SELİM GÜRBÜZER
Nasıl ki insanın hayati organı kalp
ise hiç kuşkusuz Türkistan’a da hayat veren Semerkand’dır. Öyle ki; Timur
kapısına varanlar; Taşkent’ten geçtikten sonra Semerkand’la karşılaştıklarında
derhal büyüsüne kapılıp öyle geçtiklerini dile getirirler.
Düşünsenize Semerkand’ı görmekle
hemen insan kendinden geçer hale giriyorsa, kim bilir birde ilminden ve feyzinden istifade
edilse ne hale gelinir. Baksanıza hayatının büyük bölümünü seferden sefere,
gazadan gazaya geçiren Timur bile bu kadim şehre girdiğinde manevi etkisine kapılıp
Semerkand’ı başkent yapmakta gecikmez. İyi ki de başkent yapmış, bu sayede Semerkand dün olduğu gibi bugünde aynı
ihtişamıyla halen insanlığa soluk olmak için vardır. Hele bir insanın Registan Meydanına yolu düşmeye
dursun karşısına ilk çıkacak üç şahika esere gözü iliştiğinde büyük bir gıpta
içerisinde seyre dalacağı muhakkak. Ki;
bu üç şahika eser Seyyid
Ahmed Arvasi’nin penceresinden bakıldığında medeniyetlerin ilim, sanat ve din
ekseninde üç sütun üzere inşa edilmiş taş medreselerden başkası değil elbet.
Nitekim Arvasi Hoca bu meyanda ilim sütununun mutlak objektiviteyi,
sanat sütununun sübjektif gerçeği, din sütununun ise mutlak hakikati temsil ettiğini dile getirmekten kendini alamaz
da.
Evet,
gerçektende Registan Meydanında ruhumuzu terennüm eden bu üç şahika
eser (üç medrese-bugünkü manada üniversite)
hem mutlak objektivemiz olmakta, hem sübjektif gerçeğimiz olmakta, hem
mutlak hakikatimiz olup Semerkand’a değer katmakta da. Nasıl değer katmasın ki,
baksanıza Semerkand’ın bu üç külliyesinden biri Uluğ Bey’in adını almış
da. Bilhassa Uluğ Bey için ne yapılsa
yeridir. Çünkü o kurduğu rasathanelerle adından söz ettiren bilge dehamızdır.
Bu arada sakın ola ki bu üç şahika medreseyi hafife almayın, bikere tarihi süreç içerisinde gerek Selçuklu
Nizamiye Medresesi olsun, gerekse günümüz Paris, Oxford, Montpelier ve
Cambridge gibi üniversiteleri olsun hemen hepsinin kuruluşuna örnek teşkil
etmiş taş medreselerimizdir. Kaldı ki tarih boyunca nice şairlerimiz, nice
ulemalarımız ve nice gönül erenleri bu medreselerden insanlığa ışık
saçmışlardır.
Buhara
Buhara ışık kaynağı olmanın ötesinde
tek başına İmam Buhari’nin bizatihi varlığını hatırlatması önemini ortaya
koymaya yetiyor. Düşünsenize ismi bile ruh dünyamıza esenlik buharı olabiliyor.
Sadece ismi mi, hiç kuşkusuz kendine has hoş kokusu da bir başka esenlik rayiha
buharımızdır. Bu gayet tabii durum. Çünkü kendi toprak bağrında medfun Tabiin
ve Saadat-ı Kiram ve İmam Buhari’nin teninden buharlaşan Gül Rayihayı taşımakta.. Zaten o Gül Rayihadır ki; İslam’la şereflenen
Türk’ü Orta Asya’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Balkanlardan Nizam-ı
âleme doğru kanatlandırırda. Tâ ki
Türk’ün ruh dünyasında aşınmalar başlar, işte o zaman rayihasız kalmak Türk’e
çığlık attıracaktır. Nitekim Yavuz Bahadıroğlu da ‘Elveda Buhara’ romanında Buhara’nın yanışına çığlık atar da. Ama yinede bizim içimizden Buhara’ya elveda
demek gelmiyor. Bize düşen nice gül şehirlerimizi yakıp yıkan Moğol
serdarlarının yaptıklarına öfke duyaraktan takılmak değil, bu şehirlerimizi iri ve diri tutaraktan
kıyamete dek gönüllerde yaşatmaktır, buna mecburuz da. Şu iyi bilinsin ki
Buhara’sız Türk, Türk’süz Buhara kuru meşe odunu gibidir. İşte bu duygular
eşliğinde Gavs-ı Bilvanisi'nin ismini verdiği Menzil’e çoktan Buhara deyip
adını yeşerttik bile
Evet, Uluğ Bey medresesi Semerkand için neyse, Mir-i Arab medresesi de Buhara için odur.
Belki merak etmişsiniz Mir-i Arab’da kimdir diye, şayet bilmeyen varsa mutlaka bildirmek gerek.
Çünkü Mir-i Arab Allah Resulünün on birinci göbekten torunudur. Hatta bir rivayete
göre gördüğü rüya üzerine buralara gelip tasavvufla yüzleşmiş, derken onun
isteği doğrultusunda medrese inşa edilip kendi adı verilmiş. Vefat ettiğinde
ise inşa ettiği medresede defnedilir. İşte bu yüzden pek çok hükümdarın bu
külliye içerisinde medfun Mir-i Arab’ın ayakucunda yatmak için neden can
attıklarını şimdi daha iyi anlıyoruz.
Tıpkı Timur’un Semerkand’da hocasının merkadı ayakucunda yatmaya can
atmasında ki duygu seli hal gibidir bu.
Üstelik bu duygu selinde Mir-i Arab’ın Arab kökenli olmasına
bakılmaz, tam aksine bilhassa Özbekler
için Peygamber torunu olması en büyük rehber zat olmaya yetiyor. Zaten bu durum
batılıların da dikkatini çekmiş olsa gerek ki Buhara için Müslümanların Roma'sı
demişlerdir. Keza Buhara’yı önemli kılan bir başka kayda değer yanı da; Gavs-ı Sani (k.s)’e
gelen şecerede yer alan Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s), Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s),
Hoca Ali Râmîtenî (k.s), Muhammed Baba Semmâsî (k.s), Hace Muhammed Parse, Seyyid
Emir Külâl (k.s), Şah-ı Nakşibend (k.s) gibi pek çok meşayihi kiramın Buhara’da ebedi
istirahatgahın da medfun olmalarıdır. Besbelli ki uzak diyarlardan buralara
merkatlarını ziyarete gelenler turistik amaçlı gelmiyorlar bilakis ismini
zikrettiğimiz Gönül Sultanlarına duyulan muhabbetten dolayı gelmekteler. Bu
öyle muhabbet yönelişidir ki sevgi seli yetmiyor da. Nasıl yetsin ki, ata ocağında madde manalaşmış durumda. Buhara
var oldukça kıyamete dek hem Peygamber nefesi,
hem de nübüvvet gülün kokusu (rayihası) olmaya devam edecek de.
Taşkent
Şüphesiz İpek yolunun can damarı
diyebileceğimiz bir başka göz bebek diyarımız. Her ne kadar Zerdüştler
döneminde adına Çaçkent, Arapların hâkimiyeti altındayken Şaşkent, Türk’ün
elindeyken Bilkent denilmiş olsa da bikere şehrin taştan yapılmış olması
Taşkent olarak anılmasına yetmiştir.
Madem öyle, şöyle zaman tünelinde bir turlayalım Taşkent’i kimler gelmiş
kimler gitmiş bir görelim. Kimler yok ki, Kuteybe İbn Müslim’in Zerdüştlerin
saltanatına son veren fütuhatından tutunda Cengiz’in bir savaş esnasında attan
düşüp yaralanmasına kadar bir dizi ilginç hadiselerin yaşandığı ve Timur’un
altı kez gelip sonrasında torunu Uluğ Bey’e emanet ettiği süreçte pek çok
hatıraları bağrında taşıyan bir şehrimiz.
Tüm bunlardan öte Uluğ Beyin elinde bu şehir yeni bir veçhe kazanır
da. Ve bu kadim şehri daha da ilginç
kılan tarihi süreç içerisinde birkaç el değiştirmesine rağmen günümüze kadar
varlığını koruyabilmiş olmasıdır. Hele ki Sovyet-Rusya’nın dağılmasıyla birlikte
4,5 milyon nüfusuyla adeta insanlığa sörf yapacak şekilde hızla toparlanır hale
gelir de. Gorbaçov’un hakkını yememek gerekir,
glasnost ve perestreoika politikaları Türkî Cumhuriyetlerin doğuşunu
beraberinde getirecektir. Nitekim 1917 Bolşevik ihtilalinde dikilen Lenin
heykellerinin yerini bundan böyle Emir Timur heykelleri alacaktır, derken bu
kadim şehir kendini bulur da. Geldiğimiz
noktada Türkî iller sil baştan yeniden yeni ufuklara doğru yürüyor gibi de.
Zaten Taşkent’in de canına minnet ileriye doğru yürüdükçe Semerkand’tan sonra Özbekistan’ın
en gözde ikinci başkent şehir olarak adından söz ettirirde. Baksanıza daha şimdiden hızla artan nüfusuyla
adeta Ankara ile yarışır konuma geldi bile.
Şu da var ki Taşkent’i sadece taş
mimarisiyle anmak olmaz, edebiyatıyla da dikkat çeken şehir. İşte, Ali Şir
Nevai bunun en bariz göstergesi. Özbekler ona hürmeten gereğini yapıp her
bulduğu boşluk alana onun ismini vermişler bile. Her ne kadar Özbekçe bağ ‘bahçe’ demekse de Ali Şir Nevai’yi
gönüllerde yaşatmak için bağ bahçeye Nevai
bağı demekteler. Zaten Ali Şir
Nevai'ye Türkçenin mümtaz savunucusu şairimiz, o’nu ne kadar yâd etsek azdır.
İşte bu duygular eşliğinde adına yakışır Taşkent’in göbeğinde büyük bir anıt
dikilmiş de. Bu da yetmez Ali Şir Nevai
adına birçok yerde kurulan Navoy Kütüphane, Navoy Opera vs. gibi kuruluşlar
gözden kaçmaz da. Dedik ya Özbekler böyle bir ülkü şahsiyeti unutturmamak için
elinden gelen her ne varsa esirgememekte. Bu yüzden unutulmaz da.
Hiva
Bu şehir Allah dostlarının mekân
tuttuğu, sevgi ocaklarının yeşerdiği bereket topraklar olarak dikkat çeker.
Hatta İbn-i Batuta, Yakubi, İbn Fadlan gibi şahsiyetler burada soluklamışlar
da. Soluklamaları da gerekir, çünkü
Hiva’ya ilk temel taşı Âdem (a.s)'dan sonra ikinci ata Nuh (a.s)'ın
üç oğlundan Sam'ın mekanlığı söz
konusu.. Bu yüzden Sam bu toprakların temel harcıdır. Peki,
Sam temel harç olurda Allah Resulünün akrabası Şahı Zinde bu temel harç
üzerine bina olmaz mı? Hem de alası
olur. Üstelik Şahı Zinde nübüvvet gülü
olarak bu topraklarda medfun halde nur içinde yatmakta da.
Velhasıl; yukarıda adını hasretle yâd
ettiğimiz her bir nübüvvet kokan altın şehirleri anlatmaya ne dil, ne kitap, ne
bir kelam izah edebilir. Bu şehirleri sadece ruhunda hisseden idrak edebilir, bunun dışında her şey lafügüzaftır.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder