırlamak olmalıdır. Eskilerin tabiriyle heybemize
makas, iğne iplik, ayna, tarak, tırnak makası, misvak vs. gibi her an gerekli malzemeler
ve teyemmüm için kiremit, tuğla cinsinden toz toprak malzemeler koyup öyle
çıkmalı. Tabii ki bunlar kendimiz için
ihtiyaç malzemeler, geride kalanların ihtiyaçlarını
da karşılamak gerekir. Hele ki çoluk çocuğun nafakasının çok önceden bir kenara
ayrılmış olması gerekir. Unutmayalım ki yola çıkmadan anne ve babanın iznini
alıp gönüllerini hoş tutmak, fakir fukaraya imkânları ölçüsünce sadaka vermekte
çok mühimdir. Önemi şundan besbelli Yüce
Peygamberimiz (s.a.v) “Bir sadaka yetmiş belayı def eder” buyurmuştur.
İşte,
tüm bu maddi ve manevi hazırlıkları tamamlayıp sıra vedalaşmaya
gelindiğinde mutlaka tüm aile
efradına ‘Allah’a emanet olunuz’ diyerek vedalaşmalı. Neden mi?
İsterseniz bunu da bir kıssa ile açıklamaya çalışalım. Bakınız bir adam Hz. Ömer (r.a)’ın huzuruna
çıktığında yanında çocuğunu bulundurmayı ihmal etmez. Tabii bu durum Hz. Ömer
(r.a)’ın dikkatinden kaçmaz, o adama şöyle der;
-Ne kadarda
birbirinize benziyorsunuz,
Adam:
-Ey Müminlerin Emiri! Müsaadenizle sana bu
çocuğun ahvalini anlatmak istiyorum deyince,
Müminlerin Emiri:
- Peki der.
Adam başlar anlatmaya:
-Bu çocuk yolculuğa çıktığımda annesinin
karnında idi. Vedalaşma aşamasında annesi bana:
-Beni hamile
halde mi bırakıp gidiyorsun demişti.
Bende:
-Karnındaki çocuğu Allah’a emanet ediyorum
ya, bu yetmez mi deyip evden öyle ayrılmıştım.
Ancak yolculuk sonrası eve döndüğünde eşimin vefat haberini aldım. Bu arada taziyelere gelen yakınlarımla
konuşurken az ötede kabrin üzerinde yanmakta olan bir ateş gözüme ilişir. Merak bu ya, sormadan edemezdim; “Bu ateş neyin nesi” diye.
Dediler ki:
-Bu senin ölen hanımının mezarında hemen her
gün gördüğümüz ateştir.
Bende onlara:
-Ama nasıl olur bu, benim eşim ibadetten geri
durmazdı, iyi bir kadındı desem de hiç kimse tınmaz susmayı yeğlerler.
Derhal kazmayı elime alıp mezarı eştiğimde
bir de ne göreyim içinde yanan bir ateş değil bir ışık pırıltısı ve çocukta
habire ışığın etrafında yuvarlanıp duruyor.
Ve o esnada gaipten bir ses:
-Bu senin bize emanet ettiğin
çocuktur, şayet annesini de bize emanet etmiş olsaydın onu da sağ salim bulmuş
olacaktın.
Ne diyelim, işte görüyorsunuz, “Allah’a
emanet olun” diyerek vedalaşmanın hikmeti
bu kıssada gizli.
Şayet yolculuğumuzun bereketli geçmesini çok
arzu ediyorsak bunun içinde Resul-i Ekrem (s.a.v) ile Cübeyr b. Mutim arasında
geçen sohbette verilen mesajı düstur edinmemiz gerekir. Nitekim Allah Resulü Cübeyr b. Mutim’e:
-Ey Cübeyre! Bir yolculuğa çıktığın zaman en bereketli
kimse olmak ister misin, deyince,
Cübeyr b. Mutim:
-Ya
Rasulullah! Okumak isterim elbet.
Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine:
-O
halde şu beş sureyi oku Kâfirun, Nasr, İhlâs, Felak ve Nas. Her sureye besmele
ile başla besmele ile bitir diye buyurur.
Hiç
kuşkusuz hadis-i şerifte belirtilen süreleri okumak manevi yönden bereket kazanmamıza
yeter artar da. Birde bunun fiziki boyutu var ki, hiç kuşkusuz onlar da manevi bereketlenmek
kadar mühim adablardır. Madem çok mühim,
fiziki adabların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
-Yolculuğa çıkarken borcun vakti geldiyse borcun
ödenip öyle yola çıkmalı.
-Yol
boyunca hiç kimseye yük olmamak için yol azığımızla evden çıkmalı,
-Yol arkadaşlarına ikramda bulunmayı
esirgemek gerekir. Şayet boş bir arazide konakladıysak yol arkadaşlarıyla topluca
yemek yemeli, lokantada isek ferdi yenilebilir.
-Yolculukta yolculuğun adaplarına riayet
edecek arkadaş seçimi de çok mühim. Böylece bu bilinçte bir arkadaşla yolculuk
körkütük yapılmamış olunur.
-Mümkün mertebe zorunlu kalmadıkça tek
başına yolculuk yapmamak gerekir. Malum şeytan ve nefsin tek başına olanı avlaması
kolay olabiliyor. Bu yüzden yolculuğa en az dört kişilik gurupla yola çıkılması
tavsiye edilir. Tüm bunlardan daha da önemlisi yolculukta Peygamberimizin beyan
buyurduğu “Üç kişi yolculuğa çıkarlarsa,
aralarında birini başkan seçsinler” (Ebu Davud, Cihad 80) buyruğundan hareketle aramızdan Kur’anı en iyi bilen, eli açık
ve en merhametli gibi özelliklere haiz bir başkan seçmek olmalıdır. Çünkü Allah
Resulü bu hususta “Allah katında arkadaşların en hayırlısı arkadaşları için
en hayırlı olanıdır” buyurmakta.
-Yolculuk süresince bizi yüzüstü
bırakacak olanla yola çıkmamaya da özen göstermek gerekir. Buna yolda her an
fitne çıkarmaya müsait olan kişiler de dâhil elbet. Şayet böyleleriyle gayri ihtiyari
yola çıkılmışsa gidilecek yerlerde uzak durmakta fayda var.
-Yolculukta her türlü çile ve sıkıntıya göğüs
gerip azami derecede sabırlı olmakta mühimdir. Nitekim göstereceğimiz sabırla ne
kadar meşakkat o kadar ecir ve sevabın artmasını beraberinde getirecektir. Zira
Hac yolculuğunda 'Ya Hacı sabır' denmesi bunun teyididir zaten.
Velhasıl-ı kelam yolculuk aynı zamanda
bize gerçek dost olacak olanı tanımak içinde iyi bir fırsattır. Nitekim hani
denilir ya hep, bir insanı tanımak için üç şeyi yapmak yeterlidir diye, işte onlar:
“ -Komşuluk yap,
-Yolculuk yap,
-Ticaret yap” hükmüdür.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder