KAVGAMIZ
KALEM OLUNCA
SELİM GÜRBÜZER
Sanki hayatın kanunu kavga üzerine
kurulmuş gibi. Zaten bir yerde hakikat varsa, bunun karşısında batıl da var
demektir. İşte bu yüzdendir ki Kabil’in
Habil’i katletmesiyle başlayan kavga kıyamete kadar sürecek de. Çünkü Kabil
nizamsızlığın, Habil ise nizamın kutbudur. O halde nizamsızlık ve kalem
birbirinin zıddı kavramlardır. Onun için nizamla oynanmaya pek gelmez. Şayet
oynanırsa toplumun denge ayarının bozulması kaçınılmazdır. Hatta buna meydan vermemek için kavgamızı
kalem üzerine kurmalı ve kuvvetimizi de Nizam-ı âlem üzerine inşa etmelidir.
Bakın, Calvin ‘Tek meşru din uğruna yapılan savaştır’ diyor ve ekliyor; ‘Karşılık beklemeyeceksin, yaptıklarına üzülmeyecek sevinmeyeceksin,
vazife en büyük ibadet.’ Gerçekten
de bu akıl dolusu sözler karşısında şimdi İslam’ın neden din uğruna verilen
mücadeleyi cihad olarak tanımladığını daha iyi anlıyoruz. Her ne kadar bir
takım aklı evveller cihaddan maksat sadece kılıç olduğunu beyan etseler de
kılıç kadar nefis ve ilim uğruna verilen mücadelede cihaddır. Bilhassa nefisle
olan mücadele en büyük cihad olarak ilan edilmiş bile. İcabında kılıcın
düzeltemediği nizamsızlığı nefisle mücadele ve hal ilmi (ilmihal) düzeltebiliyor. Zaten el kalem tutmayınca kılıç
bir yere kadar iş görür, illaki uzun soluklu bir medeniyet dirilişi için kalem
şart.
İdeolojik kavgalar genel itibariyle
barışçıl değildir. Nasıl barışçıl olsun
ki, insanlığa huzur yerine kan ve revan
yaşatırlar hep. Onların yemişi kanla
beslenmektir, medeniyet dirilişçilerin gıdası ise Şeyh Edebalice “İnsanı
yaşat ki devlet yaşasın” anlayışıdır. Bundan öte insanlığa soluk olup
nizam-ı âlemce yönetmektir. Şöyle Avrupa tarihine bir baktığımızda ehl-i salibin
hak dediği şey aslında kaba kuvvettir, kuvvet dediği ise zulüm veya vahşet
olduğu görülür. Oysa şiddet histerisi ne nizam ortaya koyabilir, ne de medeniyet inşa edebilir. Bu yüzden
bizim farkımız yıkmak değil inşa için var olmamızdır. Zaten farkı fark
ettirende kalemimizin mürekkebinden damlayan sevda ruhuyla gönülleri
nakşetmemizdir.
Şu an tüm İslam âlemi perişan halde zelil
sefil bir durumda. Hiç kuşkusuz bunun
sebebi artık kalemlerimizden sevda yüklü mürekkebin akmaz oluşu, bilgi eksikliği ve sevda ruhumuzu yitirmişliğimizdir. Ne zaman ki kalemlerimizden sevda mürekkebi
akmaya başlar işte o gün geldiğinde nice zifiri karanlık gecelerin pembe
şafaklara dönüşeceği muhakkak, bu konuda
ümit varız da. Yeter ki kaleme kalemce
sahip çıkalım dirilişimiz 'niyet hayrola
akıbet hayrola' aydınlığında vuku
bulurda.
Evet;
kalemle yapılan mücadeleler topluma mal olurken, bir hiç uğruna verilen kuru kavgalar bırakın
topluma mal olmayı anlık saman alevi misali parlayıp sönmeye mahkûmdur. Kaldı ki bir kuru dava uğruna verilen
mücadelelerin sonucunda kazanılan pekçok zaferin daha üzerinden yüz sene geçmeden
bir başka güç tarafından bertaraf edildiği malum. Fakat fikir ve yazıyla verilen mücadeleler
öyle değildir, uzun soluklu olup tarihe
mal olur da. Dahası bu tip mücadeleler geçici
değil kalıcı olmak için vardır. Hele
birde hem kalem hem pusat, hem beyin
fırtınası, hem de bilek gücünün bir araya geldiğini düşünün hiç kuşkusuz bu
birliktelikten büyük bir aksiyon doğar da.
Her ne kadar kafa gücüyle kol gücünün bir araya gelmesi çok zor
gözüksede bu birlikteliğin oluşumu için çaba sarf etmek gerekmez mi? Kuşkusuz
gerekir, şayet muhteşem mazimizde olduğu gibi kalemle kılıcın birarada
yürütüldüğü Nizam-ı âlem için seferber olduğumuzda biliniz ki diriliş muştumuzun
yeniden vuku bulması an meselesidir diyebiliriz. Kaldı ki kültür kodlarımızda
bu diriliş ruhu var, yeniden Nizam-ı âleme
kanatlanmak neden olmasın ki? Anlaşılan beyinle kolun bir arada olacağı aksiyon
bir güce ihtiyaç vardır. Dedik ya, bu güçten yoksun bir devlet süper güç olsa bile
bu güç Akif'in dile getirdiği içi boş tek dişi kalmış canavar medeniyet
olacaktır.
Artık tüm cümle âlem şunu iyi bilsin
ki; tarihte yaşanan bir takım kan ve
ırka dayalı tüm kavgaların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. İnsanlığa itibar kazandıran
ne şan, ne şöhret, ne fiziki görünüm, ne para, ne pul, ne de kandır, asıl değer
katan eşrefi mahlûkat olmanın mayasına uygun medeni olmak hamlesidir. Madem
öyle, fıtratımızla barışık, kültür kodlarımızla orantılı insani yönümüzü
zenginleştirip biyolojik kavgalardan uzak kalmalıdır.
İnsani yönümüzü zenginleştirmek derken
ister istemez akla bilge şahsiyetler gelmektedir. Nitekim İmam-ı Azam hem
Emevi, hem Abbasi dönemi halifelerinin kadılık teklifini reddetmiş bilge bir
şahsiyettir. Belli ki burada ortaya konan tavır kadılığın hakkında gelememek ya
da yapamamak endişesi değildir asla, onların
tek kaygısı zulümlerine alet olma riskidir. Üstelik o kendisine yapılan onca
zulme rağmen kalemini kırmamış, devlete karşı başkaldırmamış, tam aksine
Müslüman kanı dökülmesin bir tavır sergilemiştir. Ama gel gör ki böylesi mümtaz
bilge zat, Halife Mansur döneminde mahkûm edilip zindan da şehit edilmiştir.
Zindanda ölüme terk edildi de ne oldu, sonuçta
o gönüllerde en büyük fıkıh âlimi olarak yaşayıp çağımıza ışık saçmış ya, bu
yetmez mi? Kalemin gücü o kadar net açık ortada ki, Müslümanlar bugün olmuş hala kalem erbabının
bıraktığı ilmi mirasla meselelerini çözmeye çalışıyor. Nitekim bugün Halife
Mansur konuşulmuyor, konuşulan Ebu
Hanife’dir. İşte kalemin gücü budur. Üstelik bu güç tarihe adını yazdırmakla kalmayıp
hem bugüne, hem de geleceğe ışık saçmaya devam etmekte. Zulümden kim payidar
olmuş ki Mansur gibilerde payidar olsun. Kelimenin tam anlamıyla O, “Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı
hak kelamı söylemektir” (Bkz. Nevevi, Müslim Şerki-Kitab İmaret) hadis-i şerifin mana ve ruhuna uygun yaşayıp
ve bu uğurda şehit olmuş bir fıkıh âlimimizdir. Tabii bitmedi bu uğurda daha nice
ışık kandillerimiz var. İmam Hanbelî’de
hakeza Halifenin yanlışlarına itaat etmemiş bir bilge zattır. Tabii bu öylesine
bir itaatsizlik değildi, bakın bikeresinde
Halife Mu’tasım Billâh, İmam Hanbelî’yi
Kur’an’ın mahlûk olduğuna dair bir fetva vermesi için zorladığında kabul etmez,
sen misin kabul etmeyen kendisiyle birlikte yedi yüz âlim şehit edilir.
Evet, İmamı Hanbelde tıpkı İmam-ı Azam
gibi kavgasını isyan üzerine kurmamış, hak ve hakikati dile getirmekle bedel
ödemiştir. Ehlisünnet âlimleri için ölçü
besbelli, hak ve hakikat dışı her ne
varsa ona itaat etmemek esastır. Başkaldırmakmış, isyankârlıkmış bu tür radikal
tavırlar onların dünyalarında yer almaz. Onlar için her türlü zulüm ve işkenceyi
sabırla göğüslemek esastır. Kaldı ki itaat başka bir şey, isyan başka bir şeydir. Dolayısıyla her
ikisini birbirinden ayırd etmek icab eder.
İslam’da sultana itaat emri vardır, ama
bu itaati mutlak kılmamıştır. Zira Resulullah (s.a.v) “Allah'a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak
maruftadır” diye beyan buyurmuştur.
Hele fıkhı kıymet değeri tartışılmaz
ölçüde diyebileceğimiz Fetava-i Hindiye adlı kitabının yapraklarını çevirdikçe
Emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i anil münker vazifesinin yerine getirilmesinde:
“—Umera elle,
—Ulema dil ve kalemle,
—Avam-ı nas kalb ile yapar”
olarak karşılık bulduğunu görürüz. İşte bu müthiş tespit sayesinde ‘Bir
yerde kötülük gördüğünüz zaman dilinizle, dilinizle gücünüz yetmiyorsa
elinizle, elinizle gücünüz yetmiyorsa
kalbinizle buğz ediniz ki, bu imanın en zayıf derecesidir’ hadis-i şerifte geçen Emr-i bi’l ma’ruf ve
nehy-i anil münker yetkisinin ulu orta herkese verilmediği gerçeğini öğrenmiş
oluruz.
Kuvvet, kanun hükmünde adil güç olursa
anlam kazanır. Bu adil gücün tatbikinde devletin görevi esas alınır. Bireye
kafasına göre bir adamı cezalandırma ya da öldürme yetkisi verilmemiştir, devlete ait bir yetkidir bu. Şayet fertler
kendini devlet yerine koyup güç koymaya kalkışırsa her tarafta anarşizmden kol
gezilmeyeceği aşikâr. Hele bir cahilin âlimin yapması gereken görevi
üstlendiğini düşünün, vay o ahalinin haline,
ortada ne ilim kalır ne de erdemlilik.
Evet, İmam-ı Azam, İmam Hanbelî gibi nice âlimlerin
kendilerine getirilen hak ve hakikat dışı teklifleri reddetmesi isyan etmek
değildir, bilakis Allah’ın ahkâmını hâkim kılmaya yönelik bir tavırdır. Kaldı ki
ortada 'haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır' peygamber buyruğu
var. Şayet söz konusu Allah ve Resulünün
hakikatlarıysa itaati 'Emri’bil Marufta' görüp hayatlarına uygulamışlar da.
Onlar isteseler bir küçük işaretle kitleleri isyana sürükleyebilirlerdi, ama onlar öyle yapmayıp zulme uğrama pahasına
da olsa tüm işkencelere karşı Allah’ın verdiği canı emanet bilip isyana
girişmemişlerdir. İşte hakiki iman mücadelesi budur.
Bediüzzaman yaşadığı dönemde nice sürgün
ve çilelere maruz kalmış, ama o bir an olsun
hiçbir talebesini isyana teşvik etmemiştir. Üstelik kendisi dâhil, yirmi sekiz yıl hapis hayatı yaşamış olmasına
rağmen bir kez olsun başkaldırmamıştır, sadece fikir bazında “zalimler için
yaşasın cehennem” demiştir. İşte bu noktada, şayet hukuki yollardan
mücadele diye bir dert tasamız varsa işte hayatı boyunca kalemiyle mücadele
veren Said Nursi’yi örnek almak en doğru tavır olacaktır. Peki, onun mücadele
yöntemine sadece bizim mi ihtiyacımız var,
hiç kuşkusuz tüm insanlığında onun kocaman yüreğinden kopan o müthiş kaleminden
alması gereken nice derslere ihtiyacı var. Öyle ki, onun kalemi bir tür sivil
inisiyatif mücadelesidir. Canı pahasına ortaya koyduğu mücadelede önce inancını
doğurgan toprağa savurmuş, sonrasında
sabahın o seher yelinde kaleme döktüğü Risaleyi Nur hakikatlerini ötelere taşır
da. Peki, üstadın kalemini güçlü kılan gizem neydi? Belli ki o gizem, kutbul aktab kabul ettiği
Abdülkadir Geylani ve İmam-ı Rabbani Hz.leri gibi zatların ruhaniyetinden
aldığı feyiz ve bereketinde gizlidir. Ve bu bereket sayesinde kaleminden
damlayan her mürekkeb önce tohum, sonra filiz,
en nihayetinde çiçek açıp tüm beşeri tabular ve sahte mabutlar sözün
bittiği noktada sonbahar yaprakları gibi tel tel dökülmüşlerdir. Nasıl dökülmesinler ki, Risaleyi Nur hakikatleriyle her kim
yüzleşirse üstadın yüreği ne yürekmiş demekten kendini alamaz. Çünkü Risale-i Nurun 'Sözler', 'Lemalar', 'Şualar' ve
'Mektubat' olarak külliyata dönüşmesinde
Bediüzzaman üzerinde kendinden önceki ehlisünnet âlimlerin himmet ve
bereketlerinin tesir yapmışlığı söz konusudur. Bu yüzden kalem bu anlamda feyiz
ve berekettir, içine ruh üflenmezse neye yarar ki.
Madem kalemin gücü ortada, o halde
durduk yere başımızı kuma gömüp karamsar olmaya gerek yoktur. Zira ümitsizlik
en büyük felakettir. O halde daha ne duruyoruz, yeniden ümit tazelemek için
Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani, Ahmed Yesevi,
Mevlana, Yunus, Said Nursi Hz.leri gibi daha nice ışık fenerlerin yolunu
takip etmek yeterli olacaktır.
Evet,
Bediüzzaman hayatı boyunca tüm sahte mabudlara karşı mücadele verip
karanlığı ışığa çevirmiş bir deha örneğidir. Dünyada dikensiz gül bahçesinin
olamayacağını bilinciyle hareket edip kendi doğurgan toprağımızdan çıkan yeni
nesle örnek bir remzdir. Bir an olsun
hiç gözünü kırpmadan tüm sahte mabutlara ve deccallara (kalemsizlere) karşı meydan okuyan tek yürek volkandır. O önce susmuş, fakat sabrını deneyip
zorlayanlar olunca da bir volkan misali patlayıp ihanetleri bala çevirmiştir.
Adeta kalemiyle bütün kaleleri yıkmış ve adını Bediüzzaman olarak tarihe
yazdırır da. Derken Risale-i Nur
çağımıza ışık saçmış olur. Nasıl ışık
saçmasın ki, ‘kükremiş sel gibiyim
bendimi çiğner aşarım’ misali gücünde kalemi ateşten gömlek İbrahim-i Gül
olmuşta. İşte bu noktada Risale-i Nur hakikatleri
için İbrahim-i Gül külliyattır diyebiliriz. Üstelik bu külliyat kıyamete dek
ışık kaynağı olmaya namzette. Sözün özü
Risale-i Nur hakikatleri karanlığa ışık saçan İbrahim-i Gül bahçesidir.
Bediüzzaman’ın canı pahasına ortaya
koyduğu kalem mücadelesi kuru cihangir kavgası değildi elbet, bu yüzden onun
verdiği mücadeleyle diğer beşeri kavgaları aynı kulvarda bir tutmak abesle iştigal
olacaktır. Birkere birinde iman hakikatleri uğruna yapılan bir mücadele
var, diğerinde ise şan şöhret uğruna
mideyi doyurmak vardır. Davası şan şöhret sahibi olmak olanlar midelerini tıka
basa doyura dursunlar, ardından bıraktığı
iman hakikatlerini hayatın her alanına çoktan işlemiş bile. Başkaları için bir
tılsım, bir sessiz harf yığını sanılan kelimeler Said Nursi’de patlamaya hazır
ışık saçan volkandır. Bu volkan bildiğimiz yanardağ volkan lav değil, bilakis “Zalimler için yaşasın cehennem” diye
ifadelendirilecek bir iman ve bir mana bütünlüğünde gönlün ifadesi volkandır.
Düşünsenize bir gayrimüslim Haşir Risalesini okumaya koyulduğunda:
—Derhal şu Haşir risalesini yok edin. Az
daha okusam ahret sokaklarında dolaşır olacağım dedirttirecek cinsten volkan
patlaması bir kalemdir.
Anlaşılan nice din mazlumu âlimler
zulme uğramış, canından olmuş ama bugün
şunu daha iyi fark ediyoruz ki; şehit kanından üstün bir kalem gerçeğiyle karşı
karşıyayız, bu şeref yetmez mi? Onlar bu
şerefe nail olurken kandan beslenen zalimlerde lanetlenmekte. Nitekim bugün adından söz edilen zalimler
değil, âlimler, adil sultanlar ve şehitlerdir.
Madem öyle, Peygamberimiz (s.a.v)'in “Âlimlerin mürekkebi şehit kanlarından üstündür” övgüsüne mazhar
olan hakiki kalem erbabının yolundan yürümek demek düşer bize.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder