İNSAN İNSANIN KURDU MU?
SELİM GÜRBÜZER
İnsanlığın
sürekli hız kesmez yükselen ihtirasları yüzünden, insan insanın kurdu olmuş
durumda. Maalesef benlik histerisi insan ruhuna öyle nüfuz etmiş ki adeta
bulaşıcı virüs gibi tüm insanlığı kuşatmış gözüküyor. Nasıl ki bir virüs sinsi
sini ilerleyip tüm vücudu istila ettiğinde o vücut kolay kolay iflah olmaz ya,
aynen öylede benlik hastalığı diyebileceğimiz kibir abideliği de o toplumun bir
daha iflah olmayacak derecede içten içe çökerteceği muhakkak.
Nicedir ‘Biz’ kelimesini
lisanımıza almayalı epey yıllar geçti, onun yerine lisanımızda ‘Ben’ kelimesi
var artık. Tabii kendini beğenmişliğin ifadesi diyebileceğimiz bu kelime dilimize
yerleşince de küçüğünden gencine, gencinden büyüğüne, büyüğünden yaşlısına
hemen herkes egosunu tatmin etmek için yarışır hale geldi. Hadi bu yarışın kazananı
alt tabakadan küçük egocuklar kazansa belki gam yemeyiz, kazananı tahmin
etmişsinizdir en üst kaymak tabakadan benlik davasında zirve yapmış küresel baronlar
ve insan kurdu canavarlar kazanmakta. Buna
ister üst akıl diyelim ister insan kurdu canavarlar diyelim hiç fark etmez
insanlıktan nasiplenmemiş oldukları o kadar her hallerinden besbelli ki, kendi alt
tabakada ki alt ben hayranlarını bile köle yapmakta mahir usta canavarlardır.
Peki ya kendilerini örnek almayıp
onurlu duruş sergileyenler karşısında ne yaparlar? Hiç kuşkusuz kendilerine
hayran olmayıp köle edemediği kesimler karşısında ise “ölen ölür, kalan sağlar
bizimdir” diyecek derecede de pişkindirler. Yetmedi ferman padişahındır ültimatomuyla
gözdağı vereceklerdir. Tabii burada ferman padişahındır ifadesinden kastedilen elbette
ki bizim başbuğ hakanlarımız ve padişahlarımız değil, bilakis dünyayı avam kamerasından
yöneten küresel baronlar, küresel Soroslar ve küresel insan avcılarıdır elbet. Baksanıza
modern çağ dedikleri çağ, aslında Soros’a, küresel aktörlere, İngiliz Kraliyet ailesinin
çıkarlarını gözetmeye yönelik bir çağdır. Şayet bu aktörlerin onların hizmetine
amade olunursa ne ala, yok eğer
tekerleklerine çomak sokmaya kalkışılırsa sen misin bunu bize yapan hemen
hakkından gelip dünyayı o onurlu duruş sergileyenlere zindan edeceklerdir. Nede
olsa onurlu duruş sergileyecek insanların nesli tükenmiş sayılır, niye zindan
etmesinler ki, devir onların devri, baksanıza ego düşkünü bir sürü insan meşhur
olmak için etraflarında pervane olup modern köle olmaya razılar zaten. Dolayısıyla
şuan borularının öttüğü bir çağdayız. Bu yüzden insan avcıları küresel boyutta
çok rahatlıkla cirit atabiliyorlar da. Ne
diyelim, hal böyle olunca da etrafımız şuan kendini şan şöhret uğruna küresel güçlere
pazarlayıp boyun eğenlerden geçilmez olmaktadır.
Şimdi gel de eseflenme, baksanıza neydik ne olduk. Hadi batılıların
huyudur, bunu bir derece anlayabiliyoruz, çünkü onların cibilliyetleri buna
müsait, insanlık dışı muamelelere göz yummakta hiçbir beis duymuyorlar, peki ya
bize ne oluyor? Oysa bizi onlardan farklı kılan âlemlere rahmet olarak
gönderilen Yüce Peygamberimizin “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” beyanı
doğrultusunda hayat biçimi ortaya koyan ümmet olmamızdır. Ama ne var ki, şimdi
o derin idrak anlayışımızdan üzerimizde hiçbir eser kalmadı. Eser kalmaz elbet,
“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği
şeyi din kardeşi içinde arzu edip istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz”
hadis-i şerifin gereğini yerine getirmezsek olacağı buydu. Şimdi tamda sormak
zamanıdır biz bu hale düşecek insanlar mıydık? Düşünsene bir zamanlar ne de
güzel lokmamızı, aşımızı, tuzumuzu birlikte paylaşırdık, hakeza buna acımızı,
sevincimizi paylaşmak da dâhildir.
Evet, şu bir gerçek Allah’ın
verdiği nimetler paylaşıldıkça daha da şükrümüz ve bereketimiz artmakta da. Hatta
başarılarımızı paylaşmakta öyledir. Yani başarılar paylaşıldıkça bir anlam
ifade eder, yoksa kendi kendimize paylaşılan başarılar kendi kendimizin egosunu
tatmin etmekten öte bir anlam ifade etmeyecektir. Öyle ya, kendi başarımızı kendi dışımızdaki insanlara yansıtmadıktan
sonra o başarıyla övünsek ne övünmesek ne, çünkü o başarı topluma mal olmamış
başarıdır. Dolayısıyla hiçbir kıymeti harbiyesi olmayacaktır. Kaldı ki topluma
mal olmasa da kendi tutsak alanında sınırlı kalmaya mahkûm bir başarıdır bu. Madem
öyle, sınırlı ve tutsak olana değil, ilmin
sonu yoktur bilincinden hareketle sonsuz başarılara talip olmak gerekir. Aksi halde
insan insanın kurdu olduğu egolar dünyası daha çok can yakacak demektir. Şöyle
etrafımızda sırf kendi egosunu tatmin için yaşayanların hal vaziyetine
baktığımızda bu hususta niçin endişe ettiğimize vicdan sahibi hemen herkes bize
hak verecektir elbet. Kurtlar sofrasından hem nasıl endişe duymayalım ki, baksanıza insanca Yüce Allah’ın lütfettiği
eşrefi mahlûkat olmanın onurunu yaşamak varken bir hiç uğruna kurtlar
sofrasında kendi kendimizi yüceltmeyi bir övünç abidesi olarak takdim etmenin
peşindeyiz habire. Hadi kendi açmazlarımız neyse de, birde kurtlar sofrasında
birde bunların üstüne insan haklarından dem vurup bize insanlık dersi vermeye
kalkışmazlar mı? Asıl bizi derinden yaralayan onlardan ders alır duruma
düşmemizdir. Hem de gözümüzün içine bakaraktan insan haklarından,
özgürlüklerden, çevrecilikten vs. dem vurmaktalar.
Oysa hiç yalandan bize hariçten gazel okumasınlar, önce tarihten bugüne döktükleri
kanların hesabını versinler, sonra samimi olup olmadıkları ortaya çıkar elbet. Bikere
vahşi batı insan haklarından söz edebilmesi için şimdiye kadar işledikleri
sayısız insanlık cinayetlerini ve pisliklerini temizlemeleri gerekir ki bize
söz söyleme hakkı elde edebilsin. Maalesef vahşi batının çifte standart
uygulamaları yeterince çirkin yüzünü ele veriyor zaten. Vahşi batı çifte
standart uygulamalarına devam ede dursun,
bakalım onca ayan beyan sicillerinin bozuk olduğu ortada iken
toplumların kanının emerekten elde ettikleri şan şöhret bir gün avuçlarından
uçup gittiğinde o zaman ne yapacaklar? Bakalım o gün geldiğinde sığınacak bir liman
bulacaklar mı? Hani her yükselişin bir düşüşü var denir ya hep bir gün elbet onlarda
tökezlediğinde bir bakmışsın hor gördükleri mazlum ülke halklarının önünde el
pençe divan durup aman diler hale gelmişler. Gerçi o günler geldiğinde ne yüzle
aman dileyecekler o da üzerinde kafa yorulması gereken apayrı bir muamma konudur.
Her ne kadar muamma bir konu olsa da atalarımızın dile getirdikleri ‘alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste’
gerçeğiyle yüzleştiklerinde iki seçenekten: artık yaşamanın ne anlamı var deyip
ya intihar edecekler, ya da mazlumun önünde diz çöküp boyun eğeceklerdir. Böylece
zulüm asla payidar olamaz hakikati bir kez daha tepelerine balyoz gibi inmiş olacaktır.
Zulmü ister barbar ülkeler, ister küresel baronlar isterse diktatörler metot
edinsin, hiç boşa kürek sallamasınlar tarihe şöyle dönüp baksınlar izinden
gittikleri insan avcılarının tarihin harabelerine gömüldüklerini göreceklerdir.
Dolayısıyla buradan biz onlara en son: ne oldum değil ne olacaklarını bir
düşünmelerini tavsiye ederiz. Yok, bizi küçümseyip siz kim tavsiye etmek kim
diyorlarsa, bilsinler ki onları hazin bir akıbet beklemekte. Öyle ki
arkalarından tek bir kişinin bile rahmet okumadığı ve yâd etmediği bir hazin
sondur bu. Yani zihinlerden, belleklerden silinip yok olacaklardır. Oysa
tarihte yaşananlardan ibret alsalardı tıpkı insanlığa ışık saçmış bizim
atalarımız gibi onlarda unutulmaz olacaklardı. Acı ama gerçek, gel gör ki görünen
manzara hiçte iç açıcı bir manzara değil. Baksanıza bugün olmuş halen ülkeler
ülkelerin kuyusunu kazmakta, insanlarda
insanların kurdu olup iliklerine kadar sömürmekte. Öyle sömürü düzeni kurulmuş ki, kurtlar
sofrasında pastadan dilim koparabildiysen ne ala, koparamadıysan resmen adama yüz üstü sürün
diyorlar. Ama düşünmedikleri bir şey var, o da bir gün gelip mazlumların ahı
tuttuğunda bu kez kendilerinde yüz üstü sürünerekten aheste aheste çıkacaktır.
Şu bir gerçek bizim vahşi batıdan ve
yüz üstü sürün diyenlerden farkımız düşenin elinden tutup ‘Ensar’ hissiyatıyla
hareket etmemizdir. Allah’a şükür henüz bu hissiyat tam manasıyla tükenmiş
sayılmaz. Nitekim Suriye mazlumlarına kucak açmamız bunun en bariz göstergesi, bize de o yaraşırdı zaten. Ümit ederiz ki bu hissiyat daim olsun. Daim olsun
ki, yarın bizim başımızda dara
düştüğünde sığınacak bir limanımız, elimizden tutacak birileri olsun. Bakın, atalarımız
yediden yetmişe tüm insanlığa kucak açtıkları içindir üç kıtada nizam-ı âlem
olabilmişlerdir. Fakat gel gör ki yeni kuşak artık ne atalarının yolundan yürüyor
ne de öğütlerine kulak veriyor. Şimdilik yeni kuşağın atalarıyla olan bağı
sadece kuru kuruya üzerlerine toz kondurmamaktan ibarettir. Tabii toz kondurmamak
iyi hoşta biz toz olduktan sonra bunun ne anlamı var ki. Boşa övünmenin hiçbir fayda
getirmeyeceği muhakkak. Hele birde bunun üzerine habire birbirimizin kuyusunu kazdığımızı
düşündüğümüzde daha çok toz olacağız demektir. Öyle ya, kuru kuruya övünüleceğine onların yolunu yol
bilip izinden yürünse fena mı olur? İyi olur elbet, ama ne hazindir ki
geldiğimiz noktada kişisel egolarımız toz kondurmadıklarımızın önünde ilerlemekte
hep. İlginçtir hem bu nasıl toz kondurmamaksa dünya menfaati ağır bastığında bir
bakmışsın yeni kuşak “boş ver ağam
sadakatte neymiş, bağlılıkmış, itaatmiş, erdemlilik filan tüm bunlar mazide kaldı”
diyebiliyor. Tabii ölçüsüzlüğün bu kadarının da baş tacı edilip insan insanın
kurdu olduğu böylesi bir çağda bu tür söylemlerin gırla gitmesine şaşmamak
gerekir, kayıp nesilden başka bir şey bekleyemezdik zaten.
Evet, kendi egosunun tatmininden
başka bir şey düşünmeyen ve kendi dışında insanlara eski kafa gözüyle bakan
böyle bir seküler yapıdan ancak kayıp nesil çıkar. Tabii ki günümüz
konjoktöründe böyle bir hastalıklı yapıdan mazinin o saf ve tertemiz adap, usul
ve erkânını kendine model alıp uygulayacak erdemli insanların çıkması çok zor
gözüküyor. Hele bu modeli günümüz pop gençliğe anlatmak deveye hendek atlatmaktan
daha zor dersek yeridir. Çünkü
karşımızda öyle söz dinleyecek Asım’ın nesli yok artık, tamamen kayıp bir nesille
muhatabız. En iyisi mi biz köklerimizi muhatap alıp bari kendimizi kurtarmanın
yoluna bakalım, yoksa kayıp neslin dümeninde bizde hafıza kaybına uğrayabiliriz
pekâlâ. Öyle ya madem ortalık allak bullak,
niye boşa nefes tüketelim ki. Önce kendimize bir söz geçirelim ki, sonra
bizi gören bizde dirilebilsin.
Baksanıza ortalık öyle bir perişan halde ki
yaşanılan hayatta dosttan ahbaptan kaçar olduk. Oldu ya, eski bir dostumuzu es
kaza bir yolda görmüş olsak hemen hemen birçoğumuz yolumuzu değişiveririz.
Maalesef artık bu hal üzereyiz, hal
hatır sormak hak getire çoktan rafa kaldırdık bile. Sadece işimiz düştüğünde
belki o zaman hal hatır sormak ihtiyacı duyarız, bunun dışında varsa yoksa
fütursuz ‘yaşasın ego’ çığlığı biricik
değerdir. Oysa bir insan kendi egosuyla nereye kadar baş başa yaşayabilir ki,
ancak mezara kadar baş başa kalabilir. Yani
egosu dışarıda bedeni mezarda olacaktır. Tabii bu arada naçiz bedenini de mezara
gömecek adam bulabilirse öpsün başına koysun. Neyse ki şu fani dünyada her şeye
rağmen kefenleyecek, namazı kıldırıp mezara gömecek birileri çıkabiliyor. Yoksa
ben şuyum, ben buyum diye böbürlenenleri son yolculuğunda kim takar ki. Allah’tan
merhametini yitirmemiş böyleleri varda dost düşman ayırmaksızın bu sayede son
yolculuğumuzda uğurlanabiliyoruz. Gerçekten de bu denli mi iş ciddi boyutta
derseniz, hiç abartısız şunu çok rahatlıkla ifade edebiliriz ki insanlar birbirinin
kurdu olmaya devam ettiği müddetçe öyle bir zaman gelecek tabutlara omuz
verecek insan bulunamayacak derecede iş ciddidir. İşte tamda bu noktada Necip
Fazıl’ın “Cenazemde olmasın çelengim top
arabam. Tabutumu taşısın dört tam inanmış adam” vasiyeti mana kazanır
da.
Hani hacı hacı’yı Mekke’de, sofi sofiyi
Tekkede bulurmuş ya, aynen öyle de benlik davasıyla yatıp benlik davasıyla
kalkan da ya nefsin ve şeytanın kucağında, ya da gayya çukurunda kendini bulacaktır.
Dostoyevski’nin kulakları çınlasın; Tanrı yoksa her şey mubahtır dediği bir
tufanı yaşıyoruz artık. Gerçekten de helal
haram nedir bilmeyen, dinden imandan bihaber insanların birbirinin ayağına
kurşun sıktığı çağın vebası bir tufanıdır bu. Ama bu demek değildir ki tufan
varsa kurtuluş gemimiz yoktur. Allah-u
Teâlâ nasıl ki tufanda inananlara Nuh’un Gemisini kurtuluş kılmışsa, bu çağda
da kendini benlik davasına kaptırmayan istikamet sahibi kâmil insanları
kurtuluş gemisi olarak vesile kılacaktır. Böylesi Peygamberin izini iz bilen
zatların Ümmet-i Muhammmed için birer kurtuluş gemisi olacaklarına inancımız
tam da. Yeter ki kurtuluşumuza vesile olacak o gemiden bize uzanan ellerden tutmak
için gayret gösterelim azgın dalgalar bizi asla yutamayacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder