FANATİZM Mİ DİRİLİŞ Mİ?
SELİM GÜRBÜZER
Kendilerini mücahit sanan birtakım
radikal Müslüman akımlar, aslında giriştikleri eylemlerle, anti medeni tutum
sergilemekteler. Şu bir gerçek çağımızın bedevileri olduklarının ya farkında
değiller ya da hüsnü kuruntu içerisindeler, her neyse kendilerini ne
zannediyorlarsa çokta fark etmez, sonuçta
düşman bellediği kesimlere karşı güç gösteriminde bulunmakla İslâm toplumunu
töhmet altına aldıkları besbelli. Tabi bu gerçekleri dile getirenlerin çok ağır
ithamlara maruz kalacağı da işin bir başka hazin yanı. Bu yüzden radikal
gruplarla çok kere fikri tartışma büyük bir risk teşkil edebiliyor. Çünkü hemen
her şeyi kimlik kategorisinde sorgulayıp meseleyi iman konusu hale getirmekte
pekte mahirler. Hele ehlisünnet yolunu düstur edinmiş bir Müslüman’la karşılaştıklarında
hemen sorguya çekip kâfir ilan etmekten de beis görmezler. Hiç kuşkusuz Hariciler
tarihte bunun en tipik misalini teşkil eder.
Malum,
Hariciler çöldeki başıbozuk ve nizamsızlığa duydukları özlemi, Kur'an
ayetlerini kendi hüsnü kuruntularıyla yorumlayarak kendilerince bir görev
addettiklerini sanmışlardı. Sadece görev üstlenseler gam yemeyiz, başta devlet
başkanı olmak üzere kurumsallaşan tüm devlet mekanizmalarına başkaldıraraktan
reddiye döşeyip kanda akıtmışlardır. Maalesef günümüzde de kırsal geleneksel
kültürden gelen mankurtlaşmaya müsait bir kısım insanlar şehre yerleştiklerinde
zinde güçlerin telkinlerine kapılıp Haricilere benzer bir tavır sergiledikleri
görülebiliyor. Dahası kentin varoşlarına konuşlanmış bu tip insanlar bir bakmışsın
bilgi çağının getirdiği birçok yeniliklere karşı uyum sağlayamamanın neticesi olarak
terör odaklarının maşalığı rolünü üslenebiliyorlar. Oysa sosyal ve ekonomik değişimlere ayak uydurabilselerdi
maşa olmak yerine kendilerini Yusuf Yüzlü ocaklarda ya da beyin fırtınasının
yapıldığı alanlarda bulacaklardı. Ne var
ki fanatizmin kucağına düşmüş pekçok insan,
tarihte yaşananlardan hiç ders almadıkları o kadar kendini belli ediyor ki
bu çağda bile kol gücüne özlem duyulabiliyorlar. Zaten tarihte Haricilerin
yaptığı eylemlere şöyle bir göz attığımızda şiddet hareketlerinin arka planında
göçebeliğin yerleşik düzene karşı başkaldırışını ve fanatik bir bilinçaltı
boşalmanın varlığını görürüz. İşte aynı bilinçaltı boşalma refleksi günümüzde de
geçerli olup bilgi çağına gulyabani kalmaktalar.
Evet,
önümüzde ki bu tabloda şiddeti metot edinenlerin slogan varı
eylemlerinde hamaset kokan fanatik duygu selinin dışa karşı deşarj olması hadisesi
sözkonusudur. Ve böyle bir tabloda yer alan
radikal gruplar eline tutuşturulmuş reçeteleri okumakla ya da başkalarının
bindirilmiş kıtaları olarak kullanılmakla adeta kendinden geçmekteler. Belli ki
analitik düşünmek çok daha ciddi emek gerektiriyor, paspas olarak kullanılmak
varken niye sağduyularını kullanıp analitik hareket etsinler ki. Onlar için düşünmemek en büyük eylemdir zaten.
Her şey
bir yana, bir kere Resûlullah (s.a.v.)'ın “Kim çölde oturursa katılaşır, kim
av peşinde koşarsa yitirir ve kim saltanata geçerse bozulur” sözleri bedevi
toplum yapısının ruhunu ortaya koyması açısından kayda değer mucizevî bir
hadis-i şeriftir. Gerçekten de sosyologların olmadığı bu dönemde böylesi
mucizevî hadis-i şerifin zikredilmesi İslam bilginlerine ışık saçmışta. İşte
İbn-i Haldun bu hadis-i şeriften hareketle “İslâm toplumları İslâm’dan önce bedevi idiler, İslâm tarihinin
gelişmesi sürecinde hadariyete geçtiler” tarzında görüş serdetmesi
manidardır. Hiç kuşkusuz İslâm’ın metafiziği, ahlâkı, hukuku, edebiyatı,
musikisi, siyaseti çok geniş bir çerçevesi vardır. Dolayısıyla İslam'ın bu
geniş penceresinden hareketle, Resûlüllah (s.a.v.) ashabına yemek yiyişinden
giyimine, oturuşundan kalkışana kadar hemen
her alanda bir dizi adap ve usulleri öğretmiş, derken bedevi toplum yapısı
zaman içerisinde medeni oluşum ve diriliş hüviyetine kavuşmuş oldu.
Neyse ki göçebelik, kabalık, yağmacılık vs.
çok gerilerde kaldı, tarımdan ticarete doğru gelişme kaydedildikçe toplum
sanayileşmiş bilgi toplumuna doğru evirilmekte. Derken toplum yapısı çok daha
teşkilatlı bir yapı hale gelmektedir. Tabii bilinçli toplum örgütlenme yapısı gerçekleştikçe
radikal grupların asabı bozulmaktadır. Nasıl asapları bozulmasın ki, öteden
beri alışmışlar bölük pörçük dağınık yaşamaya,
bu yüzden değişmemekte ki kararlılıklarını eyleme dönüştürmekle diriliş
ruhundan yoksun günümüzün yüz karası yeni Hariciliye soyunmaktalar. İşte
böylesi gruplarda değişime karşı direnmek kronik bir vaka olarak devam eder
durur da. Yani bir şekilde sert ve tepkici haletiruhiyeleri “kurallı yaşamaya”
karşı direnişleriyle kendini ele vermekte. Sanki sanayileşmiş bilgi
teknolojisine yabancı kalmak marifetmiş gibi bayat ve fosil kalmayı yeğlerler
hep. Oysa çağımız, bilgi üretimine yönelik bir yapı arz eder. Öyle ki Harici
türü bu tip militan akımlar sosyal değişmenin en hızlı olduğu alanlarda bir
bakıyorsun kimi zaman Gezi eylemleriyle, kimi zaman Danıştay saldırısı sonrası
gösterilerle, kimi zaman Diyarbakır Sur hadiseleriyle, Ankara Gardaki
patlamalarla ve 15 Temmuz Darbe girişimiyle gün yüzüne çıkmaktalar. Hatta bu fosilleşmiş
ve bayatlamış artıklar canlı bomba olarak ta sahne almaktalar. Ne diyelim, işte
her şey gözümüzün önünde cereyan etmekte, elbette ki İslâm’ın evrensel
hakikatlerini anlamak basiretinden yoksun her tür radikal oluşumlardan başka
bir şey beklenmezdi. İyi ki Ehli Sünnet yolunu düstur edinmişiz de “tepkiciliği”
değil “etkiciliği” esas almışız. Zaten
bir Müslüman’a da tepki göstermek değil etkilemek yakışır. İcabında bu da
yetmez, bir mümin öyle etken güç olmalı ki onu gören onda dirilmeli. Aksi
takdirde hamasi nutuklarla ve sloganlarla bir arpa boyu yol kat edilemeyeceği
muhakkak. İşte bu nedenledir ki diriliş ruhumuzun gök kubbede yankı bulması için
etkici olmak şart diyoruz.
Bakın, Gavs-ı Hizani (k.s.)’ın oğlu bir gün camii de vaaz
verirken ne kadar bildik ayet ve hadis varsa cemaate döktürmüş. O sırada ezan okunduğunda
Gavs-ı Hizani (k.s)’de camiye teşrif etmiş. Namaza durulacağı sırada Gavs-ı
Hizani (k.s.) müezzine:
“-Haydi,
kamet getirin” dediğinde cemaat cezbelenip adeta yerlere yıkılmış. Tabii namaz
eda edildikten sonra oğlu:
“-Babacığım, camiye teşrif
etmezden önce ne kadar ayet ne kadar hadis varsa hararetle anlattığım halde cemaatin
kılı kıpırdamadı, ama sen geldin sadece ‘kamet
getirin’ der demez cemaat bir anda yerlere yıkılıverdi, bu ne iştir?”
Gavs-ı
Hizani (k.s.) cevaben şöyle der:
“-Oğul
iş lafın zahirinde değil manevi tasarrufattadır.”
İşte bu müthiş veciz söz, etkili (manevi tasarrufat sahibi ) olmanın
gerekliliğini gösteren vurgudur.
Belki de slogan atmayı ve şiddeti metot
edinenler iyi niyetli, İslâm’a gönül vermişte olabilirler, ama sırf iyi niyetli
olmak ve gönül vermişlik tek başına yeterli kriter değildir, Yusuf Yüzlü olmaya
ve bilgiye de ihtiyaç vardır. Hele ki toplumsal değişmenin hızla yaşandığı şu çağda
meselelere satıh üstü ham kaba softa hükümler vermek yerine akl-ı selim düşünmek
mecburiyeti vardır. Asıl bin düşünüp akl-ı selim hareket etmekle İslâm’a hizmet
edilmiş olunacaktır. Nitekim nice kelimeler var dua, nice kelimeler var ki
etrafımızı kan gölüne dönüştürebiliyor. Şöyle tarihte yaşananları bir düşünün;
“Hüküm ancak Allah’ındır” ayetinden
hareketle Müslümanların kanını helal sayan Hariciler değil miydi? Harici kavramı
her ne kadar 'dışarıdan biri' manasına bir lügat olsa da, aslında gerçek anlamı “huruç eden”, yani “başkaldıran” ve “isyan eden” demektir. Çağımızın Yeni
Haricileri başkaldıra dursunlar bize ”müjdeleyen”, “kucaklayan” ilmi ve
tefekkürü esas alan bir yol izlemek düşer. Dahası sırat-ı müstakim üzere bir yola
izleyelim ki huzura erebilelim. Kaldı ki İslâm uleması da sürekli olarak
Ümmet-i Muhammed’e kurallı ve isabetli görüşler sergilemeyi öğütlemekte. Öğütlemeleri
de gayet tabidir, çünkü Sünni ulemanın bizatihi kendileri hayat boyunca
reaksiyoner veya isyankâr davranmamıştır. Bakın İmam-ı Azam, yaşadığı dönemde
yönetimin haksız uygulamaları karşısında asla ayaklanma fetvası vermemiştir.
Zira o biliyordu ki Hz. Peygamber (s.a.v.)
Müslümanlara zulüm yapan Kureyş Şeflerinden herhangi birini öldürmediği
gibi suikastta tertiplememiştir. Madem öyle militana değil İnsan-ı kâmile ve
tefekkür sahibi insana ihtiyaç vardır. Her militarist akım öteden beri ilme, Yusuf
Yüzlülük ve hürriyet gibi değerlerle barışık olmadı ki, gelecekte de
olsun.
Evet,
bir kez daha söylemekte fayda var;
radikalizm, fanatizm ve sloganik söylemler gelinen noktada sanayileşmiş
bilgi çağıyla taban tabana zıt değerlerdir.
İster adına militarizm, ister fanatizm, ister radikalizm diyelim farketmez
insanlıktan nasiplenmemiş gulyabani akımlar anti medeniyet oluşum için
varlardır. Bizim farkımız diriliş muştusu medeniyete sahip çıkmamızdır. Bize ne
geziciler (Gezi zekâlılar), ne kominist
fraksiyonlar, ne el Kaide, ne İran’daki devrim muhafızlığı, ne IŞİD, ne FETÖ ne
şu, ne bu asla örnek model olamaz. Modelimiz gayet net açık orta da, kendi engin kültür kodlarımızda var olan
alperen tipiyle özdeşleşmiş kökü mazide ati olmak modelidir. İmam-ı Azam, Yunus
ve Mevlâna’nın yürüdüğü yolu yol bildiğimizden anti medeni unsurlarla bir
ilişki kurmayız. Çünkü biri korku ve vehim salan, bir diğeri ise “iri, diri ve
bir olmayı” müjdeleyen anlayıştır. Şu bir gerçek içi boş sloganlarla kitlelerin
gönülleri fethedilemez. Ancak ve ancak Hz. Mevlâna’nın “Ne olursan ol yine gel” anlayışıyla gönüller feth olunur. Zaten
gönüller feth olunsun ki hayırlar feth ola şerler def olabilsin.
Anlaşılan o ki; müjdeleyen anlayışın ortaya
koyduğu kardeşlik bilinciyle militarizm ortaya koyduğu kin ve nefret tohumları
taban tabana birbirine zıt bakış açılarıdır. Zira kültür mayamız diriliş
muştusu sevgiyle yoğrulmuş, gaza gelip bir tek karıncayı incitmeyiz de. Düşünsenize
Yavuz Sultan Selim gibi gözü kara bir padişahımız bile daha önceden kafasına
koyduğu tüm dünyada küffarın kökünü kazıma düşüncesi Şeyhül İslam Zenbilli Ali
Efendi engeline takılabiliyor. Bu demektir ki Osmanlıda bir insan padişahta
olsa kendi başına buyruk kesilemez. Çünkü Şeyhülislamlık makamı kurallı
davranmanın gücünü gösteren baş makamdır. İşte tüm bu gerçekler ortada iken
halen birileri tarihimizi kılıç kalkan ve cengâver tarihi olarak nitelemekten
dem vurabiliyor. Aklını karaya oturtmuş bu malum çevreler azcık bir arşiv
taraması yapmış olsalardı tarihimizin sadece huduttan hududa, sadece seferden
sefere, gazadan gazaya koşan tarih olmayıp aynı zamanda hak, hukuk, adalet ve
medeniyet tarihi olduğunu görmüş olacaklardı. Hele birde tarihi köklerin biraz
daha derinliklerine dalmış olsalardı Selçuklu, Osmanlı medeniyet oluşumunun
temellerinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk'ün Alp’ini erenlikle
buluşturup diriliş muştusu medeniyet hamurunun o gün yoğrulduğuna vakıf
olacaklardı. İyi ki de Türk’ün Alpleri,
Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’nin dergâhına gelmişlerde Alperen olmuşlar, bu sayede
üç kıtaya hükmedecek bir Osmanlı’nın doğuşuna zemin hazırlamışlardır. İşte bu
anlamda Söğüt bir otağ olmanın ötesinde Osman Gazi ve Şeyh Edebali’nin elinde
ulu çınara dönüşen bir kutlu diriliş hamlesidir. Ve bu kutlu diriliş ruhu ve kutlu
ulu çınar ağacı Fatih ve Akşemseddin elinde Nizam-ı âlem’e dal budak salar
da.
Dün nasıl
ki Osmanlı; Türk Cihan Hâkimiyeti mefkûresini Îlay-ı kelîmetullah için Nizam-ı âlem
ülküsüne dönüştürmüşse, bugün de her türlü radikal akımları İslâm’ın hoşgörü,
sevgi, ilim ve tefekkür ikliminde eritip yeniden bir medeniyet hamlesiyle dirilişe
geçebiliriz, neden olmasın ki. Başta da
dedik ya, tarihi süreç içerisinde şehirlerden uzak kızgın çöller ve çetin coğrafya
şartları göçebe insanını sert ve isyankâr yapmaktaydı. Ama öyle bir dönem gelmiş ki aynı göçebe
insanı yerleşik hayata geçişle birlikte medeni olup müesseseleşmeye, hukuka ve
kurallı davranmaya uyum sağlayabilmiştir. Madem sosyolojik değişim gerçeği var,
o halde bizde tarım toplumundan sanayileşmiş bilgi çağına hatta bilgi ötesine
tarihi kodlarımızda var olan diriliş ruhuyla yeniden çağlara ferman okumak
zamanıdır.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder