SELİM GÜRBÜZER
Tabiî ki imtihan hayatın bir gerçeği. Zaten
Yüce Allah’ın hikmetinden sual olunmayacağına göre cilve-i rabbaniye imtihanı
bunu gerektirir. Mesela tasavvufi hayatta da bir Şeyh, cilve-i rabbaniyenin bir tezahürü olarak sofisini
her an imtihana tabii tutabiliyor. Niyedir derseniz, hiç kuşkusuz sofisinin hak
ve hakikat yolunda ilerleme kaydetmesi içindir elbet. Ancak günümüz dünyasında zaman
artık iman kurtarma zamanı olduğu içindir öyle herkesi imtihana tabi tutmak pek
mümkün gözükmüyor. Ki, tüm dert dava ümmeti
Muhammed’in kurtuluşu olunca ister istemez irşad hadisesi de iman kurtarmaya
yönelik olmakta. Nitekim Şah-ı Hazne
(k.s) “Bu zamanın sofileri eleğin
içindeki daneye benzerler, elenince dökülmesi an meselesidir” derken bu
gerçeğe işaret etmiştir. Hakeza Gavs-ı Bilvanis-i (k.s)’de bu işaret
doğrultusunda “Bu zamanda bir imtihan
etsek imanını kaybedecek çok sofi var” gerçeğine parmak basmıştır. Gerçektende öyle değil midir, eskiden malum her
gelen hemen tarikata kabul edilmezmiş, ancak bir takım imtihanlardan geçtikten
sonra dergâha kabul edilirmiş, şimdi Gavs-ı Bilvanisi (k,s)’de aynısını yapmış olsa
tarikatta bir kişi kalmaz. Öyle ya, bu zamanda bir müntesibinin imanını kurtarmaya
vesile olmak o müntesibinin yetişmesine yönelik nefsini imtihana tabi tutulmasından
daha evla bir iştir. Artık zaman bunu
gerektirmektedir çünkü.
İlla bir imtihandan söz edilecekse de, bu zamanın
sofisinin imtihanı da tuttuğu dalı bırakıp bırakmayacağına bağıl olarak kendini
gösterecektir. Şayet sofi tuttuğu dalı bırakmayacaksa ne ala, bırakacaksa da kendi
bindiği dalı kesmiş olur. Yani kendi kendinin imtihanı aleyhine vuku bulur. Asla
sadatların bu imtihanda en ufak bir dahli olmaz. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s)’ın
bu hususta “Tuttuğumuz eli bırakmayız, bırakacağımız eli de tutmayız” derken bu gerçeğe vurgu yapmıştır. Nasıl ki bir çoban sürüsüne sahip çıkmak
zorunda kendini hissediyorsa, Sadatlarda sofilerine karşı aynı hissiyatla ve
aynı hassasiyetle sahip çıkmaktalar. Yeter ki, sofi tuttuğu dalı elden
bırakmasın gerisi gelir elbet. Aksi halde sürüden ayrılanın kurt kapması
kaçınılmazdır.
Evet,
imtihan bir zamanlar hayatın hemen her safhasında var olan bir gerçekti. Ama
gelinen noktada artık amel noktasında değil,
iman noktasında imtihan vardır. Baksanıza bu zamanda değil tarikata
girmek, tarikata inanmak bile keramet olarak
addedilmekte. Öyle ki, bu meyanda Cüneyd-i Bağdâdî (k.s) der ki: "Bu
tarikata (bu kapıya) inanmak bile keramettir." Hatta bir vasiyetinde
"Bu taifeye ve bu taifenin sözlerine inanan birisini görürseniz, bana da
dua etsin" dileğinde
bulunmuştur. Gerçektende günümüzde İslam’ın
kıt olmasını göz önünde bulundurduğumuzda bu sözün ne anlama geldiğini şimdi
daha iyi anlıyoruz. Dolayısıyla günümüzde ameli noktada imtihanın sürdürebilirliğinin
imkânı kalmamıştır diyebiliriz pekâlâ. Öyle bir haldeyiz ki, artık günümüzde
Allah yolunda samimiyet testinden geçip de bu tür imtihanları verecek ortalıkta
babayiğit pek gözükmüyor. Hani eskiden olsa amenna derdik, malum her tarafta
İslami hassasiyet tavan yapmış durumdaydı. Şimdilerde ise İslami hassasiyet hak
getire, hemen her şey yerle yeksan olmuş
durumda, bu yüzden hak ve hakikat yolunda imtihanı kaldıracak adam sayısı neredeyse
yok denecek kadar azdır dersek yeridir. Öyle
ki hafif esen rüzgârdan bile devrilecek adam sayısı çok vardır günümüzde. Nitekim
bir gün Seyda-i Tahi (k.s), Gavs-ı Hizânî (k.s), sofiler ve oğulları hava açık kırda
bayırda bir yolda giderlerken, bir tarafı sarp kayalık olan yere geldiklerinde büyük
bir kaya parçası ansızın aşağıya doğru paldır küldür yuvarlanıveriyor. Tabii can
derdi, sofiler o an tüymüş. Üstelik Seyyid Sıbğatullah Gavs-ı Hizânî' (k.s)’in oğulları
da buna dâhil. Fakat Seyda-i Tahi (k.s) bundan istisnadır. Seyda-i Tahi bakmış ki, koca bir kaya parçası
Gavs-ı Hizânî (k.s)’in üstüne geliyor, o an şöyle düşünmüş: "Belki bu
kayayı durduramam amma, hiç olmazsa yavaşlatıp Gavs-ı Hizânî (k.s)’ın zarar
görmesini önlerim. Gerçektende bu düşünceler eşliğinde pat diye kendini kayanın
önüne atmış da. Tabiî Gavs-ı Hizânî (k.s) büyük bir zat, Allah’ın izniyle bir
nazarla kayayı durdurduğunda şöyle demiş:
- "Bakınız, öz çocuklarımız bile
bizi bırakıp kaçtılar. Amma Seyda-i Tahi öyle değil, bizi kendi öz canından daha aziz bildi.
Elbette ki o bize öz çocuklarımızdan daha yakındır."
Evet, taş bahane, imtihanı kazanansa Seyda-i
Tâhî (k.s)’den başkası değildi. Böylece altın silsilede yerini alır da.
Şükürler olsun ki, günümüzde böyle zor
imtihanlardan geçmiyoruz, yoksa bizim halimiz nice olurdu. Zaten her attığımız adımda nefsimize yenik
düşmekteyiz, şeytanda tuzak kurup habire
kapana sıkıştırmakta, birde bunun üstüne tasavvufi hayat içerisinde imtihan
edildiğimizi düşünün hepten harab vaziyette olurduk.
Malumunuz, Atamız Hz. Âdem (a.s)’ın cennet vatanda
yasaklanmış ağacın yemişinden yemesiyle birlikte insanlığın ilk imtihan tohumu vuku
buldu. Ardından dünyaya indiğimizde ise:
-İbadetlerle imtihan,
-Haramı helali işleyip işlememekle alakalı
imtihan,
-Her türlü bela ve musibetlere karşı
sabredip sabredememe gibi bir dizi peşi sıra imtihanlar birbirin takip etti. Ta
ki kıyamet kopuncaya dek bu imtihan silsilesi sürecek de. Kaldı ki konuk
olduğumuz dünyanın kendisi zaten bir imtihan meydanıdır, dolayısıyla bu
meydanda bir dizi imtihanların sürmesi gayet tabiidir. Bakınız Derviş Yunus Emre’miz
aslı vatan cennet özlemiyle dünya kafesinde kendini haps hissedip:
“Karlı
dağları mı aştın,
Derin
ırmaklar mı geçtin,
Yârinden ayrı mı düştün,
Niçin
ağlarsın bülbül hey” diyerekten bülbül
misali inlemekten kendini alamaz da. Aslında bu dizeleri kendi ruh dünyamıza uyarladığımızda
ise ilahi huzura ne yüzle çıkacağımızın bir haykırışı olarak inlediğimiz
görülecektir. Baksanıza her tarafımız dökülür biçare bir haldeyiz. Üstelik dost kapısından gidecek ne başka bir
yurdumuz var ne de başka tutunacak bir dalımız. Her halükarda Yaradanın
rahmetine ve merhametine sığınmak tek teselli kaynağımızdır elbet. O halde Allah’tan
umud kesilmez deyip son nefese dek yeise kapılmamak düşer bize. Nasıl ki çıkmamış candan ümit kesilmez ya,
aynen öylede son nefese dek ilahi merhametinden ümit kesilmez. Yeter ki, Yüce
Allah’ın her türden yarattığı maddi ve manevi çiftlerden ders çıkarmasını
bilelim hayırlar feth olup şerlerin defolacağı muhakkak. Nasıl hayırlar feth
olunmasın ki, bikere Yüce Allah her şeyi
iki kutupluluk üzere yaratmış ki, iyi ile güzeli, hayırla şerri birbirinden ayırabilelim. Derken bu sayede kıymet bildiklerimizin zıttına
bakaraktan kendimize çeki düzen verebiliyoruz. Öyle ya, hastalık olmasa
sağlığın kıymetini nasıl bilebilirdik ki. Bakınız seferden sefere koşturan
Kanuni Sultan Süleyman en son seferine hasta haliyle çıkmasına çıkar ama
Zigetvara bakan tepeye kurduğu çadırında takip ettiği savaşın zaferini ve
kalenin fethini görmek nasip olmadan gözlerini kapayacaktır. Böylece kendisinin
dile getirdiği ‘Halk içinde muteber bir
nesne yok devlet gibi, olmaya devlet
cihanda bir nefes sıhhat gibi’
veciz sözlerle bir nefes sıhhatin asıl kıymet değer devlet olduğunu
idrak etmiş oluruz.
Allah Teâlâ’nın her şeyi çift
yaratması, hele bilhassa hayrı ve şerri
halk etmesi kulun imtihanına yönelik bir yaratılış gayenin bir gereğidir.
Yaratılış gayemizden maksat ise Allah’a abd olmaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus
yaradılış gayemiz ile vasıtaları birbirine karıştırmamaktır. Hiç kuşkusuz
yaratmak fiili Allah’a aittir, yaratılanı yaratılış gayesi doğrultusunda icra
etmekse kula ait bir fiildir. Yüce Allah’ın hayır ve şerri yaratması demek, asla
kulun sorumluluktan sıyrılması demek değildir. Bilakis Rabbul âlemin kuluna
bahşettiği cüz-i ihtiyari kullanma gücüyle yapacağı Salih amellerinden dolayı
rızasına mazhar kılacağı, ya da tam aksine
kulunun yapacağı kötülüklerden dolayı da azabına müstahak kılacağı demektir. Gerçektende
cüz-i ihtiyarımız olmasaydı imtihandan bahsetmek anlamsız olurdu. Nitekim Yüce Allah bu hususta şöyle beyan
buyurur da: “Ona iki yol göstermedik mi?” (Beled-10), “...Sizi bir
imtihan olarak kötülükle ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize
döndürüleceksiniz” (Enbiya 33), “Eğer Rabbin dileseydi elbette
yeryüzünde kim varsa hepside iman ederlerdi” (Yunus, 99).
Evet, öyle anlaşılıyor ki, imtihan hayatın gerçek yüzüdür. Hayatta asıl önemli olan başımıza gelebilecek
her türlü çilelere karşı göğüs gerip Yunusça
“kahrın da hoş lütfün da hoş” diyebilmektir. Unutmayalım ki çile çekmeden vuslata
erişilmez. Yüce Allah mümin kuluna çile verdiği zaman biliniz ki ya günahına
kefaret olsun diyedir ya da günahı yoksa manevi makam alması içindir. Kaldı ki,
ayetle sabit şer bildiklerimizin altında hayırda olabilir, ya da hayır bildiklerimizin altında şerde
olabiliyor. Nitekim Kur’an’da zikrolunan
“Bir şeyi sevip istediğiniz halde o
da hakkınızda şer olur” (Bakara, 216) ayet-i celile bunu teyid ediyor
zaten. Bize düşen neyin hayır neyin şer olduğunu araştırmak değil, şu fani dünyada yaşadığımız müddetçe pek çok
imtihanların altından alnımızın akıyla çıkamasak da en azından Yüce Mevla’mızın
kullarına fırsat olarak sunduğu bilhassa Leyle-i Kadir ve Berat gecelerini fırsata
dönüştürmek olmalıdır. Ki, Yüce Allah bu mübarek geceleri biz aciz kullar için tövbe
ederekten kurtuluşumuza vesile olacak pek çok fırsatlar sunarken, veli ve evliya kulları içinde makam almalarına
vesile olacak pek çok fırsatlar sunar.
Madem
Yüce Allah (c.c) mümin kulları için pek çok fırsatlar sunmakta, o halde daha ne
duruyoruz bir an evvel Peygamber kavlince; “Bu gece Allah halkına bir göz
atar. Müminleri bağışlar, kâfirlere mühlet verir. Kin ve haset sahiplerini dahi
hallerine terk eder, ta ki o hallerini terk edinceye kadar..” denen kurtuluş fermanımızı
ve beratımızı alma
vaktidir.
Malumunuz, Berat gecesi aynı zamanda
hüküm gecesidir. Her şey zıddı ile kaim olduğu gibi aynen bu gecede de
dargınlık - rıza, kavuşmak-kavuşmamak, saadet bulma - saadetten mahrum kalmak gibi
ikili öğelerle hakkımızda hüküm verilir bile. Yani bu demektir ki, kulun dünyada yaptığı müsbet ve menfi
eylemlerine bağlı olaraktan hüküm gecesinde (karar gecesi) berat almak da vardır ters yüz olmakta. Şöyle
ki:
Kimi huzurda kabul görürken, kimi de
kovulmayla karşı karşıya kalmak vardır,
Nice gülen vardır ki; ölümle birlikte yüzü
solmak vardır, nicesi de ölümle birlikte
Allah’a vuslat vardır,
Nice ev hayaliyle yaşayıp da, tam anahtar
teslimi alacağı anda sahibine nasip olamamak vardır, nicesi içinde dünyada mekân
ahrette iman vardır,
Nice kul vardır ki; sevap bekler haldeyken
karşısına ceza olarak çıkmak vardır, nicesi içinde hiçbir beklenti içerisine girmeksizin
‘ilahi ente maksudi ve rıdaike matlubi’ cümlesinin mana ve ruhuyla şereflenmek
vardır,
Kimi cennet bekler haldeyken karşısına cehennem
olarak çıkmak vardır, kimi de dünyada
abd olmanın ve emr olunduğun gibi dost doğru ol hükmün bilinciyle hareket
ettiği içindir sırat köprüsünden hızla cennete varmak vardır,
Kimi vuslat (kavuşma) beklerken, karşısına
ayrılık çıkmak vardır, kimi içinde Mevlana’nın deyişiyle şeb-i arus vardır,
Kimi mülk beklerken bir bakmışsın helakle
karşılaşmak vardır, kimi içinde Allah’ın adaletinde huzura ermek vardır vs.
Velhasıl-ı kelam; hayatın her alanında cilve-i
Rabbaniye hâkimdir. Ne mutlu Allah’ın adalet terazisinde Allah’ın kendisinden
razı olacağı kurtuluş fermanı berat alana...
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4122/imtihan-hayatin-bir-gercegi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder