BEDDUAYA
LANET, DUAYA DAVET
SELİM
GÜRBÜZER
Evet, dua vardır ki hayra vesile olur, dua
vardır ki sahibini vurur. Nitekim FETÖ elabaşısı evlerini ateşler salsın,
yuvalarını yıksın türünden yaptığı beddua ile hem kendi maskesini düşürdü hem
de sonunu getirdi.
Bakın Hazret Muhammed Diyauddin (k.s)
bir sohbetinde ne buyuruyor: “Kendi
kendine nefis yapan Allah’tan uzaktır.” Nitekim Firavun nefsine uyup, rablik
davasında bulununca helak oldu. Gerçi can boğaza tam dayandığında durum vaziyeti
anladı ama neye yarar ki, iş işten geçmiş oldu. Madem öyle nefsin dizginlerini tutmak
gerekir, nefis için bu da yetmez ıslah
etmek gerek, hatta sürekli şeytan ve nefsin desiselerinden Allah'a sığınıp
bağışlanmak için sürekli yalvarmalı da.
Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bu hususta yaşanmış
bir hadiseyi şöyle anlatıyor;
Bir ağa dokuz on günlük mesafedeki bir
şeyhi ziyaret eder ve dua ister.
Şeyh der ki:
-Allah tez canını alsın ki çabuk nail olup
gidesin.
Tabii
ağa şaşırır, taaccübüne gider ve der ki:
-Aman
Efendim duanızı almak için geldim, oysa sen bambaşka dua ediyorsun, bu nasıl duadır?
Şeyh cevaben:
-Senin
dünyada fazla kalıp günahını çoğaltmakla perişan olmanı istemediğinden sana böyle
dua da bulundum der. Tabii bu cevapla nefsi ıslah edememenin neticesi olarak anlam
yüklü mesaj verilmiş olunur. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) “Dua isterken bir
dilenci gibi isteyin. Siz bir ağa gibi istiyorsunuz. Ki; biz hepinize dua
ediyoruz” demesi buna işarettir.
Aslında
öyle anlaşılıyor ki insanın ibadet ve itaat etmeksizin Allah’a dua etmesi kendi
kendini kandırmaktan öte bir anlam taşımamakta. Zira Allah Teâlâ “Nefsini bilen Rabbi'ni
bilir” beyan buyurmakta. Zaten insanın Allah’a itaat etmeme inadı kendi
kendine zulmetmek olur ki, bu halde dua
edilse de karşılık bulmaz. Hakeza bu hususta Allah Teâlâ “Zalimlere nusret,
yardımcı yoktur” (Bakara:270)
beyan buyurmaktadır.
Şurası muhakkak, hayatın her alanında adap gerekli olduğu gibi
dua içinde usul erdem şarttır. Mesela kıbleye karşı koltuk atlarının beyazı
görününceye kadar gökyüzüne doğru kaldırmak bir dua adabıdır. Nasıl ki namaz
için kıble mihrap ne anlam ifade ediyorsa, gökyüzü de dua için bir başka mana
taşır. Ancak burada ellerin gökyüzüne doğru açmak Allah’ın gökyüzünde olduğu
manasına değil, bilakis yücelik manasınadır. Şüphesiz ki, Allah Teâlâ(c.c) her
yerde hazır ve nazırdır, yani mekândan münezzehtir. Kaldı ki ellerin gökyüzüne
doğru açılmaksızın dua edilen durumlarda var. Madem öyle belli başlı dua
çeşitlerine bir göz atalım. Şöyle ki;
-Rahbet duası (azabından korkmak);
korku ve istenmeyen bir şey için yapılan dua olup cehennemden kurtulmak türü yalvarmaları
kapsar. Bu durumda akşam ve sabah namazının ardından; ‘Allahümme ecirna minen
nar’ (Allah'ım bizi cehennem
azabından koru) diyerekten eller gökyüzü istikametinin tam tersi
yönde çevrilip yedi kez söylemekle maksat hâsıl olmuş olur.
- Gizli dua; kalbi bir dua olup bunda el kaldırmak yoktur.
Adı üzerinde kalp, kalbin dili gönül
olduğundan el kaldırmak olmaz. Zaten el kaldırıldığında gizlilik gizlilikten
çıkıp normal dua moduna geçilmiş olur, yani malumun ilanı gerçekleşir. Dolayısıyla
bir insan yürürken, konuşurken, otururken ellerini açmadan da kalben yalvar
yakarışta bulunmakla maksat hâsıl olmuş olur. Şüphesiz ki, Yüce Allah kuluna şah damarından daha
yakındır.
-Niyaz duası; tevazu cihetinden bir dua olup, böyle bir hal içerisine giren bir kulun Allah’tan
cennet dileme ya da cehennem korkusunun giderilmesine yönelik istekte bulunması
uygun değildir. Dahası Yunus’un; ‘Bana seni gerek, seni..’ mısralarında
geçen yalvarış ve yakarışına benzer
bir tevazuu hali içerisinde dua ve niyazda bulunmakla maksat hasıl olmuş olur.
-Rağbet duası (sevab umarak dua); dilek ve istek kabilinden bir dua olup cennet
dileme gibi talepleri içerir.
Dolayısıyla bu tür duada elleri gökyüzüne doğru açmakla maksat hâsıl
olmuş olur.
Malumunuz
teşehhüt esnasında “Salli Barik”leri okumakta duadır. Bilhassa teşbih okurken
sadece Hz. İbrahim (a.s)’ın zikredilmesi hususu âlimlerce şöyle izah edilir;
Peygamberimiz (s.a.v) Miraca yükselirken her bir Peygamber kapısından
geçip sıra İbrahim (a.s)’a geldiğinde şu müthiş söze muhatap kalır, yani
İbrahim (a.s) der ki: “Benden ümmetine selam götür.”
Zaten Hz. İbrahim (a.s) selam göndermese bile
daha önceden Allah’a münacatında;
—Yarabbi! Bizi sana inanan iki Müslüman yap
zürriyetinden de sana inanan Müslüman bir ümmet halk eyle diye dua ve
niyazda bulunmuş bir Halilullah Peygamberdir.
Tabii o dua eder de karşılık bulmaz mı, elbette bulur. Nitekim Allah Teâlâ
“Önceden size Müslüman adını veren o dur” müjdesi bunu teyit ediyor. Gerçekten
de bu duanın yüzü suyu hürmetine Hz. İsmail (a.s)’ın zürriyetinden Arap kavmi kök
salmıştır. Malum, İsmail (a.s) babası Hz. İbrahim (a.s)’ın gördüğü rüya
üzerine kurban etmek isteyip de bir mucize ile kurban edemediği oğludur. Öyle
ki Cebrail (a.s) yüklendiği ilahi emir gereği Sidretü’l münteha’dan tez yetişip
bıçağın ters çevrileceği bir mucizevî hadiseyle birlikte insanlık kurban
edilmekten kurtulmuştur. Gerçekten de ters çevrilen bıçak iz yapmaktan hayâ
eder bile. Yani bıçak bir anlamda yat kurban olmaya hazır İsmail'den incinmez
de. İşte kurbanla özdeşleşen Hz. İbrahim (a.s)’ın diğer peygamberlerin yanında
yakınlığı sadece nesep bakımdan da değil elbet, bir başka yakınlık ayrıcalığı
var ki, o da hiç kuşkusuz kılınan namazların teşehhüt bölümlerinde salâvatlarda
adının zikredilmiş olmasıdır. Böylece
okunan salâvatlarla Hz. İbrahim (a.s)’ın şahsında Peygamberimiz (s.a.v)’de
Allah’ın hem Halil’i (en yakın dost) hem de
Habib-i Ekremi olarak ilan edilmiş olur. Bir başka ifadeyle teşbihten maksat İbrahim
(a.s)’a salâvat eylemek olduğu gibi ondan daha da efdal olanı Muhammed (s.a.v)’e
salâvat eylemektir. Nitekim Kur’an’da “Babanız İbrahim’in dinine..” diye
zikredilen ayeti kerimelerde bu işareti doğruluyor. Madem öyle Allah Teâlâ’nın
“İbrahim’in dosdoğru dinine tabii olun”
beyanının gereğini yerine getirip tabii olmak düşer bize. İşte Hz.
İbrahim'in (a.s)’ın diğer Peygamberlere nazaran özel bir konumda olmasının
sırrı bu işaret edilen buyruklarda gizli. Allah Resulü bu nedenledir ki
“Bana kim bir salâvat getirirse o kimseye Allah on salâvat getirir ve
kendisinden on günah siler. Onun on derecesini yükseltir” diye buyurur. Hiç kuşkusuz
yükselmek huzurda olmak demektir. Nitekim huzuru İlahiye’de kabul olunmak içtenlikle
yapılacak duayla mümkün. Hele hakiki olarak
içten yalvarış ve yakarış, huzurdan lütufla dönüşü sağlar da. Anlaşılan dua o
kadar büyük bir nimettir ki; Hz. Ömer Hac farizası için Allah Resulünden izin
istediğinde,
-Kardeşim bizi de duana ortak et mukabelesiyle
karşılaşmış. Tabii Hz. Ömer (r.anh)’ın hiç beklemediği bir durumdu. Öyle ki şaşkınlığını
şu sözlerle ifade etmiş bile:
-O gün
dünyalar benim olsa bu kadar sevinmezdim.
Gavs-ı Sani
(k,s), Hacda Peygamberimizin izini iz bilip ”Biz bir dua etmişiz, Allah kabul
ederse ahrette de inşallah beraberiz” dileğiyle sofilerini de evladı gibi
görmüştür.
Dolayısıyla dua deyip geçmemek gerekir.
Dua bin bir türlü dilek ve temennileri bağrında taşıyan bir zırhtır. Nasıl zırh
olmasın ki, dua ile birlikte İlahi huzurda boyunlar bükülüp kalpler eğilince
dilekler de yankı bulup arş’a kadar uzanır da. İyi ki de dua zırhımız var, bu
sayede acizliğimizi, biçareliğimizi idrak edip içten yalvarış ve yakarışla
katılaşmış yüreklerimiz yumuşar da. Bakınız Allah Resulü duanın ehemmiyetini şöyle
ortaya koyar: “Allah’ı güzel isimleriyle anan kimsenin günahları denizin
köpükleri kadar çok olsa bile yine affedilir” (Buhari ). İşte bu
muştuyla birlikte gönüller coşmakla kalmayıp adeta denizin dalgalarına yelken
açaraktan vuslat gemisi yol almış olur. Derken tüm yanık gönüller dua limanında
vuslata erer bile. Yeter ki Yüce Yaradana halimizi arz edecek usul erdemi
bilelim gerisi gelir elbet. Kaldı ki Allah’ın rahmeti boldur. O sığınacak ve tutunacak dalın sadece Allah
olduğunu bilen kullarına son derece merhametli de. Zaten öyle olmasa Allah dostları
Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşu için gece gündüz demeden yalvarıp gözyaşı döker
miydi? Ki; Onlar “Ey Muhammed, biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya,107)
ayetinden hareketle izinde yürüdüğü kılavuzun yüzü suyu hürmetine dua etmekten
imtina etmezler. Zaten onlar her dilde her lahzada dua etmek için varlar. Zira
Allah Teâlâ “Âdeme bütün eşyanın isimlerini öğrettik” ve “Hiçbir
Peygamber göndermedik ki kendi kavminin dili ile konuşmasın” beyan buyurmaktadır.
Bu demektir ki diller farklı olsa da
fark etmez, sonuçta her renkte mümin,
her ırktan mümin “âmin” dil’inde buluşuyor ya, bu yetmez mi. Şu da bir gerçek; diller
arasında Arapçaya yakınlığı bakımdan birinin diğerine zenginliği söz konusu
olabiliyor. Bilhassa Farsçanın böyle bir özelliği var. Şöyle ki; Peygamberimiz
(s.a.v) “Cennetliklerin dili Arapça ve Durrî Farsçadır” buyurmuştur.
Anlaşılan; Arapçaya en yakın meşhur dil Farsçadır. Zaten bundan dolayıdır ki
Arapçadan başka bir dille dua etmek hilafı evla konusu olup yine de burada ki kerahet;
tenzihiye kapsamında olduğunu belirtmekte fayda var. Dahası bu hususta İbni
Abidin bu meseleyi şöyle dile getirir; “İmamı Azam namaza başlarken Farsça dilde
zikir sahih demiş. İmameyne göre ise tekbir Arapça olmalıdır demiştir. Farsça
duanın namaz içinde keraheti tahrimiye, namaz dışında ise keraheti tenzihiye
ile mekruh olması ihtimalden uzak değildir. Teemmül buyrulsun ve araştırılsın”
(Bkz. İbn-i Abidin cilt 2, sh.328).
Görüldüğü üzere İbn-i Abidin bile ancak meseleyi ihtimal dâhilinde
meşhur imamların sözleriyle açıklamaya çalışmakta. Sonuçta bu mesele ihtimal
dâhilinde bir husus olsa bile bizim dua ederken dikkat etmemiz gereken temel düsturlar
şunlar olmalıdır.
-Peygamberimizin
düşmanlarına dua etmenin çirkin olduğunu temel düstur bilmek gerekir.
-Namazda bellenmiş duaları okumak
gerektiğini, namaz dışında ise hatırına
gelen sözlerle dua edildiğini ve duanın en güzeli Kur’an ve sünnette
bildirilmiş olanlarının makbul olduğunu bilmemiz icab eder.
-Özellikle dua ezberlemek için çaba saf
edilmeyeceğini, yani duayı ezberlemeye çalışmanın kalb rikkatini (kalp yufkalığını) dağıtacağını bir başka
temel husus olduğunu da bilmek gerekir.
Hatta bu sıraladığımız kaide ve
kurallardan en önemlisi bilhassa Namazların ardından yapılacak dualarda bütün
Müslümanları duamıza katma olmalıdır. Zaten
duada sünnet olan da duayı genele şamil kılmaktır. Bakın bu hususta Allah Teâlâ “Günahın için
istiğfar et. Erkek ve kadın müminler için dua etmezsen o namaz noksandır” buyurmakta.
Kaldı ki dualanmak için dua etmek gerekir. Asla beddua etmek bir mümine yakışmaz.
Bilakis bize ‘Ümmetim, Ümmetim’ diye feryad eden rahmet Peygamber kavlince Ümmet-i
Muhammed’e dua etmek yakışır. Keza Gavs-ı Sani (k.s) bu hususta “Akrabanız,
komşunuz, arkadaşınız, dostunuz ateş içerisinde, buna rağmen siz bir bardak su
götürmüyorsunuz. Yarın huzuru mahşerde yüzlerine nasıl bakacaksınız…”
buyurmakta.
Evet, Dua ile yüce makamlara meramımızı dile
getiririz, içten gelen münacatımız karşılık bulduğunda biliniz ki akan gözyaşı
damlaları eşliğinde günahlarımızın da damla damla döküleceği muhakkak. Bakın
bizler her hangi bir insanı iyilik olsun diye yıllar boyu sırtımızda taşısak, vaktaki o insanı bir kez olsun sırtımızdan
indiriversek hemen o insan geçmişteki bütün iyilikleri unutur düşman olur da.
Oysa Yüce Yaradan öyle değil, zerre
miskal tek bir iyiliğe karşı kulunun tüm günahlarını affedebiliyor. Yani
Rabbimiz “Bana dua edin duanızı kabul edeyim” (Mümin 60) buyuruyor. Yeter
ki can-ı gönülden eller açılsın, bak o zaman O’na uzanan eller geri çevrilir
mi? Elbette çevrilmez. Madem öyle candan niyazda bulanalım, hatta duanın neticesi
ne olursa olsun dua etmekten vazgeçmeyelim.
Evet, bize dua etmek yakışır, neticesi
Allah’ın takdirine kalan bir husustur.
Önemli olan Şer’an imkânsız olan şeyleri Allah’tan talep etmemektir. Mesela
ömür boyu hastalıktan afiyet dilemek veya cinsel ilişki kurmadan çocuk istemek
bu kabilden taleplerdir. Nitekim bu tür aksi talepler yüce makamı incitir de. Mesela
Allah’tan; bana ahiretin ve dünyanın en hayırlısını istemek gibi niyazlar da
öyledir. Nedeni gayet açık bir kere işin içine imkân dışı talep giriyor. Yine
bir başka talepte mesela; “Yarabbi! Beni adam et” demektir ki, bu asla
kabul edilemeyecek haddi aşmak kabilden bir taleptir. İşte bu yüzdendir
ki; Abdullah bin Muğaffel oğlunun; “Yarabbi!
Ben senden cennete girince sağ tarafta kalan beyaz köşkü isterim” niyazını işittiğinde
derhal müdahalede bulunup;
-Bak oğlum Allah'tan cenneti iste,
cehennemden ise Allah’a sığın. Çünkü ben Rasulullah (s.a.v)’den; “Bu ümmetin
içinde abdest suyunda ve duada haddini tecavüz eden bir cemaat gelecektir”
sözünü işittim öğüdüyle oğlunu uyarmış ta.
Allah Teâlâ “Rabbine yalvararak ve
gizleyerek dua edin. Çünkü O mütecavizleri sevmez” buyuruyor. Dolayısıyla ömür boyu kesintisiz afiyet (sağlık)
dilemek, iki dünyanın hayrını dilemek, tüm şerlerin giderilmesini istemek veya
adetten imkânsız olan gökten sofra inmesi gibi şeyler dilemek haramdır. Keza; “Yarabbi
unutur veya hata edersek bizi hesaba çekme vs.” gibi dua etmekte öyledir. Zira Resulü Ekrem Efendimiz; “Ümmetimden
üç şey hata, unutma ve zorlanarak yaptıkları şeylerin hükmü kaldırılmıştır” buyurmakta.
Bu hadis-i şerifin ortaya koyduğu gerçek varken
‘ya unutur’, ‘ya hata edersek’
gibi işi yokuşa sürme türünden sözlerle irademizin dışında cereyan edebilecek
olayları irdelemek adaba mugayirdir. İlla ki bir hacetin giderilmesi yönünde
çok arzu duyuyorsak onun da bir usul ve kaidesi var. Şöyle ki; Allah’dan bir hacetinin giderilmesi için önce istihare
namazı kılıp sonrasında da dua ve niyazda bulunmak icab eder. Ezberinde varsa istihare
namazının birinci rekâtında kâfirûn suresi ikinci rekâtında ihlâs suresi okunması
uygundur. Ve akabinde sağ yanımız üzerine uyumak gerekir. Sabah uyandığımızda
rüyada her ne gördüysek işin ehline anlatmakta fayda var. Ulema bu hususta “rüyada
beyaz ve yeşil görme hayra işaret olduğuna, siyah ve kırmızı görmekse şer
olduğuna delalet eder” der. İşte rüyadan
alınan mesaja göre hacetimizi gidermek gerekir. Nitekim Resulü Ekrem (s.a.v) “Birinizin
başı dara düştü mü hemen iki rekât farz olmayan bir namaz kılsın sonra duasını
okusun hacetini söylesin” buyurmuştur.
Duaya bilhassa Allah’a hamd ve
Resulüne salâtu selam getirerekten başlayıp öyle münacatta bulunmalı. Allah
Resulü:
-Ya Enes! Başın dara geldiği zaman o hususta
Rabbine yedi defa istihare yap! Sonra kalbine gelene bak! Zira hayır ondadır
diye öğütlemiştir.
Hakeza Peygamberimiz (s.a.v) “Allah
inanan ve iyi işler yapanların dualarını kabul eder, lütuf ve kereminden onlara
daha fazlasını verir” (Şura, 26)
fermanını beyan ettikten sonra şu hadis-i şerifleri de zikretti:
Allah; kullarım sana benden sorarlarsa
söyle: Ben yakınım. Dua eden bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık
veririm. O halde onlarda bana karşılık versinler. Yeryüzünde masiyet veya
sıla-i rahim koparıcı olmamak şartıyla Allah’tan talepte bulunan bir Müslüman
yoktur ki, Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı
affetmek suretiyle karşılık vermesin (Tirmizi).
Acele etmediğiniz sürece her birinizin
duasına karşılık verilir. Ancak şöyle diyerek acele eden var. Ben Rabbime dua
ettim, duam kabul etmedi (Buhari, Müslim, Ebu Davut, Muvatta).
Kime dua kapısı açılmış ise ona
rahmet kapıları açılmış demektir. Allah'tan istenen şeylerden en çok sevdiği
şey kendisinden afiyet istenmesidir. Dua her çeşit musibet için faydalıdır.
Kazayı sadece dua çevirir. Öyle ise sizlere gerekli olan dua etmektir (Tirmizi).
İnsan eşref-i mahlûkattır. O halde şükretmek gerekir. Pekâlâ, taş, hayvan,
bitki ya da toprak olarak da yaratılabilirdik. Eşref mahlûkat olmanın gereği Allah’a
şükürler olsun ki; Rabbimiz bizi muhatap kılıp bize Salih amel işlemek için
zikrini, duayı, hizmeti ve şükrü ihsan etmiş. Yetmemiş mükâfat olarak da cemalini
cennetini vaad etmiş.
Evet, Yüce Rabbimiz öyle merhamet
sahibidir ki, kendisine inanmayanlara bile nimet veriyor. Düşünsene Yüce Mevla
inanmayanlara karşı böyle merhametliyse,
kim bilir tasdik eden kulları için nasıldır. Bildiğimiz tek şey kullarını
yüzüstü bırakmayacağıdır.
İşte bu yüzden Rabbimiz her gece dünya semasına
rahmet melekleri vasıtasıyla kullarına:
“Yok mu bana dua edecek duasının
kabul edeyim. Yok mu benden isteyecek, dilediğini vereyim. Yok mu benden afv
dileyen onu afv edeyim” (Hadis) diye çağrı yapıp gönülleri şadan kılmakta. Madem
öyle “Âmin diyen kullarının bütün günahlarını affet Allah’ım” çağrısına icabet etmek düşer bize.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2871/bedduaya-lanet-duaya-davet.html
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2871/bedduaya-lanet-duaya-davet.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder