İLİM PAZARA KADAR DEĞİL MEZARA KADAR
İlim paha biçilmez kıymettir, pazarda
sergilenmez, o hep başköşedir.
Şah-ı Hazne (k.s), Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’in
yetiştirmiş olduğu halifelerin içinde dışa yansıyan haliyle en ednasıydı, bu
yüzden birçok kişi onun âlim olduğunun farkında pek olmazdı. Gavs-ı Bilvanisi de öyleydi, o da kendini
gizlerdi. Derdi ki; “Ben sofilerden çok istifade ettim. Muhabbet noktasında
sofilerden aldığım hazzı Şah-ı Hazne’den alamadım. Sofilerle bulundukça onların
muhabbetini, teslimiyetini ve aşkını gördükçe benimki de artıyordu.”
Öyle anlaşılıyor ki; bu yol yükte hafif,
pahada kıymet teşkil eden ilim yoludur. Dahası Allah'a giden yolda en kestirme
güzergâhtır. Onun için hakikat yolun zahir yönüne takılan ve zahir kısmından
medet uman kimseler maneviyattan nasipsizdirler. Nasıl mı? İşte Ubeydullah Ahrâr
(k.s) bu konuda; “Bu yolun büyükleri cehri, zahiri şeylere çok ehemmiyet
vermemişlerdir. Onların her an bulundukları huzur hali en büyük ilimdir” (haldir) buyurmakta. Böylece bu yolun başında
kurbiyyet ve şuhud (yakınlık ve seyir) hali olduğunu, nihayetinde ise
ubu’diyyet ve mahrumiyet olduğunu vurgulamıştır.
Malumunuz insan yetiştirmek
bitki yetiştirmeye benzemez. Bir gün Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’e;
—Kurban, bir şeyh kendisine geleni kırk
günde icazetini tamamlayıp halifelik veriyor, buna ne dersiniz. Bunun üzerine
Hazret (k.s) orada bulunan Mollayı Mezin’e (Büyük Hoca’ya) sorar:
—Molla!
Bir eşeğin yavrusu kaç günde ayağa kalkar?
Molla cevaben:
—Kurban iki veya üç güne kalmaz ayağa
kalkıp annesiyle dolaşmaya başlar der.
Hazret (k.s):
—Peki, insanın yavrusu ne zaman kalkıp
dolaşır?
Molla:
—Efendim yeni doğan çocuğu annesi en az
iki sene süt verdikten sonra ancak ayağa kalkabiliyor, üstelik ilk hamlede
ayağa kalkamaz, birkaç sürünme ve emekleme döneminden sonra bu durum
gerçekleşir.
Hazret (k.s):
—Peki, eşek yavrusuna ne, insan yavrusuna ne derler?
Molla:
— Eşeğin yavrusuna sıpa, insan yavrusuna
insan derler.
Hazret (k.s):
—İşte gördün ya, zahmet çekilmeyince eşek sıpa, emek verilince
insan oluyor deyip Gavs-ı Bilvanisi'nin şu sözünü hatırlamamıza vesile olur: İnsan
öyle olmalı ki bütün âlem o insana çalışmalı.
Yine bir başka misalde ise Lokman Hekimin
verdiği müthiş cevapta görüyoruz. Şöyle ki;
Lokman Hekim’e sorarlar:
—Sen bu ilmi, aklı ve bilgiyi nereden
öğrendin?
Lokman Hekim cevaben;
—Gözü görmeyen
bir hafızdan elbet.. Gözü görmüyor amma elindeki asasıyla önünü kontrol edip
yürümesi benim için ibret vesikası olmasına yetti, dolayısıyla o bu noktada rehberimdir.
Tabii bitmedi dahası var, bir çarpıcı
ilginç misalde; ulema sınıfının en
meşhur âlimlerinden İbn-i Hacer su kenarında dolaşırken içi oyuk mağara şekline
bürünmüş kaya parçası ile karşılaşıyor. Kendi kendine; madem su bu kadar kıvrım
kıvrım akıp zamanla sert bir kayayı
delip mağara oluşturabiliyor, o halde damlaya damlaya göl olur misali pekâlâ
bende ilme sarılıp ilmi hakikat elde edebilirim der. Gerçekten de bu tefekkürle birlikte ilme dört
elle sarılıp hak ettiği zirveye gelir de. Bu yüzden kendisine taş oğlu anlamına
gelen İbn-i Hacer denilmiştir.
Abdullah b. Abbas (r.a)’da çok büyük ilim
sahibiydi, öyle ki 1660 hadis rivayet etmiş ve ilmin çokluğundan dolayı ona ‘bahr–deniz’ denip, deruni ilminden dolayı
da ‘Tercümanü’l Kur’an’ ismiyle yâd edilmiştir. Öyle ki, Resulü Ekrem (s.a.v) İbni Abbas hakkında; “Allah’ım! Ona hikmet öğret” diye dua
etmiş, bir rivayette ise; “Ya Rabbi!
Onu dinde fakih kıl ve ona tefsir ilmini nasip buyur” diye zikredilir.
Şu da var ki ilim demek illa nutuk çekmek
değildir. Nitekim İmam Şafii; “Konuşmayı
sükût lehçeyle, ilmi araştırmayı ise düşünceyle
destekleyiniz” der. Tabiin'in büyüklerinden Hasan-ı Basri ise; “Hikmet
taşımayan söz, boşboğazlıktır. Susması düşünce olmayan insan yanılmıştır.
Bakışının amacı ibret olmayan kimse boşu boşuna oyalanmıştır” der.
Hatta Tavus (r.a)’ın
bildirdiğine göre Havariler merak edip Hz. İsa (a.s)’a:
—Ya Ruhullah! Yeryüzünde şu zamanda senin
gibisi var mı?
Hz. İsa (a.s):
—Evet var.
Konuşması zikir, susması fikir ve bakış amacı ibret olanlar benim gibidirler
diye cevap vermiştir.
Evet, Âlim
olanla cahil olanın günahlarının hesabı bir değildir. Âlimin işlediği günaha
bir, cahile de iki sevap yazılır. Bu yüzden âlimler o kadar kıymet ifade eder
ki; Resulü Kibriya Efendimiz(s.a.v) “Âlimlerin eti zehirlidir” buyurmuştur,
yani onların aleyhinde bulunanların zehir eti yemiş gibi olacakları
manasınadır. Nasıl mı? İşte bir gün İmamı Azam talebelerine
ders verirken akrebin hücumuna uğrar, öğrencileri hemen müdahale etmek ister
ama İmam-ı Azam;
—Bırakın gelsin, müdahale etmeyin, ben Resulüllah’ın âlimlerin
eti zehirlidir hadisini tecrübe etmek istiyorum bakalım ulemadan mıyım der.
Eğer ulemadan isem akrep ölür. Gerçekten de büyük âlim olduğu ortaya
çıkıp akrep ölür de. Kaldı ki Resulullah (s.a.v)’in “Ümmetimin âlimleri Ben-i
İsrail Peygamberleri gibidir” beyan buyurması onların önemini ortaya koymaya
yeter artar da. Tabii bu hadisi şerifte
geçen 'Peygamberler gibidir' ifadesi
fazilet yönünden değil, hiç kuşkusuz hidayet yönündendir. Ki; zaten tarih
boyunca milyonlarca kişinin hidayetine vesile olmuş çokça evliya-i kiramın varlığı
bunun teyididir. O halde evliya deyip
geçmemek gerekir, bakın, Hz. Nuh (a.s)
dokuz yüz seneyi aşkın ömür sürmüş ancak kırk kişi hidayete gelmiş, hatta karısı ve oğlu bile iman etmemiş.
Evliyayı anladıkta, peki ya günümüz insanının
hali nasıldır? Bikere ahir zamandayız, bizim önceliğimiz evliya olmak olamaz,
bizim için acil olan ahretimiz kurtaracak ilme sarılmak olmalıdır. Madem öyle,
önceliğimiz nedir sorusuna cevap olarak birçok ulema fıkıh öğrenmenin Kur’an
ezberlemek ve nafile ibadet eda etmekten daha efdal olduğunu beyan ediyorlar.
Belli ki fıkıh öğrenmekten maksat haram helalin bilinmesinden öte ahret için
gerekli olan ihtiyacın fazlasını öğrenmek içindir. Zaten Hz. Ömer (r.a) halife sıfatıyla “Bizim çarşı
pazarlarımızda fıkıh bilgisi olmayan ticaret yapamaz, çünkü fıkıh bilgisi kıt
olan insanlar faize düşer” beyan buyurması bu ihtiyacın gerekliliğini teyit
ediyor da. Sadece çarşı pazar mı? Elbette ki hayır, bu ihtiyaç ibadet içinde geçerlidir. Şöyle
ki;
Abdülkadir Geylani (k.s)
Allah’a öyle ibadet ederdi ki; bir gün ibadet halde iken bir ses işitir:
—Ey zikirle
meşgul kulum, artık senden bütün amel yükümlülüklerini kaldırdım!
Abdülkadir
Geylani (k.s) derhal bu seslenişe;
—Ey lanetlenmiş
şeytan defol deyip tepki gösterir.
Şeytan:
—Peki; benim
şeytan olduğumu nereden bildin ki?
Abdülkadir
Geylani (k.s):
—İki şeyle;
birincisi akaid ilmimle, ikincisi fıkıh ilmimle. Akaid ilmine dayanarak; sesin
tek yönden geldiğini hissettim,
dolayısıyla bu hissin şeytani olduğunu anladım. Eğer ses her taraftan gelseydi
rahmani olurdu. Fıkıh ilmine dayanarak şunu söyleyebilirim ki; değil ben, peygamberlerden bile ibadet mükellefiyeti
kaldırılmamıştır.
İşte Abdülkadir Geylani'nin sözlerinden
de anlaşıldığı üzere ilim bu. İlim olmazsa rahmani sandığımız birçok şeylerin
şeytani olup olmadığını anlayamayız. Dolayısıyla illa ki ilim şart diyoruz.
İslam ilmin ta kendisidir zaten.
Nitekim Hıra mağarasında oku diye ilk ilim startı verilmiş bile. Peki,
günümüzde durum nasıl? Malum; yaşadığımız çağ için bilgi çağı denilip, bilgiden
çok bilgi kirliliği dersek yeridir. Bilgi kirliliği o kadar zirve yapmış ki
birçok faydalı sandığımız faydasız bilgiler çevremizi kuşatmış durumda. Öyle
ki; kime sorsan kendi sunduğu bilgiyi doğru sanmaktadır. İster istemez bu
durumda acaba hangisi doğru demekten kendimizi alamayız da. Nitekim materyalistlere ilim ne diye sorsak,
verecekleri cevap fizik ve kimyanın birleşiminden ibaret hayata dair bilgi
diyeceklerdir. Oysa fizik ve kimyaya ait tüm bilgiler toplandığında laboratuar
şartlarında hayat oluşturulamayacağı görülecektir. Kaldı ki; fizik, kimya,
biyoloji ve matematikten sadece esinlenerek bir takım teknolojik gelişmeler kat
edilebiliyor, ama asla hayata dair program ortaya konamaz. Mesela çekim kanunu
ile gezegenlerin yörüngeleri hesap edilebilir, ama çekim nedir sorusunun cevabı
her zaman açık kalacaktır. Zira çekim
kanunun biçim bakımdan izah edilmeye çalışılması özüne vakıf olmak anlamına
gelmez. Dolayısıyla çekim kanununa gravitasyon demekle sadece
isimlendirmiş oluruz.
Keza yine kâinatta keşfedilen kanunlar
sayesinde en modern makineler üretilebilmesi başka bir şey, üretilen makinenin
hayat sahibi olamayacağı başka bir şeydir.
Bu yüzden ne cep telefonu, ne de uçaklar hayat sahibidir. Anlaşılan
hayat ilmini makinelerle izah etmek mümkün değildir, ama belki bundan hareketle maddeye biçimsel
varlık gözüyle bakabiliriz. Hele bunun ötesinde eşyaya misyon yükleme çabasına
girmek büsbütün haddi aşmak olur. Modern bilimler daha çok mantık esasına
dayanmaktadır, ruhtan bihaberdirler. Bu yüzden aklıevvel materyalistler salt
fizik ve kimya üzerine kurdukları hayatın kurbanı olmuşlardır. Onlar çıkmaz
sokaklarda dolaşa dursunlar bu keşmekeş içerisinde biz Müslüman’ların yapacağı
tek şey, beynini ve kalbini maddenin esaretinde kurtarıp farz ilme yönelmek
olmalıdır. Çünkü mümine ilk evvela ilim farz-ı ayını bilmek lazımdır. Fazlardan sonra ise; vacip, sünnet, mendup,
müstehap, mubah, mekruh ve müfsidi vs. bilmek esastır.
Şurası muhakkak farz olan ilmin
başında akaid gelir. Akaitten sonra namazla ilgili farzlar gelir. Ancak bu
arada unutmamamız gereken husus, namazın
öncesinde temizlikle ilgili taharet, abdest ve guslün farzları, farz olan kıraati ezberlemek, ilmihal
bilgilerini öğrenmek gerektiğidir. Sonrası malum ana baba hukuku, kimleri sevip
kimlere buğz etmemiz icap ettiğini, Hak ve hakikat yolunda önder kabul
ettiğimiz âlime karşı vazifeler, batini hastalıklar, oruçla ilgili bilgiler,
hac, helal haram, rızık ve helal kazanç, zekât gibi konular bilinmesi zaruridir.
Aksi takdirde ilimsiz yol kat edilemez.
Kelimenin tam anlamıyla halini
güzelleştirecek ilmi öğrenmeli ki hem kendimiz, hem aile efradı, hem çevremiz
huzur bulsun. Zaten ilmihal kitapları bunun için vardır. Yani ilmihal; hal ilmidir.
Belli ki; ahlaki güzelleştirmeye yönelik ilim olması dolayısıyla ilmihal
denilmiştir. Sünnet-i Seniye'ye uygun yaşayış gerçekleştirmek ilmihal bilgisi
ile mümkün. Zira Allah Teala “De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi
olunuz. Ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece
bağışlayıcı ve merhamet edicidir” (Ali İmran/31) beyan buyurmakta.
Velhasıl; halini bilmeyen halden anlamaz.
O halde tez elden hal ilmi pazara kadar değil, mezara kadar işleyen bir süreç
olmalıdır.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder