EŞREF- İ MAHLÛKAT
SELİM GÜRBÜZER
İnsan maddeye kul ve
köle olmak için yaratılmamıştır. Bütün sahte mabutların esaretinden çıkıp
Allah’a kul olmak için yaratıldı. Bu yüzden Muhyiddin Arabî (k.s) “Sen
gerçekten Allah’ın halifesi olabilme sırrına ermiş ve bunu idrak edebiliyorsan
taş bile sana itaat eder” anlamında
ifade kullanmıştır.
Eşref-i mahlûkat olan
insanı Allah’ın mukaddes emaneti görmek bizim kültürümüze has telakki. Zira iki
tip insan vardır:
— Materyalist tip,
— Eşrefi mahlûkat özelliği olan idealist
tip.
İnsan fıtratı icabı
idealist karakterlidir. Fakat madem insan doğuştan idealist (ülkü sahibi)
özellikte yaratılmış, o halde zamanla bu özelliğini niye muhafaza edemiyor diye
bir soru hakkı doğabilir. Cevabı gayet açık, belli ki dünya telaşı ve
meşgalesi, eşrefi mahlûkat olarak yaratılmış insanı özünden uzaklaştırabiliyor.
Bu yüzden Cevdet Paşa “Dünya sevgisi insanı
şaşırtır ve türlü tevillere düşürür. Akıllıyı gafil, gafili akıllı gösterir”
der. Kimimiz mutluluğu ten kafesimizin içerisinde ararken, kimimiz de huzuru
emanet verilen vücudumuzu aşmakla gerçekleşebileceğine inanırız. Ten kafesi
içine haps olunan insan nefsin esareti altında serseri mayın misali
dolaştığından hayvanlığa yönelir, beden kafesini aşmak isteyen insan ise nefsin
her türlü engeline rağmen istikamet üzere yaşamaya gayret ettiğinden “Eşref-i
mahlûkat” olmaya hak kazanır. Asıl insanı yolundan şaşırtan hakikate teslim
olmayıp kendi kendine birtakım tevillere başvurmasıdır. Dolayısıyla istikamet
sahibi bir kul olmak lazım gelir. Zira istikamete ulaşmak müminin gerçek
nişanıdır.
Kapitalizm ve komünizm
gibi sınıf-ı beşer ideolojiler insanı meta ve ekonomik mahlûk olarak
değerlendirirken, İslam’da insana insanca değer verilip inanan varlık olarak
görür. Batıdaki Neron vahşi insan tiplemeleri, boğa güreşi, kazıklı Voyvoda,
engizisyon mahkemeleri ve insanların aslana parçalattırıp lime lime edilmesi
gibi manzaraları düşündüğümüzde dinimizin kıymetini bir kez daha anlıyoruz. Allaha
çok şükür İslam medeniyetinde asla böyle manzaralar görülmez. Bilakis bizim
medeniyetimizde doğacak olana, yaşayana,
ölene Allah'ın mukaddes bir emaneti gözüyle bakılıp ‘Halka hizmet Hakka
hizmet’ şiar esastır. İnsan, sadece İslamiyet’te eşrefi mahlûkattır. Kaldı ki
insan ezelde yaratılmışların en üstünü ilan edilmiş bile. Dolayısıyla insanı
hayvandan ayıran en ince ayrıntı Eşref-i mahlûkat olma özelliğidir.
Cemil Meriç
Fourler’in dilinden bugünkü insanlık medeniyetini şöyle tarif eder; “...Medeniyet iki sütun üzerinde yükselir;
Süngü ve açlık. Dolandırıcılarla namussuzların gönlüne göre bir düzen; Hâkim-i
mutlak para. Medeni insan, nezaket ve terbiye icabı yalancı olmak zorunda...
Oysa medeniyet bir nass uğruna boğazlaşmak hem de manasını ve ne işe yaradığını
anlamadan. Delil mi istersiniz? İnsan hakları ve hürriyetleri için yapılan
katliamlar ortada. Medeniyet üçkâğıtçılara saraylar yaptırır, dâhilere kümes...”
İslam toplumları daha henüz modern teknoloji ve bilgi çağı ile
imtihan olmadı, ama bu topraklarda tarihte yaşattığımız medeniyetlerle gerek
sınıf kavgaları, gerek ırkçılık, gerek
kölelik ve gerekse emperyalist uygulamaların hiç biri görülmemiştir. Dahası
bizim insanlığa bakış çizgimizde hoşgörü kayması yoktur. Nitekim insana Eşref-i
mahlûkat bakan anlayışımızın önderlerinden Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a); “Nezdimizde mazlumlar, haklarını alıncaya kadar çok kuvvetli, zalimler
ise mazlumların hakkını verinceye kadar çok zayıf olacaklardır” beyanıyla
duruşumuzu ortaya koymuştur. Zaten İslam, başlı başına insanlığa inmiş en
gerçekçi insan hakları evrensel beyannamesidir. Bu yüzden insanı eşref-i
mahlûkat ilan eden tek din İslam olmuştur.
İslam’ın çağlara ve
çağlar üstüne hitap eden insan hakları ile ilgili örnek pasajlara bir göz
attığımızda veda hutbesi bunun ilk örneğini temsil eder. Şöyle ki
hutbede geçen;
“... Herkes kendisinden, sorumludur. Ne bir kimse oğlunun suçundan, ne
de bir kimse babasının suçundan sorumlu sayılır…” cümleler bunu teyit
ediyor zaten.
İkinci misal; Hz. Ali (k.v); “...Müslümanların kanına dalmayınız, benim
için ancak katilim katlolur!” sözünü tam şehit edilirken söylemiştir. Ve
bunun üzerine Hz. Hasan (r.a) hukukun gereğini yerine getirip İbn-i Melcemi
idam ettirmiştir.
Üçüncü misal; Harun Reşit halife olması
dolayısıyla, kardeşi Behlül-i Dana Hz.lerinin icraatlarından dolayı kendisinin
de sorumlu olacağı endişesine kapılır. Bir gün kasap dükkânının önünde
koyunların bacakları üzerine asıldığını görünce derin bir oh çekip şu hükme
varır: “Her koyun kendi bacağından
asılır.” Böylece herkes yaptığı ile sorumludur ilkesini öğrenmiş oluruz.
Dördüncü misal; Hz. Ömer (r.a) gayri Müslimlerin
hukuki durumlarını Kudüs’ün fethi müteakip verdiği ahitname’ye göre belirlemiş,
hatta son nefesinde bile zimmîlerin haklarını koruyacak tarzda vasiyette
bulunup insanlığa en büyük “İnsan hakları evrensel beyannamesi” dersi
vermiştir.
Beşinci misal;
Yavuz’un bütün Hıristiyanları Müslüman yapma teşebbüsü, Zenbilli Ali Efendi’nin
muhalefetine uğramasıyla birlikte “İslam'da zorlama yoktur” hükmü gereği
boşa çıkmıştır. Böylece Yavuz’un bu isteği engellenmiştir. Anlaşılan bizim hukuk anlayışımızda yer alan
kanun hükümleri, her şeyin üstündedir. Sanılanın aksine hakanlarımıza isnat
edilen “astığı astık kestiği kestik” yaftası bir iftiradan ibarettir. Gerçek
olan bir şey var, o da kanunlarımızın temelinde eşref-i mahlûkat ruhunun var
olmasıdır.
Altıncı misal;
Fatih Sırp murahhaslarına, “Nerede bir cami görürseniz, onun yanına bir de
kilise yapabilirsiniz” sözleriyle hem Hıristiyanların kalbini kazanıyor hem de
patriğe özerklik sağlayıp İslam’ın engin hoşgörüsünü ispatlıyordu. Fatih, Hz.
Ömer (r.a)’ın şu sözlerinin uygulayıcısı olmuştur: “Benden sonra halifeye zimmîler hakkında hayır tavsiye ederim. Asla
onların takatlerinin fevkinde yükler yüklenilmemelidir.”
Yedinci misal;
Bir İranlı’nın haç üzerine oturması Hıristiyanların Malatya valiliğine şikâyetine
vesile olur. Valilik de onu Hıristiyanlara teslim eder. Derken cümle âleme
ibret olsun diye eşeğe bindirilerek teşhir edilir. İşte hak adalet budur.
Evet, bizim engin ilim irfan dünyamızda insana
yönelik uygulamalar böyle iken, batı XVIII. yüzyıl sonlarına kadar, sürekli
idam şekilleri üretip tatbik ediyordu. O dönemlerde başlıca yürütülen idam
usulleri;
—Karın deşmek,
—Kazıklamak,
—Suda boğmak,
—Ata bağlayıp sürüklemek,
—Kaynar suya atmak,
—Kızgın yağda pişirmek,
—Deri yüzmek vs. gibi bir dizi uygulamalar göze
çarpar. İşte Batı’nın hümanizmi budur.
Dostoyevski bu yüzden
çığlık atarcasına; “Ferdi suça iten
dünya perest bir cemiyetin adaletine güvenilmez” sözleriyle Greko-Latin kültür
dünyasının gerçek yüzünü dile getirmiştir. Anlaşılan o ki adalet, hukuk ve
nizam öğretilerini ancak ve ancak bizim medeniyetimizde görebiliyoruz.
İnsanoğlu eşref-i mahlûkat olduğunu ilk olarak İslam sayesinde idrak edebildi.
Çöl insanını medeniyetle buluşturan tek din İslamiyet’tir.
Tüm yukarıda verilen
misallerden de anlaşıldığı üzere İslam’ın eşrefi mahlûkat anlayışı ne Budizm’in
Nirvana'sına, ne Hıristiyanlığın mistisizmine, ne de Yahudi’nin Kabalizmi’ne
benzer. İslam başlı başına evrensel hakikatlerle dolu bir hayat dinidir. Yani
İslam boşluğa inmemiş eşref-i mahlûkat diye ilan edilen insan muhatap kılınıp
yeryüzüne bir güneş gibi doğmuştur.
Sanılanın aksine ilk
insan vahşi olarak dünyaya gelmeyip, yeryüzüne medeni olarak ayak basmıştır.
İnsan; tabiattan kültüre, maddeden manaya, eserden müessire, sınırlılıktan
sonsuzluğa, vahşetten medeniyete sıçrama kabiliyeti gösterebildiği
içindir; önce cennet yurdunda misafir
edilip sonrasında imtihan gereği yeryüzüne indirilmiştir. Cennet yurdundan indirilsek de hiç kuşkusuz
bir düşüp kalkmayan Allah Teâlâ’dır.
İnsan yeryüzüne indiği gibi yükselmesini de bilecektir elbet. Zaten ona
üstünlük veren yükselebilme kabiliyeti ve yaratılmışlıktan Yaradan'a ulaşma
cehdidir. Öyle ki İslamiyet hiçbir nefsin taşıyamayacağı yüklemeksizin ve nefse
zulmetmeksizin insanın yücelebileceğini ortaya koyan bir dindir. Madem insan
yaratılmışların en üstünü, o halde yaradılış mayasına layık bir hayat modeli
ortaya koymalı.
İnsan iki çatal arasında,
ya iyiliğe yönelecek ya da kötülüğe. Ancak nereye yönelecekse tercihinden
sorumlu kılınacaktır. Bir başka ifadeyle ya Allah’a muti olup yücelerin
yücesi (Ala-yi illiyyin) “Ahsen-i Takvim” üzere yükselecek, ya da
şeytan, nefis ve kötülüklere kapılıp hayvan mertebesi “Esfel-i safiline”
inecek! Anlaşılan ömrünü İslam’a adayıp
hizmet ve takva hayatıyla geçirmiş bir insan,
ancak eşrefi mahlûkat özelliğine renk katabiliyor.
Allah’a kul olduğumuz
müddetçe yaşadığımız hayat süreci gül bahçesine çevirmek her an mümkün. Aksi halde
şeytana, nefse ve kötü arkadaşların telkinine kendimizi kaptırdığımızda hem bu
dünyada, hem de uhrevi hayatta perişan olacağımız muhakkak. Madem haram belli helal de belli. O halde
haramdan uzaklaşıp helale koşma zamanı.
Velhasıl; cehennemden
kaçıp Allah’ın vaadi cennet yurduna hamle yapmalıyız.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder