MEVLANA SELİM GÜRBÜZER Mevlana Horasan’ın Belh’te dünyaya gelir. Babası şu meşhur büyük âlimlerden Kübreviyye Mutasavvıfı halifesi Bahaeddin Veled’dir. Ancak Sultân’ül ulemâ olsa da manevi ilimde eriştiği makam itibariyle etrafında kıskançlık halkası oluşturacağından Belh şehri zamanla zahir hasetçilerin gırla gittiği mekân hale gelir. Nitekim günün felsefe erbabı o’nu devlet karşıtı bir zat gösterip küçük düşürme hevesine kapılırlar. Ve bu tür girişimler etkisini gösterir de. Derken devrin hükümdarı Bahaeddin Veled’i şu mesajla denemeye tabii tutacaktır:
“Şeyhimiz lütfedip kabul ederlerse,
ülkeler de, askerler de onun olsun. Çünkü bir kilime iki padişah sığmaz.”
Tabii verilen bu ince mesajdaki
gerçek niyeti sezen Bahaeddin Veledin cevabı manidardır ve şöyle der “ Biz
dervişiz, bize memleket ve saltanat münasip değildir. Biz gönül hoşluğuyla sefer edelimde, sultan
kendi uyrukları ve dostlarıyla baş başa kalsın.” Ardından ailece yaşadığı
şehre gadredip bir grup müridiyle birlikte Belh’ten ayrılma kararı alır. Hatta
yaklaşan Moğol tehlikesini sezmekte de gecikmez. O, ayrıca Horasan’da yaşadığı
bir takım siyasi tartışmalardan kendisine gına gelip bu tür ortamlardan uzak
kalma ihtiyacını yüreğinde hisseder. İşte bu duygular eşliğinde yaşadığı
topraklardan uzaklaşacaktır. İşte Bahaeddin Veled’in ileriyi gören bu sezgiliği
(feraset
ehli oluşu) o kadar kendini belli eder ki; terk ettiği Belh
şehri Moğollarca yağmalanıp harabe haline dönüşür bile. Artık terk-i diyar eyleyeceği
şehir zindan şehirdir. Şimdi yeni şehirlere adım atmak zamanıdır. Bu yüzden ilk
seçtiği durak Nişabur’dur. Hani derler ya; mürşit odur ki; yolun başından
sonunu göre, aynen öyle de baba oğul hicret ettiği topraklara adım attığında,
zamanın büyük evliyalarından Feridüddin Attar Mevlana’nın büyüklüğünü şu
sözlerle hakkını teslim edecektir: “İşte büyük bir nehir arkasında bir
okyanusu sürükleyip geliyor.” Gerçektende bu sözler Mevlana’nın eriştiği
manevi mertebeyi göstermesi bakımdan çok büyük bir kıymet ifade eder. Dahası konakladığı
şehir o’nun taklit, tahkik ve marifet yönünden ilk basamağı olmaya yetecektir. Belli ki bu sözler boşa söylenilmiş değil, bilakis
Mevlana’nın ileride büyük bir zat olacağına dair işaret sözlerdir.
Nişabur’dan sonraki durağı Bağdat’tır. Meğer
insanlar laf olsun diye “Ana gibi yâr,
Bağdat gibi diyar olmaz” dememişler, Bağdat dün olduğu gibi bugünde dünyanın
göz bebeği bir şehirdir. Ancak baba oğul ikilisine Moğol kasırgasının
yaklaştığı haberi ulaştığında Bağdat yâr olmayacaktır, ister istemez Kûfe yolu
üzerinden Mekke’ye koyulacaklardır. Sonrası malum, ailece nübüvvet nuru mübarek
toprakları ziyaretin akabinde Anadolu’yu mesken tutacaklardır. İyi ki de mesken tutmuşlar, Anadolu bu sayede diriliş
ruhuyla yoğrulacaktır. Bilhassa bu aile içerisinden Celaleddin-i Rûmî adına
uygun davranıp Anadolu’nun Türk-İslam yurdu olmasında pay sahibi olacaktır. Madem
öyle artık durmak olmazdı. Diyâr-ı Rûm’u
(Anadolu’yu) karış karış gezmek gerekti.
Zaten o da Anadolu’nun birçok yerini irşadıyla aydınlattıktan sonra Larende’ye
(bugünkü Karaman) konaklayıp, akabinde
Gevher Hatun’la evlenir burada. Hiç şüphesiz bu izdivaç her iki taraf açısından
temiz bir soya bağlılığın zişanı olarak yerinde bir evliliktir. Öyle ki bu evlilikten doğan ilk çocuğa kendi
babasının ismi yani Sultan Veled verilir, ikinci çocuksa Alâeddin adını alır. Artık
aile ocağının iyiden iyiye tüttürdüğü demlerde Larende’de tam yedi yıl bir
hayat geçireceklerdir. Tabii ki yaşadığı yıllar içerisinde hüzünlendiği
günlerde oldu. Çünkü burada hem annesini hem de ağabeysini kaybetmişlerdi. Derken
yedi yıllık sürecin sonunda babası Bahaeddin Veled Konya’ya geçip burada ki
medreselerin birinde müderrislik vazifesinde bulunur. Babasının irşad faaliyeti
burada o kadar tesirin gösterir ki; Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykubad
Bahaeddin Veled’e mürit olur da.
Tarihler
1231 yılını gösterdiğinde Bahaeddin Veled (k.s.)’ın vuslat yılı olacaktır. Yani; Konya’da geçirdiği mana yüklü günlerden sonra Allah’a
kavuşur. Ve arkasından müminler, âşıklar, halifeler ve müritler gözü yaşlı bir halde
o’nu toprağa uğurlarlar. O artık kader-i ilahi gereği bu âlemden nakl-i mekân
eylemiştir. Allah Hayy’dır, şüphesiz O (c.c) mekândan münezzehtir. O halde “Ya
baki entel baki” deyip gönlünü ferahlatmalıydı, ama nasıl? Henüz yaşı yirmi dörttür. Sonuçta gençte olsa hizmetten
geri kalmak olmazdı. Bir şekilde ikna yöntemi devreye girdiğinde devlet erkânı
ve halkın ısrarıyla nihayet irşad postuna oturur da.
Evet, sorumluluğu
üzerine aldı almasına ama halen içinde bir şeylerin eksik olduğunu
hissediyordu. Doğrusu neyin eksik olduğunu kendisi de bilmiyordu. İşte bu kafa karışıklığı
içerisinde vazife görürken çocukluk arkadaşı can dostu Seyyid Burhaneddin
Konya’ya çıka gelir. Tasavvufta pişmişliği her halinden belli Seyyid
Burhaneddin’in ilk işi Mevlana’yı sorumluluklarından sıyırıp özgür kalması
yönünde karar almasını sağlamak olur. Zaten o’nun istediği de buydu. Derken
yolun başında ilk olarak tasavvuf önderlerini ziyaret, sonra halvet ve zikir hayatı,
akabinde seyr-i sefer yolculuk hazırlıkları gerçekleşir. Ancak yolculuk haberi
Konya’da infial uyandırır, ama bir kere ok yaydan çıkmıştı, artık seyr-i
seferden geri dönülemezdi. Çünkü Mevlana kararım kesin diyordu. Ve bu seyr-i
sefer tam dokuz yıl sürecektir. Hani yol bilenle aşılır ya, aynen öyle de Mevlana da bu seyr-i sefer yolculuğunda
bir takım eksikliklerini görme fırsatı elde edecektir. Şöyle ki;
Geçirdiği o uzun seyr-i sefer yolculuğun son
durağı Şam’dan geri dönüş hazırlıkları yaptığı sırada ansızın “kendini
kendinden alan” sır dolu bir adamla göz göze gelir, her ne oluyorsa orada olup bir
bakışta can ciğeri dağlanır. Ama gel gör ki tek bir nazarla kendini kendinden
geçiren bu sır dolu adam görünmesiyle kaybolması bir olur. Tabii bu sır dolu olağan
hali anlamak mümkün değildi, yanındakilere
sorup soruşturduğunda asıl adı Ali olmakla birlikte o’nun Şems-i Parende (uçan güneş) olduğunu bildirirler. Ardına
düşmeyi dener ama o adına uygun davranıp ışık hızıyla yedi kat göklerden yıldız
misali çoktan gözden kaymıştı bile. Ortada şimdilik yapacak pek bir şey de kalmaz.
İster istemez çaresiz bakışlar içerisinde Konya’ya döner.
Konya’ya
geldiklerinde Selçuklu Hükümdarı Alâeddin Keykubad’ın vefat ettiğini, yerine
geçen oğullarının basiretsiz davranışlarının sonucu Moğol serdarlarının Kayseri
ve Sivas’ı ele geçirdiklerini yerinde görecektir. Bu aşamadan sonra Seyyid
Burhaneddin görevinin buraya kadar olduğunu söyleyerekten can yoldaşından izin
alıp Kayseri’ye doğru yol alır. Derken burada Hakka yürür. Malum, can yoldaşının mübarek kabri şerifi şu anda
Erciyes eteklerindedir.
Mevlana şöyle bir geriye dönüp baktığında,
artık yanında ne babası, ne de can dostu Seyyid Burhaneddin vardır, kendisiyle
baş başadır. Zaten o da “hamdım, yandım,
piştim” evrelerini aşma aşama kaydetmenin bilincinden hareketle kendi
kanatlarıyla Konya’da irşat faaliyetlerini yürütüp zamanla çekim merkezi konuma
yükselecektir. Öyle çekim alanı oluşturur ki; on bini aşkın mürit etrafında
pervane ve semah olup hemen her gün iplikçi medresesine gelen insanlar o’ndan
istifade etmek için can atacaklardır. Bu arada önemli bir gelişme yaşanır; Şems’i
Tebrizî’nin ansızın 1244 yılında Şekerci Han’a indiği haberi alınır. Tabii sadece Han’a inmekle kalmaz 12 gün uzlet
hayatına çekilip her salisesini Allah’a dua ve niyazda bulunarak yâd edecektir.
Sanki geçen 12 gün, fırtına öncesi
sessizliğin habercisiydi. Nitekim bir gün Mevlana İplikçi Medresesinden
devesine binmiş halde dönerken Şems devenin yularını tutmuş, bir miktar çekmişte.
Ve aralarında ne konuşma geçmişse
etkisini gösterip Şems’in dilinden tane tane dökülen her cümle Mevlana’nın ruhunda
derin şimşekler çakacaktır. İşte Şems, dilinden sadır olan şimşeksi sözlerini şöyle bağlar: “İç âlemde
ilerisin, ama şunu bil ki ben iç âleminde içiyim.”
Evet,
her lahza kelam sözün bittiği noktada gizlidir. Zaten Mevlana’da bu sırlar
dünyasında ruhen tam dirilişe geçmek istiyordu. Nihayet aradığı ışığı Şems’te
görür de. Hatta görmekle kalmaz o güne kadar ki tasavvuf anlayışını gözden
geçirip tamamen iç âleme yönelir. Bu arada Kalenderi Şeyhi Şems’i Tebrizî’nin o’na
ilk nasihatı; ‘Dışarıya karşı sağır ol, içte keşfedilen sınırsız âleme yönelip
gerçek aşkı yaşa’ şeklindedir. İşte bu nasihatin gereği birlikte inzivaya
çekilirler. Yaklaşık iki ayı bulan bu halvetin sonunda çilehanenin kapıları
aralanıp, adeta kozasında çıkan kelebek misali ötelere yol kat edilir. Mevlana
kanat çırpa dursun halkta o’nun yolunu beklemekteydi. Halk dahası uzletin
ardından yeniden İplikçi (Altınapa) Medresesi’ne
döneceğini sanıyordu. Ama hiçte bekledikleri gibi çıkmaz, tam aksine yüzü hep Şems’e
dönük olacaktır. Hatta ulema cübbesini çoktan çıkarmıştı bile. O artık başına
keçeden yapılmış külah geçiren bir Hak aşığıdır. Her ne kadar dostları “kendine
gel, eski Celal ol” dedilerse de hiç oralı olmaz. O; sadece önce Allah’a sonra
Şems’e karşı kendisini sorumlu hissedip öyle tavır sergileyecektir. Üstelik
Şems o’na çarşı ortasında başının üzerinde şarap taşıma işi verir. Durumu görenler,
ya koskocaman bir âlim nasıl olurda böyle şeyler yapar diye şaşkınlıkla
karşılayacaktır. Şaşkınlık bu ya, o’nun bu hallere düşmesine neden olarak Şems
gösterilip işi çığırından çıkaracaklardır. Öyle ki, Şems bu durumdan muzdarip
halde dışarı çıkamaz olur. İster istemez Mevlana’ya haber vermeksizin bir gece
ansızın ortadan kaybolur.
Mevlana
talebelerine Konya’nın altını üstüne getirilip tez elden Şems’in bulunmasını tembih
eder, ama tüm çabalar boşadır, halen Şems’ten bir haber yoktu. Neyse ki günlerden
bir gün eline mektup ulaştığında en azından hayatta yaşadığına emin olması
hasebiyle tek teselli kaynak mektup olur. Nasıl teselli bulmasın ki; Şems’in
Şam’da olduğu ve kendisinin iyi olduğu müjdesini almıştır. Belli ki mektup o’nu
rahatlatmış gözüküyor, ama yinede boş durmaz. Derhal büyük oğlu Sultan Veled
eşliğinde topladığı 20 kişilik bir kafile heyetini Şam’a uğurlayacaktır. Oğul Sultan
Veled, Şems’i bulduğunda o’nu zar zor dönmeye ikna edecektir, derken iki dostun
buluşması adeta iki büyük okyanusun vuslatına sahne olur. Mevlana bu sefer işi
sıkı tutup temkini elden bırakmamaya azmeder. Neydik edip Şems’i burada tutması
gerekirdi. Zaten o da bu uğurda gayretini esirgemeyecektir. Kolay değildi elbet,
bir keresinde o’ndan ayrı kaldığı yıllarda ne haller çektiğini bir Allah bilir
bir de kendisi. O halde sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yemeliydi. Bu
nedenle Şems’ten etrafına daha yumuşak üslup kullanması yönünde adeta
yalvaracaktır. Hatta bunla da kalmaz evliliğin o’nun üzerinde yumuşama etkisi sağlayacağı
düşüncesiyle evlatlığı Kimya hatunla evlendirir. Fakat bu evlilikte fayda
vermez, bilakis eskisinden daha hırçın haller zuhur eder.
Bu arada Mevlana’nın küçük oğlu Alaaddin, Şems
hakkında olur olmaz sözler yaymaya başlar. Alâeddin ikide bir babasının böyle
davranmasıyla hem kendisini, hem de ailesini küçük düşürdüğünü, yarı meczup bir
adamın peşinden koşmakla ilmine gölge düşürdüğünü söylenip duracaktır. Nihayet
söz kınından çıktığında Şems’e cephe alaraktan kendisinin başı çektiği bir grupla
birlikte pusu kurup katline ferman verirler. Hiçbir şey sonuna kadar gizli
tutulamazdı, Allah’ın adaleti tamdır, er geç tecelli etmesi kaçınılmazdır. Şöyle ki;
Mevlana’nın büyük oğlu Sultan Veled bir gün rüyasında
Şems’in cesedinin bir kuyuya atıldığını görür. Uyandığında ilk iş rüyada
gördüğü kuyuya doğru arkadaşlarıyla birlikte gitmek olur. Kuyuya vardıklarında;
aman Allah’ım birde ne görsünler kuyuda bir ceset, ama hiç çürümemiş. Oysa
bunda şaşacak ne var ki, Allah sevdiği kulların cesedini çürütmez zaten. Tabii
bu Şems’in naaşından başkası değildir. Meğer cinayeti işleyen yedi kişilik grup
arasında Mevlana’nın küçük oğlu Alaaddin başı çekiyormuş. Ölen Şems, öldüren Alâeddin’dir.
Ancak Sultan Veled kardeşinin işlediği cinayeti babasından gizleyecektir. Çünkü
babasının gerçeği öğrendiğinde manen çökeceğini düşünüyordu. O kara kara düşüne
dursun Mevlana yana yana Şems’i arıyordu,
hemen her gün mektup göndermediği yer kalmayacaktır. Bir an evvel
dönmesi için bir umut ışığı arıyordu. Baktı olmayacak, en nihayet kendisi Şam’a
gitmeye karar kılar. Yolculuğun sonunda Şam’a varır da, fakat umduğunu bulamayacaktır. Her şeye rağmen yine o “Ağlama yar, bir gün
gelir bu hasretlik biter” duygusunu yitirmeyecektir. İşte umuda yolculuk turu budur.
Mevlana biliyordu ki; hak yolcuları yolculuğun başında ve sonunda "Sefer der vatan" için vardır. Zaten
insan her an Allah’ın gurbetindedir. Bu yüzden Mevlana Şems’siz olamam diyordu,
derken gurbette geçirdiği o umut ışığı arayışının ardından Kuyumcu Selahaddin Efendi
feryadına yetişecektir. Çünkü hem arayış, hem müritlerinin eğitimi ikisi bir
arada olmazdı. Böylece yetiştirmiş olduğu talebelerini o’na teslim edip tabii
olmalarını emir buyurur. Mevlana’nın böyle emir buyurması hakkıdır. Zira o
sıralar uzlet ve tefekküre ihtiyacı vardı. Öyle ki o yıllarda eşi Gevher Hatunu
toprağa verdiğinde uzlet arayışı had safhaya ulaşır da. İkinci nikâhını Kerra
Hatunla kıydığında ancak bir nebze kendini dizginleyebilecektir.
Kuyumcu Selahaddin’den sonra o’na yâr ve
yardımcı olacak bir başka isim Çelebi Hüsamettin’dir. Hatta o’nun sayesinde
ileride Mevlana’nın mesnevi şahikası gün yüzüne çıkacaktır. İşte o gün bugündür
Mesnevi tüm insanlığa ışık saçıp soluk aldırmaktadır. Malum bu eser o günün yaygın
kültür kodu Farsça olarak ele alınmıştır. İyi ki de öyle olmuş. Çünkü Farsça
yazılmakla muhatabı sadece seçkin zümre olmaz toplumun her kesimine hitap eden
bir eser olarak ışık saçar. Nitekim Mevlana’nın Mesnevisi Çelebi Hüsameddin vasıtasıyla
orijinalliğini korur da. Nasıl korumasın ki; Mevlana söylüyor, o da sürekli
yazıyordu. Bu hizmet unutulacak cinsten değildi, adeta asırlara sığmaz hizmettir.
Bu yüzden bu döneme olgunluk dönemi diyebiliriz. Bu hizmetin yansıması Mesnevice “Ne
olursan ol yine gel” mesajıyla yerini bulur da. Derken Mevleviyye yolu Mevlana’nın vefatının
ardından oğlu Sultan Veled eliyle mayalanacaktır.
Mevlana
artık 80 yaşına girdiğinde emanetini sahibine teslim edip Hakka yürür. Ancak naaşı
bir türlü kaldırılamaz. Gerçektende gök yarılsa, yer kaynasa, Hak aşığının o günkü
halini anlatmaya ne kalem, ne de bir kelam güç yetirir. Kaldı ki o gün, aklın karaya
vurduğu andır. Halk izdihamdan birbirini eziyordu adeta. O arada halktan birkaç
kişi “Müslüman olmayanlar çekilsin” diye haykırır, ama ne mümkün, kimse
yerinden kıpırdamaz. İlginçtir bu haleti ruhiye içerisinde muhtemel tatsız
durumu önlemek adına yerinden doğrulup akılları toparlayanda haham ve papazlar
olur. Onlar derhal kalabalığın önüne atılıp: “Hayır o bizimde reisimiz sayılır,
çünkü biz Musa’nın ve diğer Peygamberlerin hakikatlarını onun açık sözlerinden
öğrendik” diye sahip çıkacaklardır. Bu sözler etkisini gösterir de. Artık kalpler
donuk, gözler yaşlı ve dizler dermansızdır. Her ne kadar gözlerden akan yaşı
hiçbir metanet dizginleyemese de ne bir taşkınlık, ne de bir izdihamdan bir
eser görülür. Yediden yetmişe herkes arkasından saf tutmuş, boyunlar bükük, içler
buruktur. Yine de musalla taşından
geriye kalan en hoş seda; bir olunuz
manasına ‘Allahu Ekber’ zikri
yüreklere su serpecektir. Hâsılı Lafza-i Celal zikri gönüllerde yankı bulur da.
Böylece Konya’daki kabri makamına defnedilip Şeb-i Arus eyler.
Kelimenin tam anlamıyla vuslat günü yediden
yetmişe herkes o’nu son yolculuğuna uğurlama şerefine nail olur. Gelinen
noktada da o şerefe ermek için kabri şerifi en çok ziyaretgâh akınına uğrayan bir
mekândır hala. Kıyamete kadarda öyle
olacaktır zaten.
Ruhu şad olsun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder