HEY GİDİ ÜNİVERSİTE
YILLARI
SELİM GÜRBÜZER
Üniversite yılları kendimi bulduğum yıllardı.
Çünkü üniversite öncesi çileli bir hayat söz konusuydu. Kâh tuğla ocaklarında, kâh
tarla tumpta, kâh inşaatlarda çalışmakla üniversiteyi kazanamama riski doğuracağı
endişesi tüm benliğimi içten içe saran bir duyguydu. Geçimini çiftçilik ve at
arabacılık yapmakla geçindiren bir ailenin çocuğuydum. Ailenin en büyüğü
ağabeyim kendini Fransa'ya atmakla geleceğini kurtarmıştı. Benimde bir şekilde
kendimi kurtarmam gerekiyordu, aksi takdirde baba himayesi altında kendi kendime
kurguladığım hedeflere erişmek mümkün olmayacaktı. Hayalimde kurguladığım tutku
öyle çok büyüktü ki, her defasında tarlada tırmık çekip deste yaparken Bayburt Trabzon
kara yolu hattı üzerinde Ankara ve İstanbul’a doğru otobüsler seyir halinde geçtiklerinde
içimden uzak diyarlara gitme arzusu bürürdü hep. Liseyi bitirmiştim ama ilk sene kazanamamıştım,
bu böyle devam edemezdi elbet. Mutlaka harçlık biriktirip gelecek sezon için
yeniden üniversite sınavlarına hazırlanıp kazanmam gerekiyordu. Üstelik bu hazırlık hem dershanesiz, hem de
sınavı kazandığımda üniversite için harçlık biriktirmeye yönelik alın teri bir
bedeni hazırlık olmalıydı. Değim yerindeyse bir taşta iki kuş vurmaya yönelik
hedefti bu. Fakat bu hedefin gerçekleşmesi Bayburt’ta pek mümkün
gözükmüyordu. Çünkü doğup büyüdüğüm memleketimde
kışın inşaat çalışmasına elverişli iklim şartlarına sahip değildi. Malum, karasal iklimde kışın ne tarla ekilir, ne de inşaat çalışması olurdu. Neyse ki, Bayburt’ta yaz sezonu inşaatlarda
zaman zaman beraberce çalıştığım bir arkadaşın bir gün bana Giresun organize
sanayi inşaatında Bayburtlu hemşehrilerimizin çalıştığından söz etmesi zihnimde
bir umut ışığı doğmasına yetmişti. Öyle ya
sonuçta çalışılan yer sahil memleketi, kışta
olsa iklim yumuşaklığı inşaat sezonunun açık olmasına yetiyordu, derken o arkadaşla söz birliği yapıp apar topar
Giresun’a gitmeye karar verdik. Bu arada anacığıma sıkı sıkıya tembih etmeyi de
ihmal etmedim, dedim ki;
-Ana ne
olur, sakın ola ki, babam Giresun’a
çalışmaya gideceğimi duymasın, şimdilik bana sadece sarıp sarmalayacağım bir sünger
yatak ver bu bana yeter, başka bir şey
istemem.
Tabii bu
ana yüreği beni kırar mı, derhal sünger
yatağı sarıp sarmalayıp alelacele söz birliği yaptığım o arkadaşla birlikte
yola koyulduk. Ve gece karanlığında Keşap çıkışı yapımı devam eden Giresun
Organize Sanayisine indiğimizde hemşerilerimizin yanına varıp dış cephe penceresi
beyaz naylonla kaplı, iç kısmı sıvasız ve inşaat tahta parçalarından yapılmış
sedyelerin bulunduğu bir odada konaklayıverdik. Ertesi gün sabahın ilk
ışıklarında uyanıp etrafı şöyle bir göz attığımda daha önce hiç görmediğim doğa
harikası yemyeşil bir cennet manzarayla karşılaştım. Tabii böylesine bir manzarayla
ilk defa karşılaşıyor olmam, kendi kendime
iyi ki de baba ocağından buralara gelmişim dememe yetmişti. Derken kış sezonunu yemyeşil ve deniz manzaralı
Giresun organize sanayi inşaatında sıvacılık yaparak geçirmiş oldum. Bu arada dört aylık bir süre içerisinde epey
bir harçlık biriktirmiş oldum da. Artık
yaz sezonu gelip çatmıştı ki, tekrar
beni sınav heyecan sarmıştı. Ve üniversite
sınavlara girmek üzere Giresun'dan tekrar baba ocağı Bayburt'a döndüm, ama yine
boş durmamam gerekiyordu, sınav aşamasında bile Bayburt Postası Gazetesinin sahibi
Hacı Osman Okutmuş ve oğulları Yakup Okutmuş, Sakıp Okutmuş, Ragıp Okutmuş, Zafer Okutmuş ustalarımın yanında
çalışarak günlerimi geçirdim. Üniversiteye giriş sınavları iki aşamalıydı, birinci sınava Ankara Cebeci Siyasal Bilgiler
Fakültesinde girmiştim, hele şükür birinci aşamayı geçmiştim, bu sevincim
matbaada bayram havası estirdi diyebilirim,
ama her şey bitmiş sayılmazdı, bunun birde ikinci aşaması vardı. Zaten ikinci aşama sınavını şu an adını
hatırlayamadığım İstanbul Koca Mustafa Paşa semtinde bir okulda girip Atatürk
Üniversitesi Biyoloji bölümünü kazandığımda benim için asıl bayram o gün
olmuştu. Malum, o yıllarda öyle herkesin
üniversiteye kapak atması kolay değildi.
Bu yüzden o dönemde üniversiteyi kazanmak bayram sevincine eş değer bir
duygu seliydi diyebilirim. Hele şükür o
duyguyu tatmak nasip oldu da.
İşte böylesi
bir bayram müjdesini aldığımda birkaç dost bildiğim arkadaş ve çalıştığım Hoca
Ali Efendi Matbaasındaki ustalarımdan başka tebrik edecek yakınım yoktu. Dikkat
ettiyseniz yakınım dedim, Allah ustalarımın hepsine rahmet eylesin baba ve
oğullar her daim beni aileden biri olarak görmüşlerdi. Hakeza Hacı Osman
Okutmuş'un hanımı, kızı, torunları ve gelinleri de öyle görmüşlerdi. Zaten matbaanın üst katında oturuyorlardı,
zaman zaman üst kattan aşağıya taşınan sıcacık çorbalarını da içmiştim, o
yüzden hasretle yâd ederim o günleri. Bilhassa
matbaa ustalarım arasında Sakıp Okutmuşla aynı takımı tutuyor olmam hasebiyle
beni Trabzon-Fenerbahçe maçına götürmüşlüğü hiç unutmayacağım bir başka anıydı.
Nasıl unutulur ki, o yıllarda defansta Şenol Güneş, Turgay ve Necati üçlüsünün,
ileride Ali Kemal, Necdet, İskender Gönen, Tuncay ve Necmi Perekli gibi
oyuncuların oynadığı, üst üste şampiyonluklar kazanmış, yetmemiş Liverpol’u
devirmiş bir takımı seyretmiş olduk. Bu arada Sakıp Abi’nin Trabzon’da kayın
pederini görme fırsatı da bulmuştum.
Peki ya
üniversiteyi kazandığımda kendi aile efradım nasıl karşıladı derseniz, doğrusu bizim ailede geçim telaşından böyle
bir tebrik etme kültürü olamazdı, bu yüzden
garipsemedim. Zaten benim için tebrik edilmekten ziyade ileriye yönelik yapmam
gereken hazırlıklar çok önem arz ediyordu, dahası bu benim yumuşak karnımdı. Zira
kış sezonu bitip yaz sezonuna girmiştik ki, at arabasıyla tarladan eve dönüşte babam
bana şöyle demişti:
-Duydum
ki üniversiteyi kazanmışsın, şimdi git Fransa'da ağabeyin seni okutsun.
Tabii
bende dayanamadım şöyle karşılık verdim;
-Merak
etmeyin bugünden itibaren ne sana, ne de ağabeyime muhtaç olmadan bu
üniversiteyi bitireceğime ahdediyorum. Yeter ki, beni tarla tapan ve harmanda
oyalamayın, evvel Allah'ın izniyle inşaatlarda sıvacılık yaparak üstesinden
gelecek yüreğim var.
Doğrusu babam
böyle bir çıkış beklemiyordu benden, ama elinden gelen başka bir seçenekte
yoktu, sessiz karşıladı ve ertesi gün
inşaatlarda hemen çalışmaya koyuldum bile, akşamları da fırsat bulduğumda Hoca
Ali Efendi Matbaasına uğrayarak zamanımı değerlendirirdim. Derken kayıt zamanı
Erzurum'a ayak basıp üniversite kampusunda kaydımı yaptığımda kendi
kendime 'oh be hayat varmış' deyip tıpkı
havada uçuşan kelebekler misali kendimi özgür hissettim. Nasıl kendimi özgür hissetmeyim ki, artık
bende üniversiteli olmuştum, şimdi sırada konaklayacağım yeri belirlemek vardı.
Kredi
Yurtlar Kurumuna başvurmuştum ama bana yurt çıkmamıştı, ister istemez aynı mahalleden
ve aynı zamanda lise arkadaşım Selami Yıldız vasıtasıyla Erzurum’da Mehmet
Kırkıncı Hoca'nın dizinin dibinde yetişen nur talebelerinin kaldığı öğrenci
evinde kalmaya karar verdim. İlginçtir
kalacağım mekân bir evden çok medreseyi andırıyordu, evin adı Selimiye idi, hemen yanı başımızda da Süleymaniye vardı, her neyse tevafuk diyelim ismi ismime uygun
bir ev denk gelmişti. Doğrusu orada kalanların dini bütün arkadaşlardı, dolayısıyla
ilk başlangıçta adaptasyon sıkıntısı çekeceğimi hiç düşünmedim. Öyle ki,
bu tip evlerde belirli talimler doğrultusunda birlikte namaz kılmanın
yanı sıra belirli vakitlerde Risaleyi Nur’dan bir bölüm okuma ve haftalık sohbetler
hiç eksik olmazdı. Mizaçları mizacıma uygundu. Sonuçta ehlisünnet çizgisi üzere
olan her ne akım olursa olsun sıcak karşılar ön yargıyla yaklaşmazdım, daha çok istifade etmeyi yeğlerdim. Fakat benim herkese aynı gözle bakmamdan mı, yoksa
şakirtlik yolunda piştiğime kanaat getirmiş olduklarını düşündüklerinden mi
bilinmez ama bir gün bir sohbet ortamında şakirtlerden bir arkadaş;
-İşte biz
ülkücüleri böyle nurcu yaparız sözüne muhatap kalmıştım. Tabii bu sözü
içime yedirememiş ve çok ağrıma gitmişti. Bir kere Risaleyi Nur hakikatleri
belli bir grubun tekelinde olmamalıydı, pekâlâ bir ülkücünün de okuyacağı
kitaplardı. Bu durumda kendi kendime
karar verdim devletin yurduna tekrar başvurup evden ayrılmaya. Nihayet başvurum
gerçekleşir ve böylece dört aylık Selimiye hayatından sonra bir daha dönmemek
üzere yurda yerleşmiş oldum. İyi ki de böyle
oldu, hiç olmazsa yurtta kalacağım
arkadaşlar tek tip insanlar değildi, büyük çoğunluğu muhafazakâr olmakla birlikte
benim için daha çok farklı meşreplerden arkadaşlar olması çok cazip geliyordu.
Yurt demişken, bir gün yurtta ansızın arama alarmı verildiğinde doğrusu
ürpermiştim, çünkü Kenan Evren dönemiydi, elbise dolabımın raflarında başımı
ağrıtacağını düşündüğüm kitaplar arasında Namık Kemal Zeybek'in 'Ülkü Yolu' kitabını hemen yatağımın altına sakladım, ama
yine de zihnimde ya görürseler düşüncesi beni içten içe endişelendiriyordu. Neyse
ki arama ekibi odaya girdiğinde yatağın altına bakmayınca o an rahatlayıp derin
nefes almıştım. Dedim ya, yurt arkadaşlarımız arasında ki fikir ayrılıklarımız mesele
teşkil etmezken o günün kolluk kuvvetlerince sicilimize sakıncalı kişi olarak
kayıtlara geçme riski her an söz konusu olabiliyordu. Bu tutumum sadece yurt arkadaşlarımla sınırlı
değildi elbet, hiç kuşkusuz fakülte arkadaşlarımla olan ilişkilerimde ön
yargısızdı, asla fikir ayrılıklarını
aramızda mesele yapmazdık, bilakis birbirimizi pırıl pırıl arkadaşlar olarak
görürdük. Hele Bayram Tekin ve Yasemin
Tekin çiftiyle aynı bölümden mezun olmak, ben ve fakülte arkadaşlarım için
bir ömür boyu onur kaynağı hatıra olacaktır hep. Kimin aklına gelirdi ki, dört
yıl boyunca aynı sıralarda dirsek çürüttüğümüz bu iki can arkadaşımız yuva kurup
öğretmen olarak atandığı Bitlis’in Yol alan beldesi Düz Köyünde 25 Ekim 1993’te
hamile karnında bebeği ve aynı zamanda üç yaşındaki çocuğu Betül’ün ekmek yiyor halde PKK kurşunlarına hedef olup şehit
olacaklarını. Yasemin kızıyla birlikte Betül’le doğup büyüdüğü baba ocağı
Osmaniye'de toprağa verilirken, Bayram'da memleketi Kırşehir'e defnedilir.
Acaba o an gök kubbe aşağıya çökse, yer yarılsa bu acıya kim dayanabilirdi ki.
Düşünsenize PKK itirafçısı yaşanan bu yürekleri dağlayıcı olayı itiraf ettiğinde
sekiz aylık hamile Yasemin'e kahpece sıktıkları kurşun deliklerinden karnında
taşıdığı çocuğun başı dışarıya fırladığını söylemekten imtina etmez de. Şimdi
onlardan bize geriye kalan sadece derin yürek acısı, birde dört yıl boyunca
fakülte hayatında geçirdiğimiz o unutulmaz güzel anılar kaldı. Hiç kuşkusuz bu acıya
hiçbir yürek dayanamazdı. Yürekleri dindirecek tek tesellimiz hayatlarının
baharında şahadet mertebesine ermeleridir. Madem öyle, bu iki güzel insanın
adını anıp tarihe not düşmek gerekir. Zaten
Allah devletimize zeval vermesin, her iki şehidimizin defnedildiği
memleketlerinde ki okullara adını verip, gelecek kuşaklarca isimlerinin
anılmasına önayak olmuştur. Ne mutlu
bizlere ki; böylesi can yürek arkadaşların bulunduğu ve bağrından şehit çıkarmış
adını Milli mücadele kahramanı Kazım Karabekir olarak adını duyurmuş fakültede
okumuşum. Bu arada Emine Güldelibaş’ın adını da anmaktan geçemeyeceğim, o
üniversitede koşu sportif faaliyetiyle dikkat çeken derece almış atlet
arkadaşımızdı, mezun olduktan sonra
Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesinde mikrobiyoloji alanında biyolog olarak
görev yaptı, meslek hayatının son dönemlerinde kansere yenik düşüp, o da
Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.
Gerçekten o yıllar bir bambaşka yıllardı, anılar sadece üniversite kampusuyla
sınırlı değildi, branşımız gereği bir seferinde
bitki ve böcek toplamak için hocalarımızdan Prof. Dr. Kemal Solak koordinatörlüğünde, Prof. Dr. Adem Tatlı ve
dekanımız Prof. Dr. Mustafa Kuru’nun
katılımıyla Erzurum ili dışında bir çok doğu illerde 2-3 günlük
bir arazi gezimiz olmuştu. Gezi boyunca botanik ve zooloji laboratuar
uygulamasına yönelik bitki ve böcek topladığımız gibi, doğuda birçok şehir,
kasaba, köy görmüş oldukta. Bu arada
gezi boyunca nerede bir akarsu görsem hemen içine dalıp çıktıkça çocukluk
yıllarımda sıkça yüzdüğüm Çoruh nehrinin
o serin suları sanki bedenimde akar hissettim.
Yetmedi gezi boyunca otobüsümüz nerede konaklasa kendimce bir anlam
çıkarabiliyordum. Nitekim öğrenci kafilesi otobüsümüz Rus sınırıyla bitişik
sayılan Iğdır Tuzluca Halıkışla köyüne konakladığında oracıkta ilkokul
öğrencilerinin 23 Nisan şenliklerine iştirak etmiştik. Köyle Rus sınır arasında
Aras nehri akıyordu ki, o ara Aras nehrinin öbür yakasında
soydaşlarımızın ağaç dalları arasında bizim tarafı gizlice tutku gözlerle izledikleri
o an dikkatimi çekmişti. Doğrusu böyle bir
hasretle izleyiş beni can evimden vurmuştu. Tabii kolay değildi yetmiş yıldır
Sovyet-Rus esareti altında yaşamak. Bilhassa
bizim kuşak o yılları çok iyi bilir, hele
bir ülke komünizmle idare edilmeye dursun o ülkede özgürlükten söz etmek ne
mümkün, illa bir özgürlükten söz edilecekse de tıpkı o ağaç dalları arasında soydaşlarımızın
gizlice baktığı kadar bir özgürlükten söz edilebilir. Neyse ki,
23 Nisan şenliklerinde çocukların yüzündeki o sevinç çığlıkları bir
nebze olsun soydaşlarımızın yaşadığı o acı dramı dindirmeye yetmişti. Hiç kuşkusuz bu acı drama sadece Halıkışla köyünde
şahit olmadık, Ağrı Dağı ovasının en doğu sınır bölgesinde bir askeri kışlaya
konuk olduğumuzda da aynı duygu selini yaşadık.
Öyle ki, askeri kışlanın tepe
noktasında askeri dürbünle sınır ötesine baktığımızda Erivan hakkında kısmen de
olsa fikir sahibi olabildik. Evet, o yıllarda
esir Türkler gibi Erivan’da ki
Ermenilerde özgür değillerdi, Sovyet güdümünde esir bir şehirdi. Zaten ilk bakışta özgürlüğün olmadığı hemen
anlaşılıyor. Nasıl anlaşılmasın ki, adamlar adeta sınırdan kuş uçurmayacak derecede
askeri gözetleme kuleleri birbiri ardına sıraladıkları yetmemiş gibi birde
bunun üstüne sınır hattı boyunca sıkı tel örgü ağıyla örmüşler de. Hiç kuşkusuz o yıllarda dünyanın ikinci süper
ülkesi diye lanse edilen Rusya'dan başka bir şey beklenemezdi. Ama yine de bir
insan bu hazin manzara karşısında “Herhangi
bir Demirperde ülkesinde yaşamaktansa en uç mezra köyünde esaretsiz yaşamayı
tercih ederim” demekten kendini
alamazda. İşte bu duygular eşliğinde oradan Doğubeyazıt'a doğru yol aldığımızda
bu kez yüreğimizi hafifletecek şaheser bir tarihi sarayla karşılaşabildik. İşte
yüreğimizi hafifleten bu şaheser Orta Asya, Selçuklu, İran ve Osmanlı mimari
özelliklerini bünyesinde toplayan o muhteşem İshak Paşa Sarayından başkası
değildi elbet. Hatta bu muhteşem şaheserle
yüzleştiğimizde atalarımızın kartal kanat hürriyet iklimini hatırladık
bile. Çünkü burası bir Kremlin sarayı
değildir, hürriyet abidesi bir saraydır. Üzerinden asırlar geçmesine rağmen
sanki ihtişamından hiçbir kaybetmemişçesine burayı ziyaret eden her kim olursa
selamlayıp bağrına basan bir atmosferi var.
Üniversite öğrencileri olarak bizde burayı ziyaret ettiğimizde her
haliyle buram buram tarih ve medeniyet kokuyordu, kokladıkça da selamını alıp o
an gözümde canlanan Bayburt Kalesinden Bayburt’u, Şehit Osman’ı ve Aslan dağını selamlarcasına
Doğubeyazıtı ve Ağrı dağını selamlar olduk. İyi ki selamlamışız, sarayın
burçlarına çıkıp tepeden şehri selamladıkça o şehir hakkında fikir sahibi oldukta. Kaldı ki fikir sahibi olmadığımızı varsaysak
bile tarihle hemhal olduk ya, bu yetmez
mi?
Gezi otobüsümüz
tarihi şehir Doğubeyazıt'tan Gürbulak sınır kapısına dayandığında ise o
yıllarda İran şahını devirip yönetime el koyan Humeyni posterleriyle göz göze
geldik. Doğrusu Humeyni posterleri bizi
pek ilgilendirmiyordu, bizi daha çok
sınır kapısı ne, ne değildir, o ilgilendiriyordu. Çünkü o güne kadar gümrük
kapısı hiç görmemişiz, merak etmemiz gayet tabiidir. İlk kez görmüş olmamızdan olsa gerek o anda hepimizde
karşı tarafa geçme isteği bürür, ama bu iş pasaportsuz olmazdı. Olsun yine de sınır kapısının demir
parmaklıklar arasından da olsa İranlı vatandaşları görebildik ya, buna da şükür dedik. Çünkü o yıllarda yabancı bir yüz gördüğümüzde
sanki kendimizi yurtdışına gitmiş gibi bir hisse kapılırdık. Dolayısıyla
yurtdışına gidemesek de sınır kapısının bir adım ötesini görmekle kendimizi
çoktan yurdışına gitmiş saydık bile.
Tabii ki ilklerimiz bunlarla sınırlı değildi, dahası vardı.
Düşünsenize dünyada Alaska'daki Göktaşı çukurundan sonra ikinci büyük
çukur diyebileceğimiz Gürbulak sınır kapısı ile Sarı Çavuş (Günveren) köyü
arasında genişliği 35 metre, derinliği
60 metre meteor (göktaşı) çukurunu görmüş olmakta bir başka ilki yaşamış
olduk. Her neyse bu ve buna benzer ilk
deneyimleri yaşamanın heyacanıyla oradan ayrılıp otobüzümüz Sarıkamış’a doğru
yol aldığında ise bu kez zihnimizde 'Allahuekber dağları'nın o dondurucu
soğuğunda buz kesilipte şehit düşen askerlerimizin aziz hatıraları
canlanıverdi. Bizler şehitleri yâd ederiz de,
Sarıkamış ormanları yâd etmez mi,
hiç kuşkusuz karla kaplı orman arazisi üzerinde saf olmuş her bir
sarıçam ağacı da kollarını gök kubbeye doğru açmış vaziyette şehitlerimize dua
ederek yâd ederler. Böylece sarıçam
ormanlarının o pırıl pırıl temiz havası ciğerlerimizi pak kılmanın ötesinde Sarıkamış şehitlerimizin aziz ervahlarını ruhumuzda solumuş olduk ta.
Peki
ya Iğdır? Sarıkamış’ın tam zıddı bir
iklim manzarayla karşılaşıverdik. İlginçtir,
daha ilkbahara girmeden Akdeniz iklimini soluduk. İşte Iğdır böyle bir
yer, rakım düşüklüğünün vermiş olduğu avantajla
Akdeniz ürünü pamuğun bile yetiştiği bir şehrimizdir.
Evet,
Erzurum Hasankale, Ağrı, Kars, Digor, Iğdır,
Sarıkamış, Doğubeyazıt derken öğrenci kafilemiz gezisini tamamlayıp Erzurum'a
dönüş yaptığında sene boyunca yorgun düşmüş zihnimizin arınmış halde yeniden
dersbaşı yapmanın heyecanını yaşadık.
Evet,
o güzel hatıralar unutulacak cinsten hatıralar değildi. Tabi üniversite hayatımda yaşadığım o hatıralar
sadece fakülte arkadaşlarıyla sınırlı değildi, üniversite kampusu içi ve dışı
arkadaş gruplarla da bir sürü unutulmaz hatıralarım vardı. Şöyle ki; Kredi Yurtlar Kurumunun yurdunda
kalıyordum ama ara sıra lise yıllarında Ülkü Ocaklarından tanıdığım bir arkadaşımın
şelale apartmanında kaldıkları eve gidip gelmelerde yeni arkadaşlıklar da
kurmuştum. Hatta günlerden bir gün yine
şelale apartmanına uğradığımda ev içerisinde bir hazırlık telaşı dikkatimi
çekmişti, merak edip sordum;
- Hayırdır
bir yerlere yolculuk mu var?
Cevaben
dediler ki;
-Evet, bu akşam biz Menzile
gidiyoruz.
Ve
içimden bir ses 'sen de git'
yönündeydi, işte o an içimdeki sese
kulak verip;
- Bende
gelmek istiyorum dedim.
Sağ
olsunlar onlar da;
-
Başımızın gözümüzün üstünde yerin var dediler.
İşte
gidiş o gidiş, nasipte Seyda'yı görmekte varmış. Hiç unutmam oraya
vardığımda, ilk iş Gavs-ı Azam Seyyid
Abdülhakim El Hüseyni Bilvanisi (k.s)'ın merkadını ziyaret etmek oldu. Ancak
ziyaret sonrasında hemen kafama takılan bir meseleyi şelale arkadaşlarından
Kütahyalı Tahir Ukba’ya;
-
Türkeş'te buraya gelmiş midir diye sordum.
Ancak sordum
sormasına ama meğer sorduğum arkadaş milli görüş çizgisinden gelen bir
arkadaşmış, adam ne desin, geldi dese
bir türlü, gelmedi dese bir türlü, en iyisi mi kafam karışmasın, buradaki
manevi atmosferden mahrum kalmayım diye 'Türkeş'te gelmiştir'
deyivermiş.
Her
neyse, şu bir gerçek, Seyda Hz.lerini ziyaret etmek bir bambaşka
duyguydu, o kadar etkileyici nur yüzü
vardı ki, beni benden almaya
yetmişti. Aslında buraya gelmenin çok öncesinde
medyaya düşen bir konu olması hasebiyle lise yıllarında çalıştığım matbaada bir
ara Seyda konusu geçtiğinde ismini duymuşluğum vardı. İşte o duymuşluk kafamda
iz bırakmaya yetmişti. Şöyle ki; bir gün matbaa ustam Zafer Okutmuş 'Erkekçe dergisi’ni karıştırır halde
gördüğümde;
-Abi bu
dergide ne var ki böyle pür dikkat kesilmiş haldesin diye sordum ve cevaben;
- Seyda Hz.lerinin
çok yakışıklı olduğunu, hatta yurdun dört bir yanından giden birçok insanın o
aydınlık yüzünden etkilenip içkiyi bıraktıklarını yazıyor demişti.
Gerçekten de günlerden bir gün Bayburt saat kulesinin az ilerisinde Yakutiye (Yeni) camisine namaz kılmak
için gittiğimde benzin istasyonu sahiplerinden İrfan Türkoğlu ve arkadaşlarını camiide
gördüğümde doğrusu şaşırmıştım. Meğer onlarda
Menzil’e gitmişler. Tabii oraya gidenlerden
bir kısmı eski alışkanlarına dönmüş olsalar da neden böyle oldu diye sorup araştırdığımda
edindiğim ilk bilgiler ışığında oraya sadece onu görmek için gittiklerini, fakat elinden tutup ders almadıklarını
söylemişlerdi. İşte o an, bu işte bir
tuhaflık var diye kendi kendime düşündüm;
Seyda Hz.lerini bir görmekle bir ay, bilemedin iki ay namaz kılacak hale
geliniyorsa kim bilir bir de ders almış olsalar nasıl olurlardı. Zaten Allah
var, orayı ziyaret edipte tekrar eski alışkınlıklarına
dönenler hatayı hep kendilerinden bildiler,
değil o kapıya hürmetsizlikte bulunmayı,
kapıya laf atanları azarladıklarına şahit oldum da. Anlaşılan o ki, bir insan
hangi maksatla olursa olsun Menzil’e yolu bir düşmeyi versin, aradan yıllar geçse de oranın manevi iklimini
bir daha öyle kolay kolay unutamaz da.
Peki,
Menzil'in benim ruh dünyamda ne gibi etkisi oldu derseniz, bir kere Erzurum’a
dönüşte üzerimde ki tüm ağırlıkların kalkıp sanki sil baştan kendimi yeniden dünyaya
gelmiş gibi hissettim. O an hayata sıfır kilometre başlamak gerektiğini
düşündüm ve bu yolun esaslarını öğrenmek ve uygulama hevesi üzerime siner
de. İşte bu duygular eşliğinde ilk iş
olarak Menzil çorbasına kaşık çalmış, suyundan içmiş ve ekmeğinden yemiş arkadaşlarla
beraber olmam gerektiğini idrak ettim.
Öyle ki, o arkadaşlarla beraber 12 Eylül sonrası Kenan Evren’in o
yasaklı dönemlerine hiç kimsenin kınayışına aldırış etmeksizin üniversite
camisinde günlük Hatme-i Hacegan yapar olduk ta. Derken Fakülte arkadaşlarımın haricinde bir de
bu tür gönül arkadaşlığı çevrem oldu. Mesela
tanıştığım o gönül arkadaşları arasından İskender Çalış adında bir gönüldaşım
vardı ki, onunla gönül arkadaşlığının yanısıra birlikte üniversite amblem ve
rozet satmışlığımızda oldu, böylece hem dünyevi beraberlik, hem uhrevi birlikteliğimiz mezun olduktan
sonra kopmaz da. Tabii Hatme-i Hacegan'a sadece üniversite kampüsünde değil, kampus dışında Erzurum’un bir çok yerinde de
katıldığım olurdu. Katıldıklarım arasında en bilineni Şelale apartmanıydı, ama
eskiden olduğu gibi ziyaret maksatlı değil,
bu kez bana vesile oldukları bu yolun manevi havasını öğrenmek için
gidiyordum. Hatta bu apartmanda o
yıllarda öğrenci olup da, şimdilerde bakan, milletvekili, bürokrat,
öğretmen, serbest girişimci, hemen hemen
her meslekten arkadaşlarla gönül bağımız oldu da. İşte Recep Akdağ, Necdet
Ünüvar, Nihat Tosun, Turan Buzgan, Mahir Ünal, Enginer Birdal, Muzaffer
Sungur, Nurullah Zengin, Adnan Bozyel, Mehmet
Emin Fidan, Tahir Ukba, Uşaklı Osman, Seyfi Kına ve daha nice isimler o
yıllarda gönül bağı kurduğum arkadaşlardı.
Şu da var ki, şelale sadece gönül bağı kuran dostların uğradığı bir yer
değildi, daha başka arkadaşlarında
uğradığı bir mekândı. Evet, görünürde öğrenci evi görünsede aynı zamanda
düşenin elinde tutup yardımcı olmaya çalışan arkadaşlardı. Nasıl mı? Düşünsenize
birlikte aynı yurt odasında kaldığım Cengiz Özcan adında solcu bir arkadaş
Kastamonu Taşköprü’den anne ve babasını ziyaret dönüşü bindiği otobüsün kaza yapması
sonucu beyin travması geçirip artık geçmişe ait hiç bir şey hatırlamaz hale
gelmişti. Meğer kaza mağduru Cengiz aynı
zamanda şelalede ki arkadaşımla da aynı fakülteden arkadaşmış. İşte Cengiz’in anne ve babası o elim kazanın
acı haberini duyar duymaz Erzurum’a geldiklerinde şelale sakinleri bağırlarına
basıp hemen evlerine misafir etmişlerdi.
Dahası neyin nesi, neyin fesi demeden kapılarını açık tutacak kadar can
yürek oldular. Böylece Cengiz’in anne ve
babası kendileriyle hayat tarzı bakımdan taban tabana zıt bu insanlarla pekâlâ
bir arada kalınabileceğinin bir örneğini yakından görmüş oldular da.
Bu
arada Cengiz’den söz etmişken diğer yurt oda arkadaşlarımdan söz etmemek doğru
olmaz. O halde bir kaç kelam da onlardan söz edeyim. Pakistan uyruklu
arkadaştan tutunda, gitar çalan arkadaş mı ararsın, Mustafa Aktaş gibi şen şaklak arkadaş mı
ararsın, Çorumlu Ahmet gibi uysal arkadaş
mı ararsın, Mustafa Özdemir gibi âşık
arkadaş mı ararsın, hemen her meşrepten
oda arkadaşlarımız oldu. Farklı karakterde
tiplerin varlığı hiçbir zaman bende rahatsızlık oluşturmadı. Hele Menzil'e
gidip te Seyda Hz.lerini ziyaret etmek nasip olduktan sonra her gördüğüm insana
aynı gözle bakma anlayışı benim ruh dünyamda daha da bir tavan yaptı
diyebilirim. Öyle ki, her gün altı
kişilik altlı üstlü yattığım ranzalı odadan sabah akşam kantine çay içmeye indiğimde
tanıdık tanımadık kim olursa olsun Menzil'in manevi atmosferini anlatmaktan
kendimi alamıyordum. O yıllarda iç dünyamızda izah edemeyeceğimiz bir muhabbet seli
yaşıyorduk. Hatta bu nasıl bir muhabbet seliyse, kime ne anlatıyorsak hemen etkisini gösterip
etrafımız da yeni arkadaşlar edindiğimizi fark ettik.
Yine
üniversite kampusu içerisinde bir başka arkadaş grubu çevrem vardı ki, bunlarda
hemşerilerimden oluşan arkadaş topluluğuydu. Yani hemşehrilerimle de zaman zaman
yurt kantininde bir araya gelip çay sohbetlerimiz ve yurt kampusu içerisinde
birlikte futbol karşılaşmalarımız olurdu.
Hatta Öğrenci hemşerilerimiz arasında iki dönem milletvekilliği yapmış Fetani Battal ve şu an Bayburt Belediye Başkanımız Mete Memiş'le de
top oynamışlığımız oldu. Bir gün hiç unutmam
top oynarken Mete Memiş maç esnasında benim sürekli top kaptırmamdan olsa gerek
sinirlenip karşı rakip tarafa geçmemi istemişti, tabii bu durum bende hırs
etkisi yapmıştı, ama karşı tarafa geçip
üst üste golleri attığımda Mete Memiş arkadaşımın pişman olduğunu gözlerinden
okumam pekte zor olmadı. Ayrıca sportif faaliyet olarak hemşerilerimin dışında
üniversite bünyesinde zaman zaman tekvando çalışmalarına da katıldığım oldu, ancak
bu sporu daha sonraları devam ettiremedim, sadece sarı kuşak sertifikayla
yetindim.
İşte
buraya kadar anlatmaya çalıştığım bu güzel hatıralar eşliğinde nihayet
başlangıçta kırk kişiyle başladığım fakülteyi sekiz kişiyle bitirmenin
heyecanıyla üniversite hayatım sona ermiş oldu. Zaten benim üniversiteyi dört
yıl içerisinde bitirmem gerekti, aksi takdirde bir yıl uzatmam demek yaz
döneminde yeniden inşaatta çalışıp zarzor bir yıllık harçlık edinme çabası
demekti. Bu yüzden benim üniversiteyi uzatmak gibi bir lüksüm olamazdı, Allah'a şükür kırk kişiyle başladığımız sekiz
kişiyle bitirdiğimiz fakülteden ilk üçe girerek mezun olmayı başardım da.
Velhasıl, üniversite yılları gerçekten yazımın başında da belirttiğim
gibi benim için kendimi bulduğum yıllardır. Öyle ki, o yılların heyecanını
ruhumda bir kez daha hissedeyim diye elli yaşımdan sonra ikinci üniversite
okumaya karar verdim, hatta 'Medya ve İletişim'
okumanın mutluluğunu yaşadım ve mezun oldum da. Akabinde Radyo ve
Televizyon programı okuyup, bu bölümden de
mezun oldum, derken 'ilim pazara
kadar değil, mezara kadar' olduğunu idrak ettim de.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2378/hey-gidi-universite-yillari.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder