16 Temmuz 2016 Cumartesi

ATA YURT ORTA ASYA



ATA YURT ORTA ASYA


SELİM GÜRBÜZER
               Orta Asya’nın nerden başlayıp nerde bittiğine dair kesin bir görüş birliği olmamasına rağmen yine de Orta Asya deyince üç aşağı beş yukarı Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Afganistan, Doğu Türkistan, Rusya ve hatta Pakistan’ın bir kısmını kapsayan büyük bir alanın adıdır diyebiliriz. Tabii bizim için Orta Asya’nın nerden başlayıp nerde bittiğinden daha ziyade asıl o maddi ve manevi iklimi çok daha önem arz eder. Mesela maddi iklim cephesine baktığımızda Orta Asya deyince göçmen bozkır hayatımızın çetin coğrafi şartlara karşı o müthiş dayanıklılığı, yetmedi tıpkı bir ananın evladı üzerine titreyişinde olduğu gibi üzerine tir tir titrediğimiz şu Seyhun ve Ceyhun ırmakların kıvrım kıvrım süzülerekten doğurgan topraklara kattığı o bereket akla gelir. Şayet, maddi iklimin ötesinde daha neyiniz var deniyorsa,  işte Roma kapılarına kadar dayanan Attila ne güne duruyor. Yine Cengiz Han ve Emir Timur’un Orta Asya’dan kanatlanıp adeta ortaçağ iklimini sarsacak cinsten hamle üzerine hamleler yapmaları da varlarımız arasında.  İcabında Zerdüşt’ün izini de buralarda sürmek pekâlâ mümkün. Nasıl mı?  Hani ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler ya, aynen öyle de Zerdüşt’ün Azerbaycan civarında doğduğu rivayetlerinin dilden dile dolaşıyor olması bunun göstergesi zaten. Keza Hint ve Helenistik kültürün Orta Asya topraklarında buluşması da bir başka iz sürmedir.
        Peki, Orta Asya’nın manevi cephesine baktığımızda ne var? Hiç kuşkusuz Orta Asya manevi atmosferinden kıyamete dek kesintisiz bir şekilde tüm insanlığa ışık saçacağına inandığımız ışık kandillerimiz vardır.  İşte bu manevi ışık kandilleridir ki, sadece Orta Asya’ya manevi soluk olmakla kalmamışlar, doğduğu yerden nefeslerini Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlara, Balkanlardan üç kıtaya üflemişler de.  
          Hiç kuşkusuz bu doğurgan toprakların bir başka kayda değer yanı her türden fikri bağrına basıp zenginlik olarak telakki etmesidir.  İşte bu telakkinin etkisinde kalmış bir Alman düşünürün tarihi ipek yolu üzerinde dile getirdiği tahayyüllerinden hareketle şu kanaate varırız da:
           Evet, Orta Asya gerek Hindistan, gerekse Çin bağlantısının bulunduğu alanda nice seyyahların ve nice ticari kervanların konaklayıp soluklandığı güzergâhın adıdır. Dikkat edin gelen ağam giden paşam cinsten han geçen yolu güzergâhı demedik, seyyah ve kervan yolu dedik. Zaten gelişi güzel alelade güzergâh olsa her bir seyyah ve her bir kervanın konakladığı yerlerde zengin kültür havzaları oluşmazdı.  İşte bu nedenledir ki tüm göçmen kabilelerin gözü kulağı bizim üzerimizde olmuştur. Eeh bu durumda ne diyelim, dünyanın en köklü ticari yolların kesiştiği kültür havzalarına mekân sahipliği yapmak böyle bir şeydir, ama avantajımıza. İyi ki mekân sahipliği yapmışız, bu sayede göçerlikten hızla yerleşik hayata geçmişiz. Üstelik bu yerleşikliğimiz medeniyetlerin buluştuğu kavşak noktasında gerçekleşmiş.   
          Malum; bu coğrafyanın imparatorluk çapında ilk oluşum hamlesi Medler ve Perslerle start alır. Her iki imparatorlukta Hint–Avrupa dil ailesinden arî ırkına mensup topluluklardır. Ve ilk çağda İran’da kurulan Medleri bertaraf edecek ilk hamle Ahamenişler’den (Persler) gelir. Sonrasında Makedonya kralı Büyük İskender bastırıp buralara mührünü vurur. İskender bilhassa mührünü vurduğu Semerkand’la yetinmemiş Sogdiana’ya da gözünü diker. Derken o yıllarda Orta Asya’da beş yıl sürecek bir imparator olarak adından söz ettirir.
         Peki, İskender sonrası Orta Asya? Malum,  batılıların bilhassa önem atfettikleri Ceyhun’un (Amuderya) doğusunda kalan kısımda yer alan Transoxiana (Oxus nehrinin ötesi) üzerine hüzünle karışık tam manasıyla sükûnet havası siner. Sanki bu fırtınadan önce sessizliği çağrıştıran cinsten sükûnet havası sinmeydi. Ancak ölenle ölünmez ki,  Büyük İskender öldü diye dünyanın sonu değil ya, bir şekilde hayat devam etmeliydi. Nitekim öyle de oldu,  bir noktadan sonra bu sükûnet havanın yerini büyük gürültüye, yani Makedonya imparatorluğunun paylaşımına yönelik ayrılıklara terk edecektir.   Peki, bölük pörçük olmak sadece Makedonya’ya has durum mu?  Hiç kuşkusuz Maveraünnehir coğrafyası içinde geçerli durum. Zira bu bölge önce Selevkos’a (Selevkiler) kalır, sonrasında Selevkos imparatorluğunun iktidarı zayıfladıkça sırasıyla Sakalar, Çinliler, Kuçanlar, Sasaniler akın eder. Malum, Sasaniler deyince dördüncü İran Hanedanlığı ve ikinci Fars imparatorluğunun ortak ismi olarak düşünmek gerekir. Her neyse Sasaniler ya da Fars imparatorluğu ne fark eder ki,  sonuçta buralar Farslılara da yâr olmaz. Derken Sasanilerin hâkimiyet hevesini kursağında bırakacak bir Türk dalgasıyla yüzleşir. Gerçekten de Türk dalgası adım adım ilerledikçe buraların havası değişmeye yüz tutar da. Öyle ki daha dalganın ilk başlangıcında Türk-Bizans dayanışması sahne alır. Ve bu ilk dayanışmanın akabinde Fars hâkimiyeti son bulmuş olur. Ancak Göktürklerle vuku bulan bu ilk işbirliği İlteriş’in liderliğinde ikinci Göktürk (Kutluk) devlet kuracağı güne dek sürecektir. Her ne kadar ilk başta bu işbirliğin ömrü kısa sürmüş olsa da Türkler açısından ilk nüve olarak buralarda tutunmak da kayda değer hadisedir. Nitekim bu ilk nüvenin meyvelerini ilerisinde Müslüman Araplar güneyden buralara giriş yapıp mührünü vurduklarında toplama fırsatı bulacaktır. Nasıl mı? Hazır Müslüman Araplar buralara gelmişken Türklerin (Karahanlılar)  tereddütsüz bir şekilde İslam’ı kabul edişiyle elbet.
            Evet, Türklerin Müslüman olmasıyla birlikte tarihin döngüsü yeni bir ivme kazanır. Nasıl tarih ivme kazanmasın ki, Türk’ün alp’i İslam’ın o engin deryasında, yani Horasan erenlerin soluğuyla nefeslendiğinde alperen kimliği edinir de. İşte o Horasan erenlerinin nefesi sayesinde Orta Asya bundan böyle Türklerin yeni bir tebliğ ve irşad yurdu haline gelir. Hatta bu tebliğ ve irşad yurdu topraklar zaman içerisinde Moğol ve Timurlular arasında el değiştirdiğinde gerek Cengiz olsun gerekse Timur olsun her ikisi de sınırlarını Orta Asya’nın dışına taşır da.  Malum, Cengiz ve Timur sonrası Orta Asya Şeybanilerin hâkimiyeti altına girecektir.
              Şeybaniler Cengiz Han’ın torununun ismine nisbetle bu adla sahne almıştır. Ve bu isim zaman içerisinde Özbek ismine terfi eder de. Keza Kazak ismi de öyledir, yani Şeyban’dan sonra yerine geçen Ebul Hayr’ın Moğollara yenik düştüğünde bir grup nefer kendisinden ayrılıp Çağataylara sığınınca ‘kaçan’ manasına Kazaklar denmiştir.  Ancak burada dikkat edeceğimiz husus ister adına Özbek, ister Kazak,  ister Türkmen,  ister Kırgız denilsin sonuçta bunların hepsi bizim karındaş topluluklar olduğunu bilmemizdir. Aynı zamanda Orta Asya Türk coğrafyasının zengin ruh ikliminin çeşitliğinden doğan boy isimlendirme topluluklardır. İşte bu gerçeklerden hareketle nerede Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan ve Kırgızistan karındaşlarımızla karşılaşsak hemen Maveraünnehir’in can-ı cananımız olarak bağrımıza basarız. Hele ki,  Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Osman (r.a) hilafet dönemlerinde Orta Asya’nın sahabe hamuruyla yoğrulmuş olması, akabinde sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular ve Harzemşahların buralara ruh katmış olması bizim açımızdan önemini daha da anlamlı kılmaya yetiyor. Her ne kadar Moğol kasırgasıyla anlam kaymasına uğrasak da sonuçta bu doğurgan toprakların ruhu Anadolu’ya geçtiğinde üç kıtaya yayılacak mecrada yeniden dirilişe geçti ya,  bu yetmez mi?  Yeter ki o ruh sönmesin,  ha orda,  ha burada, bir şekilde yoluna devam etmesi mühimdir. Hani, her göçün ardından büyük bir medeniyet doğar derler ya, gerçekten de o ruh Anadolu’ya tutunduğunda buralarda bir başka yeşerecektir. Öyle ki Moğol kasırgasının Anadolu’ya sürüklediği Horasan Erenleri,  Anadolu kiliminin iki yakasından tuttuğunda buralarda ileriye yönelik büyük bir cihangir devletin doğuşunu tetikleyecek nefes olurlar. Nasıl mı? İşte o nefesten nefeslenen kayı boyundan Al-i Osmanlı doğa gelmesi bunun en bariz göstergesi.  Hatta o nefes Osmanlıya üç kıtada Nizam-ı âlem aşısı olur da.  
          Öyle anlaşılıyor ki; Orta Asya ruhu bizi önce kartal yuvasından Anadolu’ya kanatlandırmış, daha sonrasında Tuna boylarına kanat çırptırmıştır. İyi ki de kanat çırpmışız, bu sayede fethettiğimiz yerlere medeniyet götürmüş olduk bile.
           Hiç kuşkusuz her medeniyet ruh köklerinden beslenerek boy vermektedir. Hele şükür bizim ruh köklerimizde Şah-ı Nakşibend, Piri Türkistan Ahmet Yesevi gibi nice ışık kandillerimiz var. İşte bu ruh köklerimiz Orta Asya’dan salınan mirastır. Orta Asya’dan Anadolu’ya ayak bastığımızda Mevlana, Yunus, Hünkâr Hacı Bektaşi Veli gibi ışık kandillerimiz bu mirası devr alıp ruh köklerimizin yeşermesi için seferber oldular. Balkanlara uzandığımız da ise Sarı Saltuk (Muhammed Buhari) gibi gönül sultanları medeniyet köprümüz oldu. Böylece Manevi Mostar köprülerimiz sayesinde güneşin doğduğu Semerkand yakası, güneşin battığı Bosna yakası bir araya gelmiş olur.  Derken dün olduğu gibi bugünde Evlad-ı Fatihan ruhu güneşin doğuşu ve güneşin batışıyla birlikte her dem, her salise esenlik kaynağı olmak için insanlığı selamlamakta.  İyi ki de bu gönül mimarlarının ruhaniyetlerinin feyzi bereketi var da bunca zulme rağmen yıkılmadık dimdik ayaktayız hala. İnşallah kıyamete dek bu nur sönmeyecek de. Buna inancımız tamda.  
          Evet, bunca zamandır geçirilen tüm badirelere rağmen yıkılmadıysak biliniz ki bu diriliş ruhun diri tutulması sayesindedir. İnsanlık ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağın Semerkand’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Mostar’a uzanan Horasan Erenlerin nefesinde gizli olduğunu hele bir fark etse,  bak o zaman pembe şafaklar belki yarın, belki yarından da çok yakın anda doğacaktır.  
            Ey sevgili diyar! Batı ruhunun susuzluğunu giderecek kaynağı arar dururken,  bizim haydi haydi Şairin mısralarına içini döktüğü ‘Dil bile seni anarken hicabından lâl olmakta’ deyişindeki o ince mana ve vuslat için seferber olmamız lazım gelir.  Madem öyle fazla söze ne hacet,  önce gönül fethi, sonra Feth-i Mübin için var olalım demekle yetinelim.
           Vesselam. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder