AH
BUHARA! AH SEMERKAND! AH YESİ! AH HİVA!
SANA NE KADAR HASRETİZ!
SELİM GÜRBÜZER
Ah Buhara! Ah Semerkand! Ah Yesi! Ah Hiva! Ah
Taşkent! Ah bir bilseniz nefesinize, gül kokunuza ne kadar hasretiz. Öyle ki hasretinizden
diyar diyar dolaşıp tutku gözlerle her bir kütükte isminizi arar dururuz da. Hatta
bu arayış içerisinde adınızın geçtiği her bir kütüğü hem soy kütüğü hem silsile-i
şerife kütüğü olarak bildik bile. Sadece nefesinize, gül kokunuza hasret kalan biz
mi? Hiç kuşkusuz tüm insanlık hasret. Ne zaman ki Gül dalınızdan saçılan nübüvvet
kokunuzla sinemize girip can-ı canan oldunuz, işte o gün
bugündür büyük bir aşk ve şevkle yolunuza baş koydukta. Nasıl bu yola baş
koymayalım ki, yediden yetmişe herkese soluk oldunuz. Hele ki, nerede boynu
bükük garip var, hemen kol kanat gerip merhem
olan tek siz varsınız. Ne diyelim, gariplere
uzanan o şefkat el, elbet bize de kucak açıp biat edeceğimiz el olur da.
Ey narına nuruna kurban olduğumuz Hasret
İller! Biliniz ki gittiğimiz her menzilde hasretle adını yâd edeceğimiz her
nefes, bizim için vukuf-i zamandır. Hangi vukuf-i zaman diliminde adını anarsak
analım Horasan Erenlerinin nefesiyle soluklanmaya can atarız da. İşte bu yüzden masivaya dalıp boşa nefes
tüketmeyiz. Zira ruhumuz aklanırsa gönlümüze akıttığınız o nefesle aklanır. Yetmedi
Horasan diyarlarından ötelere uzanan
‘Hu’ nefes aklar. Derken bu nefes
sayesinde kapına dayanıp bağlandık da.
Ey hasret ateşiyle yanıp tutuştuğumuz Bizim
İller! Gel de hasret tutkusuyla ah çekme,
hem de ne ah! Bu öyle içten gelen
bir ah çekiştir ki; bilmem buna hangi
yürek dayanır. Bu ah çekiş karşısında değil sevda yürekler gök kubbe bile dayanamayıp
tutunduğu arş-ı âlâda içten içe titrer durur da.
Peki ya şu bizim üzerimizde etki
bırakan hatıralarınıza ne demeli. Düşünsenize
sırf hatıralarınız bizi derinden etkileyip mana âleminde yüzdürüyorsa, kim
bilir hakikatinize eriştiğimizde hangi halde oluruz. En iyisi mi biz yine de hatıralarınızla
oyalanmak yerine hakikatinize talip olmak gerekir. Çünkü aslın olmayınca bizim
için her yer karanlık, her yer bumbuz. Baksanıza sensiz meskûn olduğumuz
şehirleri zindana çeviren haramiler güneşimizi kapatmaktalar, Muhsin’ce
üşüyoruz da. Nasıl içimiz üşümesin ki, güneşinden
uzak kalalı epey zaman geçti. Ki bunun adı Abdurrahim
Karakoç’un Mihriban’ca dile getirdiği lambada titreyen alev üşümesidir.
Evet, içimizde o hasret ateş titredikçe bizde üşüyeceğiz
hep. Elbette ki vuslata ermek her baba yiğidin harcı değil. Olsun yinede bu
uğurda karınca misali ilerleyip o yolda da ölemez miyiz? Öyle ya madem ‘Gülünü seven dikenine katlanır’,
o halde daha ne duruyoruz, uğruna koyulduğumuz yolda ayağımıza diken batsa ne olur
ki. Hem gül dikensiz olmaz ki. İyi ki de Nübüvvet Gül olup sinemize girdiniz. Her
ne kadar her bir gül diyara layık-ı veçhiyle bir hayat tarzımız olmasa da
yinede bizi bu halimizle huzura alın ki;
günahlarımız erisin. Zaten bu can
bu ten kafeste konuk oldukça her bir gül kapınız için eşek olmaya razıyız da. Nasıl
ki Yunus Tabduğun kapısında eşik olmuşsa bizde eşik olsak ne kaybederiz ki. Eşik olmaya mecburuz da. Çünkü zindan
şehirlerin günaha akan caddeleri ruhumuzu kirletip artık canımıza tak ettirdi, şimdi
eşik olmaya can atmayalım da, peki ya ne
zaman atalım. Öyle bir perişan haldeyiz ki, artık bir saniye kaybedecek
vaktimiz yok. İşte bu duygular eşliğinde
bizi bağrınıza basın ki, ruhumuz pirüpak olsun.
Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey Yesi! Ey
Taşkent! Ey Gül diyarlar! Bir işaret yakmanız ruhumuzu pirüpak kılmaya yetecektir.
Bir işaret verin ki ışığınıza hasret can yürekler dost bildiği kapıdan boynu
bükük dönmesin. Hele ki bu hasret tutkusu yüreğimizde var oldukça bu sevdadan
vazgeçmeyiz. Bu yüzden ışık kandillerinizi yeniden yakınız ki, âşık ve maşuk tüm hak yolcuları nübüvvet gül
kokundan mahrum kalmasın. Yaktığınız ışık kandilleri sönmesin ki kurda kuşa yem
olunmasın. Allah korusun her bir gül kokan ışık kandilinden mahrum kalırsak vay
halimize, seril sefil-perişan bir hayata mahkûm kalacağımız muhakkak.
Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey
Yesi! Ey Taşkent! Gerçektende her bir sevgi diyarınız bizim için birer ışıktırlar
Yediden yetmişe herkes şunu iyi bilir ki, ilk ışık kandilin çırası Mekke’de yakılmış,
sonrasında bu ışık kandili Medine’ye hicret etmiş ve oradan feth-i mübinle
tekrar doğduğu yere rücu etmiş. Derken Orta Asya’ya dal budak salmış, en
nihayet dalga dalga tüm cihanı sarmıştır.
Evet, ışığın cihanı sardı sarmasına ama yine
geldiğimiz noktada yeniden ışığına muhtacız. Şimdi biz biliyoruz ki o ışık, nur
neslinden Şah-ı Zinde’nin (Peygamberimizin
akrabası Kusam bin Abbas) Semerkand’da medfun olduğu kabri şerifte Yüce Allah’ın
‘Nurumu tamamlayacağım’ diye vaad ettiği güne hazırlık için gün saymakta. İyi ki
Kusam bin Abbas Ata Yurt Orta Asya bağrında medfun. Hiç kuşkusuz bu bizim için
paha biçilmez lütuftur. İşte bu lütfu ilahiye sayesinde Şahı Zinde’nin ervahından
istimdat dileyip her arzuhalimizi yüce makamlara arz edebiliyoruz da. Bu yüzden
kabri şerifte nur içinde yatan Peygamber nesline ne kadar selam göndersek azdır.
Zaten her bir selam yüce makamlara ulaştırıldığında Peygamber nefesiyle üflenip
perde perde aralanıp açıldığında esenlik kaynağı olur da. Öyle inanıyoruz ki Şah-ı Zinde’nin vesilesiyle
Allah Resulüne iletilen salât-u selamlar karşılıksız kalmaz. İyi ki de Şah-ı Zinde’miz var, o gül neslin evladı
oralara ayak basmasaydı kim bilir halimiz nice olurdu.
Ey Buhara! Ey Semerkand! Ey Hiva! Ey
Yesi! Ey Taşkent! İşte Şah-ı Zinde’nin her bir diyarın toprak bağrına ektiği
gülfidanlar sayesinde başta Sahabe-i Güzin, Tabiin, Tebe-i Tabiin olmak üzere
İmam Maturidi, Piri Türkistan, Şahı Nakşibend gibi nice Gül Bahçıvanlarının
ilminden istifade eder olduk ta. Derken Nebevi Nübüvvet Gül Bahçesinden bilge
şahsiyetler doğa gelir de. İşte o bilge şahsiyetlerimizden bir kısmı;
-Enlem hesaplarıyla ünlü bir bilge insan
olma özelliğinin yanı sıra Tıp biliminde adından söz ettirecek kadar dehamız
İbn-i Sina,
-İranlı Şair Rudeki,
-Gazne’de Şehnameyi yazan Firdevs’i,
-İlk astronom ve ünlü rasathaneci Uluğ
Bey,
-İran şairi ve matematik bilgini Ömer
Hayyam,
- Matematik, botanik, tıp, musiki,
felsefe ve mantık alanında yazdığı eserleriyle doğu ve batının ilgisini çeken Farabi,
-Modern cebir ilminin öncüsü Harezmî,
-Büyük bir dilci, kelamcı, müfessir ve Harizm’in
onur abidesi Zemahşeri,
-Işığı tâ Bursa’dan Semerkand’a kadar uzanan
matematik ve astronomi bilgini Kadizade-i Rumi,
-Fatih
Sultan Mehmet’in davetine icabet edip Maveraünnehir’in İstanbul’a açılan kolu
Matematik ve astronomi dehası Ali Kuşçu,
-Türk dili aşığı Ali Şir Nevai,
-Divani Lugati’t Türk eseriyle meşhur Kaşgarlı
Mahmut,
- Türk İslam edebiyatının yüz akı Yusuf
Has Hacib,
-Babür imparatorluğunun kurucu hükümdarı
ve Hind’in ruh iklimine Babürname eseriyle İslami ruh aşılayan Babür Şah,
-Müzik dehası Abdülkadir Meragi vs.
Peki ya Horasan Erenleri! Malum,
onlarda aşkın nefesini Orta Asya kilimine işleyen Rabbani âlimlerimizdir. İyi
ki varlar, Gül Bahçende Gül oldular da. Bu
sayede Gül kokunu Buhara, Semerkand kilimlerini işlemekle kalmadılar, gönüllere
nakşettiler bile. Bu öyle bir nakş eylemedir ki; Orta Asya’dan Anadolu’ya,
Anadolu'dan Balkanlara ve Avrupa’ya uzanan bir nakıştır. Sadece nakşolunan
insanlık mı? Tüm cemadat, tüm nebatat, tüm hayvanatta buna dâhil elbet. İşte bozkırlara, ırmaklara, okyanuslara, dağa,
taşa ve cümle âleme soluk olan o Rabbani âlimlerimizden bir kısmı;
- Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s),
- Ebû Ali-i Fârmedi (k.s),
- Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s),
-Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s),
- Hâce Ârif-i Rîvegeri (k.s),
-Ali Râmîtenî (k.s),
- Muhammed Baba Semmâsî (k.s),
-Seyyid Emir Külâl (k.s),
-Bahaeddin-i Buhari Şah-ı Nakşibend (k.s),
-Alâeddin Attâr (k.s),
-Ya’kub-i Çerhî (k.s),
-Ubeydullah Ahrâr (k.s),
-Mevlânâ
Muhammed Zahid (k.s),
-Derviş Muhammed Semerkandî
(k.s).
Evet,
sıraladığımız isimler sıradan isimler değil bilakis bize rehber olmuş isimlerdir.
Belli ki “Işık
doğudan doğar” sözü boşa söylenilmemiş. Hele ki bu söz ahır zamanda daha da
bir anlam kazanmaktadır. Zaten adının
geçtiği her mekân ve zamanda içimizde büyük bir fırtınalar kopup gül kokunuz
cihanı sarıp sarmalar da. Baksanıza ruhi bunalıma düşmüş batı dünyası bile bu gül
kokun karşısında duyarsız kalamaz, kâh arayışını Mevlana’da, kâh Yunusumuzda
sezmeye çalışır. Amma velâkin bu yeterli değil, o arayışa tam tekmil karşılık
verecek tüm kaynakları sunmak gerekir. Kim bilir bir gün insanlığın susuzluğunu
giderecek engin hazineleri sunacak yeni alperenler, yeni gönül erleri ortaya çıktığında
Allah’ın vaad buyurduğu o nur tecelli etmiş olacak da.
Hiç
şüphe yoktur ki bu meydan er meydanı, er meydanında o ışık tüm cihanı
sardığında âlemin nizam bulacağı muhakkak. Bu öyle bir ışık kaynağıdır ki doğduğun
günden bu yana ne bir zulmüne, ne de katline
şahit olduk. Her ne varsa Kerem
Diyarların saçtığı ışıkta var. Çünkü bu ışıkta aşkın çilesi gizli. Madem öyle ‘Sefer
der vatan’ için yola koyulmak gerek. Yola koyulalım ki, o vaad edilen gün,
belki yarın belki yarından da yakın bir zamanda doğuversin. Bize durmak
yaraşmaz, hasretle her kütükte seni anıp zincirine bağlanmak ve altın halkanda
pervane olmak yaraşır.
Evet, bu
bir gönül yolculuğudur. Her bir Diyarda adınızı andığımızda bile daha şimdiden
takatimizin kalmadığını, gönlümüzün ferinin
solduğunu hissettik. Meğer Şair “Toprak
basar kucağına, güneş çeker sıcağına, atar derdin ocağına” derken meramımızı
dile getirmiş.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder