YUNUS
EMRE
SELİM GÜRBÜZER
İyi ki de Türkler Orta Asya’dan yola
çıkmışlar. Nitekim yollara meftun Türk boyları, İslam’la buluştuktan sonra Alpliklerine
erenlik katarak alperen kimliğine bürünmüşlerdir. Belli ki; Türkler üzerinde Horasan
erenlerinin çok büyük etkisi olmuş. Öyle bir etki oluşturmuşlar ki; içlerinden bir
Türk veli; yani Ahmet YESEVİ doğa gelecektir. Malumunuz Ahmet Yesevi Yusuf Hemedânî’den el
almış Pir-i Türkistan’dır. O, şeyhinden
icazet alır almaz tasavvufi aşkı Türk boylarına aşılamak için yola koyulur bile.
Bu sıradan bir aşk değildir, kelimenin
tam anlamıyla ilahi aşkın ateşiyle irşat olan Türk boylarını Bizans sınırına kadar dayandırıp Büyük
Selçuklu Devletinin kuruluşunu gerçekleştirecek aşktır bu. Tabii Selçuklu
kuruluşuyla kalmaz, Malazgirt zaferiyle gücüne güç katıp Horasan erenlerinin
himmet ve bereketiyle Anadolu kutlu bir vatana dönüşür.. Böylece Anadolu
baştanbaşa medreselerle, camilerle, kervansaraylarla, çeşmelerle donatılır da. Dahası
Anadolu medeniyet merkezi konuma bürünür. Tâ ki bu durum medeniyet yıkıcıları Moğol
ordusunun ufkumuzda bir kara bulut misali çökmeye başlayıncaya dek sürecektir. Öyle
ki, XIII. yüzyıl denilince Selçuklunun son demleri akla gelir hep. Dile kolay
Moğol kasırgası medeniyet adına her ne kazanımız varsa hepsini yerle bir etmiştir.
Neyse ki; Moğol tahribatının Anadolu güneşini tam karartma noktasında Yunusumuz
ve Mevlana’mız doğa gelirde Anadolu kilimi nakış nakış işlenmiş olur.
http://www.enpolitik.com/haber/146272/ete-kemige-burundum-yunus-gibi-gorundum.html
İşte kilime işlenen bu diriliş
ruhuyla birlikte birde bunun üzerine Moğol zulmünden Anadolu’nun sınır uçlarına
sığınan âlimler, şeyhler, dervişler, müderrisler de eklenince Anadolu’nun tam manasıyla
kıyamı gerçekleşir. Yunus ilk başta söz konusu medreselerin birinde soluklayacaktır.
Ancak ne var ki Yunus’un iç susuzluğunu giderecek aşk bu medreselerden
geçmiyordu. Çünkü medreseler ilim açlığını doyurmak için vardı. Madem öyle, ruhunun
susuzluğunu giderecek kaynağı bir yerlerde aramak gerekirdi. Sonunda dayanamadı içindeki özleyişe kapılıp
köyüne dönecektir. Arayış bu ya, köy ahalisi Yunus’u bundan böyle, kâh bir su
kıyısında, kâh kuru bir ağacın altında, kâh saatlerce dökük mezar taşlarının
altında kendi kendine konuşan ve gezinen bir divane gönül olarak görecektir ve
bu halini kınamaz da. Hele bülbül misali şakırdamaya başladığında dilinden dökülen
her bir kelam insanı kendinden alıp kendine getirecek lezzete tadına doyum
olmayacaktır. .
Bu
arada Moğol istilası yaklaşınca Anadolu’nun her bir yanı kıtlık hüküm sürüp
yokluk ve acı içten içten hissettirmeye başlar. Öyle ki; bu coğrafyada yaşayan
herkes gelecekten ümidini kesecektir. Nasıl kesmesin ki; kimi açlıktan, kimi hastalıktan, kimi asılaraktan, kimi
vurularaktan onlarca insan can verir. Tabii Yunus bu hüzün verici manzara
karşısında irkiliyor, peş peşe gelen
haberler karşısında ruhen sarsılıp içini hüzün kaplıyordu. İşte ruhunda oluşan
dalgalanmalarla o an kendi kendine karar verir; bir kapıya varmalı diye. Hiç
kuşkusuz kapıdan maksat Anadolu’da yaraları saran dergâhlardan başkası değildi
elbet. İnsanlara kol kanat geren gönülleri sulayan ulu evliyaların varlığını Yunusta
duymuştu. Zira Anadolu insanı akın akın
habire dergâhlara akıyordu. Yunusunda buna kayıtsız kalması doğru olmazdı, en azından
kötü gidişata dur demek için varmalıydı, fırsat bu ya inzivaya çekildiği köyünden tam
da kendini dışarı atma zamanıydı. O da öyle yaptı zaten. Derken uzun bir
yürüyüşe koyulur. Sanki bir gizli el onu çekiyordu içten içe. Yunus yorgunluğa
meydan okurcasına sordu soruşturdu, sonunda Tekkenin yolunu bulur da. Dergâhın
kapısına vardığında ilk iş omzundan heybesini indirip Şeyhin huzuruna çıkmak
olur. Rivayetlere göre bu şeyh, Hünkâr Hacı Bektaşi Velidir. Yunus hemen beraberinde
getirdiği alıçlardan o büyük zata ikram eder, akabinde dergâhta misafir edilir.
Malum, misafirin hakkı üç gündür. O üç gün
boyunca yedirilir, içirilir ve en iyi
şekilde misafir edilir, ama o üç gün boyunca ara sıra da olsa seyre daldığı
gözlerden kaçmaz. Hala aklı uzaklarda kala kalmıştı, en çokta köyünü ve aç
insanların halini düşünüyordu. İşte bu düşünceler eşliğinde dayanamayıp müritler
aracılığıyla Şeyh’ten müşkülünün halledilmesini ve çoluk çocuğun gözleri yolda kaldığını
arzı endam eyler. Tabiî ki Şeyh’ten cevap gecikmez.
Şeyh:
—O’na
söyleyin gönlü buğdaydan mı yana, yoksa himmetten mi?
Yunus
cevaben:
—Ben himmeti neydeyim, bana buğday
gerek. Evde çoluk çocuk açken nefes ne çare der.
Tabii
Yunus’un cevabı Şeyh’e bildirilir, ama Şeyh nefeste kararlıydı:
—Varın
Yunus’a deyin ki beraberinde getirdiği alıçların her bir tanesi için bir nefes
vereyim.
Yunus:
—Ama
nefes karın doyurmaz ki, lütuf buyursun buğday versinler, der.
Şeyh
tekrar:
—Varın
söyleyin her alıç çekirdeğine on nefes vereyim.
Yunus
gelen mesajlardan bir türlü gönül yolunda olduğunu o an anlayamaz. Bir kere o köyün
o içler acı halini kafasına takmıştı, hala ısrarla:
—
Ben nefesi neydeyim, bana buğday gerek diyecektir.
En
sonunda, madem öyle peki denilip bineğine buğday yüklenir. Zaten Yunus’un istediği
de buğdaydı. Bir türlü nefesin soluğu aklını çelememişti. Ve sırtlanıp yola
koyulur.
Yollar
uzun, yollar sessizdir. Sanki bu fırtınadan önce bir sessizlikti. İşte bu
sessizlik içerisinde yorgun düşmüş bitap halde bir dağ yamacına tırmandığında
kendisiyle baş başa kalacaktır. Şimdi tamda kendi kendine iç muhasebe yapma zamanıydı,
nefis muhasebesine girer de. Neyse ki nefsiyle olan savaşı kazanmasını
bilecektir. Böylece buğday kaygısını yener yenmez, Şeyhin eteğine yapışmak için
tekrar geri dönmeye karar verir o an. Kapıya
vardığında Şeyh’e pişmanlık dileklerini ilettiğinde Şeyh onun için;
—Himmet
vermek bizden geçmiştir artık. Nasibin Sakarya illerinde TABDUK EMRE
elindedir, varsın o’na gitsin, denilir.
Bu
kez Yunus’un gönlüne bambaşka bir aşk tufanı düşer. Hakikat derdiyle içindeki
tufanı dindirme adına yine yollara revan olur. Yol arayan için vardır zaten.
Gerçektende bu arayış içerisinde işaret edilen mürşidi bulur da. Böylece Yunus’un
ilk eğitimi dağda başlar. Haddine mi, Tabduk’un tasarrufuna karışılmazdı elbet.
İlk görev o’na dağda odun toplatmak olur.
Tüm sadakatiyle sabahtan akşama kadar tek başına dağda odun seçip kesecek,
yığacak ve topladıklarını dergâha getirecekti. Nitekim Yunus bu hizmetin semeresini
kısa zamanda almaya başlarda. Artık nefsinin her geçen gün dağda aşkın gözyaşı
karşısında yenik düşüp ıslah olduğunu idrak edecektir, gözyaşı döktükçe de
gönlü yumuşar bile. Dağ tıpkı Musa’nın Tur-i Sina’sında olduğu gibi o’nu an be
an Allah’a yaklaştırır da. İşte Yunus bu nefis
terbiyesiyle birlikte aşkın tadını,
kokusunu buram buram yüreğinde hissedecektir. Gönlü öyle sevgi
deryasında yoğrulur ki; “Senin dergâhına eğri odun yaraşamaz” diyecek
kadar yüreği çağlar da.
Bu
durum Tabduğun dikkatinden kaçmaz:
—Yunus
dağda hiç eğri odun yok muydu ki; yıllardır getirdiğin odunların hepsi dosdoğru.
Yunus
cevaben:
—Bu
dergâha değil yamuk yumuk insanın, odunun eğrisi bile yaraşmaz deyip ince bir ruh
seciyesi ortaya koyar. Müritler ilk etapta Yunus’un bu halini anlayamaz. Zaten
anlayamadıkları içindir dedikodu kazanı derhal
kaynatılıp “Yunus olsa olsa Tabduk’un
kızını almak, ya da posta oturmak için bunları yapıyor” derler.. Tabii dergâhta
fitne kazanı kaynamaya dursun ister istemez bu densiz dedikodular Tabduk’un
kulağına da gelir. Neyse ki Şeyh soğukkanlılığını bozmadan fitne fücura yelken
açmadan kızını Yunus’a vereceğini duyurur. Dervişler bu duyuru karşısında ‘Tam dediğimiz çıktı’ diyecekleri sırada bu kez
Yunus’un:
—Ben
Şeyhimin kızına layık değilim sözleri dedikoducuların hevesini kursağında bırakmaya
yetecektir.
Yunus
besbelli ki bütün benliğini aşkla boyamak istiyordu. Ancak onun aradığı aşk
zahiri aşk değil, ilahi aşktı.
Yunus’un
bu sefer ki düşüncesi kendini gurbete atmaktı. Ama bu düşüncesini Şeyhine
söylemeye kalkışsa nefesi tutulacaktı. Öyle ya,
30–40 yıldır bu kapıda tam en üst
doruğa çıkacakken kendi kendine dergâhı terk etmekte neyin nesiydi. Bu ilk
değildi elbet, Yunus yıllar öncesinde de
vatanını ve sevdiklerini terk-i diyar eylemişti. Medreseye girdiğinde ise okuduklarını,
öğrendiklerini, bildiklerini terk etmişti. Şimdi ise dergâhta tam zirve
noktasına çıkmak üzereyken seyr-i süluku ve dergâhı terk... Elbette ki; bu ruh
tufanını anlamak mümkün değildi. Kaldı ki; Selçuklunun çökme sürecinde bile
dergâhın kapısı dip diriydi. Tabduk haklıydı, gürültüsüz irşadı metot
edinmişti, sessiz çalışıp gönülleri feth etmek için vardı. Yunus tam aksine
ruhen coşmak, kendi kabını aşmak istiyordu, dahası ten kafesinden ötelere kanatlanmayı
arzuluyordu. Yani yıllarca hizmet ettiği tekkesinden terki diyar eyleyip
yapayalnız kendince bir dünya oluşturmanın derdindedir. Yine uzaklara doğru yürüyecekti.
Öyle ki Yunus yürüye yürüye bir hal olur, derken bir deryanın karşısında bulur
kendini. Bu deryadan haberi olmayan yoktu zaten. Hiç şüphesiz o deryayı umman
Mevlana’dır. İyi ki de karşılaşmışlar. Yunus sordu:
—Mesneviyi
sen mi yazdın?
Mevlana:
—Evet
der.
Yunus:
—Çok
uzun yazmışsın, yerinde olsam “Ete
kemiğe bürünürdüm, Yunus gibi görünürdüm der olur biterdi” diye karşılık verir. Mevlana hemen bu gönül çağlayışı
sohbetten etkilenir de. Hatta Mevlana Yunus’u uğurlarken ardından; “Manevi
mertebelerden hangisine yükseldiysem, şu Türkmen hocası Yunus’un izini önümde
buldum onu geçemedim” demekten kendini alamazda. Böylece Yunus’un nasıl
paha biçilmez bir değer olduğunu ortaya koymuş olur. Zaten Yunus’un fikirleri
Mevlana’nın ruh dünyasıyla hep örtüşmüştür. Nasıl örtüşmesin ki; her ikisinin
de açtığı aşk meşalesi Anadolu insanını aydınlatmaya yetecek güçtedir.
Yunus’un
her geçtiği yer sevgi bulutuyla kaplanıyordu. Yunus bu aşkla yürüdükçe
yürüyordu. Bir gün birkaç dervişle yolu çakışmıştı. Dervişler onu görünce birlikte
yola devam etmeyi teklif eder. Akşam olduğunda dervişin biri ellerini açıp dua ettiğinde
Allah’ın
izniyle önlerine tadına doyum olmayan taam geliyordu. Ertesi akşam diğer
dervişte elini açıp dua edince yine birbirinden güzel taamlar gırla gider,
derken üçüncü günü geldiğinde dervişler Yunus’a; artık bu işin kaçışı yok, sıra sende derler.
Yunus yapamam diyemezdi, dergâhtan kaçmıştı, bari bunda kaçma dercesine üzerine
sinen suçluluk duygusuyla mağaranın bir köşesine çekildiğinde ellerini açıp: “Ya Rabbi! Yüzümü kara çıkarma, onlar kimin
hürmetine dua
ediyorlarsa, onun hürmetine beni de
utandırma” niyazında bulunur. Üstelik o akşam diğer günlerin iki katı sofra
kurulur. Yol arkadaşları aradaki farkı görünce: Allah aşkına sen nasıl
dua ettin ki böyle bir eşsiz sofra geldi önümüze, hadi tez elden şunu bize bir
anlat.
Yunus:
—
Madem öyle, önce siz söyleyin.
Dervişler:
—Biz
Tabduk Emre’nin dergâhında 30 sene hizmet eden Yunus’un hürmetine dua ederek
böyle bir nimete kavuştuk derler.
Yunus
bu sözleri duyunca kendinden geçer, aldığı işaret ona yetmişti. Tabduk’un dergâhına varmalıydı, affını
dilemeliydi... Öylede yaptı... Sonunda o ilahi iradeye teslim olur.
Yunus
kimseciklere görünmeden durumunu Şeyhin hanımına arz eder.
Kadıncağız:
—Ey
Yunus! Şeyhinin gözleri
görmüyor artık. Sadece kalp gözü açıktır.
Sen yine de üzülme, elbet bir
ümit, bir çare vardır. Sen sen ol Tabduk namaz için evden çıkacağı sırada eşiğe
yatmış bulun ve kapıyı açıp çıkacağı anda ayağı sana dokunduğunda, mutlaka bana
seslenip:
—Bu
kimdir diye soracaktır. Ben de derim ki
—Yunus.
Bu
durumda Tabduk da bana dönüp:
—Bu
bizim Yunus mu derse anla ki gönlünden çıkmamışsın. Yok, eğer hangi Yunus derse
vay haline. Artık o zaman kendine derman ara.
Tabii
Yunus bu tembih karşısında gönlünü büyük bir heyecan sarar, öyle ki kalbi
sıkışaraktan başını eşiğe koyar. Değim yerindeyse tıpkı İbrahim (a.s)’in
bıçağına İsmail’in boynunu uzatışı gibi başını eşiğe uzatmış halde bekler.
İşte
o an gelmişti ki; Tabduk adımını attığında ayağı Yunus’a dokunur, gerçektende
hanımına bu kim der diye seslenir.
Hanımı;
—Yunus der.
Tabduk:
—
Bizim Yunus mu?
—
Hanımı;
—Evet
dediğinde Yunus derin bir nefes çekip gönlü ferahlar.
Evet; bu yol “bir gönlün içine girmektir.”
Nitekim gönle girer de.
Artık ne de olsa Tabduk’una
kavuşmuştu... Fakat Tabduk’ta Rabbine kavuşmak üzereydi.
Tabduk,
Yunus’a son vasiyette bulunur:
—
Ey oğul! Artık vaktin erişmiştir. İşte
ben, işte asa.. Şu elimdeki asayı uzaklara
attığımda var asanın ardına düş ve yürü. Öyle yürü ki; ötelere yol alabilesin. Vakte
ki asa nereye düşerse ruhunu orada Allah’a
ada, vardan öte yoktan bir ol. Hadi selametle der.
Aslında
Tabduk ruhunu teslim etmeden önceki vasiyetiyle Yunus’a bambaşka bir yol açmış
oldu. Şeyhinin emri ve izniyle açılmış bir yoldu bu. Çünkü vasiyet gününe değin
Yunus sıradan bir dervişti. Artık vasiyet
sonrası Yunus’un yolunu abidler, zahitler, fakihler, müftüler, mollalar kesecektir.
Hatta bu yüzden Tabduk dünyasını değişmeden önce Yunus’a direnme ruhu aşılamayı
da ihmal etmez.
Yunus
bundan böyle Tabduk’un fırlattığı asa istikameti üzere yürüyecektir. Böylece her
vardığı menzilde karşılaştığı yöre halkı şiirleriyle ruhu aydınlanacaktır.
Şiirlerini kana kana yudumlayanlar kendinden geçer de Yunus kendine miskin
diyordu, ama ortada hiçte miskin bir hal gözükmüyordu, bu nasıl miskinlikse her
söylediği şiir insanı kendinden geçiriyordu. Meğer kendine miskin demesi tevazu halinin
icabıymış. Şiirleri ilahi sevgiyi hatırlatacak şiirlerdi hep. Fakihler,
mollalar, müftüler önüne dikilip itiraz ede dursun sevgi engel tanımayacaktı. Nitekim
onun şiirleriyle yediden yetmişe hemen herkes çoktan fethedilmişti bile.
O
sevgi uğruna Anadolu’yu karış karış tarar ve dur durak bilmeden yorulmadan,
usanmadan, yürür yürüdükçe de yolunu yol bilir. Çünkü Şeyhi asanın peşinden koş
demişti. Besbelli ki asa sıradan bir asa değilmiş, özünde bilmediğimiz sırlar
taşıyan bir asaymış meğer. Zaten Yunusta asanın peşinden koştukça insanlara
sevgi ve dostluğu aşılar da.
Artık,
Yunus’unda bu dünyadan ayrılık saati gelmiş olsa gerek ki, son demlerini hep dua
ve sohbetle geçirip kendi ölümünün şiirini dillendirir de:
Azrail alır canımız, kurur damarda
kanımız
Yuyıcağız kefenimiz, saranlara selam
olsun
Biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam
olsun
Bizim için hayır dua edenlere selam olsun.
İşte Yunus ardından bıraktığı deryayı
umman şiirleriyle tüm insanlığı selamlarken bu arada Molla Kasım’ın da şiirlerinden
rahatsız olduğu gözlerden kaçmaz. O
rahatsız ola kalsın, Yunus ardından çağları aşan üç bin kadar Türkçe şiiriyle
gönüllerde taht kurarak kıyamete kadar yâd edilecektir. Bilhassa o’nun Risaletü’n Nushiyye adında
Mesnevi tarzında yazılmış eseri de kayda değerdir. Demek oluyor ki o sadece Türkçeye
vakıf bir şair değil aruz veznine de aşina bülbülümüz.
Her
ne kadar Molla Kasım umursamasa da, bir gün üç bin sahifelik şiirleri eline
aldığında işin rengi değişecektir. Öyle ki; sayfaları çevirdikçe o an okumaya
karar verir. Ancak inat bu ya, okuduğu her bir şiiri kendince şeriata aykırı
değerlendirip buruşturup atıp yakıyordu. Ancak Molla Kasım atıp dururken o an bir
anda gözü bir şiire takılır. Son okuduğu mısraları okudukça hayreti artar,
şaşkına dönmüştü adeta. Şimdi gel de bu şiiri at. Ne mümkün, elindeki şiiri
kurda kuşa yem olsun diyede atamazdı elbet. İşte o an her ne oluyorsa orada
oluyor ve bu son okuduğu şiir Molla Kasım’ı hizaya getirip:
“DERVİŞ YUNUS BU SÖZÜ EĞRİ BÜĞRÜ SÖYLEME
SENİ
SİGAYA ÇEKEN BİR MOLLA KASIM GELİR”
mısralarıyla can evinden
vurulur nihayet. Gerçekten de Molla Kasım Yunus’un şiiri karşısında
eriyip kala kalır. Derken bilmediğimiz sırlar dünyasından bir gizli el tarafından
Molla Kasım üzerinden Yunus’un şiirleri rüzgârlara, suya, balıklara, kuşlara, taksim ettirilir. Ve tüm cemadat, tüm
nebatat, tüm hayvanat ve tüm insanlık taksim edilenden payını alır da. Zaten ‘Kasım’
taksim eden demekti, Molla Kasım’da tüm mahlûkata farkında olsun veya olmasın
taksim etmişti. Böylece bütün varlıklar şiirlerden nasiplenmiş olur.
Yunus şimdi gönüllerde
taht kurmakla yaşıyor.. Anadolu’nun on yerinde Yunus adına türbeler yapılması
bunu teyit ediyor. Zira Yunusun Anadolu’da hemen hemen basmadığı yer kalmamış, bu yüzden Anadolu insanı Yunus’un merkadı buradadır
deyip sahiplenmiştir. Madem öyle “Yaratılanı
sev Yaratandan ötürü” diyen bir gönül abidesini kim sahiplenmez ki.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder