ÂDÂB VE USUL
SELİM GÜRBÜZER
Hiç
şüphesiz tasavvuf yolunda geçerli olan adab ve usul, sünnet-i seniyye üzere olan
adab ve usul esastır. Şurası iyi bilinmelidir ki, sırf şekli hareketlerle el öpüp yerlere
serilmek gibi tavırlar asla tasavvufî adapla bağdaşmaz. Tasavvufta asl olan ‘Sırat-ı müstakim üzere huzura varıp lütufla
dönmek’ çok mühim adabtır. Nasıl mı?
Bakınız, Ashabı Kiramdan bazıları Allah Resulü abdest
suyunu ve tükürüğünü kapıp yüzlerine ve vücutlarına sürdüklerinde, Resulullah (s.a.v):
- Niçin böyle yapıyorsunuz diye sorar.
Ashabı Kiram cevaben der ki:
-Ya Resulullah! Bereketlenmek ve sevap
kazanmak için.
Rasulüllah (s.a.v) bunun üzerine:
-Her kim ki, Allah ve Resulünün
kendisini sevmesini istiyorsa (böyle
şeyler yapmak yerine) konuştuğunda yalan söylemesin, emanete hıyanet
etmesin ve komşusuna eziyet vermesin diye beyan buyurur.
İşte sevme ve sevilme adabı budur. Madem
Allah Resulü sevme ve sevilmenin nasıl olması gerektiğinin adabını ortaya
koymuş, o halde tasavvufi hayatla hem hal olan sofilerde tıpkı Allah Resulünün ashabına
öğrettiği usulde olduğu gibi Sadatlara da aynı adab üzere muhabbet ve sevgi
beslemeleri gerekir. Hatta sofi Sadatları ziyarete gideceği zaman daha evden
dışarı çıkmadan önce adaba başlamalı. Şöyle ki, bir sofi mürşidini ziyaret
etmeyi düşündüğünde sırasıyla önce normal abdest ve boy abdesti alıp akabinde
iki rekât namaz kıldıktan sonra yapacağı ziyaretin hayırlara vesile olması dileğiyle
Allah’a dua ve niyazda bulunmalı ki, yapacağı ziyaret şekli değil sünnete uygun
bir ziyaret adabı olsun. Tabii bitmedi, bir de işin içinde mürşidin huzuruna
çıkmak da var. Malum huzura varıldığında da ‘adabı-usul-erkân’ bilmek gerekir. Zira tasavvufta huzura adaba mugayir olarak varmak
asla kabul görmez. Nasıl ki dünyevi makam sahiplerinin huzuruna çıkıldığında
makama saygının bir gereği olarak el pençe divan duruluyorsa, aynen Peygamberimiz (s.a.v)in varisi hükmünde
ilmiyle amil olmuş manevi makam sahiplerinin huzuruna çıkıldığında da öyle
olmalıdır. Ancak Allah dostlarının dünyevi
olandan farklı olarak huzura varıldığında göz göze gelmeyecek şekilde huzurda
bulunmak çok mühim bir adabtır. Yani
bakmanın adabı göz göze gelmeyecek şekilde bakmaktır. Ki, Evliyaullah’ın bakışı bizim gibi değil, Allah’ın nuruyla bakmaktalar, işte bu
nedenledir ki, Allah dostunun iki kaşı arasından çıkan nura doğrudan
bakıldığında adeta şimşek çakarcasına bir etkileşim olur ki her sofi bunu
kaldıramayabilir. O halde salikin her halükarda mürşidiyle göz göze gelmemeye
dikkat etmesinde fayda vardır. Aksi halde mürşidinin nazarından istifadesi
zorlaşabilir. Keza huzurdan ayrılacağı zaman da sırtını dönerek değil yüzü
dönük olarak huzurdan ayrılması çok mühim adabtır. Böylece bir sofi sünnet-i seniyye usulünce uyguladığı
edeble varış lütufla dönüş adabı sayesinde huzura erer de.
Sakın
ola ki, bu adaplar da nerden çıktı, böyle şeyler mi olur diye taaccübünüze
gitmesin. Şurası iyi bilinmelidir ki, hem huzura çıkış adabının hem de huzurdan
ayrılış adabının uygulayıcısı ve kaynağı bizatihi Allah Resulünün tâ
kendisidir. Nitekim Allah Resulü Miraca yükselip huzura vardığında, Yüce Allah
Habib’inin adabını şöyle över de:
-Habib’im Miraca yükseldiğinde bir an olsun
gözü sağa sola kaymadı.
Evet, O yüce makamlarda sağa sola bakmamayı
kendine hayâ edinmiş bir nebidir. Tabi huzura adab üzere varınca elbette ki
huzurdan eli bomboş olarak dönüş olmazdı. Nitekim Yüce Allah (c.c) Habib’iyle birlikte ümmetini dinin direği beş
vakit namaz hediyesiyle taltif edip yedi kat göklerden yeryüzüne öyle
uğurlayacaktır. Miraç mucizesiyle
birlikte şimdi daha iyi anlıyoruz ki ‘Edep
Yâ Hû!’ sözü boşa
söylenilmemiş. Öyle ya, bir insan
hakikat yolunda adım atacaksa destursuz asla adım atmamalı manasına veciz bir
sözdür bu.
Peki destursuz adım atılırsa ne olur? Bu durumda destursuz Hak kapısına
varılsa da lütufla dönüş gerçekleşemeyecektir. Lütufla dönüş ancak ‘Edep Yâ Hû!’ sözünün mana ve ruhuna sadık adabı usulünce
hareket etmekle elde edilebiliyor. Nitekim Allah Resul’ünün bizatihi Miraca adapla
yükselişi ve akabinde lütufla dönüşü bunun en bariz delili zaten. İlginçtir Allah
Resulü Hane-i Saadetinden dışarıya çıktığında öyle yumuşak ve seri halde bir yürüyüşü
vardı ki, tıpkı Miraca yükseldiğinde ki
gibi sanki yedi kat göklerde bulutlar üzerinde dolaşıyormuşçasına yürürdü. Hakeza
öylesine ‘Nazar ber kadem’ usulü bir yürüyüşü
vardı ki, görenler dönüp bir daha bakmaktan kendilerini alamazdı. Sadece yürüyüşüne
mi mest-i hayrandılar, hiç kuşkusuz
duruşu da apayrı güzellikte bir duruş olup tıpkı yürüyüşünde olduğu gibi yine
seyreylemeye doyum olmazdı. Hele biri bir şey sormaya görsün asla başını
çevirerek yönelmezdi, bilakis tüm vücuduyla yönelip öyle cevap verirdi. Konuşması da öyleydi, yani birine sesleneceği
zaman yanına varıp öyle seslenirdi, asla uzaktan seslenmezdi. Allah Resulünün hayatında yürüyüşünden
duruşuna, sükûtundan konuşmasına her ne varsa idrak edebildiğimiz kadarıyla
anlaşılan o ki; ‘nazar’ rast gele bakış
olmadığı gibi ‘kadem’ de gelişigüzel adım
atmak değildir. Hatta ‘nazar’ için Sevgililer
sevgilisinin bakışlarında kendini bulmak, ‘kadem’ içinde sırat köprüsünden geçercesine sırat-ı
müstakim’ üzere adım atmaktır dersek yeridir. Yeter ki bir salik, hedefe doğru
ilerlerken Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ‘Resulüm!
Mümin erkeklere söyle gözlerini harama bakmaktan çekinsinler, namus ve
iffetlerini korusunlar’ (Nur 30–31) ayet-i mucibinin adabı hükmünce hareket
etsin eninde sonunda vuslat hâsıl olur da.
Evet,
Peygamberimiz (s.a.v)’in varisi hükmünde Allah dostlarının nazarı ölü kalpleri
diriltmeye vesile olurken, fesatçının bakışı da tam aksine insanı yiyip bitirir
de. Hiç kuşkusuz birinci bakışta ferahlık vardır, diğerinde felaket söz
konusudur. Madem öyle, bize düşen Yüce Allah’ın beyan buyurduğu “Şeytanın
adımlarına uymayın” (Bakara suresi 208) emri üzere adabı usulünce hak ve hakikat
yolunda adım atıp ilerlemek olmalıdır.
Hele bir insan felaha ermeye görsün
başkalarının da bu yoldan istifade etmesi için çaba göstereceği muhakkak. Nitekim sofilerin her önüne gelene habire bu
yolun çorbasından, suyundan, ekmeğinden, çayından, bağından, bahçesinden bahsedip
anlatma ihtiyacı duyması, belli ki içinde yaşadığı sevinç yumağının
kaynamasının neticesi bir arzu olsa gerektir. Zaten Allah Resulünün “Sizden biri, kendisi
için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi içinde istemedikçe gerçek manada
imana eremez” diye beyan buyurduğu hadis-i
şerifin hükmü böyle olmayı gerektirir de. İşte muhabbet bu ya, Şah-ı Hazne (k.s) bu
hususta: “ Muhabbet sofilerin bineğidir demekten kendini alamaz da. Dolayısıyla
bir sofi muhabbet bineği ile nereye giderse gitsin gönülleri fethetmek için at
koşturacaktır. Bu arada koştururken dikkat etmesi de gerekir. Çünkü bu bir gönül
seferidir, bu seferde hiçbir gönül kırılmaya gelmez de. Malum inci çok kıymetli
bir mücevherat, hele düşüp bir kırılmaya görsün paramparça darmadağın olup toz
duman olurda. Madem öyle, o halde
gönüller yıkmak için değil gönüller fethetmek için var olmalıyız. Belli ki
Yunus Emre onca seneler Tabduğun kapısını aşındıra aşındıra “Bu yol
bir gönlün içine girmektir” diye boşa inlememiş. Hele ki bu hususta Peygamberimizin mübarek
elleriyle Kâbe’yi işaret ederekten söylediği bir söz var ki, insanı kendinden
alıp kendine getirmeye yeter artar da. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v) gönül
hakkında ne diyor: “Ey Kâbe! Sen Allah’ın evisin. Sen mübareksin. Fakat bir
Müslüman, bir mü’minin kalbini kırsa
yetmiş defa seni yıkmaktan daha ağırdır.” Madem Peygamberimiz (s.a.v) gönül
hakkında böyle ferman buyurmuş, o halde
ümmet olarak bizlere tüm gönülleri hoşnut tutmak düşer. Düşünsenize es kaza yaralı ceylan misali bir
gönlü kırıp döktüğümüzü, bir daha ne mümkün
ki o gönlü kazanabilesin.
Evet, bir şeyi yıkmak kolay ama yapmak zordur. Dolayısıyla neydik edip bir gönle girmek
gerekir. Bakın, Şah-ı Nakşibend (k.s)
yolda yürürken Hızır (a.s) ile karşılaştığında hiç oralı olmaz. Tabii bu durum
Hızır (a.s)’ın dikkatinden kaçmaz ve şöyle der:
-Ben Hızır.
Ancak Şah-ı Nakşibend (k.s) yine oralı olmayıp
şöyle karşılık verir:
-Bir
kalbim var onu Seyyid Emir Külâl (k.s)’e verdim, bir başka kalbim daha yok ki
onu da sana veriyim.
Ne
diyelim, işte görüyorsunuz âdâb, usul,
erkân budur.
Öyle anlaşılıyor ki sofinin gönlü
mürşidinin gönlü üzere olursa ancak o zaman yol alabiliyor. Nasıl mı? Tabii ki,
Allah'ın lütfu keremiyle öncelikle kendine, ailesine, çoluk çocuğuna
çeki düzen vererek yol almalı. Yani bir insan öncelikle kendisinden, ailesinden
ve evlatlarından işe başlamalı ki sırat-ı müstakim üzere mesafe kat edebilsin. Derken bir insan kendi evinin önünü temiz
tutmasıyla birlikte ister istemez bu temizlik komşu evlere de sirayet
edecektir. Nasıl ki Resulü Ekrem
(s.a.v.) bizatihi kendi evini, kendi odasını süpürmüş, temizlemiş yatağını kaldırmışsa
bizler de pekâlâ onun ümmeti olarak bu iş kadın işidir, çocuk işidir, şudur
budur demeden sünnet adabını yerine getirmemiz gerekir. İcabında bu da yetmez konuya komşuya, hatta dini hayırhasenat hizmet işlerine de el
atmamız icab eder. Nitekim Seyda Hz.leri
kendi işi gibi dergâhın işlerine de koşturuyordu. Bilenler bilir, bilhassa camiden çıktığı zaman, değirmen
nasıl çalışıyor, fırın nasıl çalışıyor, hayvanların yemi nasıldır, hayvanlara
işçiler nasıl bakıyorlar, harmanda buğday mercimek nasıl oldu, bütün bu işlerle
bizatihi kendisi alakadar oluyordu. Böylece dergâh işleri aksamaksızın hal yoluna
koyulmuş oluyordu. Gerçekten de Seyda
Hz.lerini dünya gözüyle görenler çok iyi bilirdi ki, tedrisat
zamanı tedrisat, sohbet zamanı sohbet,
irşad zamanı irşad, hatme zamanı hatme, okuma zamanı Kur'an okuyup hem madden
hem manen dur durak bilmeyen bir zattı. Öyle ki dergâh işiyse dergâh işi, ev temizlemekse
hiç fark etmez onu da temizliyordu. Hatta
bu arada akrabalarını da ihmal etmeyip zamanının yettiği ölçüde onlara da sahip
çıkıyordu. Örnek mi? Mesela buğday zamanı geldiğinde ne kadar akraba, ne kadar komşu, ne kadar fakir varsa hepsini çağırıp "İhtiyacın
ne kadardır? Sana ne kadar buğday lazım?" deyip her birinin sıkıntısını gidermekten asla
geri durmazdı. Onlar da "Kurban şu kadar teneke
lazım" dediklerinde, Seyda Hz.leri
de hiç tereddütsüz " Helali hoş
olsun, al götür" deyip gönüllerini hoş tutuyordu.
Ne diyelim işte görüyorsunuz her Cuma
hutbesinde minberde okunan “Şüphesiz Allah adaleti, ihsanı, yakınlara bağışta bulunup
bakmayı emreder, çirkin hayâsızlıktan,
azgınlık ve zorbalıklardan sakındırır.
Umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz diye size öğüt vermektedir” (Nahl 90) ayet-i
celile’nin tatbiki Seyda Hz.lerinin dergâhında ziyadesiyle mevcut zaten. Besbelli ki, Seyda Hz.leri böyle yapmakla Resulullah
(s.a.v)’e mutabaat yapmış oluyordu. Üstelik
63 yaşında vefat ettiği ana kadar tüm bunları yaparken de “Ben şeyhim, ben âlimim, ben mürşidim, bu
kadar insan benim yanıma gelmiş” gibi türden sözler kendisinden asla sadır
olmamıştır. Hatta anamız senelerdir onlarca gelen ziyaretçiler karşısında bir gün
dayanamayıp kendisine şöyle sitem etmiş:
"-Kurban olayım Seydam, sen ne
yaptın ne yaptın böyle, kıyamet koptu
sanki, bizim oturacak, yemek yiyecek, yatacak yerimiz kalmadı, her taraf
misafir doldu taştı, hiç bir yer kalmadı, ne dışarıda, ne içeride, böyle
giderse bu halimiz nice olur hiç düşündün mü?"
Tabii Seyda Hz.leri tebessüm ederekten şöyle
der:
"- Halimize ne olmuş ki, endişelenmeye mahal yok, Allah’a çok şükür halimiz
çok iyidir."
Annemiz bu kez şöyle sitem eder:
"- Vallah daha ne olsun,
baksana şu kalabalığa?"
Seyda Hz.leri bu sitem karşısında:
"- Kalabalıksa kalabalık bana hiç
bir zararı yoktur, üstelik ben çağırmışta
değilim, o gördüğün kalabalık Gavs (k.s)’ın
hatırı içindir, benim için değil ki. Asla bende bir şey yoktur” der.
Gerçekten de bu müthiş sözlerden de
anlaşıldığı üzere Seyda Hz.leri kendisini ailesinin yanında bile hiç gören bir
Gönüller Sultanıdır. Hatta Seyda
Hz.leri kendisini hiç görmesine rağmen annelerimiz gelen ziyaretçiler Seyda
Hz.lerini daha şık görsünler diye habire sıkıştırıp "Kurban olayım şurada şu cübbe var onu
giy, burada şu taç var onu tak, şurada şu sarık var onu sar” demeden de geri durmazlarmış.
Seyda Hz.leri bunun üzerine şöyle
demiş:
- "-Şunu iyi biliniz ki, şeyhlik
istikametle olur, asla sarıkla, cübbeyle, elbiseyle olmaz."
Ne diyelim, şayet dert dava kendimizi hiç
görmekse, işte görüyorsunuz kendinde
hiçbir şey görmeme adabı bu müthiş sözlerde gizlidir. Elbette ki bizler Seyda Hz.leri gibi olamayız.
Olsun, yinede en azından onların izinden iz sürüp ahlakımızı usul usul
güzelleştirebiliriz pekâlâ. Öyle ya, madem Seyda’mızı (k.s) çok seviyoruz, o halde ahlakını da tatbik
etmek gerekir. Ki; bu kutsi yolda
Sadatların ahlakıyla ahlaklanmaya çaba sarf etmek en büyük adaptır. Zira bir
mürşidi kâmilin büyüklüğünün alameti sanıldığının aksine şekli değil, Peygamber
ahlakına uymakla zahir oluyor. Rasulüllah
(s.a.v) bu nedenle ümmetine “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diye
beyan buyurmuşlardır.
Anlaşılan o ki, bu yolda bir yandan büyükleri
örnek alırken, diğer yandan da ufkumuzu ihmal etmeyip ileriye yönelik yelken açmalı
da. Nitekim Resullullah (s.a.v) “İki günü eşit kılan zarardadır” buyurmakta. Hele ki, Hak yolcusu bir salik’in yerinde sayması tam
bir yıkım olur ki, bu durumda seyr-u
sülukunu tamamlayamayacağı aşikâr.
Evet, bu yol âdâb, usul erkân yoludur. Ancak bu yolda dedik ya ‘adab, usul ve erkân’ ancak bizatihi yaşayanı
örnek almakla tatbik edilebiliyor. Madem öyle, bu ‘adab-usul-erkân’ üzere olan
ilmiyle amil olmuş âlimlere hürmette kusur etmemek gerekir ki, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak
durumuna düşülmesin. Kaldı ki vakti zamanın da kendimize örnek almak istediğimiz
Allah dostları da adab zırhını giyerekten yola çıkıp Efendimiz (s.a.v)’in güzel
ahlakına uydukları içindir bu konuma gelmişlerdir. İşte bu nedenle Arifler ‘Önce usul sonra vusul’ demişlerdir.
Peki, iyi hoşta önce usul sonra vusul nasıl
olacak? Her ne kadar zor gibi görünse de tasavvufi
adablara riayet etmede elimizden gelen gayreti gösterdiğimizde biliniz ki bizim
içinde vuslatın hâsıl olması pekâlâ mümkün diyebiliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder