ESMA-ÜL HÜSNA
SELİM GÜRBÜZER
Ol
deyince olduran, gönülleri imanla dolduran Yüce Allah’ın 99 adıyla; Ya
Bismillah:
Malumunuz Allah Teâlâ isimlerinden bir
kısmını Habib’ine vahy edip tüm ümmet-i Muhammed’e bildirdiği gibi bir kısmını
da kendi ilminde gizlemiştir. Ama bu
demek değildir ki, tüm ümmet-i Muhammed Yüce Allah’ın isimlerinin mana ve
ruhuna eşit derecede vakıftır. Hiç şüphe yoktur ki, havas ehlinin vukufiyetiyle avamın vukufiyeti
arasında derin farklılıklar vardır. Zira bu farklılık ilim tahsil etmekle alakalı
bir farklılıktır. Dolayısıyla avam her halükarda Yüce Allah’ın 99 ismini
ehlisünnet âlimlerin bizatihi kendisinden ya da yazdıkları akaid ve tevhid
kitaplarını okuyaraktan öğrenmek durumundadır. Kaldı ki, beşeri sınıf içerisinde havas ehlinin hem kendi
arasında hem de rabbani âlimler arasında 99 ismin mana ve ruhuna vakıf olmak bakımdan
farklılıklar söz konusudur. Her ne kadar farklı idrak seviyeleri algılamalar
olsa da sonuçta beşeri sınıfı içerisinde ister avam, ister havas, ister
evliyaullah olsun hiç fark etmez tüm beşeriyet tek bir isme değil 99 ismin tamamına
muhatap olarak hayat bulmakta. Öyle ki, 99 ismin tamamının beşeriyet üzerindeki
tecelli dairelerinin tezahürüne baktığımızda, öyle isimler var ki doğrudan Allah’ın
varlığının ispatına yöneliktir. Öyle
isimler de var ki, Yüce Allah’ın eşi ve benzerinin olmadığına ve tüm mahlûkatın
O’na muhtaç olduğunun hatırlatılması için tezahür etmekte. Cümle isimlerin
tecelli dairelerine tam tekmil bir bütün olarak baktığımızda ise tüm kâinatta
yaratılan her ne varsa, yani canlı cansız hiç fark etmez zerresinden kürresine El-Hâkim
ismiyle idaresine sahip tek yegâne gücün Yüce Allah olduğunu görebiliyoruz
pekâlâ. Böylece bu bilinç doğrultusunda ‘Bir’ olan Yüce Rabbimizin isimlerini dualarımıza kataraktan
hayat bulup hem hacet dileriz hem de afvu mağfiret. Nitekim her dua edişimizde:
Ya Gaffar derken; Ey günahları
affeden,
Ya Rahim derken; Ey Kullarını acıyan,
Ya Settar derken Ey günahları
örten,
Ya Tevvab derken; Ey tövbeleri kabul
eden,
Ya Rahman derken; Ey rahmet eden,
Ya Âlim derken; Ey halimizi en iyi bilen,
Ya Aziz derken; Ey herkese hükmü
geçen,
Ya Kadir derken; Ey her şeye gücü yeten
vs. nidalar eşliğinde boyun bükerekten ellerimizi açıp öyle başlarız dualarımıza.
Böylece Yüce Allah’ın esma-i ilahiyesinin tecelli daireleri hayatın her alanına
sirayet edip zerreden küreye, virüs ve bakteri gibi en küçük tek hücreli mikroorganizmalardan
en kompleks çok hücreli canlı organizma türlerine, cemadattan nebatata,
nebatattan hayvanata, hayvanattan tüm
insanata yeter artarda. Hele bilhassa Yüce
Allah’ın 99 isimlerinden Rezzak isminin bereketi sayesinde cümle mahlûkat hayat
bularak hayatını idame etmiş olur. Hem nasıl
cümle âlem hayat bulmasın ki, bir bakıyorsun icabında bir damla su ‘damlaya
damlaya göl olur’ misali Yüce Allah’ın Kadir isminin yüzü suyu hürmetine bir
anda derya olup kıraç susuz topraklara ve tüm susuz canlara ab-ı hayat
olabiliyor. Tabii böylesi bir ab-ı hayat karşısında kendini Allah’a adamış
hakiki müminler “Allah (c.c) her şeye kadirdir”
demekten kendini alamaz da.
Malum
su denildiğinde ab-ı hayat akla geldiğinden bir iyilikle karşılaştığımızda su
gibi aziz ol deriz de. Hiç kuşkusuz suyun dışında da ab-ı hayat kaynaklar söz
konusudur. Mesela pek çok kaynak arasında Yüce Allah’ın isimlerinin tecelli
daireleriyle boyanmaya çalışmakta ab-ı hayattır elbet. Nitekim İmamı Gazali “Biliniz ki kulun olgunluğa ermesi Allah’ın isim ve sıfatlarının edebiyle
süslenmekle mümkündür” derken besbelli ki bu hususta süslenmekten maksadın Kur’an
ahlakiyle boyanmak manasına bir ab-ı hayatın varlığına işaret etmekte. Öyle ya,
müminler olarak şayet büyük bir edeb dairesi içerisinde Yüce Allah’ın isimlerini
anaraktan boyanmaya çalışırsak biliniz ki Rasulullah (s.a.v)’in beyan buyurduğu
şu müjdeye her an mazhar olmamız mümkündür diyebiliriz: “Allah Teâlâ’nın 99
ismi vardır ki, onları sayan ve hıfz eden cennete girer.” (Buharı)
Hatta Arifler
bu zikredilen hadis-i şeriften hareketle cümle beşeri sınıf içerisinde
müminlerin Allah’ın isim ve sıfatlarını anaraktan boyanmaya çalışırken bulunduğu
konumlarına göre nasıl derecelendiklerini şöyle açıklık getirirler de:
“-Avam (halk) Esma-ül Hüsna’nın lafzına
aşina olaraktan, yani zahiri çıplak manasını zikrederek boyanırlar,
-Havas (âlimler) Esma-ül
Hüsna’nın neye işaret ettiğini düşünerekten, yani ilmen zikrederek boyanırlar,
-Veli kullar ise Esma-ül Hüsna’nın mana
ve ruhuna maneviyattan haiz olaraktan, yani kalben zikrederek boyanırlar.”
İşte görüyorsunuz cümle mahlûkat içerisinde
Allah’a inanmış tüm müminler Allah’ın 99 isminin tecelli dairelerine kendi
idrak seviyelerince zikrederekten istifade etmekte. Böylece her bir mümin gücü
ölçüsünce maneviyatta hissesine düşen payı kadar hayat bulmuş olur. Malumunuz, Allah adı tüm 99 ismin tamamını kapsayan
tek isimdir. Yani bu demektir ki, Yüce Allah’ı sırf Lafza-i Celal ismiyle de
(Allah adıyla) anmak 99 ismin tamamını
anmak gibidir. Şayet Esma-ül Hüsna isimlerinden biri veya birkaçı zikredildiğinde
ise 99 ismin tamamını kapsamayıp sadece zikreden üzerinde zikredilen ismin mana
ve ruhu tecelli edecektir. Nasıl mı? Şayet
bir mümin Yüce Allah’ın 99 isimlerinden:
-Es-Selam isminin mana ve ruhuna sadık
kalaraktan halis niyetle zikrettiğinde bu ismin tecellisi olarak selamete ermiş
olacaktır.
-El- Hâkim isminin mana ve ruhuna sadık
kalaraktan halis niyetle zikrettiğinde bu ismin tecellisi olarak had hudud bilip
bilhassa Allah’ın kullar üzerindeki hakkını gözetecek bir hal üzere olacaktır.
-El-Rezzak isminin mana ve ruhuna sadık
kalaraktan halis niyetle zikrettiğinde bu ismin tecellisi olarak maddi ve manevi
rızık endişesine kapılmayacaktır.
-El-Settar isminin mana ve ruhuna
sadık kalaraktan halis niyetle zikrettiğinde bu ismin tecellisi olarak kendi
dışında mümin kardeşlerinin kusurlarını görmez olacaktır.
İşte bir mümin sıralanan bu isimlerin
hangisini anarsa ansın sadece andığı o isimlerin mana ve ruhuyla cilalanmış
olur. Hele birde o müminin Allah’ın isimlerini hakkıyla yâd ettiğini bir
düşünün eninde sonunda Kur’an ahlakıyla boyanacağı muhakkak. Aksi halde Allah’ı
hakkiyle zikretmeyen bir müminden güzel ahlak çıkmaz. Ama şu da bir gerçek, biz
aciz müminler olarak Allah adını hakkiyle anmadığımız halde bir bakıyorsun Yüce
Allah (c.c) ‘Er Rahim’ isminin tecellisi olarak bizleri merhametiyle affedebiliyor.
Bu yüzden müminler olarak Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Kaldı ki kâfirler
bile Yüce Allah’ın ‘Er- Rahman ve Er-Rahim’ isminin tecellisinden istifade edip
dünya nimetlerinden faydalanabiliyor. Keza bu istifade edişe tüm biyolojik âlem
ve tüm kâinatta dâhildir. Hem nasıl
dâhil olmasın ki, baksanıza tüm kâinat ve tüm biyolojik âlem (canlı âlem) Allah’ın 99 güzel
isimlerinin yüzü suyu hürmetine habire deveran olmakta. Öyle ki bu kâinat
döngüsü içerisinde yer alan konakladığımız dünyada gezegenlerle birlikte güneş etrafında
halka olaraktan Hayy’dan gelip Hu'ya doğru kıyamet saatine ayarlanmış halde
seyr-i âlem eylemekte. Bu arada jeologlar kaya katmanlarının tılsımını çözmeye
çalışa dursun, şu bir gerçek tüm dünya sathını oluşturan cansız sanılan tüm maddi
elementler bile kendi hal lisanınca zikrederek hayat bulmakta. Ta ki, Yüce
Allah’ın ‘ol’ emriyle bu seyr-i âlem haline dur denilir, işte o zaman her nefis
ölümü tattığı gibi tüm döngü âlem mevcudatta bir gün yok olacaktır elbet. Böylece
o gün tüm mahlûkat kendi ölümünü ve yokluğunu tattığında yegâne ebedi kudret sahibinin
sadece Allah azze ve celle olduğunu ‘Ya
baki entel baki’ zikriyle tasdik eyleyerek son vazifesini icra etmiş olur.
Evet, bir zamanlar gâh ana rahmine düşüp anne
karnında dokuz aylık embriyolojik hayat yaşadık, gâh dünyada gözümüzü açıp
kundakta bebek olduk, gâh emekleyerek buluğa erip genç olduk, gâh çoluk çocuğa
karışıp ihtiyar olduk, derken gâh ölümü tadaraktan yeniden toprak oluverdik. Üstelik
tüm bu oldubitti gâhlar irademizin dışında gerçekleşti hep. Ve ecel kapıya
dayandığında bir baktık ki dünya ile olan irtibatımız bir anda kesilivermiş. Artık önümüzde bu kez bizi kıyamet sonrası bir
başka hayat biçimi karşılayacaktır. Öyle ya, bir zamanlar nasıl ki kendi irademiz
dışında dünyaya gelip hayat bulduysak kıyamet koptuğunda da hiç şüphe yoktur
ki, yine Rabbimizin ‘ol’ emriyle, yani kendi irademiz dışında ahrette dirileceğiz
demektir. Böylece huzura çıktığımızda
dünyada ne ektiysek mizan terazisinde Yüce Allah’ın ‘El Adil” ismi tecelli edip
ya cennette hayat bulacağız ya da cehennem azabı bir hayata duçar olacağız. Neyse
ki, cehennem hayatı yaşayan mümin kullar tüm günahlarının cezasını çektikten sonra
dönüp dolaşacağı yurt cennet vatan hayat olacaktır. Malum cehennemden ebedi
olarak hiç çıkmayacak olanlar sadece kâfirler olacaktır.
Evet, her dem canlar yeniden canlanır. Seyri
âlem eylediğimiz dünyanın bir yüzü Napolyon’un ifadesiyle para para diye
inlemekte adeta. Öteki yüzü ise ahrete yönelik olarak Yunusçasına vahdet diye
inlemekte. Tabii bizim tercihimiz paradan yana olmamalı, ebediyetten yana
olmalı. Zira kurtuluşumuz vahdet sırrında
gizli. Öyle ki bu kurtuluş sırrı
Allah’ın 99 isminin tecelli daireleri eşliğinde hayatın her safhasında varlığını
hissettiriyor bile Yeter ki, Yüce Allah’ın isimlerinin ilahi tecelli
dairelerine her daim yüzümüzü çevirelim, bak o zaman kurtuluşa erip iki cihanda
saadete ermek her an mümkün. Zira ‘Esma-ül Hüsna’mız fani dünyadan kurtulup ebedi
saadete açılan tek kapımızdır. Hiç
kuşkusuz O’ndan geldik dönüş yine O’nadır. Baksanıza dünyaya konuk oluşumuz
bile Yüce Allah’ın isimlerinin yüzü suyu hürmetine bir var olmaktır. Belli ki kal-u
beladan anne karnına düşüşümüz, anne karnından bu dünyaya gelişimiz ötelere yol
almak içindir. Dahası bu dünyada gözünü
açan can konuklar dünyada ne ekerse onu ahrette biçmek için konuk olmakta. Zira dünya ahret için hazırlanmış bir
tarladır. O halde daha ne duruyoruz Allah adını dağa, taşa, suya, hatta
kalbimize işleyip (ekip) anmayacağız da
peki ya ne zaman anacağız. En iyisi mi ecel kapıya dayanmadan bir an evvel Yüce
Allah’ı sıkça analım ki bu sayede Esma-ül Hüsna isimlerini tek kelimede, yani
Lafza-i celal isminde birleştirip kalbimizde ‘Allah’ diye zikretmiş olalım.
Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi Lafza-i Celal zikri Allah’ın tüm 99
ismini kendinde toplayan bir zikirdir. Şayet oldu ya Yüce Allah’ı zikretmekten
nefsimize ve şeytanın oyunlarına yenik düşüp gafil avlandıysak, bari hiç
olmazsa Allah adının anıldığı bir mecliste hasbelkader bulunduğumuzda, ya da
bir başka mekânda Allah adını işittiğimizde
‘Celle Celalühu' ve ‘Teâlâ’ demekten geri kalmamış olalım. Belli
mi olur, bir bakmışsın Yüce Allah’ı tasdik mahiyetinde böylesi bir anmak bile bizim
kurtuluşumuza kapı aralayan bir ilaç olabilir her an.
Sakın ola ki, isimleri anmakta neymiş
deyip es geçmeyelim, bilakis her şeyde olduğu gibi bir bilene danışaraktan
isimlerin hakkını vermek gerekir. Yani Esma-ül Hüsna isimlerini vird edinmeye
talip olunduğunda ehline danışıp ona göre zikretmelidir. Aksi halde kaş yapıyım
derken göz çıkarabiliriz. Bikere isimde olsa her şeyden önce dikkat gerektiren
hususlar söz konusudur. Mesela Allah’ın sıfatlarını insana atfen
kullanıldığında kendimizden değil Yüce Allah’ın bizim üzerimizdeki ilahi tecellisi
olarak düşünmek hiç şüphe yoktur ki dikkat gerektiren bir husustur. Zira Allah’ın
sıfatlarının kullar üzerindeki tezahür etkisi sınırlı olup izafidir. Allah’ın
zati sıfatları ise ne ezelde ne de sonradan yaratılmış değildir, başlangıcı ve
sonu olmaksızın ezelden ebede an be an hazır ve nazır olarak vardı zaten. Keza Allah’ın
görmesi bizim görmemiz gibi olmayıp vasıtasızdır. Dahası Allah’ın bir göze ihtiyacı
olmadığı gibi üstelik kıyas kabul etmez eşi ve benzeri olmayan bir görmektir bu.
Hiç kuşkusuz işitmek gibi diğer sıfatlarda öyledir. Derken Rabbul Âlemin bu
hususlarda şu ayet cellilesiyle hükmünü şöyle ortaya koyar da; “O’nun
benzeri hiç bir varlık yoktur. O her şeyi işiten ve görendir.” (Şura,11)
Evet, yaratılan kâinatta her ne varsa
Rabbul Âleminin isminin tecelli dairelerinin yansımasından başka bir şey
değildir. Her şey O’ndandır, dönüş yine O’nadır. Ancak burada Allah’ın zati
sıfatları ile bizim üzerimizdeki tecelli eden sıfatlarını birbirine
karıştırmamak gerekir. Mesela bizim hayatımızla Allah’ın hayatı bir değildir. Çünkü
Allah’ın hayat sıfatı zaman ve mekândan münezzehtir. Asla O’nun misli
düşünülemez, O zatıyla vardır zaten. Allah ‘ol’ (kün) deyince her şey
oluverir. Hiç kuşkusuz tüm kâinatın idari hâkimi ve tasarrufatı da O’na ait bir
melekedir. Her kimde ne mülk varsa, bilsin ki edindiği mülk sadece emanetten
ibaret bir mülktür. Bakın Yunus ne
diyor:
“Mal
da yalan,
Mülkte yalan,
Var
biraz da sen oyalan.” Yunus deyişinde haklıdır elbet. Nasıl haklı olmasın
ki, bikere her şeyi yoktan var eden Rabbul
Âlemindir. Hiç kuşkusuz O (c.c) aynı zamanda her şeye de gücü yetendir, ancak
onun güç sıfatı bizim gücümüz gibi değildir. Her kim ki kendine güç atfedip gücü
kendinden bilirse Allah’la yarışmak gibi olur ki, Allah muhafaza bu tutum insanı
küfre götürür.
Malum
Allah ile kul arasında var olan yetmiş bin hicab perde vardır. Ancak burada perde ifadesi Allah’ın Esma'sı ve
sıfatlarının tecelli daireleri manasına bir ifadedir bu. Şu da var ki Yüce
Allah’a ulaşmada her bir perdeyi aşmak için zikrimizi İsmi Azam duasıyla
desteklemekte gerekir. Zira İsm-i Azam isimyle
müsemma en büyük isim demek, bu nedenle tüm esma-i ilahiyeyide içine alan bir
isimdir, böylece bu duanın yüzü suyu hürmetine tüm insanlık hayat bulmuş olur. Nasıl
hayat bulmasın ki, azamet ancak O’na
mahsustur. Ki, Kur’an‘da bu husus “En
güzel isimler Allah’ındır” diye
buyrulmakta. (Araf/179)
Anlaşılan o ki, kâinatta olan bitene akıl sır ermiyor. Kaldı ki bizim bilmemiz Allah’ın bilmesi gibi
değil, bizim bilmemiz ‘her şey zıddıyla bilinir’ çerçevesinde bilmektir. Nitekim
çirkinlik sıfatı halk edilmeseydi güzellik nedir bilemeyecektik. Bu yüzden
Allah (c.c) kulları için tezat kanunu halk etmiştir. Halk etmiş ki iyi kötüden
ayırt edip doğru yolu bulabilsin. Hiç kuşkusuz gayret bizden Tevfik Allah’tandır.
Şu da var ki, O dilemeyince hiç bir kul hidayete eremez. O’nun iradesiyle her
şey bilinip öyle yol alınır elbet.
Allah’ın konuşması ezelidir, tabiî ki, konuşması bizim ki gibi değildir. Dil
sadece O’nun tercümanı bir tezahürdür. Dahası İlahi kitaplar ezeli kelamın
tecelli daireleri hükmünde önümüze konulan sahifelerdir. Belki de Rabbimizin Tur-i Sina’da Hz. Musa ile
kelam etmesi Musa’nın nezdinde elesti bezminde ruhlara hitap ettiği manayı hatırlayalım
diyedir. Ki; Yüce Rabbimiz kendisinin bilinmesini murad ediyor, böylece tüm mahlûkata
kendi kelamıyla emir yüklüyor, hitabını bildirip yürürlüğe koyuyor. Yüce Allah ezeli
ilmiyle ezelde ne takdir etmişse hükmüyle vakit gelince var edip devam
ettiriyor, ya da yok ediyor.
Var oluş ve yok oluş hayatın bir gerçeği. İnsanoğlu
bu varoluş ve yok oluş döngüsünde hakikati aramaya koyulduğunda bir icat
bulduğunda sadece icat bulmuş olur, yani Allah’ın yaratmış olduğu bir icadı ya
da bir kanununun açığa çıkarmış olur, asla kanun icat etmiş olamaz. Bir başka ifadeyle insan bu buluşu ile
yaratmış olmuyor, tam aksine kanun koyucunun varlığını seziyor. Yaratıcılık sadece
Allah’a mahsustur, insana sadece yaratılmış
kanunları bulmaya çalışıp tefekkür etmek düşer. Hem biz kim yaratmak kim, akıl
melekesini kullarına lütfedende Allah’tır. Aklımızı kullanabildiğimiz ölçüde
bir şeyleri keşfedebiliyoruz. Üstelik akıllı bir varlık olmamıza rağmen arının
kovanında yaptığı harika sanatı yapmaktan aciziz de. O halde Esma-ül Hüsna’nın tecelli
dairelerinden istifadeyle Allah’ın yarattığı kanunlardan ne çıkarabildiysek asıl
yaratıcı sahibinin Allah olduğunu idrak etmek düşer bize.
Evet, her bir yaratılan eşya anlam yüklüdür, her bir
eşyanın kendine has kanunu ve hakikat perdesi vardır. Bazen duyularımızla,
bazen Kur’an ve sünnetten gelen haberlerle, bazen de akıl yürütmeyle eşyanın
dilini çözmeye çalışırız. Peki ya hayvanat âlemi? Malum, hayvanattan meralarda kırlarda
bayırlarda otlayan koyunlara baktığımızda onca otlayaraktan dolaşmalarına rağmen
ne eşyanın dilinden anlamaktalar ne de antik eserlerden. Anlayacakları tek şey
otlamaktır. Besbelli ki; yaratılan her şey insan için yaratılmış. Niye
derseniz, tefekkür edip kulluk yapalım diye elbet. Tefekkür dağarcığımız olmazsa
bizimde koyundan hiç farkımız kalmayacaktı. Hiç kuşkusuz insan cümle âlem
içerisinde en mükemmel şah eserdir, yani Eşrefi Mahlûkat şah eserdir. Madem
öyle, “Kendini bilen Rabbini bilir” ilahi kelama kulak vermemiz icab eder.
Buna mecburuz da. Zira insanın dışında tüm mahlûkatın bilme yükümlülüğü yoktur.
Baksanıza güneş aydınlatmasına aydınlatıyor ama ne için aydınlattığını bilmekten
aciz, üstelik kendisinin güneş olduğunu da bilmez. İşte bu noktada insanı tüm
yaratılmış mahlûkattan ayıran en can alıcı nokta kendini bilmesidir. Bu yüzden insan
için âlimlerin bir kısmı küçük âlem derken, bir kısım ulemamızda insanı büyük âlem
olarak ilan etmiştir.
Âlem, Allah’tan gayri bütün varlıklara
verilen bir isimdir. Cisimler, cevherler, madde, hava, hareket her ne akla
gelirse bu kapsama girer. Fakat Allah’a âlem diyemeyiz, ancak şey diyebiliriz.
Zira şey varlıktır, var olandır, yani cisimsiz cevhersiz bir şey anlamında zat
mana kastedilir.
Bakınız, merak bu ya Ariflerden bir
zata şöyle sual tevdi etmişler;
-Rabbinizi
nasıl bildiniz?
O
zat ise şu müthiş cevabı vermiş;
-Rabbimi Rabbimle
bildim.
Evet, ne müthiş sözdür bu. Hakeza Rabbimi
Rabbimizle bilmek manasına bir başka güzel deyişi bir yaşlı ihtiyarın yaşadığı
bir hadisede de görebiliyoruz pekâlâ. Nasıl mı? Şöyle ki;
Günlerden bir gün etrafında pür dikkat
kesilen kalabalık eşliğinde ünlü bir âlim yolda geçerken, insanların etrafında
dört döndüğünü gören ihtiyar kadın merak edip;
-Bu kalabalık neyin nesi diye
sormuş.
Derler ki:
-O; Allah’ın
birliğine 1001 delil olan meşhur âlimimizdir.
Tabii bu
durum yaşlı kadının taaccübüne gidip:
-
Demek ki onun Allah’ın birliğine 1001 tane şüphesi var ki ortaya delil (ispat)
koymuş, bense Allah’a delilsiz inanıyorum diye söylenince, bu söz âlimin hoşuna
gitmiş, ellerini açıp:
-Allah’ım
senden şu ihtiyar kadının imanı gibi saf duru bir iman ve kalp istiyorum diye
dua eder. Ve etrafındakilere dönüp:
- Gelin hepimiz bu yaşlı anne
gibi iman yürekli olalım temennisinde bulunur.
Velhasıl;
her şey O’nun Esma’ül Hüsna’sıyla güzeldir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4154/esma-ul-husna
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder