30 Haziran 2016 Perşembe

TARİKAT TARTIŞMALARI VE MEDYA


 TARİKAT TARTIŞMALARI VE MEDYA
                                                                                                          
SELİM GÜRBÜZER

        Bilindiği üzere 28 Şubat sürecinin tezgâhladığı Aczimendilik sahne aldıktan sonra Türk basınında ortaya çıkan irtica tartışmaları bütün hızıyla değişik yorumları beraberinde getirmişti.  Malum çok satan kartel medya gazetelerin olayı veriş şekli tezat teşkil etmesi bir yana mütedeyyin Müslümanları ve ehlisünnet tarikat ve cemaatleri karalamaya yönelik sinsi bir planın sahneye konuluş adımıydı. Öyle ki, Aczimendilik üzerinden aba altından sopa gösterilerekten ehlisünnet çizgisini takip eden tüm cemaatler mercek altına alınıp onları zan altında bırakma girişimi gözlerden kaçmaz da. Hatta bazıları işin tadını daha da kaçırıp sözde İslamcı yazarların ağzından televizyon ekranlarında cümle ehlisünnet itikadı üzerine hareket eden cemaatlere hakaretler yağdırmak ihmal edilmez bile. Böylece 28 Şubata çanak tutmuş oluyorlardı. Yetmedi sürekli televizyonlara konu manken olan bu sözde aydınların ağzından dökülen zehir zemberek ifadelerle hadiseler çarpıtılaraktan İslam’ın ana caddesinde yürümeyi ilke edinmiş mütedeyyin Müslümanlara gözdağı veriliyordu. Daha da yetmedi tankların gölgesinde insanımıza sürekli psikolojik korku salmış oluyorlardı.
          Aylarca gazetelerde sürmanşet olarak verdikleri Aczimendi ve diğer benzeri gruplar üzerinde verdikleri haberlerle asıl dert davaları ehlisünnet çizgisi üzerine hareket eden cemaatleri ve tarikatları irtica yaygarasıyla hedef tahtasına oturtmaktı. Böylece bir taşla iki kuş vurmanın hesabıyla güya İslam’ın iç terbiyesine yönelik sevgi ocaklarını kökten imha edeceklerini düşlemişlerdir. Dahası hem Müslüman kimliğini küçük düşürme hem de İslam’ın yükseliş trendini durduracak manevralara girişivermişlerdir. Tabii onların bir hesabı varsa, Allah’ın da mutlak değişmez bir hesabı vardı.  Nitekim onca irtica kategorisiyle tehdit kapsamında mağduriyete uğramanın ardından Türkiye 2002 yılına uyandığında 28 Şubat’ın post modern darbenin gün geçtikçe etkisini yitirecek sürece girdiğine şahit olduk.  İyi ki de 28 Şubat kalıntısı Anasol-M hükümeti düşüp yerine milli irade tecelli etti de, 28 Şubat bin yıl sürecek safsatasından kurtulup 2023 Türkiye’sinden söz eder hale geldik.          
          Gerçekten de o yıllar tam manasıyla felaket yıllardı,  sıkıysa o yıllarda 28 Şubat aleyhinde bir kalem oynatıla,  hemen ipe sapa gelmez suçlamalarla hakkından geliniyordu. Üstelik mesnetsiz suçlamalara maruz kalanlar cevap verse bir türlü vermese bir türlü,  her iki durumda da kapana alınmaktan kurtulamazdı.  28 Şubat denince zaten ölçüsüzlüğün tavan yapıp kendine direnenleri silindir gibi ezdiği, yalakalık yapanlara da paspas muamelesini layık gören bir sürecin adı olarak akla takılır. Hele o dönemde bir kartel medya vardı ki, evlere şenlik, 28 Şubat’a tam göbekten bağlıydılar. Sadece göbekten bağlı olsalar yine gam yemeyiz, brifing almaktan zevk alacak kadar zıvanadan çıkmışlardı. Nasıl bir medyaysa gece gündüz askeri paşaların talimatları doğrultusunda tuttukları günlüklerle milletin kuyusunu kazmışlardır. Keza bu nasıl gazetecilikse 28 Şubatın ortaya koyduğu psikolojik sindirme harekâtının baş aktörleri olmayı onurlarına yedirebilmişlerdir. Onlar kim onurlu duruş sergilemek kim, maalesef cibilliyetleri onursuzluğu kaldırabiliyor. Bu yüzdendir ki milletin baş tacı ettiği sevgi ocakları ve dergâhların varlığı onları içten içte rahatsız etmiştir. Düşünsenize daha şeriat, tarikat ve cemaat gibi kavramların ne manaya geldiğini sorup soruşturmadan habire karalama ciheti yoluna gitmişlerdir. Oysa söz konusu hedef tahtasına oturtulan cemaat ya da müntesiplerin kullandıkları kavramların tarifini yapacak ortam oluşturulsaydı asıl irtica şablonu tarifine bizatihi kendilerinin birebir uyum sağladığının tespiti zor olmayacaktı. Ne var ki böyle bir sağduyu bakış devreye girmediğinden anlı şanlı kartel medya her şeyi tersyüz gösterecek bir karalama cüretini sergilemeye yeğlemişlerdir. Zaten onlardan başka bir şey beklenemezdi.   
         Neyse ki feraset sahibi milletimiz var. Öyle bir millet ki hiç kimseden akıl almaksızın 28 Şubat zihniyetinin izlediği metodun ilim mi, yoksa bir senaryo mu olduğunu çözecek derinlikte feraset sahibi bir milletiz. İşte bu ferasettir ki aziz milletimizi 28 Şubat postmodern darbe zihniyetinin değirmenine su taşımaktan alıkoymuştur. Belli ki milletimizin bu engin feraseti ehlisünnet kaynaklı yaşantısının yansıması ferasettir.  İyi ki de feraset yanımız var da sözde İslamcı hareketlerin İslam’la uyum sağlayıp sağlamadığını anlayabiliyoruz. Şayet kartel medya da milletimizin bu derin ferasetine ve sağduyusuna uygun tavır ortaya koyabilselerdi sözde İslamcı radikal gruplarla mütedeyyin Müslümanları birbirine karıştırıyor olmayacaktı.  Bundan da öte kendi meslekleri açısından etik haber veya objektif habercilik yapmış olacaklardı. Mesele bu kadar gayet basitken,  bir anda çirkin yollara tevessülle 28 Şubat postmodern darbenin amigoluğuna soyunmuş bir medyayı karşımızda bulduk. Gerçi bu maraz durum 28 Şubat günlerine has bir illet değil, medyanın eskiden beri kurtulamadığı maraz bir illettir. Hatta bu hastalıklı yapıda sapla saman birbirine karışınca ister istemez tarikat mensubu olmayanlar tarikatçı, şarlatanlarda şeyh olarak takdim edilebiliyor. Onlar huylarından vazgeçmeye dursun köklü gelenekten mahrum, yani sonradan türemiş ne idüğü belirsiz ehlisünnet dışı grupların gerçek tarikatmış gibi yutturulma girişimlerinin fitneye yelken açtıklarına bizatihi yakın tarihimiz şahit.  İşte 31 Mart vakası,  işte yargısız infaz üzere kurulan İstiklal mahkemeleri,  işte Menemen olayları ve daha nice provokatif girişimler bunun tipik misalini teşkil eder. Tüm bu provokatif hadiselerin ortak özelliği Asrı Saadet hayatını örnek almamış İslam’ın içtimai hayatından bihaber kitleleri kullanıp “İşte Müslümanlık budur” demeye getirmeleridir.  Maalesef medya etiğin sadece adı var, oysa asıl etik davranış milletimizin derin sinesinde gizli.  Öyle ki, kartel medyanın Müslümanları zan altında bırakmaya yönelik her türlü alavere ve dalavereleri toplumun derin sinesinde sezilip perde arkasında kurguladıkları planlar her defasında duvara toslayıp hevesleri kursaklarında kalabiliyor.  Allah’a çok şükürler olsun ki, Aczmendiliğin 28 Şubatın ürettiği Ergenekon örgütlenmeye temel destek teşkil edecek bir oluşum olduğunu fark etmekte gecikmedik. Böylece bu grubu kendi oyunuyla baş başa bırakıvermiş olduk. Her ne kadar Said Nursi gibi bir zattan ilham alarak hareket ettiklerini söyleseler de kazın ayağı hiçte öyle değildi,  çünkü ortaya konulan oyunun parçası misyon yüklenmek suretiyle Risale-i Nur metoduyla uzaktan yakından alakaları olmadıklarını Ankara caddelerinde yürüyüşleriyle çoktan kendini ele verir de.  Kaldı ki bu ve buna benzer filmleri biz daha önceden de seyretmiştik,  hangi misyonu yüklenirseler yüklensinler oynanan oyun öteden beri alışık olduğumuz oyundu. Hani şu her yıl anısına düzenlenen Kubilay’la simgeleştirilen Menemen olayı var ya, işte bu olayı irdelediğimizde Aczmendi harekâtıyla benzerliğini anlamakta gecikmeyiz de. Malum provokasyon hadisesi esrarkeş Mehmed’e havale edilmesiyle birlikte gittiği Menemende Camii içindeki minberden aldığı yeşil bayrağın altına topladığı kişilere; “Bayrağın altına girmeyen kâfirdir” diye nara attırılmasıyla Menemen hadisesi vuku bulmuştu.  Tarih tekerrür edecek ya,  bu kez benzer provokatif senaryoyu 28 Şubat’ta izledik. Gerçektende Aczmendi kılığında bir grubu  ‘Şeriat isterük’ diye sokağa salaraktan “İşte Müslümanlık budur” dedirtecek bir oyunla tüm mütedeyyin Müslümanlar kafeslenecekti.  Ne diyelim, adı üzerinde kurgu,  geçte olsa fiyaskoyla sonuçlanacaktır.
            Evet,  Türkiye gündemine ara ara sunulmak üzere izlettirilen her senaryo geçmişte izlediğim filmlerin tıpa tıp aynısı gibi. Hele ki her devirde sahnede rol alan aktörlerin köklerine inildikçe görülecektir ki; bunların her biri İbn-i Sebe, Hasan Sabbah gibi fitne mümessillerinin bir değişik versiyonu oyunculardır. Dün nasıl ki Hasan Sabbah varsa, bugünde FETÖ gibi aktörler fitne tohumu ekmek için vardırlar. Allah’tan ki tarihten bugüne oynanan oyunlarda rol alan tüm fitne aktörlerin hâkimiyetleri hakikat karşısında er geç maskeleri düşüp tarihin çöplüğüne gömülebiliyor.  Ama şu da var ki, bir fitne hareketi gidip yerine bir başka türeyebiliyor da. İlla tekerrür etmesin diyorsanız İstiklal şairimiz Mehmet Akif’in haykırışına kulak vermek kâfidir. Bakın ne diyor:
           “Tarih tekerrür diye tarif ediyorlar
            İbret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”  Evet, bu haykırış meramımızı anlatmaya yeter artar da.  
          Şu da var ki İbn-i Sebe, Hasan Sabah gibi fitne önderi aktörler her devirde türese de bunun karşıtı ışık fenerlerimizde her devirde var olacaktır. Nasıl mı? İşte ehlisünnet çizgisinden kıl payı taviz vermeyerek Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali nisbetinden gelen Tarikatı Aliyelerin Pirleri varlığı bu gerçeği teyid ediyor zaten. İyi ki de ehl-i sünnet yolunu yol bilen Tarikat-ı Aliyeler var da her dönemde fitne hareketlerinin üstesinden gelebiliyoruz. Çünkü biri zehir diğeri panzehirdir. O halde bize panzehir görevi ifa eden ehlisünnet yolu üzerine hareket eden ışık fenerlerine tabii olmak düşer.  
         Şu da var ki dine duyarlılık dünyada yükselişe geçtikçe birtakım mihraklar yerinde durmayıp daha da azgınlaşacaktır. Yetmedi kapalı kapılar ardında rol alan derin senaristler, kendi teorilerinin iflasını gördükçe, sanal düşman üretmekten geri durmayacaklardır.  Her ne kadar günümüz kriterlerinde istihbarat ve askeri güç gerekliliği vurgulansa da, zihinleri algı operasyonlarıyla esir almak cephede vuruşmaktan daha akıllıca yöntem gibi gözüküyor.  Zaten algı operasyonlarıyla zihinlere pranga vurmak vahşi batının huyudur,  dün olduğu gibi bugünde fethedeceği ülkeleri birtakım içi boş kavram ve sloganlarla avlamayı alışkanlık hale getirmekten yüksünmezler de. Baksanıza bu alışkanlıkla herhangi bir ülkeyi balistik füzelerle ve bombalarla işgal etmektense o ülkenin yerli kültürleri kurutmanın maliyeti çok daha ucuzdur, niye alışkanlık edinmesinler ki.  Hani,  huylu huyundan vazgeçmez derler ya,  aynen öylede Batı dünyası bir zamanlar tehdit gördüğü komünizmin çöküşüyle birlikte kendine yeni rakip güç olarak İslam’ı seçmiştir. İslam’ı tüm ülke halklarının gözünde küçük düşürebilmek için denemediği yol ve uygulamadığı senaryo bırakmadı. Onlar deneye dursun şu da var ki güneş balçıkla sıvanamaz, er geç Allah nurunu tamamlayacak,  buna inancımız tam da.
        İslam’ın kendine özgü yapısından mı, ya da sürekli gündemde kalmasından mı bilinmez amma, her iki halde de İslam’ın gücüne güç kattığı muhakkak. Hatta müberra dinimizi İslami fobi (korku dini) yaftasıyla yayılışı engellenmeye çalışılsa da hele şükür İslam’ın cezb ediciliği devam etmektedir. Tabii böylesi cezb edicilik zinde güçler için hiçte arzu edilmeyen durumdur. Üstelik Müslümanların kahır ekseriyeti radikal oluşumlardan yana tavır koymayıp, tam aksine insanı kâmillerin etrafında halka oluşturmakta.  Tabii bu da arzu edilmeyen durum, böylece İslami fobi yaftası suya düşmektedir.  Ancak bir takım mahfiller buna da kendince bir yöntem bulup hakiki mürşitlere karşı alternatif sahte mürşit kılığında aktörlerle İslam’ın yayılışının önüne geçebileceğini düşünüyorlar.  Dahası bu yöntemle ehli tarik yolunun irşat faaliyetlerini akamete uğratacaklarını sanmaktalar, oysa büyük yanılgı içerisindeler. Bikere hayatını “İlahi ente maksudu ve rıdaike matlubu” (Allah’ım isteğim sen, maksadım senin rızanı kazanmaktır)  üzere tanzim etmiş ışık fenerlerinin faaliyetini hangi sinsi oyun, hangi sinsi tezgâh yöntem önleyebilir ki? Hele ki niyet hayır akıbet hayır olduktan sonra her halükarda hak gelince batılın zail olması kaçınılmazdır. Allah korusun niyetten sapma olduğunda düşüş bizim içinde kaçınılmaz elbet. Madem öyle neydik edip Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak düşmemeye gayret etmek lazım gelir.  Zira gayret bizden Tevfik Allah’tandır.  
            Aman Allah’ım neydi o günler,   tek dert davası Allah olan gönül sultanlarının varlığına tahammül edemeyen bir takım iç ve dış zinde güçler, bazı taşları yerinden oynatmak adına Aczimendi ve Ali Kalkancı gibi figürleri 28 Şubat postmodern darbeye malzeme yapmışlardı. Böylece Müslümanların canına okuyacaklarını düşünüyorlardı. Neyse ki necip milletimizin feraseti sayesinde bu oyunlar her defasında akamete uğrayabiliyor. Dedik ya sık sık aynı oyunları pek çok defalar seyrettiğimizden eskisi kadar yutmuyoruz. İlginçtir magazin dünyasının ünlü isimlerinden, aynı zamanda JİTEM’in yayın organı strateji dergisinde çalışan Sisi lakaplı Seyhan Soylu bir travesti Müslümanlar üzerinde oynanan oyundaki rolünü itiraf edebilmiştir. Nitekim açıklamalarına baktığımızda; 28 Şubat postmodern darbeye zemin hazırlamak adına bizatihi bu işi tezgâhlayanların içerisinde bulunduğunu ve bu iş için Ali Kalkancı, Müslim Gündüz, Fadime Şahin gibi tiplemelerin kullanıldığını görüyoruz. Her ne kadar Sisi’nin itirafı geç kalınmış bir itiraf olsa da,  sonuçta 28 Şubat post modern darbenin milletin canını okumaya yönelik bir hareket olduğunu tarihe not düşmesi bakımdan kayda değer buluyoruz. İyi ki de tarihe not düşüldü de bu ve buna benzer itiraflar sayesinde 28 Şubatın maskesini düşürecek komisyonun kurulduğuna şahit olabildik. Gerçektende Meclis araştırma komisyonunun yaptığı çalışmalarda Aczimendi ve Kalkancı hadiselerin arka planında birtakım zinde kuvvetlerin varlığı bir kez daha doğrulanmış oldu. Artık şu anlaşıldı ki; 28 Şubat demek irtica bahanesinin arkasına sığınaraktan İslam’ı silme amaçlı postmodern darbe girişimidir. Daha da ilginç olan Kalkancı’nın 28 Şubat postmodern darbenin ürettiği bir sahte şeyh rolünde İslam’dan bihaber biri olduğunun ortaya çıkmasıdır.  Belki içlerinde olup biteni okuyamamanın cehaletiyle samimi kişiler var olmuş olabilir, ama ortada bir tezgâhın döndüğü besbelliydi. Sonuçta bilerek veya bilmeyerek de olsa bu adi ve sinsice oynanan oyuna alet olmaları hasebiyle yinede tövbe etmeleri gerekir. Zira tövbe kapısı son nefese kadar açıktır. Bakın, âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resulü de Mekke’nin fethinde Müslümanlara acımasızca zulüm yapmış birkaç kişinin dışında bütün müşrikleri affetmiş ve onlara şöyle buyurmuştu: “Bende Yusuf’un kardeşlerine ‘bugün size kınama yok. Allah sizi affetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir.’ Dediği gibi derim… Gidin, serbestsiniz”
           Fatih Sultan Mehmet’te Peygamber dilinden övülmüş kumandan edasıyla Topkapı surlarından İstanbul’a girerken gayrimüslimlere aynı hoşgörü ve hürriyet tavrı gösterip; ‘Latin şapkası görmektense Osmanlı sarığı görmek daha yeğdir’ lafını söylettirebilmiştir. Yine günümüz Türkiye’sinde Seyda (k.s)’de kendisini karalamaya çalışan basına karşı söylediği o müthiş söz aynı kaynaktan beslenmiş bir başka tavrı ortaya koyuyordu:
            —Biz bize iftira edenleri bile severiz. Yapımız bu temel üzeredir.
            İşte bu müthiş kayda değer sözlere bilmem başka daha ne eklenebilir ki?
             İrtica tartışmalarından çıkaracağımız bir diğer husus ta uçuk kaçık şeylere itibar etmemek olmalıdır. Maalesef yozlaşmanın doruğa ulaştığı şu fani dünyada kendine çıkış yolu arayan bir takım insanlar psikolojik ihtiyaç gördüğü şova dayalı sahte tarikat ve sahte önderlerden medet ummaları hakiki tarikatlara, hakiki mürşitlere gölge düşürebiliyor. Ehlisünnet çizgisinde yürüyen tasavvuf yolunu tercih etmek gerekirken maalesef istidrac kaynaklı gösterişe dayalı sapık yollara tevessül edilmekte. Oysa ölçüsü Allah ve Resulünün hakikatleri olan bir müminin tercihi, Risale-i Kuşeyri’de beyan buyrulan  ‘istikamet’ üzere giden yol olmalıdır. Bakın Rabbani âlimler ne diyor;
             “Her kim ki bizde İslam’a ve sünnet-i seniyye’ye aykırı bizi uyarmazsa ruz-i mahşerde iki elimiz yakasında davacı oluruz.” Böyle demekle de çok haklılar, çünkü müminin kerameti, müminin istikametidir.
              Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder