30 Temmuz 2016 Cumartesi

AKŞEMSEDDİN VE FATİH




AKŞEMSEDDİN VE FATİH

SELİM GÜRBÜZER

      Asıl adı Şeyh Mehmed Şemseddin bin Hamza olan Akşemseddin Hz.leri Şam’da doğdu. Kendisi Şeyh Şihâbüddin Sühreverdî (k.s)’ın torunu olup baba tarafından nesebi Hz. Ebu Bekir (r.a)’a dayanır. Yedi yaşına girdiğinde babası Şeyh Hamza'yla birlikte Amasya’ya bağlı Kavak nahiyesine yerleşip İslami ilimleri burada tahsil eder. Sonrasında Osmancık müderrisliğine getirilir. Yaş yirmi beş dediğinde içini ününü duyduğu Hacı Bayram Veli’ye intisap etme arzusu kaplar. Ancak intisap için yola koyulduğunda böylesi bir zatın kapı kapı, dükkân dükkân dolaşıp sofileriyle birlikte yardım topladığını görünce bir anda dilencilik yaptığı zannıyla biat etmekten vazgeçecektir. Oysa kapı kapı dolaşma ihtiyaç sahiplerin ihtiyacını gidermeye yönelik dolaşmaydı. Belli ki Akşemseddin bir imtihanın eşiğinde olduğunu fark edemiyordu, bu yüzden yönünü Halep’teki Şeyh Zeynüddin el-Hafi’ye doğru çevirecektir. Fakat evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Çünkü Halep’e varıp rüya âlemine daldığında kendini kendinden alacak bir hadise ile karşılaşır. Öyle ki rüyada zincir halkasının bir ucu kendi boynuna takılmış halde, diğer ucunun da Hacı Bayram’ın elinde olduğu gösterilir. İşte boynuna geçirilmiş kement zincirle Ankara’ya sürüklenişini gördüğü bu rüya aklını başına getirmeye yeter artar da.  Nasıl aklını başına getirmesin ki,  bikere verilen mesaj gayet net ve açık; tasavvuf yolunda nasibi Halep değil, Ankara’ymış meğer. Derken verilen bu mesaj gereği önce Osmancık’a uğrar sonrasında ver elini Ankara deyip Hacı Bayram Veli'nin zincirine tutunacaktır. İyi ki de rüya âleminde gördüğü zincire tutunmuş, bu sayede seyr-i sülukunu tamamlayıp halifelik alır da. Sadece halifelik mi, hiç şüphe yoktur ki Hacı Bayram-ı Veli’nin vefatıyla birlikte irşada koyulduğunda İstanbul’un manevi Fatih’i olur da.  Dahası İstanbul’un fethi öncesinde payitahta fikriyle ve zikiyle rehber olup sonrasında fethin gerçekleşmesiyle büyük bir zat olduğu tescillenmiş olur.
          Elbette ki böylesi rehbere can kurban,  Fatih Sultan Mehmed’in Fetih hayali öteden beri düşlediği sevdadır. Zira bu konuyu istişare heyetine sunduğunda ekser hazırun: “Beni Asfar'la yapılan savaş sonrası Mehdi’nin himmetiyle İstanbul’un feth olunacağını, bundan dolayı İstanbul’u kuşatılması sevdasından vazgeçilmesi” yönünde ortak kanaat belirtirken, Akşemseddin Hz.leri ise  tam aksine “Önce İstanbul’u Sultan Mehmet fetheder, Mehdi’nin fethinin bu hadiselerden sonra zuhur edeceği” yönünde bir fikir beyan edecektir.  Dedik ya Fatih Sultan Mehmed’in canına minnet tam da istediği türden fikirdi bu.  Ve bu fikir kendisine ilaç gibi gelir de. Ancak İstanbul’u kuşatmaya başlayalı ellinci gün olmuştu ki hala fethediliyor olamaması üzerine bir kısım devlet ricali durumdan vazife çıkarıp padişaha sitemlerini şöyle dile getirirler: “ Bakın, bir sofinin sözüyle sefer eyleyip bu kadar asker zayi oldu, bunca hazine telef oldu. Şimdi Avrupa’dan kâfire yardım geldi, fetih ümidi artık kalmamıştır.
            Onlar sitem ede dursunlar,  hakiki Devletlû padişah odur ki;  inandığı dava uğruna en zor anlarında bile kararından vazgeçmemesidir. Zaten Peygamber müjdesine mazhar olmuş Fatih’e de bu duruş yakışırdı. Derhal veziri Veliyüddin Ahmed Paşa vasıtasıyla Akşeyh’e şöyle haber salar da:  “Kal’a feth olmak, düşman ordusuna zafer bulmak ümidi var mıdır?” Tabii Akşemseddin’den gelen cevap manidardır, yani  ‘bunca müslüman ve gaziler yılmadan usanmadan kâfir kalesine hücum ederse İnşallah feth olacaktır, yeter ki biraz sabr ola’ der. Ancak genç yaşta padişah olmak bu ya,  Fatihin delikanlılık kanı kaynadıkça sabredemez. Hele içi alev alev fetih aşkıyla yandıkça tekrar dayanamayıp veziri vasıtasıyla bu kez  “Tayin vakit eylesin”  ricasında bulunur bile.
            Tabii ki Akşeyh bu ricasına kayıtsız kalmaz. Rabıtaya dalıp ötelerden aldığı işaretle: “ Rebiül evvel ayının 20. günü seher vaktinde Sıddık'ı himmetle filan canibden yürüyüş eylesinler. Ol gün feth ola” müjdesini verdiği gibi en nihai kat’ı müjde sözlerini şöyle beyan eder: “Yarın şu kapıdan (Topkapı)  hisara yürüyüş ola. İzni Hüda ile babı zafer feth olup ezan sedası ile sur’un içi dola, gün doğmadan gaziler sabah namazını hisar içinde kılalar.
            İşte Fatih aldığı bu mesajlar doğrultusunda ordusunun başına geçip karadan gemileri Haliç’e yürütecek derecede sabahın ilk ışıklarında fethe doğru ilerlerken Akşemseddin’de kimselerin yanında olmadığı bir çadırda Peygamberimizin müjdelediği fetih için dua ve niyazda bulunarak manevi gayret sarf edecektir. Gerçektende tayin edilen vakitte fetih vuku bulur da. Öğlen vakti olduğunda Fatih ve Akşeyh şehre atbaşı beraber gireceklerdir. İlginçtir Topkapı’dan beraber girdiklerinde Bizans halkı Akşemseddin’i padişah sanıp çiçekleri ona uzatırlar. Akşeyh bu durumda Fatih’i işaret edip “gidiniz çiçekleri o’na veriniz” der.  Fatih ise  “Her ne kadar padişah bensem de o’da şehrin manevi fatihi ve aynı zamanda Hocamdır.  Çiçekleri o’na verin” deyip mütevazı bir duruş sergiler.
         Evet, Sultan Mehmed’i ‘Fatih’ yapan en belirgin özelliği işte böylesi bir ruh seciyesine sahip olmasıdır. Nitekim Ayasofya’ya girdiğinde Patriğe şu fermanla çağrıda bulunacaktır: “Ayağa kalk!  Ben Fatih Sultan Mehmed olarak sana ve arkadaşlarına vaadim odur ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız hususunda, ne de hürriyetiniz hususunda endişeye kapılınız. Asla korkmayınız.”  İşte böylesi bir çağrıyla bir anda Bizans halkının teveccühünü kazandığı gibi tüm insanlığa özgürlük dersi vermiş olur da. 
            Peki, Fatih Sultan Mehmet özgürlük dersi vermekle Bizans halkı üzerinde etki alanı oluştururken Müslim tebaa üzerinde nasıl bir etki oluşturur?  Hiç kuşkusuz beyaz at üzerinde Ayasofya’ya doğru ilerlerken o Yüce Peygamberin beyan buyurduğu; “İstanbul muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden ne güzel kumandan ve onu fetheden ne güzel askerdir” hadis-i şerifin şükrünü eda etmekle etkileyecektir.  Öyle ki bu şükrün gereği üç gün içerisinde Ayasofya camiye dönüşür bile.  Nasıl mı? Akşemseddin Hz.lerinin önderliğinde ilk cuma hutbesinin okunup cuma namazının eda edilmesiyle elbet.  Dile kolay,  Fatih Sultan Mehmed Ayasofya’nın kiliseden camiye çevriliş talimatını ordusunda ki ustalara verdiğinde ustalar kısa zamanda gereğini yapıp sıra Cuma namazını kim kıldıracağı hususuna gelindiğinde ömrü hayatında bir kez olsun ikindi namazının sünnetini kaçırmamış olması hasebiyle imamlığa kendisi geçecektir. Fatih imamlığa geçti geçmesine ama ilk tekbirle namaza giriş yapamayacaktır. Tâ ki, Akşemseddin’in maneviyatta şahit olduğu Hızır (a.s) arka safta eksik kalan bir kişilik yerde saf tutmaya ramak kala parmağını direğe sokar işte o an ne oluyorsa oluyor üçüncü tekbirde Fatih’in gözü önüne Kâbe zuhur ettiğinde namaza öyle giriş yapacaktır. Böylece Ayasofya kıble istikametine çevrilip Akşeyh ve Fatih’in elinde bir bambaşka manevi kimlik hüviyetine kavuşur.
            Şimdi ne de olsa Allah’ın izniyle fetih müyesser oldu. Şimdi sırada Ebu Eyyub Halid El Ensari’nin İstanbul surlarına kadar gelipdte muradına eremeden ruhunu teslim ettiği yerdeki kabrin keşfi vardır. İşte Fatih bunun içinde bir kez daha Akşeyh’in kapısını çalıp Eyüp Sultan Hz.lerinin merkadının yerin keşfi ricasında bulunur.  
            Evet, Ebû Eyyûb el-Ensari (r.anh), Emeviler döneminde İstanbul surlarına kadar gelip kuşatmaya katılmış bir sahabedir. Ancak hastalanıp vefat edince surların dışında bir yere defnedilmiş.  Ancak gel zaman git zaman mezar yeri kaybolup sırra kadem basmıştır. Ne diyelim Allah sırrını takdis etsin işte o büyük başbuğ veli Akşeyh,  Fatih’in ricasını kıracak değil ya,    eline aldığı iki ağaç dalını kabrin baş ve ayak hizasına diktikten sonra  “yeri burasıdır” deyip oradan öyle ayrılır. Akşemseddin oradan ayrıldı ayrılmasına ama Fatih yine de işi sağlama almak niyetindedir. Bunu bir kez daha tecrübe etmek için bir adam görevlendirip dikilen dalları yirmişer adım güney tarafa çektirir. Böylece sabah vakti tekrardan Akşeyh’den kabrin kazılacağı yerin son kez teyidini i isteyecektir.  Tabii sabah vakti Akşemseddin keşif mahalline geldiğinde dalların yeri değişmiş olduğu yeri değil,  önceki işaretlediği yeri işaret eyleyip şöyle der:  “Şayet işaret edilen yer biraz kazılırsa  “Halid b. Zeyd’in kabridir yazılı bir taş çıkacaktır.”  Ve denilen hadise vuku bulur ve artık bundan sonra ki işlemler Fatih’e kalmış işlemlerdir.  Nitekim keşfedilen kabrin üzerine bir türbe ve yanına cami yaptırır da. Ve en nihayetinde Ebu Eyyub El Ensari'ye ait kabrin keşfiyle birlikte Fatih tarihe şöyle şükreyleyerek not düşer: “Akşemseddin gibi bir zatın bulunmasından duyduğum sevinç, İstanbul’un fethinden dolayı duyduğum sevinçten az değildir.”  
              Gerçektende şöyle geriye dönüp bakıldığında Fatih’in İstanbul’un fethi sırasında; “Ya ben İstanbul’u alırım, Ya İstanbul beni ” şeklinde sarf ettiği sözler meğer boşa değilmiş. Besbelli ki İstanbul’un Manevi Fatihi Akşemseddin’in kutlu müjdesine herhangi bir gölge düşmemesine yönelik söylenilmiş sözdür. Nitekim fetih sonrasında da bu bilinçle hareket edip o’na en ufak hürmette kusur eylemez de. Öyle ki Akşemseddin’in peşini bırakmayıp o büyük zattan huzurunda halvete girip tasavvuf neşesiyle yaşamayı bile dileyecektir. Ancak Akşemseddin bu dileğini kabul etmez. Ve şöyle der: “Sen bizim tattığımız lezzeti tadarsan saltanatı bırakırsın. Seni dervişliğe kabul edersem devletin düzeni sarsılabilir. Bununda vebali çok büyük olur. Adalet eylemek Padişah için keramet sayılır. Müslümanların rahat ve huzuru için devletin varlığı gereklidir.”  Fatih baktı olmayacak Akşeyh'ten bari İstanbul’da kal ricasında bulunur. Tabii Akşemseddin daha önce yerleştiği Göynük’e dönüş kararını çoktan vermiş olduğundan bu teklifte kabul görmez.  Böylece o büyük Veli hayatının son demlerini Göynük'te geçirip ruhunu orada Allah’a teslim eder.
            Velhasıl, O şimdi Süleyman Paşa Caminin yanında medfundur.
             Vesselam.
http://www.enpolitik.com/haber/149901/aksemseddin-ve-fatih.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder