ŞEYH ALİ SEMERKANDİ
(K.S)
SELİM GÜRBÜZER
Şeyh Ali Semerkandi (k.s), İran’ın İsfahan
kazasında doğdu. Nesebi anne tarafından Türk, baba tarafından Hz. Ömer'e
dayanır. Bu demektir ki Hz. Ömer (r.anh)’ın dördüncü göbekten torunudur.
Halifelik makamına bir gün Semerkand
ve Buhara taraflarında ekilen arazinin haşerelerce istila edildiği, bu yüzden
halkın perişan vaziyette olduğuna dair bir haber ulaştığında, Hazreti Ömer
(r.a.) derhal sorumluluğunun bilinciyle yola koyulur. Tabii buraya geldiğinde ilk iş
Peygamberimizden kendisine devr olunan asayla Musa misali sondaj vurmak
olur. Hiç kuşkusuz elçisi Hz. Musa’ya
izin veren Yüce Allah, adaletiyle gönüllerde taht kuran Hz. Ömer’e de
biiznnillah yol verip su çıkar da. Derken oracıkta çeşme yapılır da. Şimdi sıra
ahalinin asıl dert yandığı haşere meselesine el atmak vardır. Bunun içinde Hz. Ömer (r.anh.) Yüce Rabbine ellerini
açıp münacat ettiğinde sığırcık kuşları gözükmeye başlar ve böylece meraklı
bakışlar eşliğinde cümle halk tüm haşerelerin kuşlar tarafından bertaraf edilişine
şahit olur. Sadece halk mı şahit olur? Hiç kuşkusuz bu mucizevî olaya şahit
olanlar arasında Kral’da vardır. Öyle ki bu yaşanan hadiseyle birlikte Kral’ın
iç dünyasında fırtınalar kopup iman halkasına dâhil olur da. Nasıl olsa artık maksat hâsıl olmuştur. O
halde o yüce Halife beraberinde getirdiği Peygamber yadigârı asasını oğluna devredip
halifelik makamına geri dönebilirdi. Hem de emaneti devrettiği oğlunu burada
bırakarak vazifesinin başına dönecektir.
Tabii oğul buralarda bir Türk
kızıyla evlendiğinde ondan doğan çocuklardan dört batın sonrasında Ali Semerkandi
adında büyük bir zat dünyaya doğa gelecektir. Bu doğuş aynı zamanda asanın Ali
Semerkandi’ye geçişi demektir. Düşünsenize o asaya Hz. Ömer’in eli değmiş,
şimdi o asa Şeyh Ali Semerkandi (k.s)’ın elinde mana kazanacaktır. Yeter ki o
emanete sahip çıkılsın gerisi gelir elbet. Nitekim O,
emanet bildiği asayla birlikte önce ilk iş olarak; Buhara ve
Semerkand’da ününü duyduğu âlimlerin eşiğine yüz sürmek olur. Biliyordu ki eşik olmadan baş olunmaz. İşte bu
bilinçle eşiğine yüz sürdüğü âlimlerin rahle-i tedrisatından yüzünün akıyla
geçtikten sonra Mekke’de on dört yıl imamlık vazifesi icra eder de. Oradan da ver
elini Medine der. Şimdi asa Medine’de Peygamber gül kokusunun yanında diriliş
muştusu olacaktır. Asanın emanetçisi de
bu dünyada öyle kolay kolay kimseye nasip olmayacak bir vazifeyi üstlenecektir.
Böylece cennet bahçelerinden bahçe olan Peygamberimizin medfun olduğu Ravza-i Mutahhara’da
yedi yıl türbedarlık vazifesiyle şereflenecektir. İlginçtir türbedarlık yaptığı günlerde uykuya
daldığında Fatıma anamız Peygamberimiz (s.a.v)’in bir müjdesini aktardığında rüya
âleminde kendisine şöyle müjde verilir: “Beni ziyaret edemeyenler seni
ziyaret ettiğinde ziyaret etmiş gibi olurlar.” Tabii böyle bir rüyaya can
kurban, düşünsenize rüya âleminde Fatıma annemizin sözlerine muhatap kalmak vardır,
yetmedi Peygamber müjdesine nail olmak vardır. Bu bizim bildiklerimiz, kim
bilir bu müjde içerisinde bilmediğimiz daha nice lütuf ve müjdeler vardır. Bu
ne ilk müjdeydi ne de son. Nitekim yine mana
âleminden kendisine kutsal topraklardan Çin ve Hindistan’a doğru sefere çıkması
gerektiği ilhamla bildirilir. Ama mana âleminde gidilecek yere ne için gitmesi
gerektiği bildirilmez. Olsun çokta önemi yok, asa ne güne duruyor, icabında
pusula görevi ifa ederde. Sakın ola ki asayı sihirli değnek sanmayın, bu kutlu yolda
asa sadece sırrın işaretidir. Bu yüzden asanın emanetçileri için Allah
sırlarını takdis etsin deriz de. İşte asasıyla sırrın izini sürmek üzere işaret
edilen diyarların birinde Kral sarayına vardığında Kralı üzgün halde görür. Kralın
derdi vardı. Hem de ne dert, evlat acısı
dert. Çünkü çocuğu ölmüştü. Kral üzüle dursun, Şeyh Ali Semerkandi (k.s) bu arada tefekkür âlemine dalaraktan asasının
işaretiyle buraya geliş hikmetini anlamakta gecikmez. Murakabe halinden çıkıp Kral'la göz göze
geldiğinde şöyle der:
—Şayet iman edersen Allah’ın Hayy isminin
yüzü suyu hürmetine inşallah çocuğunuz dirilecektir.
Kral'ın canına minnet, yoksa ömür boyu
evlat acısıyla kıvranıp duracaktı, şeksiz şüphesiz iman edeceğini beyan eder. Bunun
üzerine Şeyh Ali Semerkandi yine murakabeye dalaraktan ellerini açıp dua
ettiğinde Allah’ın izniyle çocuk hayat bulurken, babası da Müslümanlıkla hayat
bulacaktır.
Şeyh Ali Semerkandi’nin elindeki asa
bu kez Alanya'yı işaret edecektir. Bakalım burada o yüce zatı neler beklemekte. Nitekim Ali Semerkandi'yi (k.s) asasıyla sahil
boyu yürürken ağlayan bir adama denk gelecektir. Adama der ki:
—Derdin ne?
Adam:
—İncimi denize düşürdüm.
Tabiî ki Şeyh Ali Semerkandi (k.s) inci deyip aman boş ver diyemezdi, bunda da mutlaka bir hikmet var düşüncesiyle
asasına dayanaraktan balıklara işaret edip hal lisanıyla şöyle der:
—
Derhal incisini bulun.
Balıkta
olsa, sonuçta emir büyük yerden, hiç
kuşkusuz balıklar bu emir karşısında gereğini yapıp böylece adamın solan yüzü
aydınlanır da. Eeeh ne diyelim, işte
görüyorsunuz asa bu ya, asanın bir
işareti her şeye yetiyor. Ne mutlu
sırrın sırrını sır bilene. Bulutu yağmura vesile kılan Yüce Allah, gerektiğinde
Gönül Sultanların elinde asayı darda kalan kullarının imdadına yetişmesi için
vesile kılar da.
Evet, Şeyh Ali Semerkandi’nin elindeki asa bu
kez Alanya’dan Anadolu'yu işaret edecektir. Anadolu’da ilk konaklayacağı durak
Konya, ikincisi Çankırı’nın Eskipazar beldesidir. Ki, Anadolu medeniyetlerin
beşiği ana kucağıdır. Tıpkı bir ananın çocuğunu şefkatle kucakladığı gibi Şeyh
Ali Semerkandi’de Anadolu’yu sarmalayacaktır. Nitekim Eskipazar ahalisinin
sürülerini emanet edeceği çoban arıyordu ki, işte bu
arayış içerisinde Şeyh Ali Semerkandi (k.s) Hızır misali çıka gelir. Asası
elinde o büyük zat çobanlığa talip olur da. Öyle ya, çoban deyip geçmemek gerekir, çünkü peygamberlerde
kendi ümmetlerinin çobanıdır. İşte Şeyh Ali Semerkandi (k.s)’de bu bilinçle
asasıyla güttüğü sürünün yününden, tiftiğinden, sütünden, yağından istifade
edilen bereket kaynağı olurda. Gerçektende o büyük zat “Her çoban sürüsünden mesuldür” hadis-i şerif sırrınca sürüleri otlatırken
günlerden bir gün alaca öküzü avlamak için pusuya yatan bir kurtla
karşılaştığında şöyle der:
— Ey Kurt! Sakın ola ki sürüleri
avlamayasın! Bilesiniz ki; o sürüler
bana emanettir.
Ancak kurt lisanı halle inatla şöyle der;
—O alaca öküzün sahibi zekâtını vermedi,
bu yüzden o benim hakkımdır.
Şeyh Ali Semerkandi (k.s):
—Madem
öyle hiç olmazsa bana bir gün müsaade et öküzün sahibine durum vaziyeti
bildireyim, sonra bildiğin gibi yaparsın.
Evet, durum vaziyet sahibine bildirilir. Ama
alaca öküzün sahibi bir anda beyninden vurulmuşçasına kükreyip zekât vermeyi
kabul etmez. Kurt’ta sen misin zekât vermeyen gereğini yapıp, bir güzel
afiyetle alaca öküzü yiyecektir. Tabii mesele burada bitmez, işin boyutu daha
da farklı mecraya kayarak mahkemelik dava konusu olur. Kadı der ki;
—Şahit var mı?
Şeyh Ali Semerkandi (k.s) cevaben:
—Şahidim dağlar, taşlardır der.
Kadı;
— Hadi
sende, öyle şey mi olur, birde kalkmış dağdan taştan bahsediyorsun, belli ki öküzü sen yemişsin suçlamasında bulunur.
Malum,
suçladığı insan Semerkand Gül dostudur. O’nlar suçlansalar da, iftiraya kurban
gitseler de asla beddua etmezler, ama şu
da var ki; Allah dostları kınından çıkmayan kılıç gibidirler, şayet insanlar
rahat durmaz destursuz kınına dokunursalar vay haline, sırf kapıcının incinmesinden
dolayı kendi kuyusunu kazıp helakine sebebiyet verecektir. O halde siz siz olun sakın Gül’e
dokunmayın, dokunduğunuz da biliniz ki Gül’ün
dikeni devreye girip canınızı acıtacaktır. Kadı’da olsa gönül yanması başka bir
şeydir, öyle ki kadı gönle dokunduğunda asa incinecektir, derken kadı oradan uzaklaşıp
atı üzerinde giderken kaskatı taş kesilecektir. Sadece incinen asa mı, dağ,
taş, nebatatta incinmeden kendi payına düşeni alır. Baksanıza Kadı’nın dona kaldığı yer o gün
bugündür Durdağı diye anılır hep. Sanki Durdağı Kadı’ya incinmesini “Sen misin
incitici laf söyleyen, o halde bizde seni böyle durdururuz” dercesine böyle
bir duruş sergileyerek haddini bildirmiştir. Dedik ya, bu kapı Hak kapıdır, pek
incinmeye gelmez. İncitirsen incitirler, bu icabında deprem, sel, volkan patlaması, tsunami
gibi nice tabiat kanunlarının emri ilahi doğrultusunda harekete geçip tepkisini
ortaya koyarak da vuku bulabilir.
Tabii birileri Durdağında donakalıp duracak,
birileri de dur durak bilmeden hak ve hakikat yolunda fisebilillah olacaktır. Evet,
hak ve hakikat yolunda durmak yok yola devam etmek vardır.
Şeyh Ali Semerkandi’nin bu kez abdest
almak için yolu kadınların kıt kanaat kullandıkları çeşmeye düşer. Ancak abdest
almasına müsaade etmezler. Bunun üzerine asasını yere vurup oracıkta su
çıkıverir. Fakat ne var ki kadınlar, sondaj vurulan yerden su taşmaya başladığında
şöyle sitem ederler:
—Suya dur desene, yoksa eşyalarımızı alıp götürecek.
Şeyh Ali Semerkandi (k.s) bu sitem karşısında
asasıyla suya işaret ederekten:
—Ey Su! Sen sen ol kararında ak der.
İşte o gün bugündür su da Allah dostunun
yüzü suyu hürmetine kararınca akmakta, bu yüzden adına sığırcık suyu
denilmekte, hatta zemzem diyenlerde var.
Peki, su hürmet ederde padişah hürmet etmez
mi? Bakın, koskoca Osmanlı Padişahı Murad Hüdavendigar, Bursa’da tarlalar haşerelerin
istilasına uğradığında o Allah dostuna haber salıp himmet diler de. Hani bir
zaman Hz. Ömer (r.a) Semerkand ve Buhara taraflarında ekili arazilerin
haşerelerce istila edildiğini duyduğunda gereğini yaptığı gibi Şeyh Ali
Semerkandi (k.s)’de halife ocağının dördüncü batından kendisine aktarılan
manevi tasarrufatla hemen Bursa yoluna koyulup Allah’a yöneldiğinde gökte
sığırcık kuşları belirdiğinde haşereler yok edilir de. Hiç kuşkusuz Murad Hüdavendigar
bu mucizevî hadise karşısında şükreyleyip iyi ki de böyle bir zatın zamanında
padişah olmuşum demekten kendini alamaz da.
Her neyse asa deyip geçmemek gerekir, ama
yinede asanında nihayetinde bir sınırlı vakti söz konusu. Nitekim hazan
yapraklarının döküleceğinin ilk işaretinin verildiği vakit gelir de. Belli ki Şeyh
Ali Semerkandi (k.s) yücelerden gelen
işaretle ömrünün son dönemlerinde elindeki Sacayağını fırlatması o güne kadar
yaptığı tüm yolculukların bitişini gösteren ilk son bahar yaprak dökümü bir künk
atmaydı. Öyle ki Çatak’tan fırlatılan o üçayaklı sacayağın düştüğü yerde
konaklayıp orada bir süre daha yaşadıktan sonra Allah’a Şeb-i Arus eyleyecektir.
Evet,
artık Ankara’nın Çamlıdere beldesine talih kuşu konmuştur. Çamlıdere
halkı tereddütsüz onu bağrına basıp hizmetinde bulunmada kusur eylemez de. Hiç kuşkusuz devlet ricali halkın bu
hürmetini örmezden gelemezdi, derhal Şeyh Ali Semerkandi’nin yüzü suyu
hürmetine Çamlıdere ahalisini askerlik ve vergiden muaf tutar. Üstelik bu
muafiyet Cumhuriyet dönemine dek sürer de. .
Velhasıl;
Şeyh Ali Semerkandi (k.s) her fani gibi 146 yaşında Hakka yürüse de, şimdi
O Ankara’nın Çamlıdere beldesinde Osmanlı döneminde yaptırılan Kabri Şerifi
içerisinde ziyaretçilerinin gönlünde yaşıyor ya, bu yetmez mi? Ruhu şad olsun. .
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder