HİZMET NİMETTİR
SELİM GÜRBÜZER
Sırtını
kökü dışarıda küresel güçlere dayayan ve CIA bağlantılı ihanet şebekesi, her ne
kadar hizmet kavramının içini boşaltmaya çalışsa da şunu iyi bilinsinler ki
dünyada Horasani maya ile yoğrulmuş sırat-ı müstakim üzere alperenler ve gazi
dervişler bulunduğu sürece bu hevesleri kursaklarında kalacaktır. Zira bizatihi
gönül verdiğim Horasan-i yolun evliyalarının hayatlarına baktığımızda bulunduğu
devirlerde hep Ümmet-i Muhammed’e hizmet için var olduklarını görürüz. Nasıl
mı? Bikere işe önce kalpleri nurlandırmaya yönelik ‘Lafza-i Celal’ zikrini
talim ettirmeye başlatmalarıyla elbet. Ancak kalbi nurlandırmak iyi hoşta bu
arada nefsi nasıl ıslah edeceğiz sorusu da akıllara takılmakta. İşte bu sorunun
cevabı yine o Horasani Sadatların beyanlarında ziyadesiyle mevcut. Bilhassa Sadatlar
nefsi ıslah etmenin en etkili yöntemin hizmetten geçtiğini belirtmekteler.
Hatta her türlü sofinin bozulabileceğini ancak gazi derviş hizmet sofisinin
bozulamayacağını vurguluyorlar da.
Evet, nefsi ıslah etmek hizmetten geçiyor. Bakın
Hacegan yolunun son halkasında yer alan ve kendini hizmete adamış Gönül Sultanı
Gavs-ı Sani (k.s) ne diyor: “Sadatlar Dini
Mübin İslam’ın içinde Allah’a ulaşmada en kestirme yolu seçtikleri gibi hizmeti
de en öncelikli vazife olarak addetmişlerdir.” İşte hizmeti esas alan bu
müthiş söze rağmen “Hizmet etmek güzel iyi hoşta bu yolun büyükleri zarar
görmesin diye bulunduğumuz konum itibariyle hizmetten geri duruyoruz” diyenler olabiliyor.
Şimdi tam da bu düşüncede olanlar için yine bu yolun Sadatları “Madem öyle iş
yerlerinizde deseler ki namaz kılmayın, bu durumda farz olan namazı terk mi
edeceksiniz?” diye beyanda bulunup gereksiz kaygıları boşa çıkartmaktalar.
Demek oluyor
ki bulunduğumuz konum ne olursa olsun Allah rızasını kazanmaya yönelik her hizmet
nimettir. Kaldı ki yine Sadatlar bir insan sabahleyin uyandığında “Yüce
Allah’ım senin verdiğin rızık için rızanı kazanmaya gidiyorum diye niyet etse o
gün yaptığı yapacağı her iş ibadet olur” buyurmaktalar. Zaten nefsin ıslahı için
Salih amele ihtiyacımız var da. Malum olduğu üzere Hacegan Sadatları dergâhta
iş olmasa derhal evleri yıkar yeniden yaptırırlarmış. Acaba niye derseniz,
sofiler hizmetten geri kalmasın diye elbet. Zira ne kadar hizmet o kadar himmet
olarak karşılık bulmaktadır. Bakın Yunusta duymuştu ki Anadolu’da insanlar dergâhlara
akın akın ediyor. Hiç kuşkusuz Yunus’un buna kayıtsız kalması düşünülemezdi. Nitekim
dergâhın kapısına vardığında ilk iş omzundan heybesini indirip Şeyhin huzuruna
çıkmak olur. Yunus bu ya, hemen beraberinde getirdiği alıçlardan o büyük zata
ikram edip üç gün dergâhta misafir edilecektir. Malumunuz, Müberra Dinimizde
misafirin hakkı üç gündür. Derken Yunus üç gün boyunca yedirilir içirilir ama bu
arada Yunus’un üç gün boyunca ara sıra da olsa seyre daldığı gözlerden kaçmaz. Yunus’un
aklı uzaklardadır hep, en çokta köyünü ve aç insanların halini düşünüyordu.
İşte bu düşünceler eşliğinde artık dayanamayacak noktada müritler aracılığıyla
Şeyh’ten müşkülünün halledilmesini ve çoluk çocuğun gözleri yolda kaldığını
arzı endam eyleyecektir. Bunun üzerine Şeyh’ten cevap gecikmez:
-Yunus’a
söyleyin gönlü buğdaydan mı yana, yoksa himmetten mi yana?
Yunus:
-Ben himmeti neydeyim, bana buğday
gerek. Evde çoluk çocuk açken nefes ne çare ki?
Şeyh:
-Varın
Yunus’a deyin ki beraberinde getirdiği alıçların her bir tanesi için bir nefes
vereyim.
Yunus:
-Ama nefes
karın doyurmaz ki, lütuf buyursun buğday versinler der.
Şeyh bu kez:
-Varın
söyleyin her alıç çekirdeğine on nefes vereyim.
Yunus hala
inadım inat:
- Ben nefesi
neydeyim, bana buğday gerek der.
En nihayetinde
‘madem öyle peki’ denilip bineğine buğday yüklenir. Ve sırtlanıp yola koyulur
da.
Yunus yola
koyulur koyulmasına ama yollar uzun, yollar sessizdir. İşte bu fırtınadan önce sessizlik
içerisinde yorgun düşmüş bitap halde bir dağ yamacına tırmandığında kendi iç
dünyasıyla baş başa kalacaktır. Şimdi tamda iç muhasebe yapma zamanıydı, nefis
muhasebesine girer de. Neyse ki nefsiyle olan savaşı kazanmasını bilecektir. Böylece
Yunus buğday kaygısını yener yenmez, Şeyhin eteğine yapışmak için tekrar geri
dönmeye karar verir o an. Kapıya varıp
Şeyh’e pişmanlık dileklerini ilettiğinde Şeyh onun hakkında;
-Himmet
vermek bizden geçmiştir artık. Onun nasibi Sakarya illerinde Tabduk Emre
elindedir, varsın o’na gitsin hükmünü verir. Gerçektende işaret edilen yere vardığında
“Senin dergâhına eğri odun yaraşmaz” derecede hizmet edecektir.
Evet, Hak ve
hakikat yolunda hizmete ram olmalı ki şeytan ve nefis boş anımızdan istifade
edip bizi avlamasın. Bakın bir adam elindeki iğneyle giysisini sürekli söküp dikiyormuş.
Etraftan merak edip nedir bu halin diye sorduklarında, o da cevaben şöyle der: “Nefsim beni meşgul
edeceğine ben nefsimi meşgul ediyorum.” Öyle ya bir insan hele boş olmaya dursun
hemen dedikodu kazanını kaynatacağı muhakkak. Nitekim dedikodunun olduğu
yerlerde şikâyetlerde çok olmakta. Malum vakıf hizmetleri olmadan önce
şikâyetlerin biri bin dersek yeridir. Allah’a
çok şükürler olsun ki Sadatların kurmuş olduğu vakıf hizmetleri sayesinde şikâyetlerin
çoğu minimum seviyeye indi diyebiliriz. Çünkü hizmetten dedikoduya zaman
kalmayacaktır. İşte bu nedenle, Sadatlar
zerre miskalde olsa vakıf hizmetlerin ucundan kıyısından tutanlara 'Allah
razı olsun' niyazıyla himmet ediyorlar da. Sadatların razılığını kazanan Allah’ın
rızalığını da kazanacağı muhakkak. Bu ne büyük nimettir ki hizmeti sofilerin ta
ayağına kadar gelmiş durumda. Eskiden hizmet Sadatların ikamet ettikleri dergâhlarla
sınırlıydı. Artık hizmeti çok uzaklarda aramaya gerek kalmadı, şimdi hizmetler
her tarafta. Değim yerindeyse hizmet yanı başımızda. Üstelik gözden uzak
yerlerde yapılan hizmet daha efdal olmakta. Çünkü diğerinde Sadatlar görsün diye hizmet
etme düşüncesi ağır basabiliyordu. Şimdi Sadatların gıyabında yapılan hizmetlerde
bu tür düşüncelerin akla gelmesi zor gibi gözüküyor. Kaldı ki Sadatlar sofilerin
ahiretini ön plana almaları gerektiğini, şayet ahiret ön plana alınırsa dünyanın
da sofilerin peşine takılacağını müjdeliyorlar. Hizmet o kadar büyük bir nimettir
ki Uhud’da yapılan savaş gibi mukaddes addediliyor. Şayet okçular hizmet
alanını boşaltmasalardı Uhud zaferine gölge düşmeyecekti. Nitekim Allah Resulü
“Sakın ola ki yerinizden ayrılmayasınız, kesin zaferimizi görseniz de,
bulunduğunuz yeri terk etmeyin” uyarısını yapmasına rağmen hizmette nöbeti
terk etmenin ne demek olabileceğini bu olayla idrak ettik. Nasıl ki evimizi barkımızı
bırakıp terk edemiyorsak hizmet alanlarını da terk etmemek gerekir. Bakın Saadatlar
hizmetten geri kalmadıklarından bu sevgi yolunun alevi git gide dahada
yükseliyor. Tabii ki Allah Resulünün yolunu yol bildikleri için irşat hizmeti
ivme kazanmakta.
Oldu ya bir insan ben hizmet yapmaktan acizim
diyorsa hiç olmazsa bari istişare halkasında bulunsun o bile hizmettir. Böylece
istişarelerde kimin ne düşündüğü ortaya çıkmış oluyor. Böylece istişareler
sayesinde hiç ummadığımız ilginç fikirler ortaya çıktığı gibi katılımcılık
anlayışının gelişmesine de katkı sağlanmış olunuyor. Sadatlar istişare halkasında
bilhassa görüş belirtilmesini istiyorlar da. Mesela Sadatlara bir şey
danışıldığı zaman genellikle “Siz
bilirsiniz” cevabını veriyorlar. Oysa bu cevapla bizim fikrimizi öğrenmek
istiyorlar. O halde bu durumda bize “Efendim biz bilmeyiz, ne emir buyurursanız
onu yapacağım” deyip kararlılık sergilemek düşer. Teslimiyet göstermek
gerekiyor ki istenilen hususta nihai cevabı alabilelim. Dahası; Allah
dostlarının huzurunda usulü adabınca fikir serd edip danışmak lazım gelir. Hani
bir atasözümüz var ya ‘danışan dağları aşmış danışmayanın yolu şaşmış” diye,
aynen öyle de istişareden çıkan karar görüşümüze ters düşse de uymak icap eder.
Ancak şu da var ki tasavvuf büyüklerinin dilinden sadır olan beyanlar istişare
edilemez, sadece o güzel beyanları nasıl uygulayabiliriz noktasında fikir
teatinde bulunabiliriz, bunun dışında haddi aşmak olur. Bakın Gavs-ı Sani (k.s)
vakıf hizmetleri hakkında ne diyor: “Vakıf hizmetleri Allah Resulünün işi olduğu için
kurduk.” Zaten Osmanlıyı üç
kıtada başarılı kılan da vakıf ruhuydu. Malum ecdadımızın kurdukları vakıf
medeniyeti sayesinde aç’a aş, açığa bez verildi. Böylece yaralar sarıldı ve
sevgi iklimi oluşturularak toplumsal aydınlanma gerçekleşti. Gerçektende tarihi
süreç içerisinde vakıf faaliyetlerine baktığımızda yapacakları işlerde hep
istişareyle yol almışlar, yani istişareden çıkan kararlarla hizmetlerin
kalitesi artırılarak devletin omzundaki yük hafifletilmiştir. İşte Sadatlarda
tamda tarihi kodlarımızda mevcut olan vakıf ruhunu çağımızda yeniden
canlandırmak istiyorlar. Madem öyle, ne mutlu el ele gönül gönüle verip hizmet
kervanında karınca kaderince katkıda bulunabilene. Sadatlar sevgiyi esas alan
bu vakıf ruhuyla insanın güzel ahlak sahibi olmasına yönelik sorumluluk almanın
idrakiyle hareket ediyorlar, tek davaları dinimize, milletimize, devletimize
bağlı aklı hür, fikri hür, vicdanı hür vatana hizmetkâr bireylerin yetişmesini
sağlamaktır. Gerçekten de insanlığın vakıf ruhuna çok ihtiyacı var. Baksanıza etrafımıza
üşüşen o kadar çok harami var ki, bizi değerlerimizden uzaklaştırmak için
habire her türlü çirkin tezgâhı kurmakta beis görmüyorlar. Haramiler çirkin tezgâh üstüne tezgâh kura
dursunlar, bize düşen kalplerimizi kirletecek oyunlara pabuç bırakmayıp
gönlümüzü Rabbani âlimlerin gönlüne bağlamak olmalıdır. Yeter ki kalbimizi başka alanlara kaptırmayalım
gerisi gelir elbet. Allah korusun gönlümüzü haramilere kaptırırsak zarar
görürüz. Bu yolun adabı gönlü tek noktada toplamaktır. Bakın, İmam Malik, İmam
Şafi’nin yanında yirmi sene kalıyor, hocası kaldığı on sekiz yılını adap ve
edepten son iki yılını da ilimden bahsediyor. Bu durumu anlatırken diyor ki; “Ah
keşke son iki yılını da usul erkân ve adaptan bahsetseydi.” İşte bu sözlerden adabın çok büyük önemi
ortaya çıkıyor. Teslimiyet noktasında kalb tek odakta toplanmalı. Elbette ki muhabbet
noktasında ailemizi, milletimizi, devletimizi, ehli beyti, arkadaşlarımızı
sevebiliriz hatta ve hatta istişare edebiliriz de. Ancak bu saydığımız ve buna
benzer unsurları ölü teneşirindeki ölü yıkayıcısının elinde teslim olur tarzda
ki gibi muhabbet duyamayız. Yani sevginin de bir ölçüsü var, ölçü aştığında
değer addettiğimiz her şey zarar görür. Öyle ki ehlibeyt neslinden gelenler
Seyyidlerimiz; “Bize Sadat demeyin, bizlerin hiç kimseye faydamız olmaz,
ancak istişare noktasında faydamız olabilir. İrşat noktasında fayda mürşid-i
kâmildir” diyorlar. Hatta ‘Hazret’ ifadesi de Allah Resulünün yoluna tabii mürşid-i
kâmil dışında hiç kimse için kullanılması adaba mugayir olarak addediliyor.
Anlaşılan herkesin yeri farklıdır. Taşları yerli yerinde ayarlamalı. Bir mürşit
ne kadar büyük olursa olsun Sahabenin ayağındaki tozu olamaz, keza bütün Peygamberlerin
toplamı Allah’ın sıfatlarından birinin önüne geçemez. Yine tüm sofiler bir yekûn
teşkil etse bir mürşit olamaz. İşte had hudut bu, madem öyle ‘edep ya hu’ demek
düşer bize.. O halde had hudut bilmeli, haddi aşanlar tarihte olduğu gibi
akıbetleri de helak olmuştur. Bir insan âlimdir, ama bir edebi terk ederse ne
işe yarar ki. İlla ki edep şarttır. Ehlibeyt evlatlarına ‘Seyyidim’ diye hitap
edilebilir, ama bunun dışında bir misyon yüklemek haddi aşmak olur. Kim olursa
olsun teslimiyet noktasında başka alanlara muhabbet kayıyorsa düzeltmeli.
Düzeltmeli ki beyin dağarcığımızda doğru tasavvuf anlayışı yerleşebilsin.
Nasıl ki Rasulullah (s.a.v) Mescid-i
Kıbleteyn de namaz kılarken kıblesini değiştirip Mescidi Harama doğru
durduğunda namaz anında gelen ayet-i kerimelerden habersiz bir kısım sahabe hiç
tereddüt etmeden teslimiyetin gereği Allah Resulü ile beraber dönüp kıbleye
yöneldilerse, pekâlâ sofilerde Sadatların Ümmet-i Muhammed’e yönelik hizmet
faaliyetlerine tereddütsüz teslim olmasını bilmeli.. Belli ki teslimiyet
bilinci sayesinde bir kısım sahabe cennetle müjdelenen on kişi manasına aşere-i
mübeşşire unvanına layık görüldüler. O halde Sadatların Ümmet-i Muhammed’in
derdiyle dertlenen hizmet kervanında da aynısı olmalı. Malum sahabelerden
tereddüt edenler olmuştu, Resulullah (s.a.v)
tereddüdü olana da namazın akabinde vahy olunan ayeti okuyarak tereddütlerini
izale etmiştir. Eğer vakıf faaliyetlerinde en ufak şüphe duyan varsa şu iyi
bilinsin ki bu işin baş tacı bizatihi Allah ve Resulünün işi olduğunu buyuran
bizzat Sadatlardır. Bilmem başka söz söylemeye gerek var mı? Bu açıdan hizmet deyip hafife almamalı. Kaldı
ki bu iş Sadatları bile aşmıştır. Çünkü dedik ya onların beyanlarından
anlaşılan hizmetin Allah ve Resulünün işi olduğu yönündedir. Yani bu iş falancı
Seyyid'in, falancı yöneticinin vs. işi değil. Öyle görünüyor ki bu iş başka. Madem
öyle bu işin semeresi dünyada da verilmeli beklentisi içerisine girmemeli. Tıpkı
Osmanlıda olduğu gibi bu vakıf hizmetleri ahrete yönelik olup içinde nice
bilmediğimiz ecirleri bağrında taşıyan bir kurtuluş reçetesidir. Bilhassa bu
hizmet bilinci Allah ve Resulünün işi olması hasebiyle ahır zaman ümmeti için
son fırsat teşkil ediyor. Bakın, Gavs-ı Hizan-i (k.s) “Saadat-ı
Nakşibendiyye’nin asıl evladı, onların mirasını alandır” beyan buyurmakla
kendilerine değil yollarına takılmamızı gerektiğini vurguluyorlar. Dolayısıyla hizmeti
terk edip 'Bana himmet yeterli' demek yersizdir.
Gavs-ı Sani (k.s) asla Seyda Hz.lerinin
yanında ziyaret vermezdi. Seyda Hz.leri de babası Gavs’ın yanında öyleydi.
Onların derdi davası sadece hizmete koşmaktı. İşte bu yüzden hiç kimse kendi
kendine adap, usul, erkân ihdas etmeye kalkışmasın, çünkü yol belli, usul
belli. Zira yol bilenle aşılır, bilmeyenle asla. Gavs-ı Bilvanisi (k.s) hiçbir zaman
sırtını Suriye'ye doğru dönmezdi, keza yorgun
düşse de ayağını o tarafa uzatmazdı. Niçin acaba? Her şey gayet açık, çünkü
orada Şah-ı Hazne’nin ruhaniyeti vardı. Yine o abdest alırken bir keresinde on
altı defa hop oturur hop kalktığını gören sofiler merak ederler; Efendim bu ne
iştir? Cevaben der ki; “Şah-ı
Haznenin çocukları oynuyor, onlar oynarken ben nasıl oturup da abdest alayım
ki?”
Şu
bir gerçek Gönül Sultanlarının işi kendi evimizin işinden öncelikli olmalıdır.
Kendi başımıza yaptığımız işler güzel olsa bile o iş ferdidir, teşbihte hata
olmaz padişahın işini iş bilirsen hizmet tam olur. Zaten hizmet bilincine vakıf
olunduğunda ‘müminin istikameti velinin kerametidir’ gerçeği beraberinde
gelecektir. Elbette ki hizmet zahmetli iştir, ama ne kadar zahmet o kadar ecir
vardır. Böylece onca hizmet sayesinde rahmet deryasında gül deste olunacaktır. Neydik
edip mutlaka gücümüz nisbetinde hizmetin bir ucundan tutmalı ki kurtuluşumuza
vesile olsun. Bu nedenle Gavs-ı Sani (k.s) “Dünya melun, sadece Salih niyet hariçtir. Dünyada kötülük artmıştır, ahir
zamandayız. Kötülüklerden uzak kalın, ancak karşınızdaki ikna edeceğinize
inanıyorsanız anlatın. Aksi takdirde hiç bir şekilde kötülerle bulunmayın.
Çünkü ondaki kötü ahlak zamanla sana da sirayet eder. Hırsızla oturan zamanla
hırsız olabiliyor, itikadı bozuk olanlardan uzak kalmak da yarar var.
Dostlarınızı iyi seçin. Veli ile oturan veli olur. Katille oturan katil olur”
buyuruyor.
Bir şehrin fazıl şehir olabilmesi için önce
alt yapının sağlam olması gerekir. Alt yapı olmazsa o şehir viranedir. Aynen
öyle de tasavvufta hizmette vücut şehri için altyapı hükmündedir. Madem öyle
hizmet nimetini elimizden kaçırmamak gerektir, Ümmeti Muhammed’in hizmetinde herkes
üzerine düşeni yapmalı da. Zira hizmet vasıtalarının bize ihtiyacı yok, asıl bizim
ihtiyacımız var. Düşünsenize şayet bir cami yapımında hizmet ettiysen öldükten sonra
bile o hizmet baki kalıp sadaka-i cariye olarak hanene yazılacaktır. İşte bu yüzden Ümmeti Muhammed’e hizmet yolunda
sürekli istişare edin, zira hizmet istişaresinde aldığınız kararların arkasında
biz varız diyorlar. Bu yolda asla ben yaptım, ben ettim demek yok, biz yaptık demek vardır. Nitekim Seyda (k.s)
sohbet ettiğinde Gavs böyle yaptı, Gavs şunu yaptı derdi hep, hiçbir zaman
kendisini ortaya koymazdı. O halde sofilerde Allah dostlarının buyurduğu üzere
kendilerini toprak veya tezek görmeli. Zaten kendini gören taş gibi suya batacaktır.
Fakat kendini tezek gördüğünde suyun yüzünde kalacağı muhakkak. O halde Yavuz
Sultan Selim gibi ‘Hadim’ül Haremeyn’ üzere olmalı, Ümmet-i Muhammed’e hizmet
yolunda sürekli bir hizmetin ucundan mutlaka tutmak elzemdir. Şayet ‘Hadim’ül
Haremeyn’ veya ‘Müslümanların hizmetkârı’ olmak diye bir derdimiz varsa asla
hizmetten geri durmamalı. Gavs-ı Sani (k.s) “Eğer bu hizmetleri Ümmet-i Muhammed’in hayrına açmasaydık kargaşa
olacaktı. Hizmet edenlerden razıyız. Hiç kuşkusuz Allah’da razı olur. Siz
vızıldayın gerisi gelir elbet, yani bal yapmakta beraberinde gelir. Ha gayret,
biraz daha hizmet... Yeter ki Ümmet-i Muhammed’e hizmette niyetinizi Allah için
kurun. Niyetsiz amel ne işe yarar ki. Bakın diğer sahabelerin amelleri Hz. Ebu
Bekir'den fazla idi. Fakat Sıddık-ı Ekber sadakat ve teslimiyette üstündü. İşte
Hz. Ebu Bekir (r.a)’ı sıddık yapanda bu sadakati ve teslimiyeti idi. Bu dünya
bir han gibidir. Ahiret yolcusu bütün hazırlığını bu handa yapmalıdır. Yolda
tedarik görülmez. Zira hizmet kervanı yoldadır. Böylesi bir yolculuğun geri
dönüşü olamaz. Bu yolda Allah Resulünün izinden yürümek ve Sadatlara mutabaat
etmek en güzel hizmettir” beyanıyla ne yapmamız gerektiği gayet net
ortada. Gerçekten de görüldü ki Ümmet-i Muhammed’in hizmetine yönelik organizasyonlar
sayesinde hizmetler belirli plan, program ve edep çerçevesinde seyredip her şey
yerli yerine oturmakta. Bize düşen yapılan hizmetin hakimi değil hadimi
olmaktır. Besbelli ki bu hadimiyet koşusu
sıradan bir koşu değil, bilakis kıyamete dek sürecek uzun soluklu Horasani hizmet
koşudur Ancak bu hizmet koşusunda sıratı müstakim üzere olmak şarttır. Önce
nefis terbiyesine kendimizden başlamalı ki, etrafa ışık saçabilelim. Madem Sadatlar
gece gündüz demeden Ümmet-i Muhammed’in hizmetine hizmet etmekten bir an olsun geri
kalmıyorlar, bizde bu hizmet kervanında yer almalı. Kaldı ki onlarında çoluk
çocuğu ve torunları var ama bir bakıyoruz öncelikleri Ümmet-i Muhammed adına
hizmet etmekle meşguller. Elbette Sadatlar bizden büsbütün ailenizi, çoluğunuzu
çocuğunuzu ihmal edin sürekli hizmet edin demiyorlar. Bilakis bizden
istedikleri biraz gayret, biraz vızıldamaktır. Ki; gayret edenden şeytan kaçar.
O halde hizmet peteklerinin sayısını artıralım ki tüm insanlık necat bulsun.
Velhasıl, bu bilinçle inşallah
“Hizmet nimettir” sözü davranış biçimimiz olur.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2858/hizmet-nimettir.html
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2858/hizmet-nimettir.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder