GÜNAHIN MERKEZİ NEFİS Mİ?
SELİM GÜRBÜZER
Bir insan evliya da olsa günahtan masum
değildir.
Günahın merkezi neresidir diye soru
sorulsa verilecek cevap; hiç şüphesiz nefistir. Malum, günahlar ruhumuza adeta
zakkum zehir etkisi yapıp vücut dengemizi hem madden hem manen sarsabiliyor.
Hele bir insan nefsin hevâsına kapılıp günah işlemeye görsün ruha kuvvet veren
kalbimizin üzerini siyah zift kaplayacağı muhakkak. Böylece kalb ilahi feyze
kapalı hale gelmiş olur.
Hiç şüphesiz nefse en cazip gelen fiil
günah işlemektir, dolayısıyla bize düşen bir nefsin bu hevesini boşa çıkartmak
olmalıdır, aksi halde başımızı bin bir türlü musibetlerden kurtaramayız.
Bakınız Allah Teâlâ bu hususta ne buyuruyor:
“Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük
günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere koyarız” (Nisa,31).
Evet, Rabbimizin emri gayet net çok
açık ortada, günah kirine bulaşmamak
gerektiği gibi nefsin hevâ ve heveslerine yenik düşüp günah işlediğimizde ise
büyük bir pişmanlıkla tövbe etmemiz gerekir. Zira Allah sonsuz merhamet
sahibidir, her halükarda rahmeti bol,
merhameti sonsuz Yüce Allah’ın affına mazhar olmak için merhametine sığınmakta
fayda var.
Malumunuz günahlar büyük ve küçük
diye iki kategoride tasnif edilir. Hatta İsmail Hakkı Bursevi (k.s) bir
eserinde on üç büyük günahı şöyle sıralamışta:
-Şirk,
-Haksız yere
cinayet işlemek,
-Anne ve
babaya asi olmak,
-Cihaddan
kaçmak,
-Dinde olmayan
bir şeyi göstermek ve itikad etmek, yani bidat işlemek,
-Mescidi-i
Haramda küçük de olsa günah işlemek,
-İçki içmek,
-Fiili
livatada bulunmak,
-İffetli
kadınlara zina iftirasında bulunmak,
-Öksüz ve
yetim malını haksız yere yemek,
-Yalancı
şahitlikte bulunmak,
-Faize
bulaşmak vs.
Öyle anlaşılıyor ki, pek çok günahlarla
karşı karşıyayız, her an bu günahların büyük bir kısmı üzerimize sıçrayabilir,
bu kaçınılmaz. Burada önemli olan
işlediğimiz günahlardan büyük pişmanlık duyabilmektir. Yok, eğer pişmanlık
duymayıp birde bunun üstüne keyif çatıp katmerli bir şekilde günah işlemeye
devam edilirse asıl tehlike burada gizlidir.
Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.v) “Günahına pişman olan Allah’ın
rahmetini, kendini beğenen ise O’nun
gazabını bekler”; “Günahlarından tövbe eden kimse günahı olmayan kimse
gibidir” (Taberani) diye beyan buyurmaktalar.
Tabii günahlarla ilgili hadis-i şerifler
bunlarla sınırlı değil, devamı var
elbet. Bakın, Rasulüllah (s.a.v) tüm
bunlara ilaveten daha ne beyan buyurmaktalar bir bir görmekte fayda var elbet;
- Kıyamete yakın zina, faiz ve içki
salgın hale gelir (Taberani).
-Günahlarınız göğe dayanacak kadar
kötülük işleseniz de sonra tevbe etseniz yine Allah tevbenizi kabül eder (İbn-i
Mace).
-Can boğaza dayanmadıkça Allah kulun
tevbesini kabul eder. Kul günahlarını koruyucu meleklere vücudunun azalarına ve
yeryüzünde ki iz ve belirtilerine unutturur da kıyamet günü, günahlının hiç şahidi olmaksızın Allah’ın
katına çıkar (Isfahani).
-Cennetin sekiz kapısı var, yedisi
kapalı ve biri güneş batışından doğuncaya kadar tevbe için açıktır. (Taberani).
Bir Hadisi Kutside ise Yüce Allah (c.c)
“Ululuk ridam, azimetde gömleğimdir. Bunların birinde bana ortak çıkanı hiç
aldırmadan belini kırarım” buyuruyor.
Bilindiği üzere dünyada iken nefsine
uyanlar mahşer günü kıyametin dehşetinden pişman olacaklar, öyle ki o gün insan
kendi kendine:
-“Keşke toprak olsaydım (toprak olsaydım da bu hallere düşmeseydim)”
(Nebe:40) demekten kendini alamayacaktır.
Evet, son pişmanlık fayda vermeyecektir.
Çünkü kıyamet günü insanın ağzı mühürlenip, bütün azaları işlediği günahlara
şahitlik edecek, o gün sadece doğruluğa geçit verilecek. Nasıl ki yılan yolda kıvrım kıvrım ilerleyip ancak
deliğine gireceği esnada dosdoğru girmek zorunda ya, aynen öyle de bir kulda
dünyada binbir türlü kıvırmalarla pek çok şeyden sıyrılsa da, ancak kıyamet
günü gelip çattığında artık kıvıramayıp ilahi huzura çıkacağı esnada dosdoğru
olmak zorunda kalacaktır. Yani huzurda tüm günahlarını dosdoğru bir şekilde
itiraf edecektir. Böylece fermanda yüzüne dosdoğru okunacak. Huzurda asla
eğriliğe, zikzaklığa ve kıvrımlığa ödün verilmeyecektir.
Madem öyle, bu dünyada nefsin elinde
oyuncak olmadan bir an evvel Allah’ın lütfettiği faziletlere erişmek esas
olmalıdır. Zira Allah’ın yüz rahmeti vardır sadece bir rahmeti dünyaya
inmiştir, doksan dokuzu ise kıyamette Peygamberimizin ümmeti için saklanmıştır.
Düşünsenize bu dünyada pay edilen bir rahmet,
ahrette doksan dokuz rahmetle birleşip yine yüz rahmet olacak. İşte
Nebiyyi Ekrem hürmetine birleştirilen bu rahmet deryası içerisinden
Peygamberimizin yüzü suyu hürmetine ayrılan pay yarın yevm-i kıyamette Allah’ın
ikramı olarak ümmetin imdadına yetişecektir.
Hiç şüphesiz, emr olunduğumuz üzere dosdoğru
olmak çok mühim bir fermanımızdır. Ki, bu fermanın birinci hikmet dayanağı hilafsız
düşünme becerisidir, ikinci iffet dayanağı şehvani arzulara gem vurmaktır, üçüncü
sabretme dayanağı öfkelenmemektir, dördüncü adalet dayanağı ise hem madden hem de
manen dengeyi sağlayabilmektir.
Evet,
adaletin tesisi için maddi ve manevi dengeleri sağlayabilmek iyi hoşta,
şu da var ki, içinde bulunduğumuz şu ahir zamanda dengeyi
sağlamak pek kolay gözükmüyor, Hele etrafımıza şöyle bir baktığımızda denge
menge hak getire, artık her şeyin çivisi çıkmış durumda. Tüm bu olumsuz manzaralar
bize dünyanın sona doğru yaklaşıldığını gösteren işaretlerdir. Sanki mahşerde
herkesin nefsi nefsi dediği bir kıyamet gününü yaşıyoruz. Nitekim seyr u süluk idmanında epey ter döken
bir sofi, elinden gelen çabayı gösterip
hal ve ahvalini Gavs-ı Bilvanisi’ye açtığında:
-Kurban!
Vird, hatme, rabıta iyi hoşta,
ama gel gör ki vird yarım, hatme yarım, rabıta yarım, hemen her şeyim
yarım yamalak seyretmekte, bu ne iştir?
diye sorar.
Gavs-ı Bilvanisi (k.s), bu samimi itirafın üzerine şöyle der:
-Sofi haklısın,
artık ahir zamandayız, bizim ki sadece idaredir, artık tam hidayet
kalmamıştır, hidayeti amme’yi tam olarak
Mehdi (a.r) tamamlayacaktır.
Evet, acı ama gerçek, her işimiz yarım
yamalak, yine de her ne kadar zaman
nefsi nefsi zamanı da olsa çoluk çocuğumuzun kurtuluşuna yönelik Kur’an ahlakı
üzerine yaşaması için çaba sarf etmek gerekir.
Hele ki ailenin reisi konumdaysak sırf kendimizi kurtarmak yetmez çoluk
çocuğumuzu hak yola yönelmesi içinde çaba sarf etmek vaciptir, aksi halde bunun
vebalini ahirette ödeyemeyiz. Malum ailenin birinci derecede reisi konumunda
olan bir baba dinimizin emri gereği çoluk çocuğunun akıl baliğ olana dek, yani
on beş yaşına kadar dini terbiyesinden birinci derecede sorumlu tutmuştur. Hatta
bu arada her ne kadar ‘zaman nefsi nefsi zamanı’ olsa da bir mümin kendi ve
çoluk çocuğunun dışında konu komşu tanıdık tanımadık her kim varsa hak ve
hakikat yolunda yoldaş olmalı da. Çünkü birbirimize yoldaş olmakla da yarım
yamalak her işimizi tam hale getirmek pekâlâ mümkün. Yeter ki, yoldaşlığımız nefsimizin hevâsına kapılaraktan
zail olmasın gerisi gelir elbet. Keza bu
arada bir ihmal etmeyeceğimiz diğer husussa tevbe zırhımızdır. Ne de olsa ömrümüzden giden gitmiştir, geçmiş
kayıp zaman için tek yapmamız gereken Allah’tan mağfiret dileyip can-ı gönülden
tevbe etmektir. Bunun dışında geçmiş kanayan yaralarımızı saracak bir reçete de
gözükmüyor zaten. O halde bize şuan
elzem olan geçmiş günahlarımıza tevbe edip gelecek içinde nefsimizi ıslah etme
çalışmalarına hız verip Allah’a hakiki manada kulluk etmek olmalıdır. Ki, Yüce
Allah Teâlâ nefis hususunda kullarını “Muhakkak ki, nefis kötülüğü emredicidir” (Yusuf:53)
ayeti celilesiyle uyarmakta da.
Evet, sakın ola ki nefis için hava cıva
deyip işi hafife almayalım. Bakın bir
kâfir, Rasulüllah (s.a.v)’in “Her kim ki nefsiyle mücadele eder, nefsinin
arkasından gitmezse o kimse keşif ve keramet sahibi olur” hadisi şerifini
nefsinde tecrübe etmeye başlayıp üç beş ya da yedi sene devam ettikten sonra
bazı haller zuhur eder ve keşfi açılır da. Bu durumu etraftan müşahede edenler
nasıl olurda bir kâfir keramet sahibi olur şeklinde kafa karışıklığı
yaşarlar. Neyse ki bu kafa karışıklığına
son verecek bir âlim bu işi halletmek için kâfirin kapısına dayanırda mesele
aydınlanmış olur. Şöyle ki alim zat kâfirin kapısına dayandığında kendisine şu
suali tevdi eder:
-Söyle bakalım sen ne yaptın da böyle bir
keşif ve keramet sahibi oldun?
Kâfir
der ki:
-Ben peygamberinizin nefsine
muhalefet edenin keşfi açılır manasına gelen hadisini bizatihi nefsimde tecrübe
ettim, ne olduysa ondan sonra oldu.
Âlim:
-Madem öyle diyorsun, o halde sana bir
teklifimiz var, bakalım o zaman dediğinde ne kadar samimi olup olmadığını anlamış
oluruz.
Kâfir:
-Söyleyin neymiş o teklifiniz bir görelim.
Âlim:
-Kelime-i Şahadet getirin. Bakalım sende
buna muhalefet var mı?
Kâfir: Peki, dedikten
sonra yaklaşık bir saat inzivaya çekilip nefis muhasebesine girdiğinde nefsinin
buna alabildiğince direnç gösterip iman etmek istemediğini görür. Ve böylece her defasında olduğu gibi yine
nefsinin zıddına bir davranış sergileyip Müslüman olmakla şereflenir de.
İşte görüyorsunuz nefsin zıddını yapmak bir
kâfirin hidayetine vesile olacak bir durum ortaya çıkarabiliyor. Nefis
hususunda pür dikkat olunması gerekliliği şundan besbelli ki, Şeyh Muhammed Diyâeddin
Nurşînî (k.s) gibi büyük bir zat bile dualarında “Ya Rabbi! Beni nefsin azgınlık
zamanına bırakma” demeyi ihmal etmezdi. Gerçekten de öyle değil mi, Muhammed
Diyâeddin Nurşînî (k.s)’ın şimdi tam da işaret ettiği nefsin azgınlık
dönemlerin eşiğine gelmiş durumdayız. Her ne kadar eskiden bir lokma bir hırka
hayatın çilesi çok olsa da nefis o kadar azgın konumda değildi. Düşünsenize
eskiden gidilecek yerin konumuna göre bir yerden bir yere gitmek aylar, hatta
seneleri bulmaktaydı. Kimi yaya, kimi
at, eşek ve deve sırtında ancak gideceği yere varabiliyordu. Günümüzde öyle mi,
ne aylık, ne haftalık ne de senelik
yolculuklar söz konusudur, artık saatlik, dakikalık lüks ve konforlu gelişmiş
ulaşım araçlarla gideceğimiz yere çok rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Evet, teknoloji çok büyük nimettir, elbette ki
bu inkâr edilemez bir gerçek, ancak şu
da var ki, teknolojik imkânlar müsbet
yönde kullanılmazsa tüm dakikalık ve saatlik lüks ve konforlu hayat tarzı
nefsin azgınlaşmasını da beraberinde getirdiği muhakkak. Öyle ki, bu tarz üzerinde
bir değil, bin düşünülmesi gereken bir
konudur bu. Hatta bir başka açıdan da meseleye baktığımızda, Peygamber kavlince
dile getirilen ‘nefisle olan mücadelenin en büyük cihad olduğu’ hükmün teknolojik
çağda çok daha büyük önem kazandığını müşahede edebiliyoruz.
Nefis öyle bir şey ki, lüks ve konfor hayat içerisinde
kimi zaman soy sop faslıyla, kimi zaman kariyer etiketiyle, kimi zaman mal mülkle övünme şeklinde kendini
ele verebiliyor. Nitekim buna örnek olarak medresede eğitimi gören iki arkadaş
kıssasından söz edilir ki, bu kıssada sözü edilen o iki arkadaştan biri avamdan,
diğeri ise Ehlibeyt neslinden Seyyid biridir. Her iki arkadaşta medrese
eğitimini başarıyla tamamlayıp icazet aldığında bu kez tasavvufi seyr-i suluk eğitimine
koyulacaklardır. Derken seyr u süluk eğitimin sonunda seyyid olan halifelik
alamazken diğer arkadaş halifeliği alır duruma gelir. Tabii, seyyid bu durumu
içine sindiremez, için içini yer. Böylece şeyhinde izin alıp memleketine çekip
gider. Güya memleketine gittiğinde
kafasını dağıtacağını düşünür, oysa düşündüğü gibi olmaz, kendi nefsiyle baş
başa kaldığında; sürekli acaba benim günahım neydi ki arkadaşım halifelik alır
da ben alamadım gibi sorularla kendini meşgul ettikçe daha da bir nefsi kabarır
hale gelir. Neyse ki, baktı bu iş böyle
evde kara kara düşünmekle olmayacak kendini sokağa attığında biraz ileride
duran takva sahibi bir sofiye denk gelir.
Ve sofiye içini dökme ihtiyacı duyar o an. Sofi, seyidin epey derdini dinledikten sonra
ona şöyle der:
-Anladığım
kadarıyla senin derdin davan halifelik alıp ya da almamak değil, asıl dert dava,
sıkıntı nefsinle alakalıdır. Maalesef, Seyyidlik
senin nefsinde enaniyet oluşturmuştur.
Seyyid:
-
O halde söyle bana, bu enaniyetten kurtulmak için ne
yapmam gerekir?
Sofi:
-Yapacağın şey çok basit, var git
şeyhin dergâhına, sabah vaktinde eşiğe
başını koyarsın. Böylece, Şeyh hanesinden dışarı çıkacağı esnada üzerine
bastığında bu arada senin kabarmış nefsin başı da kırılıp ezilmiş olur.
Gerçekten de Seyyid başını eşiğe
koyup Şeyh kapıyı açar açmaz ilk adımında ansızın ayağı takılınca;
-Kim o diye
seslenir.
Seyyid:
Kurban!
Eşiğiniz Ethem der.
Şeyh tebessüm
edip cevaben:
-Ha, şöyle nihayetinde geçte olsa
şimdi nefsini yenmiş oldun, bu eşik sana mübarek olsun deyip halifeliğe hak
kazanır da.
Hakeza nefisle alakalı bir başka kıssayı
da gelin bizatihi Gavs-ı Bilvanisi
(k.s)’ın sofilerine yapmış olduğu bir sohbetten dinleyelim. O sohbette
Gavs Hz.leri özetle şöyle der:
“Bir zaman bir Şeyh vardı, Ramazan
ayı idi. Gittiği yerde çok muhteşem karşılanmayla karşı karşıya kaldığında bir
anda kendi nefsini kabarmış görür. Derhal bu durumda heybesinden çıkardığı bir
ekmek parçasını yiyerekten kalabalığa doğru ilerleyiverir. Ve bu
sayede nefsin mağrurlanmasına geçit vermemiş olur. Derken Peygamberimiz
(s.a.v)’in “Allah’ım beni kendi gözümde küçült, insanların gözünde büyük
kıl” dua ve niyazını bizatihi kendi
nefsinde tatbik etmiş olur.”
Malumunuz, Müberra Dinimizde seferde
iken orucu yemeye ruhsatta vardır, yani sonradan günü gününe kaza edilme
kolaylığı söz konusudur. Dolayısıyla oruç telafi edilebilir ama nefis öyle
kolay kolay telafi edilecek gibi bir mesele değil elbet. İşte benlik davasına
kapılanın hastalığının telafisi zor bir mesele olduğu içindir bu kutsi yolda
asla nefsin istek ve arzularına geçit verilmez. Nitekim Şah-ı Nakşibend (k.s)
sistemleştirdiği bu kutsi yolun yolcularına yönelik şu sohbette bulunur: “Bir
sofi seyr-i süluk yolunda en yüksek makam ve mertebelere erişse bile kendi
nefsini Fravun’un nefsinden yüz derece aşağı görmelidir.” Gerçekten de nefsin
istek ve arzularına yenik düşen bir sofiyi düşünün, hiç kuşkusuz o sofi seyr u
süluk yolunda gerekli istifadeyi elde edemeyecektir. İlla ki, bir insan sofide
olsa sürekli kötülüğü telkin eden nefsin arzularından sakınması gerekir ki seyr
u süluk yolunda ilerleme kayd edebilsin.
Hakeza Şah-ı Hazne (k.s)’ın Gavs-ı Bilvanisi’ye yazdığı mektupta bu
hususla alakalı ifadeye baktığımızda “Bir
sofi nefsini kâfirden aşağı görmelidir” şeklinde dile getirdiği öğüdü bir sofi
kulağına küpe yapmalı ki Allah yolunda vuslata erebilsin. Çünkü Rasulüllah (s.a.v) “En faziletli amel,
nefse zor gelen ameldir” diye buyurmakta.
İşte Şah-ı Hazne (k.s), bu hadisi
şerifi kendisine ölçü aldığı içindir bu hususta hep şöyle der: “Yaptığım her
işte niyetimi Allah rızasına uygun olarak yapmadıkça o işi yapmam.”
Madem, Şah-ı Hazne (k.s) hadis-i
şerifin gereğini yapmış bize de “Her
nefis ölümü tadacak” (Ali İmran 185) ayeti mucibince gelmiş geçmiş tüm
günahlarımıza tövbe edip halis niyetle kendimize yeni bir tertemiz sayfa açmak
düşer. Buna mecburuz da. Zira Peygamberimiz (s.a.v) bu hususta “Âdemoğlu
günahkârdır; günahkârların en hayırlıları ise tevbe edenlerdir” (İbn Mace,
Zühd, 30) diye beyan buyurmuşlardır. O halde, daha ne duruyoruz, tez elden tevbe
edip kendi nefsimizi aşma vaktidir. Düşünsenize Hz. Ali (k.v) hem ‘el-mübeşşerun bi’l cenne aşeretül mübeşşera’
ile müjdelenenlerden hem de ilmin kapısı olmasına rağmen bir bakıyorsun o bile “Keşke annem beni doğurmamış olsaydı”
demekten kendini alamamıştır. O halde, değim yerindeyse bizim etimiz budumuz ne
ki, kendimizi dev aynasında görebiliyoruz. Kaldı ki üç kıtada hüküm süren bizim
ceddimiz, hatta padişahlarımız kendilerini dev aynasında görmemişler ki, bizde
görelim. Şöyle Osmanlı tarihine baktığımızda padişahlarımız selamlığa
çıktıklarında askerine “Mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var” tempo tutturduklarını görürüz. Besbelli ki
padişahlarımız askerine tempo tuttururken tahtını düşünerekten değil, bilakis “Nefsini bilen Rabbini bilir” hükmünü
düşünerekten tempo tutturmuşlardır. Ve bu hükmü her daim baş tacı edinmişler
de. Hem nasıl baş tacı edinmesinler ki, nefsin hevâ ve isteklerine boyun eğmek
padişahları köle yaparken, nefsin hevâ ve isteklerine baş eğmemekse Yusuf yüzlü
Hz Yusuf (a.s)’ı tutsak kaldığı zindandan bir anda Mısır’a Melik Sultan
yapabiliyor.
Nefis ve şeytana boyun eğmemek aynı
zamanda Peygamberimizin sünnetini kendi iç dünyamızda tatbik ve ihya
etmek; sırtımızı Uhud dağına dayamak
gibidir. Yeter ki sırtımızı dayadığımız Uhud dağında okçuların durumuna
düşmeyelim, bak o zaman biz nefse değil,
nefis bize uymak zorunda kalacaktır. Böylece bu sayede gerçek manada hürriyetimizi
elde etmiş oluruz da. Malum, Allah’a abd
olaraktan hür olmak her insana nasip olmayabiliyor. Nitekim öyle peygamberler
gelmiş ancak kendi nefsine söz geçirip hürriyet meşalesi olmuş, öyle peygamberler gelmiş ancak ailesinin
hidayetine vesile olaraktan hürriyet meşalesi olmuş, öyle peygamberlerde gelmiş ki kabile kabile,
kavim kavim hidayetine vesile olaraktan hürriyet meşalesi olmuştur. Derken peygamberlik
silsilesinin en son halkasına Peygamberimiz (s.a.v) dâhil olduğunda ise diğer peygamberlerden
farklı olarak tüm insanlığa hidayet rehberi hürriyet meşalemiz olmuştur.
Peki ya, peygamberlik sonrası? Malum, peygamberlik kapısının kapanmasıyla
birlikte bu kez hürriyet meşalesini Peygamberimizin varisi hükmünde izini iz
süren Rabbani âlimler elden ele taşıyacaklardır. Nitekim elden ele bu meşaleyi taşıyan o kadar
Rabbani âlim yetişir ki, bir bakıyorsun Mevlânâ Hâlid-i Zülcenehayn (k.s) bu kutsi emanetin kıyamete sürdürülebilecek derecede
dört yüz halife kaldırabiliyor, keza İmamı Rabbaninin oğlu da dörtbin tane
halife yetiştirmiştir. İşte görüyorsunuz, kelimenin tam anlamıyla
Peygamberimizin izini iz sürmek denen hürriyet meşalesini elden ele devretmek
hadisesi budur. Şu iyi bilinsin ki, Rabbani âlimler var oldukça insanlığın
hidayetine vesile olacak bu hürriyet meşalesinin kıyamete dek hiç sönmeyeceğine
inancımız tam da. Zira bu kutsi yol
aydınlık meşalelerimizle kat edilebiliyor. Hiç kuşkusuz elden ele devr olunan
bu aydınlık meşalelerimiz bizi en nihayetinde Allah’a ulaştıracak Şeb-i Arus meşalelerinden
başkası değildir. Yeter ki, sefere
koyulduğumuz yolda nefsimizin kölesi değil, Allah’ın kölesi olalım, bak o zaman
sırat-ı müstakim üzere vuslat hâsıl olurda.
Nitekim Şeb-i Arus ölümün en nihai darbe etkisi sinsi nefse ve melun
şeytana olmakta. Nasıl darbe etkisi yapmasın ki, düşünsenize nefis ve şeytan
bir ömür boyu beraber geçirdikleri aynı bedende işleri güçleri hep kötülüğü
telkin etmek olmuş, ama bir ömür sonunda
Şeb-i Arus ölümle karşılaştıklarında büyük bir şok yaşayıp tüm uğraşları yerle
yeksan olabiliyor.
İkili
şer kuvvet şok yaşaya dursun, bu ikili kuvvetten bilhassa nefsi nasıl
tarif ederekten kategorize edebiliriz
denildiğinde, hiç kuşkusuz bunu tarif edip kategorize etmek her babayiğidin harcı olmasa gerektir. Çünkü
nefsin mahiyetine ancak Arifler vakıf olabiliyor. Her ne kadar Kuran’da nefis hakkında pek çok
ayette sıkça bahsedilse de sonuçta nefis denen kuvvet, hayvani nefis ve insani
nefis olmak üzere iki ana başlık altında açıklanmaya muhtaç bir konudur. Biz
sadece okuduklarımızdan anlayabildiğimiz kadarıyla, mesela hayvani nefs
hakkında mülk âleminde yaratılmış bir meleke kuvvet demekle yetinebiliriz. Şayet
bu hayvani meleke ıslah edilir nuraniyet kesb ederse mülk âleminden çıkıp emr
âlemine rücu edebiliyor, böylece yeni vatanı bu kez emr âlemi olmuş olur.
Anlaşılan o ki, hayvani nefsin günah üreten merkez olmaktan çıkıp nuraniyet
kesb etmesi ıslah olmasına bağlıdır. Dahası, insan göğsünde âlemi emirle
bağlantılı nurani letaifler asıllarına dönüş yaptıkça hayvani nefiste bu
döngünün peşine takılmak suretiyle kendi ıslahını gerçekleştirmiş olur. Ki; âlemi
mülkten olan toprak, su, ateş ve hava unsurlar aynı zamanda nefsinde sıfatı
unsurlardır. Şayet bu sıfatlar insan
nefsinde nurani letaiflerin rengine bürünürse biliniz ki o nefis kötülük üreten
merkez olmaktan çıkıp nurani melekiyet kazanacak demektir. Böylece vücutta letaifler işlevlik kazanıp
çalıştığında o insanda tevazu, özü sözü bir, hayâ, doğruluk vs. gibi güzel
hasletlerin yanı sıra ruhunda ilahi aşk pırıltısı parlamış olacağından, böylesi
vücud kafesinin tek egemen gücü âlemi emirle bağlantılı letaifler olacaktır.
Yok, eğer insan göğsünde kodlanmış âlemi
emirle bağlantılı letaifler vücutta silik bir işlevsiz bir vaziyette ise elbette
ki bu durumda böylesi vücud kafesinin tek egemen gücü hayvani nefs olacak
demektir.
Madem öyle, siz siz olun nurani meleki
kuvvetlerin sesine kulak vermeye bakın.
Kulak verilsin ki Allah’a abd olmakla hürriyet fermanımız işlevlik
kazansın. Aksi halde nefse itaat etmekle
nefsin kölesi bir tutsaklıktan kurtulamayız. Maalesef böylesi tutsak bir kölelikte:
-Nefse itaat,
-Şeytana itaat,
-Allah’tan gayri dünyevi sebeplere
itaat,
-Dünyalık için kula itaat,
-Maddeye itaat gibi kötü hasletler söz
konusudur. Oysa hür olmak Allah’a kul
olmaktan geçmektedir. Nitekim böylesi
Allah’a kul olmak özgürlüğünde:
-Amentüye iman etmek,
- İslam’ın beş şartını yerine getirmek,
- Günahlardan el çekmek,
- Derken en nihayetinde nefsimizi ıslah
etmek vardır. Zaten bir insanın nefisle olan cihadında zaferle çıkıp nefsini
ıslah ettiğinde gerçek özgürlüğüne kavuşmuş olacaktır.
Bilindiği üzere cihad denince hep akla savaş
gelmekte. Ve böylesi savaşta Allah için ölene şehit, hayatta kalana da gazi denmektedir. Malum,
Uhud harbinde yetmişten fazla Ashab-ı Kiram şehit olmuşlardı. Sadece Uhud
mu, daha pek çok savaşlarda da şehit verilmişti. İlginçtir Ashab-ı Kiram aralarında onca şehit
vermelerine rağmen Allah Resulü bir savaş dönüşü haremi şerifin avlusunda kendilerine
hitaben “Küçük cihaddan, artık büyük cihada dönüyoruz” denilen bir
harbden söz ettiğinde Ashab ister istemez bu hitap karşısında şaşkınlıktan
adeta dona kalacaklardır. Ve şöyle derler:
-Ya Resulullah! Bundan daha büyük cihad (harb
mı) ne olabilir ki?
Efendimiz (s.a.v) ashabına cevaben şöyle beyan buyurur;
-Bundan daha büyük cihad (büyük harb) nefis ve şeytanla cihad (harb)
yapmak vardır.
Evet, Allah Resulünün beyanlarından
anlaşılan o ki, nefs ve şeytanla cihad yapmak cephede kazanılan savaştan daha evla
cihaddır. İcabında cephede harb yapmak,
duruma göre iki, üç gün, dört gün, bir hafta, bilemedin bir yıl vs
sürerken, nefis ve şeytanla yapılan harb
öyle değil, bilakis bir ömür boyu sürecek bir cihaddır. Öyle ki, bu savaş ölene kadar bir müminin yakasından
düşmez de. Üstelik cephede yapılan harbde düşmanımızı görüp ona göre gardımızı
alabiliyoruz, ama nefis ve şeytan öyle
değiller, her ikisi de görünmez düşmanlarımızdır. Bu demektir ki, görünmez
olmaları mücadelenin de çetin geçmesini beraberinde getirecektir. Dolayısıyla Efendimizin (s.a.v.)’in nefis ve
şeytanla mücadelenin büyük harb olarak ilan etmesi son derece gayet tabii bir
durumdur.
Her ne kadar nefis ve şeytan üzerimize
tank, tüfek silahla gelmeseler de sonuçta karşımızda son derece sinsi bir o
kadarda nerde, ne zaman ne yapacağı belli olmayan her an bizi avlamak için
fırsat kollayan ikili şer kuvvet söz konusudur. Tabii bu demek değildir ki nefis
ve şeytan ikili kuvvete karşı büsbütün savunmasızız. Şayet Peygamber Efendimizin (s.a.v.) beyan
buyurduğu büyük cihad için şeriatın belirlediği farzlardan sünnetlere,
sünnetlerden nafilelere, müstehablardan mendublara her ne fıkhı kaide ve şer’i
kural varsa hepsine harfi harfine riayet edip haramlardan uzak durursak,
biliniz ki tüm nefsanî ve şeytani kuvvetlere karşı savunma hattımız güçlü
olacak demektir. Ama gel gör ki, günümüz dünyasında artık savunma hatlarımız
pek iç açıcı görünmüyor, sürekli alarm vermekte. Bilhassa elinen noktada nefis ve şeytanla
mücadele etme konusunda Ümmet-i Muhammed’in kahır ekseriyasının gerekli
hassasiyet gösterdiği pek söylenemez. Maalesef ümmet olarak çok büyük vurdumduymazlık
içerisindeyiz. Baksanıza ümmetin şu haline, ne cemaatle namaz kılma hassasiyeti
kalmış, ne gece teheccüd namazı kılma hassasiyeti, ne sabah namazına kalkma
hassasiyeti, ne ilmihal bilgisine vakıf olma hassasiyeti, ne de kul hakkı
hassasiyeti. Hiçbirinden zerre miskal eser kalmadı dersek yeridir. Oysa Ümmet-i Muhammed’in bir an evvel
vurdumduymazlığına son verip üzerine serpilmiş olan ölü toprağı mutlaka atması gerekiyor.
Hadi ümmetin bir ferdi olarak üzerimizde ki ölü toprağı atamasak da bari hiç
olmazsa geçmişte yaptığımız kötü fiillerdin dolayı kendimizi kınayacak noktaya
gelsek ne kaybederiz ki, bilakis yaptıklarımızdan, hatta yapacaklarımızdan
dolayı pişmanlık duyacak noktaya gelmekle
çok şey kazanırız.. Zaten bu çizgiye geldiğimizde biliniz ki kötülüğü
emreden nefsi emmare aşamasından, yaptıklarından ve yapacaklarından bin
pişmanlık duyacak donanıma sahip nefs-i levvame aşamasına geçiş yapacağız demektir.
Şayet nefsi emmareden kurtulamazsak Allah muhafaza her an küfür bataklığına
batmamız an meselesi diyebiliriz. Madem
öyle, nefsi emmarenin bir adım ötesinde nefsi
levvame basamağına geçiş yapmamız gerekir. Ki,
geçiş yapacağımız nefsi levvame basamağı bazen Allah’a itaat halleri
bazen de itaatsiz halleri görülebilen bir basamaktır. Her ne kadar bu basamakta bir takım eksiklerin
varlığı ayan beyan ortada gözüksede en azından bir önceki sürekli insana
kötülüğü teşvik eden nefsi emmare’ye göre nisbeten hiç yoktan daha ehven bir
nefis diyebiliriz. Gönül ister ki,
buradan da diğer üst basamaklara geçiş yapıp kalbimizin mutmain hale
geldiği nefis mertebelerine erişmiş olalım. Neden olmasın ki. Yeter ki gayret
edelim, gayret edenden şeytan kaçar da.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3940/gunahin-merkezi-nefis-mi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder