SOFİNİN DÜNYASI
SELİM GÜRBÜZER
Sofinin dünyası ilahi aşk ve
muhabbetle yanıp tutuştuğundan içi dışına, dışı içine hâkim güzel ahlak olarak yansıyabiliyor.
Ki, Arifler sofinin bu halini ‘Gel,
gör, tat ve anla’ aşamalarından geçmek suretiyle idrak edilebileceğini belirtmişlerdir.
Belli ki, dergâhın yolunu tutmadan, bu
yolu gidip görmeden, görüp tatmadan sofinin dünyası öyle kolay kolay anlaşılamayacağı
çok açık.. Hem, aşk-ı bendi yaşanmadan sofinin
dünyası nasıl anlaşılsın ki. Kaldı ki bu
iş öyle hariçten gazel okumaya benzemez. Hele hariçten gazel okuyan kişi değim
yerindeyse gırtlağına kadar dolu riya, kibir, şirk ve haset türü hastalıklara
bulaşmış biriyse Derviş Yunus’un “Gel gör beni aşk neyledi” haline hiç anlam
veremeyecektir. Anlam verememesini kınamayız elbet, bilakis normal karşılarız. Çünkü sofinin
dünyası lafla, kalemle, kitapla izah edilecek türden bir dünya değil ki
anlayabilsin. Böylesi bir dünyayı ancak
yaşayan idrak edebiliyor. Dolayısıyla
işin bu tarafı (anlayamama kısmı) pek kınayacağımız durum değil, asıl bizi irrite eden taraf bir takım aklı
evvellerin hariçten gazel okuyaraktan habire sofilere deli divane yaftası yapıştıraraktan
alay konusu etmeleri anormalliğidir. Öyle ya, birilerinin illa deli divaneliği
masaya yatırılacaksa asıl böyle anormal tutum ve davranışlar içerisine girenlerin
ruh hallerinin psikolojik vaka olarak masaya yatırılması gerekir. Gerçektende masaya yatırıldığında atalarımızın
deyişiyle ‘ak koyun kara koyun geçit başında belli olur’ misali asıl
kendilerinin klinik vaka olduğu görülecektir.
Her neyse, sofilerin dünyasıyla alay
ede dursunlar, şu bir gerçek, böylesi bir dünyadan nasiplenmek için illa ki
dergâhın yolunu tutup ‘Gel, gör, tat ve anla’ safhalarından geçmek
gerekir. Hatta bu safhalara ilaveten Gönül Sultanların sofilerine talim
eyledikleri bu kutsi yolun tüm adap, usul ve talimatlarının da uygulanması icab
eder. Aksi halde gerçek manada sofinin dünyasıyla boyanmamış oluruz. Öyle ya,
nasıl ki zahiri hastalıklar için doktorun yazdığı reçeteyi harfi harfine
uygulamaya çalışaraktan sıhhat buluyorsak,
aynen Gönül Tabibi’nin taliplilerine uygulattığı manevi reçeteleri de
harfi harfine uymak gerekir ki; her türlü manevi hastalıklardan kurtulup nefsi
tezkiyemiz ve kalbi tasfiyemiz gerçekleşebilsin. İşte bu noktada Mevlana’nın “Ne olursan ol yine gel” çağrısını
hatırlarız ki, ister istemez bu çağrı
Gönül Tabiplerinin kapısında manen arınmak çağrısı olarak mana bulur da.
Bilindiği üzere iki türlü çağrı vardır;
birincisi hayra çağrı, ikincisi ise şerre
çağrıdır. Birincisinde başta Peygamberimiz
(s.a.v) olmak üzere sırasıyla Sahabe-i Kiram, Tabiin ve ilmiyle amil olmuş
Rabbani âlimlerin çağrısına icabet etmek vardır, ikincisinde şeytan ve nefsin
telkinlerine yem olmak vardır. Hiç kuşkusuz bizim tercihimiz birincisinden
yanadır. İyiki hayra çağrı yapan ışık kandillerimiz
var da bu sayede ebedi saadete giden yolda kurda kuşa yem olmaktan kurtulmak
mümkün olabiliyor. O halde bu noktada dualarımızda “Ya
Rab! Şeytan ve nefsin şerrinden sana sığınırız” diye münacat etmeyi ihmal etmemekte gerekir.
Sakın ola ki, hazır önümüzde Asr-ı Saadet modeli
dururken, başka modeller peşinden koşanlardan olmayalım, zaten başka model arayışına
girmek boşa vakit kaybıdır. Nitekim
Sahabe-i Kiramın bizatihi Allah Resulünün dizinin dibinde yetişerek Ümmet-i
Muhammed’e örnek olmaları bizim en büyük avantajımızdır. Bu öyle bir avantaj
kaynaktır ki, hangi sahabenin hayatına bakarsak bakalım bugün içinde yaşadığımız
manevi hastalıkların onlara bulaşamadığın görebiliyoruz. Nasıl bulaşsın ki,
bikere onlar manevi gıdalarını direk kaynağından alarak besleniyorlardı.
Peki ya, Asr-ı Saadet sonrası Müslümanlar?
Malum, kaynaktan git gide uzaklaştıkça ister istemez pek
çok manevi hastalıklar kalbe sirayet edip bu illetlerle uğraşmak mecburiyeti
hâsıl oldu. Uğraşılması gerekir de. Ama
nasıl? Hiç kuşkusuz Asr-ı saadet
sonrasında Peygamberimizin varisi hükmünde ilmiyle amil Rabbani âlimlerin
öğretilerine başvurup onların eşiklerini sürekli aşındırmakla elbet. Şimdilik ortada
bunun dışında yaramıza merhem olacak pek çare yöntemde gözükmüyor. Aslında
gönül isterdi ki başımız dara düşmeden zamanında Gönül Sultanların kapısını
çalıp manevi ilacımızı alabilseymişiz bu çok daha iyi olurdu. Her neyse geçte
olsa fark ettik ya, en azından zararın neresinden dönersek kârdır deyip şimdi
önümüze bakma vaktidir. Yeter ki niyetimiz halis olsun bugün, yarın, gelecek
zaman hiç fark etmez her defasında başımız dara düştüğünde Hızır misali
imdadımıza yetişeceklerine inancımız tamdır. Nasıl inancımız tam olmasın ki, hele bu gül bahçesine yolumuz bir düşmeye bir
görsün, kendimizi sevda ateşiyle gül bahçesinin bahçıvanı elinde bir demet gül
yaprak olarak yetişmiş görürüz de. Belli ki bir demet gül yaprak olabilmenin
sırrı, Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Levlâke
levlâk lema halaktu’l eflâk-Ey Habibim! Sen olmasaydın felekleri
yaratmazdım’ fermanıyla cümle âleme duyurduğu ‘Adı güzel, kendi güzel Muhammed (s.a.v)’in
nübüvvet gül kokusunda gizlidir. Madem öyle, bize bu sırra ermiş olan erenlerin izinden
yürümek düşer.
Şu bir gerçek, sofinin dünyasını zindana çevirecek risklerde
sözkonusudur. Nedir o riskler derseniz, elbette ki nefis ve şeytanın birlikte kurguladıkları
her türlü hile ve desiselere düşme riskidir.
Ki, nefis ve şeytan daha çok takva üzere yaşayanlarla uğraşmaktadır. Bu demektir ki, şu fani dünyada takva üzerine yaşayanlara öyle
kolay kolay rahatlık yok gibi, son nefese dek bu mücadele devam edecekte. Ama ümitsizliğe kapılmamak gerekir. Yeter ki sofi, bu mücadelesine yılmadan
usanmadan Sadatların aşkın mihrabında hazırlayıp önüne koyduğu nübüvvet gül
kokusunu koklamaya devam etsin Allah’ın izniyle son nefesini hüsnü hatimeyle
bağlarda. Anlaşılan önümüze iki seçenek konulmuş, ya Nübüvvet kokusunu koklayıp
hayatımızı gül bahçesine çevireceğiz, ya da şeytan ve nefsin birlikte hazırladıkları
pis kokuları koklayıp hayatımızı zindan çevireceğiz. Malum, gül kokusunda felaha ermek
vardır, diğerinde ise azab. Şayet felaha ermek istiyorsak bir Gönül Sultanının
zincir halkasına tutunmadan bu iş olmaz. İlla ki bir mürşidin halkasında pervane
olmak gerekir ki o halkada 'Allah' deyip
felaha erişilebilsin.
Zaten tüm dert davamızda ömürde bir kez olsun
can-ı gönülden Allah diyebilmektir.
Allah korusun ömürde bir kez olsun candan ‘Allah’ diyemediysek vay halimize. İşte bu noktada
sofiliğin önemi ortaya çıkar ki,
doğrusu buna kayıtsız kalmak bizim zararımıza bir durum ortaya
çıkaracağı çok açık. Hem bu yol herkese
nasip olmayabilir de, Çünkü ruhların
toplandığı elest meclisinde kimler hangi Gönül Sultanının ervahıyla kaynaşıp yâr
olmuşsalar bu dünyaya geldiklerinde de yine aynı Gönül Sultanıyla ünsiyet kurup
aynı halkada beraber olmak nasip olacaktır. Hakeza bunu genel anlamda düşündüğümüzde hangi
ruhlar bezm-i elestte biri birine gönül muhabbetiyle kaynaşmışsalar yine aynı
ruhlar anne karnında ete kemiğe bürünür halde dünyaya geldiklerinde de birbirleriyle
dost olacaklardır. Nasıl dost olup ünsiyet kurmasınlar ki, bikere tutunacakları halka sıradan bir halka
değil ki, ta ucu Peygamberimiz (s.a.v)’e
kadar dayanan ahde vefa halkasıdır bu. Şimdi gel de sofinin dünyasına
heveslenmemek ne mümkün. Düşünsenize sofi her defasında ‘Hatme-i Hacegan’
halkasına oturduğunda nübüvvet gül rayihasıyla tütsülenip üzerine siner bile. Tabi
bu gül rayihası sadece hatme halkasında sinmez,
vird örtüsünün altına girdiğinde başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere
O’nun âline, ashabına ve Sadatların ruhlarına Fatihalar göndermesiyle birlikte
kalben çekilen vird esnasında da gül rayihası üzerine siner elbet. Böylece o sofi vird örtüsü altında gül
bahçesine girercesine gülfidanının gölgesinde vird çekmek sayesinde “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura erer”
(Ra’d, 28) ayeti kerimenin mana ve ruhunu iç dünyasında tadmış olur. Hakeza bu örtü sofiye Peygamberimiz (s.a.v)’in
doğup büyüdüğü Mekke’de en çileli geçirdiği günlerinde vahy olunan “Ey örtünüp
bürünen Resulüm! Gecenin yarısında, ister biraz sonra, ister biraz önce, bir
müddet için kalk ve ağır ağır Kur’an oku. Doğrusu biz sana taşınması ağır bir
söz vahy edeceğiz. Şüphesiz ki, geceleyin kalkmak daha tesirli ve o zaman
okumak daha elverişlidir. Zira gündüz seni uzun uzun alıkoyacak işler vardır.
Rabbinin adını an, her şeyi bırakıp yalnız O’na yönel” (el-Müzzemmil,1-8) ayet-i
celilerin mana ve ruhunu da hatırlatır.
Sofiye gül kokusunu hatırlatacak o kadar çok
örnekler var ki, üstelik her
hatırlayışında Yunus gibi “Her ne var ki
onun sinesinde gizli, derdim var inlerim” demekten kendini alamaz da. Ancak bu inleyiş karşısında mesti hayran
olduğu maşuk “Oğul hizmet” deyip aşıkını gayrete getirmeyi yeğleyecektir. Öyle
ya, Yunus dergâhın kapısına vardığında ilk başta ‘Neydeyim nefesi bana buğday
gerek’ demişti. Ama baktı maşuku habire
hizmet diyor, en nihayetinde Âşık Yunus sofiliğin dünya malına tamah etmemek
olduğunu idrak edip hizmete koyulur bile. Ki, bu
hususta Bişr-i Hafi Hz.leri şöyle der: “Böyle
bir zamanda sofinin ganimeti insanların onu tanımaması, yerini yurdunu
bilmemesidir.” Ve sözlerine şöyle açıklık getirir de: “Hangi
sofide dünya metası sevgisi var, ona
sofi demek doğru olmaz..”
Hakeza İmamı Gazali Hz.leri de gerçek
sofinin dünyası hakkını şöyle teslim eder:
“Hakka süluk edenler ancak
sofilerdir. Ki, onların ahlakları ahlakların en güzeli, öyle ki umum insanların
arasından en keskin akıllıların akılları bir araya gelseler sofilerin siret ve
ahlakından hayırlı bir hale muvaffak olamazlar. Çünkü sofilerin bütün
hareketleri Nur-u Nübüvvetten mükteseptir.”
Evet! Bu müthiş özlü sözler karşısında ne
diyebiliriz ki, bize ancak Sadatların
sürekli olarak tekrarladıkları “Âlimin
yanında dilini, arifin yanında kalbini sağlam tut” uyarılarını dikkate alıp had hudud bilmek
düşer. Gerçektende Rabbani âlimlerin bu müthiş sözlerine söz söylemek bizim ne
haddimize. Öyle ya, had hudut bilmesek,
sofinin dünyasından söz etmişiz neye yarar ki. Kaldı ki sözünü etmeye çalıştığımız sofi
dünyası da tek bir sofiyle sınırlı bir dünyada değil, bilakis sofiden sofiye değişebilecek türden çok
yönlü bir dünyadır. Nasıl mı? Tabi, haddimizi hududumuzu aşmadan yine bu hususta
da işin ehli Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’in sohbetine kulak verdiğimizde üç tip sofilikten
söz etmek mümkün. Şöyle ki:
Birincisi;
Şeyh şeyhtir, sofi sofidir ki, bu türden bir sofi senede en az 2-3 kez de
olsa şeyhini ziyaret etmeyi ihmal etmez.
İkincisi; Ne sofi
sofidir, ne şeyh sofinin şeyhidir. Öyle ki
aralarında hiçbir irtibatın kalmadığı bir durum söz konusudur. Kelimenin tam anlamıyla sofi mürşid elinden
tövbe edip evine döndükten sonra sofilik yapmadığı gibi şeyhini ziyaret etmeyi
de terk etmiştir. Elbette ki aradaki
irtibatın kesilmesi gayet tabiidir, dolayısıyla bu duruma şaşmamak gerekir.
Üçüncüsü;
Dışarıdan bakıldığında sanırsın ki sofi şeyh, şeyhte sofidir. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değildir, işin içine girdiğinde sofi şeyhinin hizmetine
koşturması gerekirken bir bakıyorsun şeyh sofinin hizmetine girmiş durumda. Eeeh, Şeyh ne yapsın, zaman o zaman değil, artık zaman iman kurtarma
zamanı olmuş, hizmet etmese kaçıp gideceği muhakkak. Bu yüzden bir kişide olsa o
sofinin kurtarılmasına vesile olmak pahasına her daim Sadatlar her kim olursa
olsun hizmetkâr olmaktan imtina etmezler de. İşte gerçek şeyhlik budur.
Birde madalyonun öbür tarafına
baktığımızda, maalesef bu zamanda gerçek sofiyle karşılaşmak pek zor
gözüküyor. Evet, içinde bulunduğumuz
durum vaziyet bize öyle geliyor ki, Şeyhinin yükünü hafifletecek sofi sayısı
binlerce kişiden belki bir kişidir dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Değil
yüklerini hafifletmek, yük oluyoruz da. Oysa Sadatlar öyle mi, onca bir yığın yükün altında sofiliğin
hakkını yerine getirmeyenler için bile Allah’a dua etmekten geri
durmuyorlar. Bakınız, Şah-ı Nakşibend (k.s)
bu hususta sohbet ettiğinde şöyle der:
“Allah’dan üç şey istedim;
-Birincisi; Buhara’da ki kabristanda ne kadar mevta varsa şefaatimle rahmetine nail
olsunlar diledim,
-İkincisi; kıyamete kadar bu kapının mürşitlerinin bulunmasını ve kıyamete kadar bu
yolun devamını istedim.
-Üçüncüsü de; hayatta vuslatı gerçekleştiremeyenlerin kabirde eksikliklerinin
tamamlanıp vuslata ermelerini diledim ve Allah’a şükürler olsun ki, dileklerimin üçü de kabul olundu.”
İşte görüyorsunuz, Sadatlar neyin
derdinde biz ne dertteyiz. Onlar ümmetin hidayeti için çırpınmaktalar, biz ise
halen geldiğimiz noktada aklımızı başımıza toplayıpda daha henüz sofiliğin
bilincine varmış değiliz. Bilinçlenmemiz için illa ki şu adaplara uymamız icab
eder:
-Bikere her şeyden önce tasavvufi
adab ve talimatları uygulamamız gerekir.
-Şeriata aykırı davranışlardan kendimizi azad etmeli.
- Kayda değer rüya gördüğümüzde kendi
kendimize tabir etmeye ve bir başkasına tabir ettirmeye kalkışmamalı, bilakis
rüyayı mürşide anlatmalı.
-Mürşidin meclisinde sesini
yükseltmemeli,
- Mürşid bir şey sorduğunda lisanından
çıkacak cümlelere pür dikkat kesilmeli,
-Şeyhinin sohbetini yaparken insanların
anlayabileceği seviyede sohbet etmeli. Ayrıca
her sohbet anlatılmamalı, dahası
insanların kaldırabileceği sohbetler yapılmalı.
- Mürşidin huzurunda abdest almaya
kalkışmamalı,
-Allah'a dua ettiğimizde dualar
müşterektir düşüncesinden hareketle mürşidimizi dualarımızda ortak etmeli.
İşte bu ve buna benzer bir dizi adaplara
uymalı ki, sofiliğin hakkı yerine getirilmiş olsun. Nasıl ki dünya işlerinde makam sahiplerinin yanında
nasıl davranılacağı hususunda titiz davranılıyorsa, aynen öylede manevi
dünyamızın mimarlarının huzurunda da aynı hassasiyetin gösterilmesi
gerekir. Sadatlar, asla bildiğimiz
türden sıradan insan tipi değiller, bilakis Allah indinde naz makamında sevilmiş
ve seçilmiş veli kullardırlar. Elbette ki, naz makamında oldukları için Sadatların
duaları öyle kolay kolay geri çevrilmez de.
Tabii sofinin uyması gereken bir diz
adap, usul, erkân bunlarla sınırlı değil, yapması gereken pek çok adaplar daha var
elbet. Uyulması gereken adablardan biraz daha bahsedip madde madde
sıraladığımızda, her şeyden önce sofi;
-İmamlığa heveslenmemeli,
-Arkadaşı vefat edeceği zaman son
yolculuğunda yalnız bırakmamalı,
-Amelini
hiç görüp sofi kardeşinin uykusunu ibadet telakki etmeli,
-Sofi kardeşinin müşkülü olduğunda ona
yardımcı olmanın Hakka hizmet olduğunun şuurunda olmalı,
-Tek başına yememeye özen gösterip birlikte bereketlenmeye talip olmalı,.
Aslında fazla söze ne hacet, mürşid–sofi ve sofi-mürşid arasında ki
bağlılığın nasıl olması gerektiğini aşağıda kıssayla da meramımızı anlatmak
pekâlâ mümkün:
Bilindiği üzere bir gün sofilerden
biri Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’in huzuruna vardığında:
-Kurbanım, Sizin bizim üzerimizde hakkınız, bizim de sizin üzerinizde hakkımız nedir diye
sual eyler.
Tabi, Bayezîd-ı
Bistâmî (k.s) tebessüm edip:
- Sofi biraz sabır, zamanı gelince
bunu elbet söyleriz.
Gel zaman git zaman o soruyu soran
sofisini çok uzak ve iki aylık bir yol için huzuruna çağırdığında şöyle der:
-Sofi, falanca şehre git, şu mektubu o
şehrin sultanına teslim ettikten sonrada cevabını al bana getir.
Sofi hiç tereddütsüz yol harçlığım,
neyle nasıl giderim, şu bu demeksizin tam aksine:
-Başım gözüm üstüne der.
Sofi mektubu o şehrin sultana verdiğinde,
Sultan sofinin istirahat etmesi için adamlarına şu talimatı verir:
-Misafirim uzun bir yoldan gelmiştir,
derhal misafirim için ne yapılması gerekiyorsa hamamsa hamam, elbiseyse en güzelinden giysin, yemekse en
leziz yemeklerle karnını doyursun. Konaklaması içinde bir odaya alın ve bir
tanede hizmetine cariye verin.
Gerçekten de Sultanın hizmetçileri
hizmetlerinde en ufak kusur göstermezlerde. Bu arada sofi kendisi için ayrılan odaya istirahat
için geçtiğinde cariye de peşi sıra bir ihtiyacı var mı diye içeri girer. Tabi,
yukarıda demiştik ya, nefis ve şeytan en çok takva sahipleriyle uğraşır diye.
Aynen öyle de nefis ve şeytan boş durmayacaktır, sofinin şehvet damarlarını kamçılayacaktır, hemen
‘bak ne güzel kadınmış şöyle boylu, böyle poslu’ diye güzellemelerde bulunup
aklını çeleceklerdir. Nitekim eliyle tam cariyeye dokunacağı sırada adeta odanın
duvarı sofiye televizyon ekranı olup Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)'nin şu sohbetine
naklen muhatap kalır:
-Hey ey akılsız! Sen Yusuf (a.s.)’ın kıssasını
ne çabuk unutuverdin deyince, sofi hayâsından, utancından yere düşüverir. Böylece
cariye de telaşa kapılıp odadan tüymek zorunda kalır. Az sonra sofinin baygınlığı geçip aklı başına
geldiğinde, soluğu tekrar sultanın yanında alıp şöyle der:
-Burada daha fazla duracak artık takatim
kalmadı, şayet daha fazla durursam çok
zarar edeceğim, mektuba cevap versen de vermesen de ben gidiyorum artık.
Her ne kadar Sultan sofiye gitme, bu gece
burada kal dese de, kararından vazgeçmez dönüş yine mürşidinin kapısıdır.
Huzura çıktığında Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) sofiye şöyle der:
-Hani bir zamanlar sen bana “mürşidin sofi üzerinde hakkı, sofinin de
mürşidi üzerinde hakkı” nedir diye sormuştun ya, bende sen yoldan dönene kadar o sorunun
cevabını hazırladım. Demem o dur ki; Sizin
göreviniz şudur; sana mektubu verdiğimde hiç itiraz etmeksizin kabul etmenizdi.
Bizim görevimiz de, şeytan sana vesvese verdiğinde seni o sıkıntılı anında
elimizi uzatıp Allah’ın izniyle seni o zulmet bataklığından çıkarmaktı. Şayet böyle
yapmasaydık helak olurdun..”
Velhasıl-ı kelam, sofinin dünyasının nasıl olması gerektiği bu
kıssada yeterince mesaj olarak verilmiş zaten.
Anlayan anlamıştır, anlamayansa kendi derdine yanmaktan başka elden bir
şey gelmez.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder