BU EZANLAR Kİ ŞEHÂDETLERİ DİNİN TEMELİ
SELİM GÜRBÜZER
Şair ne güzel demiş bu ezanlar ki
şehâdetleri dinin temeli diye. Gerçekten de şehâdetleri çok önceden ötelerde belirlenmiş
bile. Peki, ötelerden gelip ötelere
uzanan ezan sadece bir duyurumudur? Elbette ki Rasulüllah (s.a.v)’in; “Ya
Bilal! Ezan ve namazla bizi ferahlandır” beyan buyurması Ezân-ı Muhammedî’nin sadece
bir duyurudan ibaret olmadığı, esenlik kaynağı olduğunu göstermeye yeter artar
da.
Kelime
anlamı bakımdan Ezan; bildirmek, çağrı, davet demektir, İsra ise miraç manasınadır.
İşte Ezan ve İsra bir araya geldiğinde bir
taraftan dinin temelleri atılmış olurken, diğer taraftan dinin direği ve çatısı kurulmuş
olur. Diyebiliriz ki İslamiyet’in ilk yıllarında Sahabe-i Kiram bu temelden
yoksun sayılırdı, sadece bir cümlelik; ‘Essalatü camiatün’ (namaz bir
araya getirir) davetiyle namaza icabet ederlerdi. Neyse ki ilerleyen
zamanlarda namaz vaktinin nasıl duyurulması gerektiği hususu istişareye açıldı
da Ezan-ı Muhammedî çağrısıyla buluşuldu. Malum, bu büyük buluşma öncesinde;
kimi çan çalalım, kimi boru sesi
olsun, kimi ateş yakalım, kimi bayrak dikelim vs. demişti. Tabii
bunların hiç biri kabul görmedi. Belli ki dinin temelleri bir şeylere
dayandırılması gerekiyordu, dayandırılır da. Zira fıkhı kaynaklarda ezanın
birinci doğuş sebebi; Miraçta Cebrail’in ezan okuyup imam olması olarak
zikredilir. İkinci ise Abdullah b. Zeyd’in bu konuyla alakalı gördüğü rüya sebep
teşkil etmiştir Nitekim rüyada gördüğü bir meleğin kendisine öğrettiği ezanı Rasulüllah’a
bildirmesi üzerine Allah Resulü; “Kalk bu gördüğün rüyadaki sözleri Bilal’e öğret,
onun sesi daha gürdür” demesiyle birlikte ilk ilan gerçekleşmiş olur.
Yani ezan tıpkı Kur’an’ın vahiy olunmasında ki gibi kaynağına uygun olarak cümle
âleme Arapça ilan edilmiştir. Böylece ezanı Arapça dışında okumanın sahih olmadığı
anlaşılır. Tabii bu okunan ezana has bir kaidedir ama İsra (Esra- Miraç yolculuğu) için öyle değildir. Özellikle Esra dedik, niye?
Çünkü 5 vakit namaz Esra hadisesiyle müminlere
farz oldu da onun için elbet. Madem Esra
deyince namazı hatırlıyoruz, o halde ‘namaz miraçtır’ çok yerinde bir
tespittir. Zaten öyle de. Neyse ana konuya yeniden döndüğümüzde ezanı başka
dilde okumak sahih olmadığı apaçıkken, aynı temel kaide namaza giriş için pek
söylenemez. Kelimenin tam anlamıyla Farsça ezan sahih değildir, isterse ezan
olduğu bilinsin. Zira Hanefi fıkhı üzerine yazılmış İbn-i Abidin adlı esere
baktığımızda Farsça sözle namaza başlamanın bundan istisna olduğunu görürüz. Bu
demektir ki Farsça namaza başlamanın sahih olduğudur. Yani bu eserden hareketle;
ezanın orijinali haricinde diğer türlü okunduğunda
(mesela Farsça) insanlar okunan çağrının ezan olduğunu bilseler bile caiz olmadığı
anlaşılır. Belli ki bu temel kaideler bize Ezân-ı Muhammedî’nin tüm
Müslümanları tek kalp, tek yürek ve tek dilde birleştiren orijinal duyuru olduğunu
göstermeye yetiyor. Bu yüzden başka bir dilde okunmasına geçit verilmez. Kaldı
ki Müslümanlar dünyanın neresine giderlerse gitsin minarelerin şerefesinden yankılanan
tevhidi çağrının sadece orijinaline aşinadır. Hatta bu aşinalık birlik ve
dirliğimizi oluşturan ilan olur da. Bu
da yetmez minarelerde yankılan bu duyuruya icabet eden her Müslüman omuz omuza birlikte
saf olur da. İşte bu yüzdendir ki rüya âleminden bu ümmete lütfedilen Ezan-ı Muhammedî
Bilal-i Habeşi’nin başlattığı o gür ilan orijinal haliyle minarelerimizden kıyamete
kadar inlemesi durmayacaktır. Buna inancımız tamdır. İyi ki de bu duyuru her
ırktan, her milletten insanın ortak anlayacağı dilde yankılanıyor, bakın Allah Teâlâ
“Allah’a davet edip iyi amel işleyenlerden daha güzel sözlü kim olabilir” (Fussilet 33) buyurmakta.
Rabbül Âleminin; “Allah ve Resulü tarafından insanlara ilan
et” (Tevbe, 3) ayetiyle buyurduğu
‘ilan’ ile ‘İnsanlara Haccı bildir’ (Hacc
27) ayetinde zikredilen ‘bildir’ aynı mana ihtiva etmekle birlikte ‘ilan’
daha çok Ezan-ı Muhammedî çağrıştıran davet manasına bir paroladır. O halde
davete icabet etmek düşer bize.
Ayrıca Ehlisünnet âlimlerinin dinin
şahidi temeli ezanla ilgili adab ve usuller için söylediklerine baktığımızda
ortaya özetle şu kaideler çıkıyor:
- Beş vakitte kılınan namazlar için ezan ve
kameti terk etmek mekruhtur. Ancak ezan ve kamet terk edildiğinde bu namazlar
iade edilmez, sadece vakit girmeden okunan ezan tekrarlanır. Hatta aynı düstur
kamet içinde geçerlidir.
-Kuruntulu veya kasıntılı insanın
kulağına ezan okunursa kuruntuyu giderir. Tabii ki burada temel amaç kuruntuyu
gidermek değildir, asıl bizi ilgilendiren kuruntunun giderilmesinden ziyade Sünnet-i
seniyye'nin yerine getirilmiş olması çok daha önem arz eder. Öyle ki bu sünnet
sayesinde yeni doğmuş bebeğin sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunup
çocuğun ilk ilmi eğitimine start verilmiş olur da.
-Bir müezzinin
erkek, akıllı, takva sahibi, sünnete vakıf ve namaz vaktini bilmesi gerekir ki onun
hakkında yeterli şartlara haiz bir müezzin denilebilsin. Dolayısıyla delinin,
mümeyyiz olmayan çocuğun, sarhoşun, kadının, fasık kişinin, kâfirin, bayılan
kimsenin ezan okuması mekruhtur. Yine de sahih olan köle ve çocukların cemaat
olamayacağıdır. Dolayısıyla ezan okumaması da icap eder. İlla da köle ezan
okuyacaksa da sahibinin iznine bağlı olarak gerçekleşir. Anlaşılan o ki; buluğa
yaklaşmış çocuğun, kölenin, âmâ’nın okuyacağı ezan kerahetsiz caiz olabiliyor.
-Teganni şarkı söylemek gibidir. Zaten
sesi güzel olanın teganni yapması lazım gelmez. Esas olan Ezan okurken
kelimelerin arasını ayırarak okumaktır. Kamette ise birleştirerek okumak
esastır. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v); “Ezan
cezm’dir” buyurmakta. Yani sesi güzel olanın teganniye ihtiyacı yok. Bu
yüzden Resulü Ekrem (s.a.v) “Ezan okunduğu zaman kelimelerin arasını
ayırarak oku, kamet getirdiğin zaman da kelimeleri birleştirerek oku” beyanıyla
kametin seri okunacağına işaret etmiştir.
-Ezan okunurken konuşulmaz. Şayet konuşulursa
ezanın yeniden okunması icab eder. Hatta ezan okunurken selamda alınmaz.
-Ezanda
parmaklar kulaklara koyularak okunur, kamette ise parmaklar kulaklara konulmaz.
Kamette neden konulmadığı malum, zira cami içerisinde işitememe gibi bir engel
yoktur. Kaldı ki kamet dışarıya yönelik bir çağrı değildir, içeride cemaate
yönelik duyuru olduğundan kametin seri halde okunmasını gerektirir. Bu hususta
Peygamberimiz (s.a.v) Bilal-i Habeş'e; “Parmaklarını kulaklarına koy. Çünkü
bu sesini daha yükseltir” diye buyurmuştur.
Zaten yukarıda da belirttiğimiz üzere kamet getiren bir kişi iki parmağını
kulaklarına koymaz demiştik. Niye derseniz, bu durum gayet açık, alçak sesle yapıldığı içindir elbet.
-Kamette müezzin ‘Hayya alel felah’ derken
cemaatin ayağa kalkması adaptandır. Şayet İmam mihraba yakın değilse her saf
arasında imam geçtiğinde kalkması daha uygun olur.
-Kad-kâmetis-salâtü’,
“Kad-kametis-salâh’ denildiğinde ‘Namaz başladı’ demek olduğundan imamın
namaza başlaması adaptandır. Çünkü imam böyle yapmakla müezzinin sözünü
doğrulamış olur. Bununla birlikte kamet getirdikten sonra namaza başlansa
sakınca yoktur. Nitekim İmamı Azam'ın talebesi İmam Yusuf böyle uygun
görmüştür. Ayrıca kamet alınırken camiye giren ayakta beklemeden oturmalı, doğru
olan cemaat ayağa kalktıktan sonra kalkmasıdır.
-Ezanı
dinleyen kimsenin müezzinin okuduklarını tekrarlaması menduptur. Vacip olan şu ki; ezanı işittiğimizde yürüyerek
icabet etmek gerektiğidir, yani camiye gidip cemaatle namaz kılmaya
koyulmalıdır.
-Kaza namazlarının birincisinde ezan
ve kametin her ikisinin birlikte yerine getirilmesi sünnettir. Akabinde
devam eden diğer kaza namazlar için ezan okuyup okumamakta kişi muhayyerdir (serbesttir),
yani dilerse okur dilerse okumaz. Hakeza yolcunun kameti terk etmesi mekruhtur,
ama ezanı terk etmesi mekruh değildir.
-Kadın kamet getirir, ama ezan okumaz.
-Evde ezan okuyan ancak kendi işiteceği
seste okur, fakat birazcık seslenmesinde beis yoktur.
-Arafat’ta (cem-i takdimde) bir
ezan, iki kamet getirilir, Müzdelife’de (Cem-i tehir) ise bir ezan ve
bir kamet getirilir.
-Fasık bir kişinin imamlığı, takva
sahibi cahilin imamlığından daha evladır.
-Abdestsiz ezan okumak mekruh değildir,
ama cünüp kimsenin ezan okuması mekruhtur, dolayısıyla cünüplüyken okunan ezan
iade edilir. Ancak cünüp kimse bir başkasının okuduğu ezana dil ile icabet etmesinde
beis yoktur. Zira bu icabet ezana değil, müezzinedir.
-Kur’an ve ezan okuyana selam vermek
meşru değildir.
-Bir kimse mescitte müezzin kamet getirirken
camiye girerse imam mihraba geçinceye kadar oturması daha uygun düşer.
-Bir kişinin iki mescitte
müezzin olması mekruhtur. Çünkü ikinci mescitte okuyacağı ezan nafile sayılır.
Kendisinin yardımcı olmadığı farz olan bir namaza halkı davet etmesi uygun
düşmez.
-“Ezan işitince ayağa kalkın! Çünkü o
Allah’tan gelen bir emirdir” hadisinden maksat namaza gidin, ya da kamet
manasınadır.
-Ezan farzlar için sünnettir.
Vitirde yatsının ezanı ile yetinilir sadece.
-Ezan vaktinden önce okunursa
tekrarlanır.
-Ezana dört tekbirle başlanır.
İlk şehadeti alçak sesle, sonrasında dönerek yükse sesle okumak mekruhtur. Ezan
aheste aheste okunur, bu arada Hayya ales salah-Hayya alel felah derken de sağa sola dönülür,
-Sabah ezanına ‘Es-salatü
Hayrun mine’n-nevm’ (Namaz uykudan
hayırlıdır) ilave edilir.
-Minare genişse ezanı dönerek
okunur. Rasulüllah (s.a.v) döneminde minarenin olmamasından hareketle dönmeye
itiraz edilmemeli. Minare olsun ya da olmasın dönmek gerek, üstelik sürekli
uygulanan bir adap olduğundan teamül hale gelmişte.
Tabii bu sıralanan hususlar Ezanın
zahiri yönünü ortaya koyan temel kaidelerdir.
Unutmamak gerekir ki, temel kaidelerin yanı sıra ezanın birde batini
yönü vardır. Nitekim Ezan-ı Muhammedî bir
yönüyle görünen görünmeyen cümle âleme namaz vakitlerini hatırlatırken diğer yönüyle
de tevhidi zikri duyurmaktadır. Kelimenin tam anlamıyla Ezan-ı Muhammedî Îlây-ı
Kelîmetullah’ın gönüllerde yankı bulmasını sağlayan bir tevhidi zikirdir.
Anlaşılan o ki, Ezan deyip geçmemek
gerekir, hakkını vermek icap eder. Şöyle ki;
Bir
demirci ezan okumakta olan müezzini dinlemeye koyulur. Ezan-ı Muhammedî bittiğinde
demirci; şu adam ezan okuyor ama samimi değil, hakikati haykırmıyor deyince
derler ki:
— Nasıl yani, işte müezzin ezan okuyor
ya, hiç bunun yalanı mı olur?
Demirci:
—Evet, evet! Müezzin gerçeği ilan
etmiyor, şayet o ihlâslı okusaydı çıktığı yerin çöküvermesi gerekirdi der ve
akabinde;
—Birde ben okuyayım bakın nasıl
okunuyormuş diye söylenip demir yığınının üzerine çıkar ve başlar ezan okumaya.
Okudukça ayağını altındaki demirler eriyip akmaya başlar da. Ezan’ı bitirince
kendisini gözlemleyenlere şu itirafta bulunur:
—Bende gerçeği duyuramadım, baksanıza eğer
samimi şekilde okusaydım benim de erimem gerekirdi. İşte tevazu bu, işte
Allah’a tam teslimiyet ifadesi budur.
Tabii demirci örneği tam bir takva örneğidir.
Herkesin bu takva halini yakalaması elbette ki zordur. Her ne kadar biz ezanın takva yönünden çok
uzak olsak ta hiç olmazsa ezanın zahiri yönüne vakıf olmaya çalışalım. Bizim
için bu bile büyük kâr. O halde ne duruyoruz ehlisünnet imamların ortaya
koyduğu zahiri bilgileri hayatımıza yansıtalım. Zira Ezan-ı Muhammedî
yüreklerimizi ferahlatan bir çağrıdır.
Evet, ne mutlu o insanlara ki, o okunan
ezanlara şahitlik ederek Îlây-ı Kelîmetullah duygusuyla huzura eriyorlar. Allah
adı ve Habib’inin adı her okunan ezanla her saniye cümle âlemde yankılanır da. Şair
diyor ya, bu ezanlar ki şehâdetleri dinin temeli, aynen öyle de dünyanın her
yerinde okunan Ezân-ı Muhammedî’nin yaktığı Îlây-ı Kelîmetullah meşalesi
ebediyen sönmez de. Bakın İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde mealen Allah
(c.c.) Habib’i için; “Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim” buyuruyor. Gerçekten de garba (batıya) doğru bir tül derecesi (111,1
km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikiyor. Bu demektir ki her 28 kilometre
gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla tekrar okunmaktadır. Derken yeryüzünde
Ezân-ı Muhammedî’nin okunmadığı bir an yoksun kalmaz. Böylece 24 saat
içerisinde tüm kâinat Ezan sesleriyle yankılanıp cümle âlem nasiplenir de.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2889/bu-ezanlar-ki-sehdetleri-dinin-temeli.html
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2889/bu-ezanlar-ki-sehdetleri-dinin-temeli.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder