İNSANLIĞIN KURTULUŞU
SELİM GÜRBÜZER
Aslında hümanizm Rönesans’la ortaya atılan
ve çağdaş laisizm kılıfı altında bize yutturulmaya çalışılan bir kavram. Dahası
insanlıktan nasibini almamış sözde insan sever insanların insanı hayvan sever
ölçüsüne indirgemenin adıdır hümanizm. Eeeh batılılar ne yapsın, yitirmiş oldukları
inançlarının yerini dolduracak bir şeyler kalmayınca, sonunda tutunacak dal olarak içi boş hümanizmi
buldular. Peki, bu kavrama tutundular da ne oldu, huylu huyundan vazgeçmez misali dünyanın değişik
ülkelerinde döktükleri kanlarla tutundukları kavramın bir kılıf olduğu ortaya
çıktı. İşte Bosna, işte Çeçenistan, işte Karabağ, işte Filistin, işte Afganistan,
işte Irak ve Suriye’de mazlum insanlar üzerinden akıttıkları kanlar bunun en bariz
göstergesi zaten. Şimdi sormak
gerekir, bugüne dek işledikleri
cinayetlerle dosyaları bir hayli kabarık olmasına rağmen, nasıl olurda hiç
utanmadan sıkılmadan bize insanlık (hümanistlikten) dersi vermeye
kalkışırlar doğrusu şaşmamak elde değil. Oysa buna kargalar bile güler.
Hem onlar
kim bize insanlık dersi vermek kim. Bikere bizim insanlık anlayışımızı ölçecek
şimdiye kadar daha henüz bir alet keşfedilmedi. Ancak şu kadarını diyebiliriz
ki, bizim insanlığımız batılılar gibi pragmatist menfaat ilişki ağına dayalı
insanlık değil, bilakis demin dedik ya
ölçülemeyecek derecede karşılıksız sevgi üzerine dayalı bir insanlık anlayışıdır.
İşte bu anlayışın gereğidir ki, insanı Allah’ın mukaddes emaneti olarak görürüz.
Böyle görmeye mecburuz da. Çünkü Yüce Allah (c.c), yarattığı tüm mahlûkat
içerisinde sadece insanı ‘eşref-i mahlûkat’ olarak ilan etmiştir. Ama bu demek
değildir ki, her insan baş tacıdır. Öyleleri de var ki şeytana pabucu ters
giydirirde. Hele insanoğlu yaratılışının başlangıcında ki safiyetinden git gide
uzaklaştıkça artık o safiyetin yerini şeytanlaşmış egemen güçler aldı
diyebiliriz de. Güç derken, elbette ki kastımız onlara güç atfetmek değildir.
Biz biliyoruz ki gerçek kudret ve güç sahibi sadece Yüce Allah’tır. Bunun
dışındaki güçler tali ve suni olup keramet kendinde menkul güçlerdir. Dikkat
ettiyseniz güçleri sahip oldukları silahlardan, haksız beslendikleri ekonomik kaynaklardan, üstün
performansa sahip propaganda malzemelerinden ve küresel boyutta istihbarat ağlarına
sahip olmalarından gelmektedir. Dedik ya sakın ola ki buradan onlara güç
vehmettiğimiz anlaşılmasın, tam aksine asıl amacımız onların korkak yürekli olduklarının
delili diyebileceğimiz onca güç gösterisi donanım ve teknik şova ihtiyaç
duyduklarını vurgulamak içindir. Oysa gerçek güç sahibi tüm bunlara ne tenezzül
eder ne de ihtiyaç duyar. İhtiyaç duyacağı tek şey insanı yaşatmaktır. İnsanı
yaşatan gücün devleti de yaşar, yaşatanı
da yaşar. Yok, eğer böyle bir yaşatma ve yaşama diye bir dert tasa yoksa
biliniz ki bu kafa yapısı sadece korkak yüreklilere has bir kafadır. Bize ancak cesur yüreklilik yaraşır,
dolayısıyla bizim korkak yüreklilerle işimiz olmaması icab eder. Ama ne zaman ki teknik şov egemen güç hale
geldi, maalesef gelinen noktada cesur yüreklilikten eser kalmadı da. Bakın, Köroğlu ne de güzel dile getirmiş “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” diye, aynen
öyle de Vahşi Batı da teknolojik donanıma ulaştı ulaşmasına ama dünyanın hemen
her karış toprağında kan dökmediği yerde kalmadı diyebiliriz. Bu nasıl
teknolojik üstünlükse masum insanların üzerlerine fütursuzca bomba
yağdırabiliyorlar. Tabii yüreklerinde zerre miskal aşk ve sevgi taşımayan bu korkak
yüreklilerden başka bir şey beklemek hayal olurdu. Bakmayın siz öyle Vahşi Batının
üst perdeden ikide bir ahkâm kesip insan haklarından ve özgürlüklerden dem
vurmalarına, bu tamamen şimdiye kadar
işledikleri insanlık cinayetlerini örtbas etmek için ileri sürdükleri sloganik söylemden
başka bir şey değildir. Nitekim ‘Yeni Dünya
Düzeni’ sloganını irdelediğimizde altından kan ve gözyaşı çıkmakta hep. Vahşi
batı kan ve gözyaşı dökerek insanlığı hizaya getire dursun, bize Yunuşçasına aşk ve sevgiyle insanlığın kurtuluşuna
vesile olmak düşer.
Bakın, hayvan hayvanlığıyla kurtulurken,
insan da ancak ilahi aşk ve sevgiyle yoğrularak kurtulabiliyor. Nasıl ki bir
insanı öldürmek tüm insanlığı öldürmek gibiyse,
bir insanın kurtuluşuna vesile olmak da tüm insanlığı kurtarmak gibi bir
büyük ecir getirici kapı olabiliyor.
Düşünsenize bir insanın kurtuluşuna vesile olduğumuzda aynı zamanda o
insanın insanlığına kavuşmasına da vesile olmuş oluyoruz. Madem öyle, sözde
insanlıktan dem vuran hümanistlere bir çift sözümüz olmalı. Ve bu insan kasabı cellâtlara
inat şöyle seslenmeli: Ey insan avcısı karanlık
güçler! Artık kirli ellerinizi insanlığın üzerinden çekin. Masum insanların
yakasından düşün ki, tüm insanlık ruhunun susuzluğunu giderecek kaynaklara
yönelebilsin. Daha hale gözünüz doymadı mı ki; bir yandan moda bahanesiyle defileler
tertipleyip kadını cinsel meta ve sömürü aracı hale getiriyorsunuz, diğer
yandan da tüm insanları tüketim çılgınlığıyla sarhoş edip telef etmeye devam ediyorsunuz.
Bırakınız hayvan hayvanlığıyla kurtulsun insan insanlığıyla. Ne hayvanı
insanlaştırmaya çalışın ne de insanı hayvanlaştırmaya. Şayet bu uyarılarımızı
dikkate almazsanız biliniz ki er geç yüce Allah (c.c) ‘mazluma umut, zalime
korku’ salacak gönüllü fedailerini her devirde çıkardığı gibi bu devirde de
çıkarıp üzerinize salacaktır.”
Evet, sakın ola ki sözde insanlıktan dem vuran
hümanistlerin cilalı boyalı laflarının cazibesine kapılıp kurtuluşumuzu onların
reçetelerinde aramayalım, zaten bizi kurtuluşa erdirecek reçete Müberra dinimizin
öğretilerinde ziyadesiyle mevcut. Dolayısıyla Batı kim bize reçete sunmak kim,
bikere Batılı filozoflar ne maddede ki mekanizmi, ne bitkideki tropizmi, ne hayvandaki
içgüdüyü, ne de insandaki ruhi melekeyi kavrayabilmiştir. Şimdi nasıl olurda
bunlar bize yol gösterebilir ki. Nitekim
Seyyid Ahmet Arvasi “Peygamber ve velilerin
ellerindeki sıcaklığı filozofun soğuk ellerinde bulamazsınız. Filozoflar
kesrette bunalırken, Peygamberler tevhit de mutlu olurlar” derken kurtuluşa
ermenin ancak vahyin ışığında soluklanan Peygamber kavlinde olduğuna vurgu
yapmıştır. Böylece batılı feylesoflar kesrette oyalanıp detaylarda boğulurken, Peygamber
kavlince hareket eden bu ümmetin bilge ulemaları da İslam’ın o engin deryasında
çokluk içerisinde vahdete yol almakla kurtuluşa ermişlerdir. Allah korusun bilge
âlimlerimiz aksi istikamette bir yol takip etseydiler belkide kendi kafalarına
göre suni bir din icad edip kendileriyle birlikte tüm ümmetin helakine sebep
olacaklardı.
Bakınız Auguste Comte kendi mantığından hareketle
insan ruhunda var olan özgürlük tutkusunu kollektif ruhun bir ürünü olmasına
bağlaması hem materyalistlerin ekmeğine yağ sürmesine hem de bu arada ‘İnsanlık dinin’den bahsedip suni din icad
etmelerin yolunu açmıştır. Allah aşkına, bu nasıl pozitivist akımsa, suni bir
din icad edecek kadar basitleşebiliyorlar. Batılı filozoflar insan ruhunu hiçe
sayıp türlü zırva tevil yollara sapa dursunlar, şunu iyi bilsinler ki bu tür
sapkınlıklarla bizim akaidimizi bozamayacaklardır. Bizim İslam akaidimizde tek
mutlak varlık ‘Yüce Allah’tır, Yüce Yaratıcının dışında her şey masiva olarak
addedilir. Dolayısıyla hiç boşa kürek sallamasınlar bize masivayı asla ilah
olarak yutturamazlar. Hele hümanizm ve hoşgörü kılıfı altında yutturacaklarını
sanıyorlarsa büyük bir yanılgı içerisindeler. Peygamberimiz (s.a.v) “(Feraset
sahibi, akıllı, olgun) Mü’min aynı delikten
iki defa sokulmaz, ısırılmaz” (Buhari, Edep, 83 Müslim, Zühd, 63) beyan buyurmakla zihnimizi açıp mü’min olan
gerçekten ısırıldığı delikten bir daha girmez. Girse de o bir defaydı. İşte gördük hoşgörü kandırmaca oyunları 15
Temmuz gecesinde milletin iman dolu göğsüne tosladığında kendisine kâinat imamı
sıfatı altında ulûhiyet isnad edilen Pensilvanya kaçağı hain papazın o sahte
kucaklayışı, yüzünde ki o sahte ağlamaklı vaaz gözyaşları yerle bir yeksan oldu
da. Bu demektir ki; sahtelik bir yere kadar sürdürülebiliyor. Nitekim akaidi
sağlam bu milletin derin irfanına tosladığında ne olduğunu gördük, bir anda
maskeleri düşüp kendilerini ele vermiş oldular. Hiç kuşkusuz bu beklenen
kaçınılmaz akıbetti, sahici bir hareket olsalardı asla akıbetlerinde rezil
rüsva olmayacaklardı. Öyle anlaşılıyor ki, Allah’ın rızası dışında faaliyet
gösteren hangi akım olursa olsun eninde sonunda tarihin harabelerine
gömülmekten kendini kurtaramamakta. Ama hakikat öyle değildir, nasıl ki güneş balçıkla sıvanamayacağı gibi
hakikatte perdelenemiyor. Her ne kadar tarihte medeniyetimizle insanlığa ışık
olup sonrasında düşüşler yaşasak da üzerimize yeniden hakikat güneşi doğduğunda
bir bakıyorsun yeniden dirilişe geçebiliyoruz. Zira Yüce Allah’ın vaadi var:
“Nurumu tamamlayacağım” diye. Dolayısıyla bizim düşüşümüz ile “her şey güzel
olacak” sahte sloganla umut tacirliği yapanların, sahte kucaklayıcıların ve Vatikan
diyalogcuların düşüşleri birebir aynı olmayacağı muhakkak. Birinde 15 Temmuzda
olduğu gibi düştüğümüzü sandıkları yerden kıyama kalkıp Yenikapı ruhuyla yeniden
diriliş vardır, diğerinde ise milletin irfanına ihanet etmenin ne demek
olduğunun bedeli olarak tarihin harabelerine gömülmek vardır. Kökü dışarıda Batının
kilise papazlarını, kardinallerini, fundamentalistleri örnek alıp FETÖ ihanet şebekesi
elebaşını kâinat imamı olarak ilahlaştırırlarsa olacağı buydu. İşte Yüce
Allah’ın hikmeti bu ya, hele balon şişmeye bir görsün hemen iğnede peşinden
takip eder. Nitekim işi zıvanadan çıkarma noktasına geldiklerinde o balon ellerinde
patlar da. İşte ellerinde patlayan bu balonu şeytani üst akıl allayıp pullayıp
içimize attı da ne oldu, en nihayetinde
hevesleri kursaklarında kaldı ya, bu onlara büyük bir ibretlik ders olması açısından
kara kara düşündürmeye yetti bile. Umarız
bu ümmetin irfanını arkadan hançerlemeye bir daha kalkışmaya tevessül etmezler.
Üst akıl artık anlamalı, nihai kazananın şeytanın sahte gülen yüzü değil,
hakikat güneşi Yusuf Yüzlüler kazanır hep. Ne diyelim, işte görüyorsunuz kökü dışarıda ki akımlarla ‘al
takke ver külah’ ilişkisine girip Batılı feylesoflarla, papazlarla dinler arası
diyalog ilişkisine girenlerin acı akıbeti hep böyle sonlanmakta. Oysa biz biliyoruz ki gerçek âlim bir şahsiyet
olsaydı asla bu tür karanlık işlerde rol almazdı. Allah’a şükürler olsun
ki, hala bu ümmetin içerisinde sayıları
azda olsa gerçek ehlisünnet âlimlerimiz var da bu sayede ne A. Comte’nin
insanlık dinine, ne Spinoza’nın panteizmine, ne de batının şusuna busuna kendimizi
kaptırıp göz kırpmıyoruz. Nasıl göz kırpalım
ki, bikere ta baştan Batı düşüncesiyle doku uyuşmazlıklarımız söz konusudur. Kaldı
ki Peygamber izini iz süren ulemamız vahyin ışığında teslim olmuş akılla
insanlara rehber olurken filozoflar da sadece sırf kuru akılla rehber
olmaktalar. Oysa akıl bir yere arkadaş, aklında
giremeyeceği sahalar var. Hele akıl sahasının dışına at oynatmaya kalkıştığında
rehber olmaktan çıkıp insanı şüphe girdabı içerisinde vehme sürükleyeceği an
meselesidir diyebiliriz. Vehme düşmemek için neydik edip akıl melekemizi vahyin
ışığında, yani Kur’an’ın ifadesiyle akl-ı selim hale getirmek gerekir. Öyle ya,
kalbin kumandasında işleyen akıl melekesini vahyin ışığında akl-ı selim meleke
hale getirmek varken, aklı positivizm kuşatması altında şüphe girdabında boğdurmak
niye?
Hele aklımız akl-ı selim hale gelmeye
bir görsün, filozofların sıkça düştüğü şüphe
bataklığında debelenmeyeceğimiz gibi her karşılaşacağımız vakaya eşyanın dili
veya gözüyle değil vahyin ışığıyla analize tabi tutarız da.
Peki, eşyanın diliyle konuşan akıl bize bir gün yön
vermeye kalkıştığında ne olur? Olacak olan besbelli eşyanın donuk yüzünde her
şeye şüpheci gözle bakıp psikolojimiz ve ruh sağlığımızın altüst olacağı
muhakkak. Ruh sağlığı altüst olan bir insanın bir halini düşünün, ne sözü özüne
uyar, ne de özü sözüne uyar. Tamamen
denge ayarları bozulduğundan kendisi olmaktan çıkar da. Her ne kadar Sigmund
Freud, İd (alt ben) ve süper ego (üst ben) arasındaki kavgaya son verecek ego (ben)
dengesinden söz etmiş olsa da onunda açmazı
hakiki ruh gerçeğini idrak edememiş olmasıdır. Kaldı ki, Freud’un “İd, süper ego ve ego” diye ortaya attığı kavramlar bizim Ehlisünnet İslam
âlimlerince izah edilen Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame ve Nefs-i Mutmainne kavramlarından
başkası değildir. Tabii kendisinin İslam tasavvufundan bihaber olması hasebiyle
nefsin mertebelerini ve ruhun keyfiyetini bilmemesi son derece gayet tabii bir
durumdur. Zaten İslam’dan haberdar olmuş olsaydı kendisinin insan egosunun yani
nefsin üç değil yedi evrelik bir aşama olduğunu kavramış olacaktı. Ama bu demek
değildir ki egoyu kavramakla İd (alt ben) ve süper ego (üst ben) arasındaki kavga sona erip yeniden denge
ayarımız sağlanacak. Oysa kavramak başka bir şey, kavradığını uygulamak başka bir
şeydir. Dolayısıyla kavgaya son vermenin yolu bildiğini tatbik etmekle mümkün
olabiliyor. Yani teori pratiğe geçerse ancak o zaman bir anlam ifade etmekte,
bunun dışında lafügüzaftır. Nitekim insanoğlu nefis terbiyesi aşamalarını tek
tek aştığında idrakine açılan ruh penceresinde birtakım şeylerin nuraniyet kesb
ettiğini ve kendisinde şu üç bilinçlenme gelişim kaydettiğini müşahede eder de:
-Allah'a bakış
tarzında bilinçlenme,
-Eşyaya bakış
tarzında bilinçlenme,
-Kendine bakış tarzında bilinçlenme.
İşte bu bilinçlenmelerle
birlikte Freud’un ego dediği bizimde
adına nefis dediğimiz nefsin sırasıyla Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i
Mülheme, Nefs-i Mutmaine, Nefs-i Radiye, Nefs-i Mardiyye ve Nefs-i Kamile
mertebelerinden geçip hak ve hakikat yolunda ıslahı gerçekleşip vuslat hâsıl
olur da. Yeter ki bir insan, canı gönülden Allah’ın ipine sımsıkı sarılsın, bak
o zaman Allah adı anıldığında yüreğinde nurlar saçılır da. Öyle ki mutmaine ve huzura
ermiş kalbin eşyaya bakışı değişeceği gibi donuk ve matlaşmış eşyanın sırlarını
çözebilecek noktaya ulaşır bile. Derken “ilim
kendin bilmektir” gerçeğini idrak etmiş olup eşyanın esaretinden kendini
kurtarmış olur. Kaldı ki, kendini bilen burnu bir karış havadakiler gibi ego
dünyasında yüzmeyip, Rabbini ‘kendini bilme’ ilmiyle (marifet ilmiyle) bilir
de. Böylece marifet ilmi sayesinde yüzünü Allah’a çevirip gerçek hürriyeti
eşyada değil Allah’a kul olmakta bulur. O halde daha ne duruyoruz, şimdi tamda Allah’tan başka tüm iç ve dış
sahte putlara meydan okuma zamanıdır. Allah korusun ha bugün ha yarın derken ertelemeye
kalkışırsak onlar bu arada boşluktan istifade edip hürriyetimizi elimizden almaya
kalkışacaklardır. Dolayısıyla her an
uyanık olmaya mecburuz.
Evet, gerçek özgürlükten söz edebilmek için maddeye
köle olmamamız icab eder. Nasıl ki, bir insanın onuru ayaklar altına
alındığında hür olmanın kıymeti o an daha iyi idrak ediliyorsa, aynen öyle de bir insan kendi olmaktan çıkıp
nefsinin kölesi olduğunda da ruhen özgür olmanın kıymetini o an idrak etmiş
olacaktır. Hele ki bu özgürlük cephede düşmanın esaretinden kurtulmaktan daha
çok kıymet ifade edecektir. Ne mutlu vaktinde kıymet bilene. Öyle ya, iş işten geçtikten sonra ruhen özgür olmanın
kıymetini bilsek ne bilmesek ne... Kaldı ki bizim liberalistler gibi bana
dokunmayan bin yıl yaşasın kafa yapısıyla işi yarına bırakma cinsinden ‘Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’
şeklinde bir vurdumduymazlık içerisine girme lüksümüz ve kaybedecek zamanımız
yoktur. Böyle bir mantık garabetine asla dinimiz cevaz vermez de. Hem kaldı ki ‘Mevlam kayıra saldım çayıra’
anlayışından kim ne bulmuş ki bizde bulalım, bu anlayış düpedüz insanlığa
başıboş sürü muamelesini reva görmek olur. Başıboş sürü olmamak için hürriyetimizi
mutlaka Allah’a kul olmakta aramalı. Aman dikkat, başıboşluk aynı zamanda anarşizme ve tüketime
davetiye çıkarmak demektir. Umut edilir ki, insanlar vahşi kapitalizmin ürettiği
başıboş düzene başkaldırıp tüketim çılgınlığından, maddi ihtiraslardan, sahte mabutlardan ve anarşizmden kurtulabilsin.
Kurtulmalı da, çünkü insan gerçek hürriyetin
tadını ancak Allah’a abd olmakta bulabiliyor. Böylesi bir hürriyette köleler
sultan olur da. Ne diyelim, işte görüyorsunuz köleyi halifeye eşit kılan gerçek
özgürlük budur. Madem öyle gelin İlay-ı kelimetullah
zikrini kalbimizde yüceltip tüm sahte putlara başkaldıralım ki, Allah (c.c) “Ben insanları bana ibadet etsinler diye
yarattım” buyruğunun yerine getirmiş olalım. Öyle ibadet edelim ki “Onlar ne
ticaret ne de alışverişin Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât
vermekten alıkoymadığı insanlardır” ilahi fermanının gereği olarak
hayatımızı zikirle donatmış olalım. Buna mecburuz da. Çünkü Bezm-i eleste “Elestü Bi Rabbikum” (Sen bizim Rabbimizsin)
sözünü vermiştik. O halde daha ne
duruyoruz, vakit sözümüzü yerine getirme vaktidir.
Bilmem şunu hiç kendi kendimize sorduk
mu, niye İmamı Gazali “İnsan dış gözü
ile bakar, iç gözü ile görür” diye demiş diye. Düşündüğümüzde bu özlü sözden
öyle anlaşılıyor ki; eşyaya bağımlılık
insanın iç gözü karartmakta. Hani hep denilir ya ‘dışı seni yakar, içi beni
yakar’ diye aynen dış ve iç gözde bunun gibi bir şeydir. Madem öyle, eşyanın
donuk yüzü bizi yakmaması için dış ve iç bakış tarzımızı değiştirmemiz şarttır.
Nasıl mı? Şayet hem eşyanın hem dünyanın peşinden koşmayıp dünya ve eşya bizim ardımızdan
koşacak hale gelirse elbette ki dış gözümüzle bakar ve iç gözümüzle de görür konuma
gelmemiz her an mümkün. Nitekim tasavvufi hayat yaşayanlarda bunu pekâlâ
görebiliyoruz. Bu nedenle tasavvuf ilmi ledün ilmi olarak karşılık bulur. Öyle
ya, madem kâinatta zerreden kürreye her ne varsa kendi hal lisanıyla Allah’ı
anmak için vardır, o halde biz ne güne duruyoruz, hazır önümüze ledün ilmide
konulmuşken bu fırsatı niye kaçıralım ki. Hele insan ki diğer mahlûkatlar
arasında eşrefi mahlûkat varlık olarak ilan edilmiş, dolayısıyla bizim daha çok
zikretmemiz gerekiyor ki kurtuluşa ve felaha erebilelim. Bakın önümüze iki
seçenek konulmuş, ya nefsin hevasına kapılıp
şeytana uyacağız ya da ruhun sesine kulak verip Allah’a itaat edeceğiz. Çünkü insan yaratılış itibariyle bir yönüyle
balçığa, diğer yönüyle de nur’a meyilli olarak yaratıldığından bu seçeneğin
önümüze konulması gayet tabiidir. Eğer yaratılış çamur mayamızı cilalayıp
kalaylamak diye bir derdimiz varsa bu ancak Allah’a hakiki manada kul olmakla
ruhen yükselebiliyoruz. Bunun dışında bir yol takip etmek beraberinde ruhi
çöküntüyü doğuracağı muhakkak
Evet, yaratılış mayamız iki kutup üzerine kodlanmış
ve bunlardan biri iyiliği telkin eden meleki kuvvet, diğeri ise kötülüğü telkin
eden şeytani kuvvettir. İşte bu iki kuvvetten cüz-i irademizi melek-i kuvvetten
yana kullandığımızda biliniz ki kurtuluşa ve felaha ereceğiz demektir, yok eğer
tercihimizi şeytanı kuvvetten kullanacaksak vay halimize, biliniz ki hayvandan
da daha aşağı esfel-i safilin mertebesine düşeceğiz demektir.
Maalesef, iki kutup arasında gelgitlerimiz ve
ikilemlerimiz sıkça tekrarladıkça ömrümüzü heder etmekteyiz, bu yüzden
istikamet sahibi olamıyoruz. Yine de her şeye rağmen zararın neresinden
dönersek fayda var düşüncesinden hareketle bir an evvel ‘gün bugündür’ deyip
gelgitlerimize son verme vaktidir. Son verelim ki, ömrümüzün geri kalan
kısmında ecel kapıyı çaldığında son nefesimizi hüsnü hatime ile
sonlandırabilelim. Dolayısıyla ümidimizi yitirmemek gerekir. Çünkü melekler son
nefese dek insan ruhuna iyilik kuvveti emdirmek için vardır. Malum şeytan ise son
nefeste imanımızı çalmak için vardır. Hatta şeytan son nefesi de beklemez, insanın kanında her daim dolaşır dururda.
En iyisi mi biz ‘hiç ölmeyecekmişiz gibi dünya için, yarın ölecekmişiz gibi
ahret için çalış’ hükmünce her an tedbiri elden bırakmadan kurtuluşumuzu
Allah’a abd olmakta bulalım.
Velhasıl-ı kelam; Allah’a abd olalım ki kalpler Allah’ın zikri
ile huzur bulup kurtuluşa erebilelim.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder