MELEK, ŞEYTAN VE CİN
SELİM GÜRBÜZER
Melekler hem nurani, hem latif hem de
hızla hareket eden varlıklar olduğu içindir gözle görülmezler. Malum insanın
toprakla buluşması meleklerin yaratılışından çok sonradır. Melekler insandan önce
yaratılmasına rağmen önceliğe ve sonralığa aldırmaksızın Yüce Allah tarafından
eşrefi mahlûkat ilan edilen insana yakın durmaktan imtina etmemişlerdir. Ama şu
da var ki beşeri sınıf içerisinde nuraniyet bakımdan kendilerine yakın
gördükleri Peygamberlerle daha çok alakadar olmuşlardır. Üstelik bu yakınlık hem dünya gözüyle, hem de basiret gözüyle
görünme şeklinde tezahür etmiştir. Nitekim bunu Cebrail meleğinin vahiy
vazifesini yerine getirirken kimi zaman rüya yoluyla, kimi zaman bizatihi görünür
halde, kimi zamanda kalbine direk vahy etmesinden çok rahatlıkla
anlayabiliyoruz zaten. Elbette ki peygamberlerin dışında, mesela doğrudan Hz.
Meryem annemize göründükleri gibi Allah Resulü’nün huzurunda Ashab-ı Kiram’a da
görünmüşlerdir. Hatta beşeri sınıf içerisinde Allah’ın çok sevdiği Salih
kullarda buna dâhildir. Ancak şu da var
ki bu tip görünmeler Peygamberlerinki gibi değildir. Salih insanlara ilham şeklinde bir görünme
olurken mesela Allah Resulünün ashabı söz konusu olunca da sahabeden en genç yaşta
yakışıklı Dihye el Kelbi (r.a)’in suretinde görünmüştür Hakeza Hz. Meryem
annemize de âlem-i misal şeklinde görünme olmuştur.
Peki ya müminler? Malum, müminlerde öldükten
sonra melekleri görebilecek, hatta seslerini işitecek de. Zaten bu dünyada
çıplak gözle melekleri görsek de buna güç yetiremezdik. Zira melekler nurdan
yaratılmış varlıklardır. Dolayısıyla nurani varlıklara her haliyle nuraniyet
kesbetmiş Allah’ın ancak salih kulları bakmaya güç yetirebilir. Nitekim güç
yetirebildikleri içindir onların rüyalarına ilham kaynağı olan görevli
meleklerde vardır. Her ne kadar sanatkârlar ilham gerçeğini fark etmeseler de
ortaya koydukları eserlerin çoğu ilham sayesindedir. Keza musiki bestekârlara ilham
kaynağı olan da meleklerdir. Bu demektir ki melekler görünmese de ilhamlarıyla
varlıklarını hissettirebiliyorlar. Yeter ki, sanatkâr sanatını müsbet manada
icra etsin ilham kaynağı kesilmez de. Bu arada belirtmekte fayda var melekleri
görmek şartta değildir. Şart olan sadece varlıklarına inanmaktır. Tabii varlıklarına
iman ederken de Kuran’da Yüce Rabbimizin “Gökleri ve yeri yaratan melekleri
ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah’a hamd olsun...” (Fatır,
1) beyan buyurduğunun dışında yalan yanlış isnatlarda bulunmak manasına bir
iman getirmek değildir bu. Dolayısıyla
Kur’anın dışında melekleri kız ya da kadınmış gibi düşünmek veya şematize
etmeye kalkışmak gibi tanımlamalara meydan vermemek gerekir. Aksi takdirde
onların varlığına gölge düşürmek olur ki, böylesi isnad ve tanımlamalar
haramdır. Hem bizim haddimize mi erkeklik, dişilik gibi isnadlar da bulunmak. Şunu çok
iyi beynimize hıfz etmemiz gerekir ki melekleri olduğunun dışında tanımlamaların
caiz olmadığı gibi imanımıza halel getirebilir de. Hatta sayıları hakkında kafa yormakta caiz
değildir. Hiç kuşkusuz sayısını ancak Allah bilir. Bakınız Resul-i Ekrem (s.a.v)
bu hususta ne buyuruyor; “Üzerindeki meleklerin çokluğundan dolayı sema
gıcırdayıp ses verdi. Ses vermesi de hakkıdır. Çünkü semadan dört parmak boş
yer mevcut değildir. Her yerde ya kıyam, ya rükû, ya da secde halinde Allah’a
ibadet eden bir melek bulunmaktadır” (Müddesir, 31). İşte hadis-i
şeriften de anlaşıldığı üzere ölçü besbelli, yani onlar kimi kıyam halde, kimi rükû halde, kimi de secde halinde Arş’a
yönelmiş durumdalar, diğer yandan da neyle vazifeli iseler onu yapmaktalar.
Malum
olduğu üzere Meleklerin yönelecekleri arş-ı ala adında kıblegahları var olduğu
gibi toplanma meclisleri de vardır. Öyle
ki İlahi emir doğrultusunda Cibril Emin başkanlığında çok önemli kararlar alınırda.
İşte böylesi kutsi meclise ‘Mele-i Ala’ denmesi bu yüzdendir. Her ne kadar Cibril Emin arşı alada
meleklerin reisi olsa da Peygamberimizle Miraç’a doğru yol alırken varacağı en
son hudut Sidretü’l Münteha olmuştur, ötesine geçersem yanarım demiştir. Bu demektir ki Âlemlerin Meclis Başkanı Allah
Resulünden başkası değildir. Zaten Cibril Emine de yol arkadaşına vahiy meleği
olmak yakışır. Kur’an’da bu nedenle kendisinden Ruh, Ruhu’l Emin ve Ruhu’l Kudüs
olarak bahsedilir. Tabii bu arada Azrail’de ölümden sorumlu melek olarak
bahsedilir. Öyle ki o, ihlâslı Müslüman’ların canını alırken son derece yumuşak
ve narin bir tutum sergilerken, kâfirin canını alırken de son derece vakur bir tutum
sergileyecektir. Öyle ya, madem Rabbul Âlemin ‘Her nefis ölümü tadacak’
buyurmuş, o halde ölüm ham vaki olduğunda bir saniyelik bile
geciktirilemeyeceği muhakkak.
Peki,
tabiat olaylarını idare eden meleklerin reisi kimdir acaba? Mikail’den başkası
değil elbet. Anlaşılan idare etme kabiliyeti sadece beşeriyete has bir meziyet değil,
nuraniyet âlem içinde idari durum söz konusudur. Nasıl söz konusu olmasın ki,
baksanıza kâinatta var olan her zerre ve atom için bir melek görevlendirilmiş olup
tüm tabiat hadiselerinin idari sorumluluğu Mikail meleğinin üzerindedir. Bu
demektir ki elektronun da, protonun da, nötronun da, yani tüm mikro ve makro âlemin
Reisi Mikail’dir. Ta ki bu reislik kıyamet dek sürecektir. Kıyamet saati
yaklaştığında bu kez İsrafil meleği devreye girip kıyamet habercimiz olacaktır.
Zaten İsrafil ilahi emri yüklenmiş olduğu andan beri gözü hep daha önce kurulu
kıyamet saatin üzerindedir. Kurulu saatin vakti dolduğunda biliniz ki ilk
iş sur’a üflemek olacaktır. Malum sur, içerisinde tüm ruhların mevcut olduğu
kaval şeklinde bir üfleyiş enstrümanıdır. İşte bu enstrümana ilk üfleyişle
birlikte tüm mahlûkat yok olur da. İkinci üfleyişte yeniden dirilmek vardır. Üçüncü üfleyişte ise Allah’ın huzurunda mizana
sevk ediliş vardır. Sanmayın ki
kıyametin kopmasıyla Azrail’in işi bitti sayılır, oysa daha çok yapacak işi
vardır. Kıyamet koptu kopmasın ama işin
içinde meleklerin ruhunu kabz etmekte söz konusudur. Onlarında ruhunu kabz
ettikten sonra geriye tek kendisi kalacak. Derken kendisinin ölümü Rabbul Âlemi’nin ‘öl’ emriyle vuku bulacaktır. Böylece tüm cümle âlem ‘Her şey fani, baki olan sadece Allah’dır’ gerçeği ile yüzleşecektir.
KİRAMEN
KÂTİBİN – MÜRKER
VE NEKİR MELEKLERİ
Rabbul Âlemin Hafaza melekleri hakkında şu
hakikati beyan eder: “İnsanın önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu
koruyan, devamlı takip eden melekler vardır” (Ra’d suresi 11. ayet).
Evet, nasıl ki maliye müfettişleri ticari
hayatta gelir gider envanterini teftiş eder ya,
aynen öyle de insanın da sağ ve sol omzunda bulunan Kiramen kâtibin
melekleri de günlük işlenen günah ve sevapları kayd etmek için vardır. Hele bir
mümin sevab işlemeye görsün derhal sağdaki melek derhal harekete geçip sevap
hanesine on sevap yazar da. Şayet bir mümin günah işlerse sağdaki meleğin
müdahalesiyle soldaki meleğin hemen günah hanesine yazmasına fırsat verilmez.
Yani kendisine “Ne acelen var, hele bir dur,
en azından şöyle yedi saat bir bekle, olur ya bu arada yaptığına pişman
olup tövbe edebilir” denilir. Tabii bu
süre zarfında mümin istiğfar ederse ne ala, etmezse artık rica minnet bu
noktadan sonra işlemeyecektir. Derken bir müminin hayatı boyunca işlediği tüm
sevap ve günah envanteri bu iki melek tarafından en nihayet şeklini bulup
mahşer günü Allah’ın huzurunda mizana konulacaktır. Zaten ak mı kara mı, her şey o gün belli olacaktır. Nitekim Allah Teâlâ
bu hususta şöyle beyan buyurur;“Hâlbuki sizin üzerinizde hakiki bekçiler çok
şerefli yazıcılar vardır. Ki; onlar ne yapıyorsanız bilirler” (Nebe, 38).
Evet, o gün geldiğinde tüm insanlık
sınıf sınıf, bölük bölük mahşer meydanında toplanacaktır. Gelmiş geçmiş tüm insanlık
mahşerde mümin, kâfir ve münafık olarak tasnif edilirken bu arada müminlerde
kendi içinde:
- Doğrudan mizanda hesabı görülecek olanlar
olarak,
-Amel defteri sağ elinden verilecek olan
ashab-ı mukarrebun (kurbet velisi)
olarak,
-İbadet ve taatte öncü manasına sabikun (kâmil
iman sahibi olarak bölük bölük ayrılacaktır.
Nitekim Kur’an ayetleri bu tasniflemeyi
şöyle doğrulamakta:
“-Herkes için yapmış olduğu amellerden
dolayı farklı dereceler vardır” (Mücadele 58/11).
“-Baksanıza, biz insanların bir kısmını
diğerine nasıl üstün kılmışızdır. Elbette ki ahret, derece ve üstünlük bakımdan
daha hayırlıdır” (İsa 17/20).
“-Gerçekten biz, Peygamberlerden
bazısını diğerine üstün kıldık. Davud’a Zebur’u verdik” (İsra 17/55).
“-..Onlardan kimi zalimdir, günah
işleyerek kendisine zulmeder. Kimi orta haldedir. Kimisi ise sabikun
olanlardır. İşte büyük fazilet budur” (Fatır 569).
İşte yukarıda zikredilen ayetler ışığında Resulullah
(s.a.v) bu noktada en son şöyle buyurmuşlardır:
“-Önde olanlar cennete hesapsız girer,
orta halli olan kolay hesaba çekilir. Nefsine zulmeden ise günahı kadar sıkıntı
çektikten sonra cennete girer.” Aslında kabir hayatı bir bakıma müminin ahirete yönelik akıbetinin ne
olacağının ipucu göstergesi sayılır da.
Mesela toprağa
girdiğimizde daha ilk başta Münker ve Nekir meleklerin sorularına vereceğimiz
cevaplar bunun belirleyici ipuçlarını teşkil edecektir.
Hiç kuşkusuz Münker ve Nekir melekleri denilince kabirde
bizi sorgulayacak sorgu sual melekleri akla gelmekte. Kaldı ki akla gelmese de kabirde
‘Rabbin kim, Nebin kim, Kitabın ne, Dinin
ne’ şeklinde suallerin sorulması haktır zaten. Sadece sormak mı, bunun yanı sıra sünnet sakalı
var mı yok mu o da kontrolden geçecektir. Öyle anlaşılıyor ki toprağın altı üstünden çok
farklı, toprağın altı zengin fakir ayırımı
yapmaksızın bağrında eşitler de. Ancak buradaki eşitleme bedeni sıfırlama
manasına bir eşitlemedir, iman noktasında ruhen eşit olup olmamak tamamen
Münker ve Nekir meleklerinin sorularına verilecek olan cevaplarla kendini belli
edecektir. Şayet bir mümin kabir
meleklerinin suallerine doğru cevap verdiyse o kabir cennet bahçelerinden bahçe
olurken, cevap veremeyenler içinde cehennem çukurlarından bir çukur olabiliyor.
İşte eşitlikten dem vurulacaksa, asıl
eşitlik budur.
Malum cesed çürümek için vardır. Ama bu demek
değildir ki çürüyen cesed ruhla ilişkisi kesilir, bilakis bu noktada çürümüş
beden sanki ruhun eskimiş giysisiymiş gibi bir hüviyetle ruhla tamamen bağını
koparmaz. Çürümüş bedenin her parçası, mesela parmaklar bir şekilde varmışçasına
ruh ilintili olduğu gibi kolu da ruhla ilişkisini devam ettirir. Hakeza dilde
öğledir, kabirde Münker ve Nekir meleklerin soruları karşısında ruhen cevap
verecektir. Kaldı ki ruhun cesetle (toprakla) tamamen ilişiği kopmadığı içindir
kabir azabı denen hadise yaşanacaktır. Nasıl ki atomları etrafında dönen
elektronları birbirine bağlayan kovalent bağlar söz konusuysa, aynen öylede ruhunda ölmüş bedenle kopmaz bir
tür bağları söz konusudur. Bu bağlantı
dünyada iken ten kafes içerisinde devam ederken, ruh ten kafesten çıktıktan sonra da kabirde
bir tür bizim bilmediğimiz bir kopmaz bağ vasıtasıyla bağlantısını sürdürecektir.
Cesedimiz zaten topraktan yaratılmıştı, dolayısıyla toprağa tekrar dönüş
yapması gayet tabiidir. Ama ruh öyle değil,
ruhun âlem-i emirle bağlantılı bir yaratılışı söz konusu olduğu içindir
ister istemez bir zamanlar konuk olduğu can kafesinden ziyade irtibatı daha çok
mana âlemine yönelik olacaktır. Hem nasıl
ki anne karnında geçirilen dokuz aylık süreç bir tür dünyaya açılan bir pencereyse,
aynen kabir hayatı da ahrete açılan bir bambaşka pencere hüviyetinde bir geçiş
basamağımızdır. Ruh ister dünyada ister öteki âlemde sevinç duyarsa biliniz ki
çürümüş bedenin her zerresi bile bundan haz alacaktır. Yok, eğer ruh elem
duyarsa bu kez çürümüş bedenin her zerresi sızı duyacaktır.
Sözün özü işte görüyorsunuz hem
yaşarken, hem göç ederken, hem kabre konulurken, hem de mahşerde hemen
hemen her alanda bizi gözetleyen, bizi koruyan,
dualarımıza ‘amin’ deyip istiğfarda bulunmamıza yardımcı olan, bizim
canımızı alan, bizi sorgu suale çeken bir dizi görevli meleklerimiz olduğu gibi
ruzi mahşerde icabında bizim için şefaat dileyen ve cennet kapıcılığı üstlenen
bir dizi melekler söz konusudur. Hiç kuşkusuz tüm kâinatta meleklerin
kontrolünde kendi yörüngesinde adeta seyri âlem eylemektedir. Nitekim Arş-ı alayı
taşıyan vazifeli melekler bunun bariz delili zaten. Yetmedi müminlerin ölüm anında imanla göç
ettiğini müjdeleyip Bakın, Allah Teâlâ Cibril Emin vasıtasıyla sevdiği kulu ehline
şöyle bildirir: “Ey huzur ve sükûna kavuşmuş nefis sahibi kulum! Sen
Rabbi'nden razı, Rabbi'nde senden razı olarak Rabbine dön, katıl, seçkin
kullarımın arasına gir, cennetime…” (Fecir,27–30). Hiç kuşkusuz
ayette geçen seçkin kullardan maksat Evliya-i kiramdır. Ki; onların kalbi zikir
sayesinde cin ve şeytandan etkilenmez de.
CİN ve ŞEYTAN
Allah Teâlâ ayetlerinde şöyle
beyan buyurmakta: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye
yarattım (Zariyat,56), “Cinlerde insanlardan önce yaratılmıştır.
Onlar yalın zehirli bir ateşten yaratılmıştır” (Hıcır 27).
Evet, Şeytan meleklerin hocası
olması bir yana aynı zamanda kendisi cin taifesindendi. Bilhassa Allah’a ibadet
ettiği dönemlerde meleklerin en önde olanıydı. Onun asıl adı iblis’tir. Ama gün gelir İblis kınında durmayınca Allah Teâlâ
(c.c) hakkında şu hükmü verir bile: “İblis kaçındı, büyüklük tasladı ve
kâfirlerden oldu” (Bakara, 34).
Tabii
İblis kâfir olunca inananlar üzerinde aldatması da beraberinde gelecektir. Ancak
bu aldatma hak ve hakikate inananların imanını zorla çalmak manasına bir
aldatma değildir, kandırabildiği ölçüde
aldatmadır bu. Dolayısıyla bir kimse durduk yere kalkıp da benim gücüm şeytana yetmiyor
diyemez. Ki, günahına kılıf uydurmak olur ki, bu abesle iştigaldir zaten. Oysa tevbe etmek varken bahane uydurmakta
nedir. Allah bağışlayıcı, aynı zamanda affetmeyi sever de. Şu iyi bilinsin ki Mümin
müminliğini yapacak, Şeytan şeytanlığını. Dolayısıyla mümine yakışan şeytanın
hile ve aldatmalarına karşı uyanık olmasıdır. Uyanık olmalı ki tüm şeytani
vesveseleri defedilebilsin. Kaldı ki şeytan bir mümine zorla bir şey dayatamaz.
Çünkü bunu yapmaya ne izin var, ne de
gücü. Madem Yüce Allah (c.c) şeytana dayatma izni ve gücü vermemiş, o halde müminler olarak bizlerde pekâlâ kendi
hür irademizle her türlü şeytani vesvese, hile ve desiselerin üstesinden
gelebiliriz. Neden olmasın ki, bikere
Yüce Allah’ın vaadi var: ‘Ben mümin
kuluma taşıyamayacağı yükü yüklemem’ diye.
Bir müminin şanına yakışan mazeret üretmek değil, bilakis Yüce Allah’a rücu
edip ‘Ya Rabbi! Şeytanın vesveselerinden
sana sığınırım’ niyazında bulunup tevbe etmek yaraşır. Zaten şu fani dünyada
Allah’ın rahmetinden başka tutunacak neyimiz var ki. Hele birde dua ve niyazlarımızı fili duaya dönüştürdüğümüzü
düşünün, muhakkak ki Allah indinde o dualar karşılıksız kalmayacaktır. Böylece
fiili dualar sayesinde şeytanın tüm aldatmalarına karşı korunmaya alınmış
oluruz. Yeter ki dualarımız amelle taçlanmış tatbiki dualar olsun elbette ki şeytanın
vesveseleri kalbimize tesir edemeyecektir. Hiç kuşkusuz amelle taçlanmış fiili
duaların en makbulü kalben zikir çekmektir. Hele müminin kalbi zikir çekmeye görsün derhal
şeytan o zikir sahibinden kaçar da. Nasıl kaçmasın ki, şeytan ancak zikirsiz ve
içi boş kalplere musallat olabilmekte. Kalb zikirsiz kalınca olacak olanlar
besbelli, yani Allah Teâlâ’nın Kur’an’da beyan buyurduğu “Şeytan sizi
fakirlikle korkutur ve size kötülükler emreder” (Bakara 268) gerçeği ile yüzleşmek vardır. Nitekim Allah Resulü
bu hususta ümmetini şöyle uyarmakta: “Muhakkak şeytan, insanoğlunun
damarlarında akan kan gibi onun kalbinde dolaşıp vesvese verir. Ben sizin
kalbinize bir şey atmasından korktum” (Buhari).
Peki,
şeytanın vesvese vermesini anladıkta, bu nasıl bir İblis mayasıdır ki kıyamete dek
tüm insanlığa baş belası olabiliyor. Hiç
kuşkusuz bunun cevabını bulmak için başvuracağımız kaynak yine ehlisünnet
âlimlerin yazdıkları kitaplar olacaktır.
İşte bu müthiş kaynak eserlerin sayfalarını çevirdikçe hem şeytanın hem
de cin taifesinin yaratılış mayasının dumansız saf ateşle yoğrulduğunu görürüz.
Bu nedenle yaratılış mayalarının gereği üremeleri de bizden farklıdır. Nitekim
şeytan yumurtlayıp oğul verse de insanla asla nikâh bağı oluşturamaz, zaten buna
imkân ve mahalde yoktur. Cinlerin ise cinsel organları var olmasına var ama insanlarla
nikâh bağı oluşturmaları asla caiz değildir. Çünkü bizim yaratılış mayamız
toprak, cinlerininki de dumansız
ateştir, dolayısıyla yaratılış bakımdan hemcins değiliz, nasıl caiz olsun ki. Bakın, Allah Teâlâ ayeti kerimede; “Cinleri
de daha önce alevli ateşten yarattık” (Hicir, 27) beyan buyurmakla
bu gerçeği teyid ediyor zaten. Asıl bizim üzerinde durmamız gereken bilhassa mümin
olmayan cinlerin şerrinden nasıl korunuruz meselesidir. Hiç kuşkusuz bu
meselede de ölçümüz Kur’an ve Sünnet olacaktır. Öyle ya Kur’an ve sünnet
ışığında bize ne yapmamız söyleniliyorsa ona harfiyen uymak en emin korunaklı
yol ve metot olacaktır. Böylesi bir metod edinmeye mecburuz da. Zira pusulasız
yola çıkan her an yoldan sapıp avlanabilir. Sonuçta onlar görünmeyen varlıklar,
bizlerse görünür varlıklarız. Ansızın pusulasız yolda önümüze çıkıp göründüklerinde
halk dilinde cin çarptı hadisesi ile karşı karşıya kalabiliriz de. O halde her an tedbirli olmakta fayda vardır.
Tedbir olarak mümkün olduğu kadar gizemli
olan şeylere merak salıp pek kurcalamamak gerekir, çünkü bu tür merak salmalar mümin
için zaman kaybıdır, bizi aslı vazifelerimizden alıkoyacağı muhakkak. Kaldı ki
Yüce Allah kullarının ürpermemesi için gizemli varlıkları görünmez kılmıştır. Şayet çok merak edip illa da görmek istiyorsak
biraz sabırlı olmakta fayda var, ne de olsa zaten ahrette biz onları görürken
bu kez onlar bizi göremeyecektir.
Her neyse şimdilik kul olarak bizler
dünyada iken görünmez varlıklar karşısında nasıl korunabiliriz ona bir bakalım.
Bikere Cin taifesinin vereceği zararlardan korunmanın en etkili yollarından
biri hiç kuşkusuz fakirlere bolca sadaka vermekten geçmektedir. Yok, şayet verilecek sadakam yoktur diyorsak günde
Allah Resulüne salâvat-ı şerife de mi getiremeyiz, ya da Delâilü’l Hayrât’da mı
okuyamayız. En azından boğazımızdan
geçen lokmaya da mı dikkat edemeyiz.
Elbette ki tüm bunları yapacak takatımız olduğumuz gibi haramlardan da
kaçınmamız mümkün. Bu arada unutmayalım ki gece uykuya geçmeden önce mutlaka
Ayete’l Kürsi, İhlâs, Felak ve Nas surelerini okuyup yatmak da çok mühim
tedbirler arasında. Aksi takdirde uykumuz
şeytani ve cin kaynaklı rüyalarla çinnet misali kâbusa dönüşebilir. İşte
görüyorsunuz melun şeytan uykuda bile boş durmuyor. Madem öyle, bizde boş
durmayıp yatmadan önce yukarıda adını belirttiğimiz süreleri okuyup yatalım ki zırhımızı
giymiş olalım. Tabii uykunun dışında da
boş durmak yok, yiyeceğimizden tutunda
giyeceğimize hemen her şeyi temiz tutmamız icab eder. Sakın ola ki temizlikle
bu işin ne alakası var diye işi hafife almayalım. Unutmayalım ki, temizlik imanın yarısıdır. Dolayısıyla
kendimizi ve çevremizi kirletecek her ne cins çer çöp ve yemek artıkları, ekmek
kırıntıları vs. varsa, biliniz ki tüm bunlar Cinlerin taamıdır. Şu bir gerçek pis ve necis olan her ne varsa
bunları melekler değil, cinler koklamakta. Bu demektir ki, cinlerde melekler
gibi yemez içmezler ama koklayarak beslenmekteler. Nitekim nerede bir
kokuşmuşluk ve kirlilik var zaten konakladıkları mekânlar oralardır. Hele akşam
vakti yaklaşmaya görsün çöplüklerde geceledikleri gibi rast geldikleri kirli alınların
gözlerinden öpmeden sabahlamazlar da. Bu yüzden büyüklerimiz hep tembihte
bulunurlar ya, banyo yaparken banyo mahalline idrarını yapmayınız diye. Aynen
idrarda necis olması hasebiyle bundan sakınmamız icab eder. Öyle anlaşılıyor ki,
melekler rahmet olan yerlere konaklamakta, cinlerse çer çöp ve kokuşmuş yerleri
mesken tutmakta. Madem öyle her mekânda her konakta devamlı abdestli halde
bulunup tedbiri elden bırakmamakta fayda vardır. Şayet aylak aylak gezip nerde
akşam orda sabahlarsak asla gecenin karanlığında rahmet meleklerin feyzini ve
bereketini kendimize celb edemeyiz. Ki, abdest müminin silahıdır. Öyle ya,
abdestli olmadan cinlerin ve şeytanların zararlarından nasıl korunabiliriz
ki. Keza namazda her türlü kötülüklerden
alıkoyabilecek en güçlü kalkandır. Namazı boşlayan bilsin ki aslında kendini boşlamış olur.. Nitekim bu
hususta Gavs-ı Bilvanisi (k.s) sofilerine sık sık uyarılarda bulunup şöyle
demiştir: “Başınızı vermeye razı olun,
ama bir vakit namazınızı vermeye razı olmayın.” İşte bu müthiş uyarıdan da anlaşıldığı üzere
namaz çok etkin koruyucu bir zırhtır. Yok,
eğer bir vakit namazı vermeye razıyım diyorsak,
Allah korusun işte o zaman kötülüklere karşı zırhı giyememenin bedeli
olarak şeytanın en biricik dostu olmuş oluruz
Malumunuz şeytanlar asi, melekler masum
varlıklardır. Melekler o kadar saf ve masum varlıklardır ki, bizi bizden daha
çok düşünüp ruhumuzu kuvvetlendirmek için can atmaktalar. Meleklerin zıddı İç
ve dış şeytanlarsa bizi bizden çalmak için misyon yüklenmişlerdir. İnsansa
meleki ve şeytani kuvvetin kesiştiği noktada tercihini belirlemek için vardır. Şayet
insanoğlu melek-i kuvvetlerden yana tercihini kullanırsa itaatkâr kullardan olacağı
aşikâr, yok eğer şeytanı kuvvetlerden yana tercihini kullanırsa asi kullardan
olması kaçınılmazdır. Peki, her iki kuvvete de göz kırparsa, bu durumda kimi zaman asi, kimi zamanda
itaatkâr tavır takınıp gelgitlere oynayacaktır. Zaten insanoğlu nar ile nar
arasında gel git konumda olduğu içindir bir türlü iki yakası bir araya
gelemiyor da. Ama sınıfı beşer
içerisinde Peygamberimiz (s.a.v) bundan istisnadır.
Zira o âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir. Üstelik O,
hem insanlığın hem de Cin taifesinin nebisi olması hasebiyle ‘Rasulüssakaleyn’ olarak anılır da.
Evet, şeytan şeytanlığıyla helak olacak, melek
melekliğiyle âli olacaktır. Zira aralarında en bariz fark şudur ki: birinin
nar, diğerinin nur olmasıdır. Malumunuz
nur olanda rahmet, nar olanda ise
felaket kodludur. Dahası nur da Allah’ı
anmak vardır, nar da ise gazaplanmak vardır. Nitekim melekler sürekli Allah'ı tesbih
ederek zikrederler. Ve bu zikir yöneldikleri arş-ı ala kıblesinde yankı
bulurda. Yani bu demektir ki melekler dua ve niyaz için arşı alayı yönelirken
müminlerde dua ve niyaz için Kâbe’ye yönelmekteler. Melun Şeytanın ise
yöneleceği kıblesi olmadığı içindir o da habire gayya çukurunda debelenib durması
kaçınılmazdır.
Bu arada arş-ı aladan bahsetmişken, unutmayalım
ki Arş’ı taşımakla görevli meleklerde söz konusudur, bunların dördü dünyada, sekizi de ahrette
vazifelidir. İyi ki de varlar da hem bu dünyada hem de ahirette müminlere
rahmet olmaktalar. Hele bu ne ki, ahrette de müminlere bin bir türlü ikramlarda
bulunmalarının yanı sıra Cemalullah’ı birlikte seyreyleyip Cennet yurdunu
şenlendirecekler de. Ne diyelim,
İnşallah Cemalullah’ı temaşa edenlerden oluruz.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3259/melek-seytan-ve-cin.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder