MHP VE ÜLKÜ YOLU
EĞİTİMCİSİ YILMAZ SAKA
SELİM GÜRBÜZER
Yüreğimiz yanmakta. Nasıl yanmasın ki, o bizim gençliğimizde olsun, olgunluk yaşımızda olsun bizim üzerimizde çok
büyük tesiri olan ‘adam gibi adam’ diyebileceğimiz eğitimci ağabeyimizdi.
Gençliğimizde Ramazan ayı geldiğinde minarelerden yankılanan ezan
sesleri ve top ateşleri eşliğinde iftar açmakla bir bambaşka duygu seli
yaşardık. O yılları yaşayanlar çok iyi bilir;
Bayburt kalesinin bedenlerinden iftar vakti atılan top sesleri hemen
hemen tüm mahallelerde duyulacak derecede yankılanırdı. Ancak hangi yıl
hatırlamıyorum, ama bir seferinde top atışı sırasında topun geri tepmesiyle
Kaleardı mahallesi sakinlerimizden bir can kaybı ve yaralanma hadisesi
yaşandığı içindir o top atma geleneğimiz son bulmuştu. Tabii buradan şuraya gelmek
istiyorum. Malumunuz Bayburt kalesinin şehre bakan bedenlerinde atılan
tophanenin hemen altında Bayburt’un o meşhur pamuksu beyaz taştan örülü tek
minareli Mehmet Çelebi mahallesinin ismiyle müsemma Pilav Efendi bir camimiz
var ya, işte o camii aynı zamanda Yılmaz
Saka ağabeyimizin 1970 yılında imam hatip görevlisi olarak ifa ettiği bir
camiimizdir. O yıllarda iftarımızı
yapıp, teravih vakti geldiğinde
büyüklerimiz bize derdi ki; Ramazan ayını daha iyi şenlendirmek için
teravihleri sadece bulunduğunuz mahallede değil diğer mahallelerde kılarsanız
çok sevabı var. Tabii büyükler böyle derde biz camii camii dolaşmaz mıydık? İyi
ki de büyüklerimizi dinlemişiz, çünkü benim bulunduğum mahalle Şingâh
mahallesiydi, dolayısıyla mahalle mahalle dolanıp teravihleri kıldığımız
camilerden yolumuz Pilav Efendi Camisine düştüğünde bir anda etkili hitabetiyle
vaaz verip göz dolduran bir yüzle karşılaştık.
Ve bu nurani yüz Yılmaz Saka ağabeyimizden başkası değildi elbet. Daha ilk günden etkisi altına girdik bile. Teravih namazını arkasında kıldıktan sonra
arkadaşlarımızla eve dönerken yolda birbirimizle hasbihal ettiğimizde meğer
etkisi altında kalan sadece ben değilmişim aynı duyguları mahalle
arkadaşlarımda hissetmişler.
Peki, gençlik dönemlerinde sadece camiler mi uğrak mekânlarımdı? Bunun yanı sıra siyasi olarak da en sık
uğradığım mekânlardan biri de hiç kuşkusuz Ülkü ocaklarıydı. İyi ki de o yıllar
da Ülkü Ocaklarına sıkça gitmişim. Zira günlerden bir gün Yeni camiinin
(Yakutiye Camii) arka sokağında bir
apartmanın en üst katında Ülkü Ocaklarına uğradığım da ülküdaşlarımızla hoş beş
sohbetin ardından bize dediler ki Yılmaz Saka ağabeyimiz konuşma yapacak herkes
alt kattaki MHP ilçe teşkilatına insin. Tabii cümbür cemaat ülkü ocağının hemen
altındaki kata indiğimizde o’nun o güzel hitabetini bir kez daha tıpkı
Ramazanda vaaz kürsüsünde hissettiğimiz o hazzı yeniden tatmak nasip oldu.
Böylece ikinci kez Yılmaz Saka ağabeyimizin rahle-i tedrisatından geçmiş olduk. Hakeza zaman zaman yolda rastladığımızda,
zaman zaman MHP İlçe Teşkilatının üst katına çıkacağımız merdiven
basamaklarında göz göze gelişlerimizde ve zaman zamanda ocağın salon kısmında
ülküdaşlarımızla birlikte sohbet ettiğimiz anlarda aramıza katıldığında da
kendisinden çok istifadelerimiz oldu.
Hiç kuşkusuz bu karşılaşmalarımız sıradan rutin karşılaşmalar değildi.
Bilakis çok yıllar sonra şunu anladık ki bizim şahsiyet bulmamızda en büyük pay
sahibi olduğunu fark ettik. Hatta fikri olarak bizim üzerimizde emek hakkı
olduğu da inkâr edilemez derecededir dersek yeridir. Böylece o’nun sayesinde
Ülkü ocağının sadece bir gençlik teşkilatı olmanın ötesinde ehlisünnet yolu bir
ocak olduğunu idrak etmiş olduk. Zaten böylesi bir bilince varmasaydık belki de
ortalıkta dolaşan bir sürü ehlisünnet dışı akımların tuzağına düşüp maazallah
başka yollarda iz sürüyor olacaktık. Allah’a çok şükürler olsun ki o yıllarda
Yılmaz Saka gibi bir eğitimci, H. Osman Okutmuş gibi gazeteci, Erol kılıç gibi
yiğit öğretmenimiz, Cengiz Ocakçı gibi mühendisimiz, Kemalettin Çubukçu gibi
fikir işçimiz, Naci Memiş ve Mustafa Erdemir gibi ocak başkanlarımız vardı da
ehlisünnet yolu çizgisi üzere teşkilatlanmış ülkü yolunda karar kılıp bu
günlere gelebildik. İşte bu yüzden doğup büyüdüğüm memlekette böylesi
ağabeylerimizin sayesinde fikri temellerimizin iyi atıldığına inancım
tamdır. Artık Türkiye’nin neresine
gitsek evvel Allah kurda kuşa yem olmayız da.
Evet, memleketten çıktık çıkmasına ama bir daha istifade ettiklerimizle
karşılaşmalarımız olacak mıydı acaba? Nitekim Erzurum’da üniversite tahsilimi
bitirip mezun olduktan sonra soluğu İstanbul’da almıştım. Ki, artık ilk
memuriyet hayatına İstanbul Sultanahmet Sağlık Eğitim Merkezinde başlayacaktım.
Hani dağ dağa kavuşmazda insan insana kavuşur denilir ya hep, aynen öyle de bir
gün İstanbul Cağaloğlu’ndan Mahmutpaşa yokuşuna doğru yürürken aşağıya doğru
tüm heybetiyle adım adım ilerleyen Yılmaz Saka ağabeyimle karşılaştığımda söz
yerini bulur da. O an göz göze geldiğimizde
selam verip yıllar sonra dostça kucaklaşma anımız sanki bir asra bedel bir
buluşmaydı. Tabii bu buluşmamız ayak üstüde olsa benimle hal hatır etmesi benim
açımdan onur verici bir hatıradır. Hiç unutmam o buluşmanın akabinde bana
Ankara’ya uğradığında Keçiören’de mutlaka tekstil dükkânıma uğra demişti. Bende
inşallah deyip öyle vedalaştık. İşte O’nun bu âlicenap tavrı bir hemşeri
olmanın ötesinde ahde vefa nedir sorusunun en bariz göstergesi bir karakter
örneğidir. Gerçektende gün ola harman o ayaküstü görüşmenin üzerinde dört yıl
sonra Ankara’ya tayin olduğumda ha bugün ha yarın derken ziyaretimi çok
geciktirmiştim. Öyle ya, sen misin söz verip de ziyareti geciktiren, günlerden
bir gün oğlum Ahmet Alperenle baba oğul Ankara’nın Altındağ semtinde Muhsin
Yazıcıoğlu’nun kabrini ziyaret etmenin ardından İbni Sina Hastanesinin önünden
geçerken bir afiş gözümüze ilişir. O afişe dikkat kesildiğimizde Türk
ocaklarının yıllık kongresinin yapıldığı yeri işaret ediyordu, derken baba oğul
ok işaretini takip ederekten kongre salonunda buluruz kendimizi. Meğer Yılmaz
Saka ağabeyimizde oradaymış, dolayısıyla onu da bulmuş olduk. Nitekim kongre
salonunda Orhan Kavuncu gibi çok değerli üstatları dinledikten sonra kongre
salonu çıkışında bahçede tüm şıklığıyla arkadaşlarıyla hasbıhal haldeyken göz
göze geliverdik. Yine her zaman ki gibi
o sevgi dolu kollarını açıp bağrına basaraktan kucaklaşmamız beni kendimden
alıp kendime getirmeye yetti arttı da. O
an, Ankara Adli Tıpta Biyolog olarak çalıştığımı kendisine beyan ettikten
sonra, bana ‘madem öyle artık komşuyuz, herhalde tekstil dükkânıma
gelirsin’ dedi. Dikkat edin o kadar
mütevazı bir dil kullanır ki, dikkat edin tekstil ticarethane yerine dükkân
diyor. Gerçekten de çalıştığım Adli Tıp Kurumu ile Yılmaz ağabeyimin işyeri
aynı semtteydi. Her neyse, bu kez oğluma yönelip onunla da birkaç kelam eyledi.
İlginçtir oğlum üniversite sınavlarına hazırlandığını dua etmesini söyleyince
ahde vefa bu ya oğluma da bir asra sığmayacak tavsiyelerde bulunmayı ihmal
etmez. Derken hoş beş sohbetinin ardından her fırsatta tekstil dükkânına gidip
ziyaretlerim oldu da. Her ziyaret edişimde sadece benim hatırımı değil
çocuklarımın bile hal ve ahvalini sormadan edemezdi. İşte gerçek dostluk budur.
Düşünsenize aile efradını bile düşünen bir dostluktur bu. Nitekim bu tavrı
oğlumun da gözünden kaçmamış olsa gerek ki, Türk Ocaklarının yapıldığı kongre
salonunun çıkışında bahçede gösterdiği o cana yakınlığı öyle etkilemişti ki, şu
sözleri bana dile getirmekten kendini alamaz da:
-Baba
inanır mısın bugüne kadar senin bir zamanlar bana bahsettiğin ve geçmişte
birlikte olduğun arkadaşlarınla da tanışmıştım ama bu sefer ki hasbıhal ettiğim
o uzun adam amcam diğerlerinden çok farklı.
Hani özü sözü bir olanlar için
‘adam gibi adam’ derler ya,
gerçekten de o ‘Uzun Adam Amcam’
adam gibi adamın tâ kendisi bir adam.
Evet,
oğlum tespitinde yerden göğe haklıydı, geçmişte nice dostlarımız oldu, hatta o
dostlardan bir kısmı makam mevki sahibi olduklarında ne arar oldular ne de
kapımızı çalar oldular. Hatta bir ara
madem arayıp sormuyorlar bari biz soralım dediğimizde dost sandıklarımızı
ziyaret için randevu talep ettiğimizde randevu bile vermeyip sırra kadem
basanlar oldu. İşte ahde vefanın sırrı
burada gizlidir. Oysa oğlum Ahmet
Alperen’in ‘adam gibi adam’ dediği o uzun adam Yılmaz ağabeyim bundan
istisnadır elbet. Ahde vefa duruş
üzerinde tüm berrak halde kendisinde ziyadesiyle mevcut zaten. Ki, Yılmaz Saka
ismi sadece Bayburt’ta ün salmış bir isim değildi, Türkiye çapında da ülkücü
hareketin içinde de çok önemli isme sahip bir şahsiyettir. Aynı zamanda 1977
yılında Alparslan Türkeş’in liderliğinde kurulan MHP’nin aralarında Muhsin
Yazıcıoğlu, Doğunun Başbuğu olarak
bilinen Yılma Durak’ında bulunduğu otuz kişilik eğitim kadrosunda yer almış bir
isimdir. Hangi ülküdaşımızın ortamında bulunduysam o’nun isminin hep anıldığına
çok kez şahit oldum da. Kaldı ki o, MHP
ve Ülkücü kuruluşlar davasında Medrese-i Yusufiye çilesini çeken isimler
arasında da. Kelimenin tam anlamıyla o
son derece donanımlı ve Kur’an’ı hıfz etmiş bir karakter abidesi olması
hasebiyle hemen herkesin randevu almaya ihtiyaç hissetmeksizin çok rahatlıkla
görüşebileceği bir kıymetti. Gelene
kapısı her daim açıktı, öyle bir dost
yüreği vardı ki her görüştüğümüzde tokalaşmayla karşılamazdı, kendine yakışan
şekliyle kollarına sarıp bağrına basmakla karşılardı. Hele Günışığı tekstil
dükkânında çokça yudumladığım çay sohbetlerinde bana anlattıklarını yazmaya bir
kalkışsam satırların feri söneceği muhakkak. Madem öyle, dükkânında söylediği o ruhumuzu terennüm eden
özlü sözleri bir nasihatname olarak kulağımıza küpe edip hayatımızın ölçüsü
olarak almak düşer bize. Şimdi gel de kulağına küpe etme, ne mümkün. Yine bir ara yine dükkânında ikili
görüşmelerimizde doğup büyüdüğüm Bayburt’un Maden köyünde teyzemden
bahsettiğimde bir anda tutku bakışından köy hasretini sezmem gözümden kaçmaz
da. İster istemez söz kendisinin doğduğu
Maden’den açılınca derin bir oh çektikten sonra, hele bir dur, bana ‘biraz daha
Maden’den bahsedersen kim bilir belki de akraba çıkacağız’ der. Tabii benim
canıma minnet dayanamayıp cevaben ‘ah keşke öyle olsa da sizin gibi bir
kıymetli ağabeyime akraba olsam, bu bizim için şeref kaynağı olur’ dedim. Evet, her ne kadar akraba olmasak da, bizi akrabalarından ayırt etmeyip candan
sevdiğine inancım tamdı. Zira o tutku gözlerinden akan o ışıltı bunun
teyididir. Hatta bir ara yine oğlumu sorduğunda, amcası hani sizden
üniversiteyi kazanması için dua istemişti ya, Allah’a şükürler olsun duanızla
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesini kazandı
dediğimde hele gözlerinde parlayan o ışıltı bir görseniz sanki dünyalar onun
olmuştu, işte bu denli babacan ağabeyimizdi. Ve ardından bana “Delikanlıya söyle, derslerine çok çalışsın,
çünkü onlar bizim geleceğimiz ve umut neslimizdir.”
Sanki bu sözden ayrılık seziliyordu. Bir
gün Ankara Kızılay Sakarya’da ki Bayburt Derneğine uğradığımda Remzi Bayramla
karşılaştım. Hoş beş sohbetin ardından
söz dolaşıp Yılmaz Saka ağabeyimize geldiğinde kanser teşhisiyle Gazi
Üniversitesi Tıpta yattığını bana söyledi. Bu sözü duyar duymaz sanki beynimden
vurulmuşa döndüm, hemen ertesi gün
soluğu Gazi Tıpta aldım. Hasta yattığı odanın kapısına vardığımda oğlu
Abdulkadir ve Enis’le göz göze geldik, ziyaret etmek istediğimi dile getirdim
ama doktorların kesin talimatıyla ziyaretçi alınmıyor dediler. Bu kez şansımı
deneyip hiç olmazsa uzaktan göreyim diye rica ettim, mümkünü yok dediler. Daha fazla ısrarcı
olamazdım elbet, yinede kendimi ziyaret etmiş kabul ettim. Aradan epey zaman
geçtikten sonra dükkânına gittiğimde yan komşu dükkân sahipleri bana kapattı
dediler. Anladım ki bir insan hasta olmaya düşsün, bu dünyada her şey fani,
malda yalan mülkte yalan, baki olan hiç şüphesiz Allah’tır. Her ne kadar hasta
yatağında görmek nasip olmasa da zaman zaman telefon görüşmeleriyle geçmiş
olsun dileklerimi belirtmeyi ihmal etmedim, en son telefon görüşmemizde sesinin
dermansızlığını hissettiğimde kendi kendime; Uzun adam, bu hale düşecek adam
mıydı, kim bilir biz onun yerinde olsak
belki de telefonlara cevap vermekten aciz kalıp kapatırdık. İşte o bitkinliğe
ve dermansızlığına rağmen Hakka yürürken bile ahde vefa nedir dersi verecek
kadar adam gibi adam bir ağabeyimizdi.
24.03.2016 tarihinde son yolculuğunda uğurlarken cenazede Asaf Murat
Karapınar, Zeki Karapınar, Adnan
Bayram, Hakan Kobal, Nami Cumhurlu, Savaş Küçük, Harun Çarpatan,
Ali Vahit Atıcı, Vedat Bilgin gibi daha birçok hemşerilerimizin yanı sıra
arkadaşının arabasıyla birlikte mezarına gittiğimiz Lütfü Şehsuvaroğlu da
vardı. Yol boyunca Lütfü Şehsuvaroğluyla andıkta. Ortaköy mezarında okunan
Kuran tilavetleri eşliğinde toprağa verdiğimizde İbrahim Sarı, Yılma
Durak, Lokman Abbasoğlu, Yavuz
Ağırağaoğlu, Mahir Damatlar, Muammer Cindilli, Remzi Çayır ve tüm sevenlerle
birlikte yürekler buruk bir halde Fatihalarla uğurladıkta.
Evet, Uzun adam’ın Hacı Bayram-ı
Velinin makamında son kez arkasında cenaze namazı kılınmasının akabinde
Bayburt’a giden yol hattı üzeri, yani Samsun yolu üzeri Orta köy mezarlığında
toprağa verdiğimizde gerçekten bir abidevi şahsiyetin bıraktığı boşluğun
sinemizde açtığı derin hüznü şimdi daha iyi anlıyoruz. İnanın sözün bittiği an belirdiğinde, imamın
el Fatiha demesiyle sanki kabrinde tüm sevenleri selamladığı hayali gönlümüzde
etkisini hissettirirde. O şimdi aramızda
değil ama Hakka vasıl olanların yanında, bu yetmez mi?
Velhasıl, vefakâr can
ağabeyimizin Kabri nur, ruhu şad olsun.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2411/mhp-ve-ulku-yolu-egitimcisi-yilmaz-saka.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder