YILDIZ FALI VE GAYB’DAN
HABER VERMEK
SELİM GÜRBÜZER
Evrende güneş, ay, yıldız. gezegen her ne nesne
varsa her biri yüklendikleri misyon doğrultusunda seyri âlem eyledikleri malum.
Tabii bu demek değildir ki, her nesne kendi yörüngesinde veya bir başka
nesnenin etrafında seyri âlem eylemekle her şeyi yönetmeye muktedir durumda. Muktedir
olamaz, çünkü tüm âlemlerin mutlak kumanda idaresi Yüce Allah’ın elindedir. Hatta
O’nun iradesi dışında bir yaprak bile dahi kıpırdayamaz. Madem öyle, bir
kısım insanlar nasıl olurda nasıl kendisini idare etmekten aciz nesnelerden
medet umar doğrusu şaşmamak elde değil. Hiç boşa yorulmasınlar, tarihten günümüze burçlardan, yıldızlardan, ay
ya da güneş tutulmasından kim ne gelecek kurgusu kurabilmiş ki, çağımız insanı da kurabilsin. Düşünsenize bunlardan
mesela burç murç adı her ne olursa olsun sonuçta o da diğer gök cisimleri gibi
kendini yönetmekten aciz olup asla ilahi kanunun çizdiği çerçeve dışına çıkamaz.
Malum, her yaratılan nesne yüklenmiş olduğu misyon üzere varlık göstermekte
olup biz bunların ancak bize bildirilen kadarıyla anlam çıkartabiliyoruz. Bu demektir ki bildirilmeyen kısmını zorlamak
hem haddi aşmak olur hem de her nesneye bakışımızda bir takım anlam kaymalarını
da beraberinde getirecektir. Bakın, haddi aşmamamız hususunda Yüce Allah (c.c) “De
ki, göklerde olsun yerlerde olsun Allah’tan başka hiç kimse gaybı bilemez” (Neml
65) beyan buyururken, Allah Resulü (s.a.v)’de ümmetini vahiy ışığında “Bir
kimse bir kâhine giderek onun söylediklerini tasdik ederse Muhammed’e
indirilenleri inkâr etmiş olur” diye
uyarmaktadır.
İşte yukarıda zikredilen ayet ve hadis-i
şerifin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere yok kâhinmiş, yok falcıymış, yok
şuymuş, yok buymuş hangi müneccim olursa olsun güya bize gaipten haber
getirdiğini söylüyorsa biliniz ki asla bu tür haberlerin aslı astarı yoktur.
Dolayısıyla bu tip haberlere kanmak ahmaklık olur. Hem önümüzde başvuracağımız Kur’an
ve Sünnet kaynağımız dururken gayb haberlere niye kanılsın ki? Kaldı ki Kur’an ve Sünnet gayb âlemiyle de ilgili
merakımızı giderecek ölçüde bizi yeterince bilgilendiriyor zaten. Dolayısıyla
daha fazlasına merak salmak abesle iştigal olur. Daha fazlasını eşeleyenlerin düştükleri
durum besbelli, adeta şeytana yoldaşlık yapmaktalar. Onlar şeytana yoldaşlık
yapa dursun, bize sadece “Mutlak gaybı ancak Allah bilir” hükmü çerçevesinde
hareket etmek düşer. Elbette ki mutlak gayb âleminden tezahür eden bir kısım haberlere
başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere Sahabe-i Kiram, Tabiun ve ilmiyle amil
olmuş feraset ehli veli kullarda vakıf olabiliyor. Ancak bu ‘Allah bildirirse
bildirir’ manasına vakıf olmaktır.
Müberra Dinimizde ister adına kâhinlik diyelim
ister müneccim, isterse falcılık ya da yıldıznameci denilsin hiç fark etmez bunlara
asla cevaz yoktur. Ama gel gör ki cevaz olmamasına rağmen hem falcılık yaparım
diyen var hem de fal baktıran var. Şayet
bir insan Kur’an’ın hükmüne rağmen halen inadım inat “Yıldız falıma
baktıracağım” diyorsa vay haline, bu düpedüz kendisini şirkin kollarına atmak olur.
Bakın, Efendimiz (s.a.v) bir gün ashabıyla
sohbet ederken o esnada bir yıldız kaymasına gözler odaklanır. Tabii oradakiler hemen bunu birinin öldüğüne ya
da doğduğuna yorumlarlar. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle der:
“-Şunu
iyi biliniz ki yıldız, ne bir kimsenin ölümü ne de doğumu için
kayar. Ancak Rabbimiz bir konuda hüküm verince, Arş’ı taşıyan melekler tesbih
ederler. Sonra onların altında bulunan gök ehli tesbih eder. Nihayet bu tesbih
bizim dünyamıza kadar ulaşır. Sonra Arş’ı taşıyan meleklerin altında bulunan
gök ehli, haberin ne olduğunu soruşturarak Arş’ı taşıyan meleklere; ‘Rabbimiz ne buyurdu?’ derler.
Onlar da bu hükmü kendilerine haber verirler. Her gök ehli diğer gök ehline
durumu bildirir. Nihayet haber dünya göğünde bulunanlara kadar ulaşır. Cinler
bu haberi kulak hırsızlığı yaparak çalarlar da, bunun üzerine kovalanırlar.
Onların bu şekilde getirdikleri haber haktır. Ancak kendileri değişiklik
yapıp, artırma eksiltmede bulunurlar”
(Müslim, Ahmed b. Hanbel).
Evet,
anlaşılan o ki; bir yıldızın kayması ya da bir başka gök hadisesinin yaşanmış
olması fiziki olaydan öte bir anlam ifade etmiyor. O halde yıldız kaymasına odaklanmak
yerine asıl bizim için hak ve hakikat yolunda ayağımızın kaymamasına
odaklanmamız daha çok mühim bir hadise olacaktır. Allah korusun hele bir insanın Hak yolunda
ayağı kaymaya görsün, ne yıldız kaymasının ne de güneş ve ay tutulmasının hiçbir
fayda getirmeyeceği muhakkak. Şüphe
yoktur ki insana yegâne fayda getirecek olan şey sırat-ı müstakim üzere bir yol
takip etmektir. Müneccimlerden kendimizi koruyup emniyette olmamız için sırat-ı
müstakim üzere olmaya mecburuz da. Nitekim
Resul-i Ekrem (s.av) şöyle der; “Yıldızlar semanın emniyetidir. Yıldızlar
gitti mi, vaat edilen şey semaya gelir. Bende Ashabım için bir emniyetim. Ben
gittim mi, onlara vaat edilen şey gelecektir. Ashabımda ümmetim için bir
emniyettir. Ashabım gitti mi ümmetime vaat edilen şey gelir.” (Müslim,
Fedailu’s- Sahabe, 207)
Şu bir
gerçek yıldızların durumuna bakaraktan yıldız falcılığına soyunanlar her
devirde olduğu gibi bu devirde de var olmaları gayet tabiidir. Gayet tabii
durumun dışında asıl anormal olan şey bunlara umut bağlanmasıdır. Oysa illa da birşeye
umut bağlanacaksa Allah Resulünün bizatihi ‘yıldızlarım’ diye taltif ettiği Ashab-ı
Kiramın ervahı ve onların izinden iz sürenlerin ruhaniyetleri bize umut olarak yeter
artar da. Nitekim Allah Resulü “Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayete erersiniz” buyuruyor.
Keza hidayete vesile olma noktasında Allah dostları da öyledir. Onlarda Ümmet-i
Muhammed’in kurtuluşu için çırpınan yıldızlarımızdır. Hatta onlar daha da fazlası
övgüye layıktırlar. Öyle ki onlar
hakkında gece gaflet uykusundan Ümmet-i Muhammed’in uyanmasına vesile olan seher
yıldızı bülbülleridir diye taltifte bulunursak yeridir. Niye taltifte
bulunmayalım ki, baksanıza kâhinler
(müneccimler) habire yıldızlara
bakaraktan umut tacirliği yapıp insanların itikadıyla oynarken, Evliyaullah ise tam aksine seher vaktinde müntesiplerine
‘Sofi haydi kalk namaza’ deyip bülbül olmaktalar. Zira bunun tatbikini Menzil’de görmek mümkün
de. Madem öyle, önümüzde iki seçenek var: Ya müneccimlere
(sihirbazlara) uyup gaflet deryasına dalacağız,
ya da hakiki yıldız rehberlerin izini iz sürüp haydin felaha diyeceğiz.
Belki şunu diyebilirsiniz sihir haktır diye. Evet,
sihir hak olmasına hak ama, bu durum sihir yapmanın caiz olduğu anlamına
gelmez. Bir başka ifadeyle bir şeyin hak
olması ya da varlığı o işi yapılacak anlamına gelmez. Bu düpedüz sihrin
varlığını sihirbazlığa dönüştürmek olur. Dolayısıyla sapla samanı birbirine
karıştırmamak gerekir. Zira Rabbül Âlemin bu hususta şöyle buyurmakta: “Süleyman
(a.s)’ın saltanatı aleyhine şeytanların okudukları şeye (sihre)
tabii oldular. Hz. Süleyman sihir yapıp kâfir olmadı. Fakat şeytanlar insanlara
sihir öğrettiklerinden kâfir oldular. Onlar Babil'de ki Harut ile Marut isimli
iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı”
(Bakara/102).
İşte ayet-i celileden de anlaşıldığı
üzere şeytanlar yedi kat gökleri dolaşırken,
semadaki meleklerin sözlerine kulak kabartaraktan bir takım haberleri kâhinlere
aktarırlardı. Tabii kâhinlik bu ya, onlarda kendilerine ulaşan haber kırıntılarına
bire bin katarak insanlara duyuracaklardır. Sadece duyursalar gam yemeyiz, duyurmakla
kalmayıp yalan yanlış haberleri yazılı hale getirdiler de. Neyse ki Hz. Süleyman
(a.s) tüm bu yalan yanlış kayıt altına alınmış kitapları bir sanduka içerisinde
toplayıp oturduğu tahtın altında muhafaza altına alacaktır. Ve bu hususta şöyle
ferman buyurur da;
“Her
kim ki bundan böyle şeytanların
hariçten gazel okudukları gaybı haberlere tabii olup etrafa yayarsa bilinsin ki
kellesini uçururum.”
Nitekim bu ferman yankı bulup maksat hâsıl olur da. Ancak tâki Hz.
Süleyman (a.s) vefat eder, işte o zaman bu
mesele yeniden alev alacaktır. Hatta ardından
Süleyman (a.s)’ın büyük bir sihirbaz olduğu şayiası yayılır bile. Ve Yüce Allah (c.c) kullarına hakikati şöyle bildirirde: “Ve onlar,
Süleyman’ın mülkü aleyhine uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Oysa Süleyman
asla küfre düşmedi. Sadece şeytanlar düştüler” (Bakara 102).
Peki ya Cinler? Malum Cinlerde göklerden
gelen birtakım sırlara kulak kabartaraktan haber uçuruyorlardı. Ne diyelim, nankörlüğün
bu kadarına da pes doğrusu, Allah’tan
daha ne istiyorlar bir takım bilgilere vakıf olmaları için imkân tanınmış bile.
Ama gel gör ki cin taifesi bunu suiistimal edip onlarda şeytanın yaptıklarını
aratmayacaklardır. Gayb âleminden koparabildikleri haberleri bir takım yerlere
aktardılar da ne oldu, sanki başları göğe mi erdi, tam aksine Allah Resulüne risaletin tevdi
edilmesiyle birlikte Allah’ın tanıdığı tüm imkânlar ellerinden alınıp yerlerde
çöplerde sürünür hale geldiler. Malumunuz gök kapılarının cin taifesine kapanması
hadisesi Resul-i Ekrem (s.a.v)’in Ukaz panayırına gittiği senede vuku bulacaktır.
Öyle ki vuku bulduğunda başlarına sanki gökten yıldız düşmüşçesine nefes nefese
kalıp soluğu mensubu bulundukları kavmin yanında alacaklardır. Besbelli ki
başlarına çarpan yıldız bizim bildiğimizin dışında bir şey, tabii ki anlayana. Dahası o
yıldız âlemlere rahmet olarak gönderilen ‘Adı Güzel, Kendi Güzel Hz. Muhammed
(s.a.v)’den başka değildi elbet. Nitekim
sığındıkları kavmin eşrafı anlamakta gecikmezler de. Nasıl mı? Soluk soluğa karşılarına dikilen
arkadaşlarının bitap düşmüş hallerinden sezeceklerdir. Derken onları bu vaziyette
gördüklerinde:
“-Hayrola nedir bu haliniz, sert bir
kayaya çarpmış bir haldesiniz, sizi bu
hale getiren çok önemli biri olsa gerektir, o her kimse tez elden doğu ile batı arası karış
karış aransın bakalım neyin nesi kimmiş bir görelim” demekten kendilerini
alamayacaklardır.
Gerçekten de yer gök taranıp doğu ve
batı arasında bir hayli mekik dokuduklarında bir anda gözler pür dikkat Nahle denen
yerde Allah Resulünün namaz kıldırdığı bir topluluk üzerine odaklanacaklardır. Nasıl
pür dikkat kesilmesinler ki, O’nun mübarek dilinden tane tane dökülen ayetlerin
okuyuşuna yakından şahit olup mest olurlar da. Ve en nihayet kendi aralarında müşavere
ettiklerinde;
“- İşte bize gök kapılarının kapanmasına
neden olan o’dur” deyip iman edeceklerdir. Akabinde Allah’a şirk koşmayacaklarına dair
yemin ederler de.
Böylece bu hadiseyle birlikte sema
kapılarının cinlere kapatılmış olduğu teyit edilmiş olur. Nitekim Yüce Allah nüzul
eylediği ayetler de bu mesele şöyle yankı bulur:
“Doğrusu biz (cinler) göğü yokladık; fakat onun, kuvvetli bekçilerle ve alev
huzmeleriyle doldurulmuş bulduk. Oysa biz onun bazı kısımlarında dinlemek için
oturacak yerler oturuyorduk. Fakat şimdi kim dinlemek istese, kendisini
gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü
murat edildi, yoksa Rabbleri onlara bir hayır mı diledi” (Cin,8–10).
“Doğrusu biz dünya göğünü bir süsle,
yıldızlarla süsledik. Ve onu inatçı her şeytandan koruduk. Onlar Mele-i Alayı
dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar, uzaklaştırılırlar. Onlara ardı
arkası kesilmez bir azap vardır. Ancak bir sözü kapan olursa, onu da delip
geçen alevli yıldızlar takip eder” (Saffat,6–10).
“And olsun ki, yakın göğü kandillerle
donattık, Onlara şeytanların taşlanmasını sağladık ve şeytanlara çılgın alev
azabını hazırladık” (Mülk, 5).
“And olsun ki biz gökte burçlar
yaptık ve onları bakanlar için donattık. Ve onları, kovulmuş her şeytandan
koruduk. Ancak kulak hırsızlığı yapan olursa, apaçık görülen bir ateş onu
kovalar” (Hicr,16–18).
BİR ŞEYİ UĞUR YA DA UĞURSUZLUK ADDETMEK
Ümmetin itikadına hale getirecek bir
başka meselede zamanı, eşyayı ya da bir başka olguyu uğurlu ve uğursuzluk olarak
addetmektir. Oysa Peygamberimiz (s.a.v)
bu hususta ümmetini şöyle uyarmıştır:“Tıyere’nin (uğursuzluk)
aslı yoktur. Onun en iyisi faldır.” Evet, zaman, mekân, eşya her ne olursa olsun
bunların hiçbiri uğur getirecek unsurlar değildir. Dahası böyle şeyler ehlisünnet
akaidimizi bozacak türden bir başka şeytani tuzaklardır. Bilerek ya da bilmeyerek
hiç fark etmez 'şu uğur getirir ya da getirmez'
şeklinde tüm atfedilen unsurlar oysaki sağır
ve dilsizdir. Dolayısıyla kendisi
üzerinde etki izi bırakmayan bir suni varlık ya da nesne üzerinden ne uğurdan
bahsedebiliriz ne de uğursuzluktan. Şayet bir şeyden bahsedeceksek, o da sadece
uğur ve uğursuzluk paranoyasına kapılmış insanların açmazlarından
bahsedebiliriz. Baksanıza kimileri zamanı, kimileri hayvanı, kimileri eşyayı uğurlu
addedip kendi kendine gelin güvey olurken, kimileride tüm bu unsurları uğursuzluk
addedip çıkmaz sokaklarda kendi kendine debelenip yiyip bitirebiliyor. Derken her iki durumda da bu tip insanlar uğur
ve uğursuzluk ekseni üzerinde ömürlerini boşa geçirip hayatlarını zehir
etmekteler. Allah aşkına bu nasıl bir sığ anlayıştır ki, sayılar, kahve
falları, günler, isimler uğurluluk ya da uğursuzluk konusu olabiliyor. Oysa uğurlu günüm, uğurlu sayım, uğurlu ismim
gibi avuntularla vakit harcanacağına sıratı müstakim üzere bir hayat için vakit
harcansa fenamı olur? Elbette fena olmaz, çünkü birinde ömrü heder etmek vardır
diğerinde ise ‘vukuf-i zaman’, yani vaktini iyi değerlendirmek vardır. Hem kim vaktini boşa harcayarak fayda görmüş
ki bizde fayda görelim. Olacak olan besbelli, bir hiç uğruna deli saçması oyundan
başka birşey görülmeyecektir. Hele bir insan bazı şeyleri takıntı yapmaya bir görsün,
Allah’a kulluk vazifesini ihmal edip akaid dışı batıl inançlara dalacağı
muhakkak. Bu arada falcılar ve cinlere de
gün doğup, güya aslı astarı olmayan gaybdan
haber getirdiklerini fısıldayacaklardır. Onlar fısıldaya dursun bize düşen yalan
yanlış gayb haberlerine kulak asmamaktır. Hani derler ya fısıltı ocak batırır
diye, aynen öyle de bilhassa kahve falı ortamları en çok fısıldanan yerler
olması hasebiyle buralardan uzak kalmakta fayda vardır. Aksi halde İslam öncesi
cahiliye adetleri yeniden baş belamız olur. Kaldı ki bu tip takıntı ve avuntulara dinimiz
asla cevaz vermez. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu hususta şöyle beyan buyurmuşlardır:“Üç şey cahiliye
adetlerindendir: soy sopa kötü konuşmak ve ölü için saçını başını yolarak
ağlamak, bir de nev’lerden yağmur ummak olduğunu..” (Buhari, Müslim).
Bakın Allah Resulü bir gün yağmurlu
havanın ardından sahabeye şu suali tevdi eder:
- Rabbiniz
ne buyurdu biliyor musunuz?
Ashab cevaben şöyle der:
- Allah ve
Resulü bilir, biz bilmeyiz.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v) şöyle
beyan buyurur:
-Allah buyurdu ki: Kullarımdan
bazısı mümin, bazısı da kâfir olarak sabahladı. Kim, ‘Allah’ın fazlı
rahmetiyle yağmura kavuştuk' dediyse işte o bana iman etmiş, yıldızı
reddetmiştir. Her kimde ‘Filan ve falan yıldızın nev’i sebebiyle yağmura
kavuştuk’ dedi ise o da beni reddetmiş, yıldıza iman etmiş olur” (Buhari,
Müslim).
Yine bir defasında da devenin sütü sağılması
gerekiyordu ki, o arada bu iş için talipli aranır. Tabii bunu duyan bir adam yerinden
kalkıverir. Allah Resulü adını sorunca adım ‘Mürre’ der. Allah Resulü bunun
üzerine; otur dedi. Bu kez bir başkası kalktı onun da ismini sorunca, o da adım
‘Harb’ dedi, ona da otur dedi. Bir başkası kalkınca ona da ismi soruldu, o da
cevaben Ya’iş dedi. Bunun üzerine Habib-i Akrem (s.a.v) ona tebessüm
ederek; deveyi sen sağ dedi (Muvatt). İşte hadisi
şerifte geçen Mürre acı demek, Harb savaş anlamında, Ya’iş ise yaşamak manasına
geliyordu. Tabii ki ‘Mürre’ ve ‘Harb’ uğursuzluk anlamında reddedilmiş değildi,
sadece üçüncü isim hayra vesileyi çağrıştırdığı içindir devenin sağımı Ya’iş’e
tevdi edilmiştir. Dolayısıyla isim deyip geçmeyelim, zaten bir babanın evladı
üzerinde olan haklarından biride evladına güzel bir isim koyma hakkıdır. Öyle
ya, Esmaül Hüsna güzel isimler demek, o halde bizde 99 ismin yüzü suyu
hürmetine her şeyi güzel görmeye çalışalım ki akıbetimiz hayr olsun. Dikkat
edin hayr olsun dedik uğur getirsin demedik. Çünkü her şeyi hayra yormakta
fayda var. Nitekim Efendimiz (s.a.v); “İsimlerin en hayırlısı Abdullah,
Abdurrahman, Haris (evi, evlad-u
ıyali için çalışan) ve Hemmam’dır (hayır düşünen), isimlerin şerlileri ise Harb ve Mürre’dir” (Et-Temhid,
24/72) diye buyurmuşlardır.
Ümmetin itikadına hale getirecek bir
başka meselede ‘zaman’ kavramıyla alakalı haddi aşan konuşmalardır. Öyle ki; bir
çocuğun eğitimi ile gereken ihtimamı göstermeyen ebeveynler bir bakıyorsun
çareyi kendi ilgilenmeyişinin kılıfı olarak ‘Eeh ne yapalım zamane çocuğu’ yaftasına sığınmakta
buluyor. Hakeza ibadetlerde de gevşeklik gösterildiğinde “Eeh ne yapalım ahir zamandayız, ancak bu
kadarı olabiliyor” deyip bu kez çareyi kendince ahir zamanın ardına
sığınmakta görüyor. Oysa Peygamberimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifte ümmetini
şöyle uyarmakta: “Dehr’e (zaman)
sövmeyin. Zira Dehr Allah’tır” (Buhari, Müslim, Ahmed b. Hanbel). Madem öyle yaşanılan zamanı bahane ederek hiç
kimse işin içinden sıyıramaz. Hem sudan bahanelerle nereye kadar gemimizi
yürütebiliriz ki. Hele işin içinde bir de zaman olunca akan sular dururda. Zira zamanı da mekânı da var eden O'dur.
Zaten her ne varsa o’ndandır. Ve O’ndan olduğu Kur’an’ı Muciz’ül Beyanda şöyle izah
edilir: “De ki Göklerde ve yerde olanlar kimindir? De ki: Allah’ındır (En’am,12),
Gecede ve gündüzde barınan ne varsa O’nundur” (En’am,13). Ayetten de anlaşıldığı üzere tüm cümle âlem
O'nunla anlam kazanmakta. O halde
anlamlarımızı bahanelerimize kılıf olarak kullanmayalım, aksi halde kendi
kuyumuzu kendimiz kazmış oluruz.
İşte bu gerçeklerden hareketle
hakkımızda ezelde tayin edilmiş ömür müddetimiz ve zaman dilimimiz neyse ona
razı olup kulluk noktasında ne yapabiliriz onun derdiyle hem hal olmak gerekir.
Kaldı ki misafir olarak geldiğimiz şu fani dünyada sadece insan konaklamayacak,
ona eşlik edecek cemadat, nebatat, hayvanatta
konaklayacaktır. Beraber konaklamaya mecburuz da. Çünkü tüm mahlûkat insana
hizmet etmek için vardır, insan ise eşrefi mahlûkat olmanın gereği Allah’a
ibadet edip ‘abd’ olmak için vardır. Madem tüm zaman ve mekânlar insana hizmet
için varlar o halde Allah’a abd olmak varken zamana sövmek niye. Kaldı ki zaman
ömrümüzden su misali akıp gidiyor da,
dolayısıyla zamanla uğraşmak yerine vaktimizi en iyi şekilde
değerlendirmek en büyük sermayemiz olacaktır. Belli ki atalarımız ‘Vakit
nakittir’ diye boşa nefes tüketmemişler. Hakeza mekân içinde aynı şeyleri
söyleyebiliriz. Zira büyüklerimiz, ‘Dünyada mekân, ahrette iman’ derken boşa
dememişler elbet. Ancak mülk edindiğimiz mekânlar, şayet alınların secde ettiği
mekânlarsa bir değer kazanacaktır. Bunun dışında şatafatlı mekânların bir mümin
için hiçbir değeri yoktur. O halde şu dünyanın aldatıcı mekânların cazibesine
kapılmadan asıl bizim için ‘sefer der
vatanı’ mesken tutmak çok önem arz
edecektir. Bakmayın siz öyle şu dünyanın şatafatlı görüntüsüne, aslında
gerçekte iyi incelendiğinde görüntüsü bile canlıdan canlıya değişen aldatıcı
cazibesi söz konusudur. Yani bu demektir ki konakladığımız dünyanın görüntüleri
de görecelidir. Mesela yılan ve kertenkele gibi canlılar derinlik boyutundan
mahrum oldukları içindir eşyayı fotoğraf karesine düşen şeklindeki gibi görürler.
Eşrefi mahlûkat olarak yaratılan insana
yakışan göreceli görüntülerin aldatıcı cazibesine kapılmak değil, ahret yurdunda Cemalullah’ı temaşa edeceği güne hazırlıklı olmak
yakışır.
Evet, şu dünyada temaşa ettiğimiz hemen hemen tüm
görüntüler üç boyutla sınırlı tutulmuştur. İşte bu yüzden Yunus misali ‘Bir ben
var birde benden içeru‘ deriz de. Bir başka ifadeyle gördüğümüze fizik derken, görmediğimize
de fizik ötesi deriz. İşte Miraç hadisesi bunun en bariz delili zaten. Miraç bir
anlamda hem zaman hem de mekân kavramına bir başka boyut kazandıran mucizevî
bir yükseliştir. Derken namaz müminin miracı olarak mana kazanır da. Yeter ki namaz
hakkıyla eda edilsin Kâbe bir başka boyutta göz önüne gelir de. Nitekim bu
durum (üç boyutu aşacak hamle) İstanbul’un
fethi müteakip Akşemseddin ve Fatih’in birlikteliğinde kılınan namazın ilk
tekbir getirilişinde yaşanmış da.
Tabii bitmedi, dahası var elbet. Yani yeryüzü ile gök
arasında daha nice sırlarına vakıf olamadığımız varlıklarla donatıldığı da bir
vaka. Ama bunlardan bihaberiz. Çünkü boyutlarımız farklı. Nasıl ki santrifüj içerisindeki tüplerin
devri daimi yükseldikçe bir süre sonra görünmez hale gelirler, aynen öyle de meleklerde
santrifüj misali çok hızlı hareket ettiklerinden bir başka boyut konumda bize görünmez
olurlar. O halde etrafımızda pervane olmuş nice görünmez varlıkları niye
göremiyoruz diye kendi kendimize dert edinmemize gerek yoktur, hem zaten görmek üstümüze vazife değil ki
dert yanalım. Dedik ya burada önemli
olan görmek değil varlıklarına inanmak bizim için çok mühimdir. Öyle ya, bir şeyi görememek sonuçta var olmadığı
anlamına gelmiyor. Nitekim Allah Teâlâ; “O semaların ve arzın
arasındakilerin Rabbi’dir. Ve doğuların Rabbi’dir’’ (Saffat suresi
ayet–5) diye beyan buyurmakla kullarına hem boyutların sırrını hatırlatmakta
hem de üç boyuttan farklı boyutlarında var olabileceğine dikkatimizi çekmektedir.
Böylece Kur'an sayesinde tüm zaman ve mekânların kendine özgü boyutlarının var
olabileceğinin idrakine ermiş oluruz da. Hatta bu arada aklımıza zamanın bir
saat dilimi olmanın ötesinde bir başka dördüncü boyut bir mekân olduğu düşmezde
değil dersek yeridir.
KÂHİNLER
Malumunuz kâhinlik iddiasıyla ortaya
çıkanlar insanların duygularını istismar etmekte pekte mahirler. Dışarıdan bakıldığında
sanırsın ki çok büyük astrolog adamlar. Keza görünümleri de uzaylı adamlar gibi
sanki. Hatta kullandıkları aletler de bildiğimiz teleskopik malzemelerinden
farklı sanki sır küpü gibi malzemeler. Belki de pek çok insan bu görünüme
aldanıp onların tıpkı geçmişte İslam âlimleri gibi rasathanede güneş, ay
yıldız, burç gibi gök cisimlerini gözlemleyip astronomi ilmiyle uğraştıklarını
sanmakta. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değil.
İşleri güçleri hayal dünyalarında canlandırdıkları gök cisimlerinden kendince
anlamlar uydurup güya insanların gelecek beklentilerine umut olmak için varlar.
Aslında bu düpedüz duygu sömürüsü yapmaktan başka bir şey değildir. Şayet geleceğimize
müsbet manada yön vermek istiyorsak, bu tip kendine hayrı olmayan insanların kapısını
aşındırmak yerine Rasulüllah (s.a.v)’in bizatihi “Ashabım yıldızlar gibidir,
hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz” (Suyuti, Cami’us- Sağir;
Feyz’ul-Kadir 4/76; İbnu Abdi’l-Berr, Cami’ul-ilm, 2/91) diye işaret ettiği
hak ve hakikat kapılarını aşındırıp ışıklarından faydalanmak gerekir. Bakınız Rasulüllah (s.a.v)’e kâhinler
meselesi sorulduğunda cevaben:
- Onlar hiçbir
şey değildir buyurmuşlardır.
Bu cevap üzerine oradakiler pek tatmin olmamış
olsa gerekler ki bu kez:
-Ey
Allah’ın Resulü! Ama onlar bazen bize bir şeyler söylüyorlar ve söyledikleri
doğru çıkıyor, peki buna ne dersiniz?
Resul-i Ekrem (s.a.v) nihai
cevab olarak son noktayı şöyle koyar:
-O söz cin’dendir. Cin onu kapar da, tavuğun
gıdaklaması gibi dostunun kulağına gıdaklar. Bu suretle ona yüz yalandan daha
fazlasını karıştırırlar (Müslim).
Şimdi bu hadisi şeriften hareketle bir takım
aklı evvel kimseler; “Hani gök kapıları kapanmıştı, şimdi ne oldu” diyebilirler.
Hâlbuki bir kısım Cin taifesinin bulundukları ortamda havayı kokladıklarında bazı
bilgi kırıntılarına ulaşmaları onlara yeniden gök kapılarının açıldığı anlamına
gelmez. Öyle olsa kâhinler içinde aynı şeylerin söylenmesi gerekirdi. Oysa kâhinlerde
cinlerden farklı olarak bir takım mantık kurgulamasından hareketle bazı bulgu izlerine
yakaladıklarında bir takım şeyleri tutturabiliyorlar. Fakat bu tutturma her daim
isabet etmeyebiliyor. Dolayısıyla kırk yılın başında herhangi bir şey tutturmuş
olsalar da bu Toto, Loto ve Piyango gibi
bir tutturma olur ki, asla bu tür şeyler bizim için ölçü olamaz. Bizim için
ölçü bellidir. Nitekim ölçümüzü belirleyen Resul-i Ekrem (s.a.v); Falcıyı, kâhin’i onaylayan kimselerin kırk gün
namazlarının kabul edilmeyeceğini, Kur’an’ı inkâr etmiş sayılacaklarını ve
cennete giremeyeceklerini bildirmiştir (Bkz. Ahmed b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace).
Hele falcılık denen hadise umut tacirliğine
dönüşmüşse Dinimizde asla bu kabul görmez. Nasıl kabul görsün ki, insanları süslü yaldızlı laflarla umutlarını
çalmak hangi vicdana sığar ki. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v)’e fal
nedir diye sorduklarında, “Sizden birinin işittiği güzel sözdür” (Buhari)
tarzında son derece manidar bir cevap
olarak karşılık bulacaktır. Cevabın manidar
bulunması gayet tabiidir. Çünkü Allah Teâlâ’nın bu hususta değişmez kat’i hükmü
var:
-Ey İman edenler şarap, kumar, dikili
taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden murdar işlerdir. Bunlardan
kaçının ki muradınıza eresiniz. Şeytan şarapta ve kumarda aranıza düşmanlık ve
kin düşürmek sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık
son vermiyor musunuz?
Aslında umuda yolculuk için gidilecek yol besbelli. Kuşkusuz o yol sırat-ı müstakim yolundan
başkası değildir.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3281/yildiz-fali-ve-gaybdan-haber-vermek.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder