TİMURLENK
(EMİR TİMUR)
SELİM GÜRBÜZER
SELİM GÜRBÜZER
Timur Semerkand’ın Kes (Şehr-i
Sebz) şehrinde doğdu. Delikanlılık çağında kabına sığmazlığıyla o kadar kendine
zarar verir ki aldığı yaralarla sağ ayağı topal, sol kolu çolak kalıp ‘Aksak
Timur’ lakabıyla anılır hep. Ancak şu da
var ki, bu kabına sığmazlığı o’nun ilerisinde Şark’ın Türk Hakanı olacağının
işareti sayılırda.
Evlenme vakti geldiğinde Cengiz Han
hanedanından bir prensesle izdivacı gerçekleşir. Şarkın Türk Emir’i olduğunda
ise doğup büyüdüğü Semerkand’ı başkent yapacaktır. İyi ki de başkent yapmış, bu sayede Semerkant
bir anda yeşil bahçelerle donatılmış ve eşsiz güzelliğe sahip Maveraünnehir’in
(Türkistan’ın) gözde Medine’si olur elbet. Nasıl gözde
Medine’si olmasın ki, her şeyden önce
Babası Muhammed Taragay, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin temellerini
attığı Yesevi ocağının kollarından birine intisaplıdır. Zaten Timur’da
babasının yolunu yol bilip Yesevi ocağı ve bu ocaktan yetişmiş alperenlere
hürmeten Pir-i Türkistan’ın mezarının yapımını üstlenip ziyaretgâh haline
getirmeyi ihmal etmez de. Timurlenk’e de o yakışırdı zaten.
Moğolların hezimete uğradığı
yıllara baktığımızda buralarda ayakta kalmayı başarmış devletler olarak ilk
etapta Türk, İran ve Mısır göze çarpar.
Ancak Moğollar hezimete uğrayıp Orta Asya’da güç kaybına uğramış olsa da
Timur’un tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte işin rengi değişecektir. Bikere Timur’un
devreye girdiği noktada sadece Moğollar yaralarını sarmayacak Türkistan da (Maveraünnehir) yeniden hayat bulacaktır. Artık Timur’u
durdurmak ne mümkün, öyle ki Harizm’i ve
Altınordu devletlerin üzerine giderek saltanatlarına son vermekle kalmamış
ordan İran’a dalmış, sonrasında ise
Memluk Sultanını kendisine biat ettirecek derecede Irak ve Suriye’yi
kuşatacaktır.
Peki, o sadece kuşattığı
topraklarla mı Şarkın Emir Türk Hakanı olarak adını duyurur? Hiç kuşkusuz tüm
bunların ötesinde bir dizi reformlara mührünü vurmakla da dikkat çeker. Şayet
onda illa bir kusur aranacaksa, belki
Osmanlıya karşı kıyasıya bir dizi açtığı savaşlar dile getirilebilir. Nitekim
Yıldırım Bayezid’le 1402 yılında yaptığı Ankara savaşı bunun en tipik yıpratıcı
örneğini teşkil eder. Maalesef Türk’ün Türk’le imtihanı diyebileceğimiz tarihin
bu iki ümit devleri güçlerini birleşecekleri yerde birbirlerini hırpalamayı
yeğlemişlerdir. İlginçtir Timur savaş açtığı devletlere son derece gözü kara
tutum sergilerken içe karşı ise tam aksine mütevazı tutum sergiler. Yani o
kendi coğrafi sınırlarını aşan alanlarda asla uzlaşılmayacak çetin ve zor bir
savaşçı bir lider profili çizerken, kendi tebaasına karşı da son derece
merhamet abidesidir. Bakın meşhur tarihçi İbn-i Haldun baş başa otağına konuk
olduğunda karşılıklı hasbıhal ettiklerinde yufka yürekliliğini anlamak mümkün.
Nitekim o bilge insan bir takım kaynaklara dayanarak Timur’un otağında yüzüne
karşı gurur okşayıcı övgüler yağdırdığında suretinde zerre miskal böbürlenme
emareleri görülmeksizin şöyle der: “Ben
sadece Moğol Hanların vekiliyim.” İşte bu müthiş mütevazı cevapla ne kadar
yufka yürekli bir lider olduğunu belli eder.
Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Çağatay Emiri Timur’un soyu Türk
Moğol boylarından Barlaslara dayanmaktadır. Kendisi Moğol veya Türk, bizim açımızdan soyu üzerinde tartışmak
yerine o’nun ailesiyle birlikte hem Türk hem İslam’la mecz olmuşluğu çok önem
arz etmektedir. Nasıl önem arz etmesin, bakın Timur her sefere çıkışında
davasına meşruiyet kazandırmak için ulemanın fetvasını almayı da ihmal
etmeyecek kadar uhrevi sorumluluğun bilincinde bir lider. Tabii bitmedi, dahası
var; O aynı zamanda sivil toplum önderidir. Nasıl mı? Bikere; idare
ettiği toplumu on iki sütun üzere teşkilatlandırmasıyla elbet. Sanmayın ki,
toplum yapılanma modeli bugüne has bir kavram, Timur’un uygulamalarına
baktığımızda sivil toplum modelinin izlerini pekâlâ net bir şekilde görmek
mümkün. Nitekim söz konusu toplumsal örgütlenmenin birinci basamağında seyyid
yapılanmasının varlığını görürüz. Bu o’nun
Ehli beyt’e olan sevgisini gösterir. Timur bunla da kalmamış seyyidler arasında
liyakatli olanları devlet sadaretine ve pek çok vakfın mütevelli heyetlerine
atayarak görev almalarını sağlamıştır. Örgütlenmenin ikinci basamağında bilge
kişiler, üçüncü basamağında abdallar (ibadet
edenler), dördüncü basamağında
askeri kademeler de yer alan üst rütbeli komutanlar, beşinci basamağında
sipahi ve reaya (halk), altıncı
basamağında günlük meselelere vakıf akıllı
dirayetli insanlar, yedinci basamağında devlet organının tepesini oluşturan
vezirler, başkâtipler ve kalem erbabı, sekizinci basamağında Tıp camiası (hekimler), mühendisler, müneccimler vs., dokuzuncu basamağında tefsir ve hadis âlimleri, onuncu basamağında el becerisi mükemmel olan sanat erbabı, on
birinci basamağında Piri fani zatlar (meşayih) ve gazi dervişler taifesi, on
ikinci basamağında ise seyyahlar ve tacirler vardır. Ne diyelim işte
görüyorsunuz toplumsal örgütlenme buna derler. Hatta Timur’un bu teşkilat
şeması ağının bugünün sivil toplum örgütlenme
anlayışının çok üstünde bir teşkilat ağı olduğunu dediğimizde pekte maksadımızı
aşmış sayılmayız. Hele ki birde gözlerden kaçmayacak bir başka husus var
ki, on iki sütun üzere inşa ettiği örgütlenme
modelinde on iki rakamının rast gele seçilmiş rakam olmadığıdır. Belli ki bu on
iki rakam muhabbet duyduğu Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin mensup olduğu
silsile ağacında yer alan Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’in on iki usulünden
ilham alınmış bir rakamdır.
Hiç kuşkusuz medeniyetler manevi
sütunlar üzerine kurulur, aynen öyle de Timur da oluşturduğu toplumcu
teşkilatlanma yapının temellerini İslam mayasıyla yoğurarak on iki sütunlu
yöntem olarak ortaya koymuştur. Ve o maya tutar da. Derken on iki sütunlu inşa
faaliyetleriyle başta Türkistan olmak üzere diğer hâkimiyeti altına aldığı tüm
toprakları hem madden hem de manen ihya etmiş olur. Şayet bu mayadan yoksun bir
yol takip etseydi kendisinin ifadesiyle; devlet
bir ev gibidir ki, onun üstü açık kapısı perdesi olmayacağından haramilerin
hışmına uğrayıp paspas olacaktı. İşte devletini paspas olmaktan kurtaracak
maddi ve manevi inşa faaliyetleriyle birinci önceliğini Rabbani âlimlere kıymet
vererek işe soyunmuş, hatta Rabbani âlimlerin bu dünyadan göç ettiklerinde
kurduğu vakıf müesseseleri vasıtasıyla merkatlarını korumaya almış da. Nasıl
korumaya almasın ki, baksanıza kıymet verdiği Meşayıh-ı Kiram ve âlimlerin
desteği sayesinde fethettiği topraklar bir anda medreselerle ihya olup, ilim fen
ve sanatta büyük atılımlar gerçekleştirmiştir. Düşünsenize bugüne geldiğimizde
yetmiş yıllık komünizmle idare edilen Rusya’nın çökmesinin ardından o Evliya-i
izamın merkatları hala ziyaret edilir durumda ise biliniz ki bunda Timur’un
yüzyıllar öncesinde başlattığı inşa girişimlerinin çok büyük katkı payı
vardır.
Özetleyecek olursak, Timur’un hayatında bariz net iki dönem
görülür. Birincisinde Şark’ın Türk Hakanı olarak Orta Asya’da Moğolların başına
geçtikten sonra sırasıyla Maveraünnehir, Harizm, İran, Altın Ordu Devleti,
Hindistan, Suriye ve Osmanlı’ya karşı üst üste kazandığı zaferlerle adını
duyurduğu dönem vardır. İkincisinde ise imparatorluk dönem söz konusudur. Tabii
bu iki dönemin nihayetinde yükselişinin en zirvesine eriştiğinde bile bu kadarı
da yeter demeyip gözünü Çin’e dikecektir. Ama ne var ki ansızın gelen ölüm bu
hedefinden alıkoyacaktır. Dahası kelebek
misali ebedi âleme göç eyleyip imparatorluk mirasına göçebe Özbek topluluğundan
Şeybaniler konacaktır. Her ne kadar o mirasın hakkı verilmese de yine de o
büyük mirasın etkisiyle Timur oğulları saltanatı ilim kültür ve medeniyet
olarak tarihin hemen her kesitinde bir şekilde meyvesini toplayacaktır. Nasıl mı? İşte Hindistan’da kurulan o meşhur
Babür devletinin medeniyete katkıları bunun tipik misali. Ki, Babürlerin Avrupa
Rönesans’ın doğuşunda katkısı inkâr edilemez.
Malum olduğu üzere vahşi batı, doğuda yükselen İslam Işığı’ndan aldığı
aşılarla uykusundan uyanabilmiştir. Yani,
bugünkü medeniyetini doğuya borçludurlar. Cemil Meriç bu yüzden ‘Bir dünyanın eşiğinde’ adlı eserinde
Hint’e apayrı bir önem atfetmiştir.
Gerçekten de Timur’un 15. yüzyılda
Türkistan civarında başlattığı Rönesans alevini devr alan torunlarından Babür
Şah, bu meşaleyi Hint’in alt kıtasına taşımıştır. Böylece Akdeniz’den Çin’e,
Rusya’dan Hindistan’a uzanan imparatorluk doğa gelmiştir. İşte böyle bir doğuş
karşısında Cemil Meriç ‘Babür biz, Babür Şah da biziz’ demekten kendini
alamaz. Ne diyelim böylesi müthiş
sözlerden anlaşılan o ki; Babür Şah’ı
farklı kılan sadece hükümdar olması değil asıl o’nu farklı kılan nesiller boyu
başucu kaynak olabilecek ‘Babürnâme’
adlı eser ortaya koymasıdır. Hiç şüphe
yok ki o’nun eser verecek konuma gelmesinde beslendiği kaynak çok önem arz
etmekte. O söz konusu kaynak adından çok
övgüyle bahsettiği, hatta rüyada o’ndan manevi işaretler aldığından söz ettiği
Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s)’dan başkası değil elbet. Gerçektende Ubeydullah-ı
Ahrâr (k.s)’ın himmet ve bereketiyle Hint’e yeni bir veçhe kazandırır da.
Derken bu engin kaynak sayesinde oralara İslam medeniyeti bir güneş gibi
doğar. Öyle ki o meşhur ‘Babürnâme’
eseriyle tarihin yönünü bir anda değiştirip hem bugünkü Pakistan’ın temelleri
atılmış, hem de batı medeniyetine ışık olunmuştur. Otuz altı yıllık saltanatının
ardından Ekber Şah ve Cihangir Şah gibi iki önemli ismi bırakıp Hakka
yürüyecektir. Nasıl ki Babur Şah’a Ubeydullah-ı Ahrâr (k.s) ilham kaynağı
olmuşsa, İmam-ı Rabbani Müceddid-i Elfi Sani’de her ne kadar Ekber Şah zorba
olsa da adeta surda gedik açıp sonrasında oğlu Cihangir Şâh’a ışık kaynağı
olacaktır. Ne mutlu Hind coğrafyasına ki böyle ilham kaynaklarına ev sahipliği yapmış..
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder