30 Mayıs 2016 Pazartesi

İLİM PAZARA KADAR DEĞİL MEZARA KADAR SELİM GÜRBÜZER İlim paha biçilmez değer bir hazinedir, pazarda sergilenmez, bu yüzden başköşedir hep. Şahıs bazında da öyledir. Mesela öyle insanlar vardır ki, görünürde bizim gibidirler, oysa son derece deruni baş tacı şahsiyetlerdir. Nitekim Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’in halifeleri arasında Suriye’de bir köyün ismiyle müsemma Şah-ı Hazne (k.s) adında bir zat vardı ki, dışa yansıyan haliyle hiçte halife bir duruşu yoktu, bu yüzden pek çok insan o’nun deruni baş tacı âlim bir zat olduğunun hiç farkında bile olmazdı. Gavs-ı Bilvanisi de keza öyleydi, kendisi daha çok sofilerin arasına karışıp onlarla hep hasbıhal halde olduğu içindir âlim bir zat olduğu pek anlaşılmazdı. Hatta bu hususta kendi halini ortaya koyan şöyle bir sohbet ettiği de vakidir: “Ben sofilerden çok istifade ettim. Muhabbet noktasında Şah-ı Hazne’den alamadığımı sofilerden aldım. Sofilerle bulundukça onların muhabbeti, teslimiyeti ve aşkı ister istemez bize de sirayet edip benimki de artıyordu.” Malum, oğulları Seyda Hz.leri ve Gavs-ı Sani Abdulbaki Hz.leri de tıpkı kendisi gibiydiler. Yani her iki oğlu da Gavs’ın (k.s.) oğlu ve seyyid olduklarını belli etmeksizin çok halim bir halleriyle sofiler arasına karışıp dergâhın hizmetinde koşturmayı ihmal etmeyen isimlerdir. İşte yukarıda isim isim verdiğimiz Sadatların örnek davranışlarından anlaşılan o ki; Nakşibendî Tarikatı sırf muhabbet yolu olmakla kalmayıp yükte hafif pahada ağır ‘şeriat-tarikat-marifet- hakikat’ basamaklarını usul usul taliplilerine aştıran ilmi hal yoludur da. Tabii hal ilmi yolu olunca da Allah’a ulaşılan yollar arasında en kestirme yol olması son derece gayet tabiidir. Madem öyle bu yolun hem zahiri yönüyle hem de batıni yönüyle haşir neşir olmak gerekir. Aksi halde bu yolun ne zahiri veçhesinden ne de batıni veçhesinden istifade edilebilir. Nasıl mı? İşte Ubeydullah Ahrâr (k.s)’ın “Bu yolun büyükleri cehri, zahiri şeylere çok ehemmiyet vermemişlerdir. Onların her an bulundukları huzur hali en büyük ilimdir (haldir)” diye beyan buyurması bu gerçeğe işarettir. Böylece Ubeydullah Ahrâr (k.s) bu sohbetiyle bu yolun başında kurbiyyet ve şuhud (yakınlık ve seyir) hali olduğunu, nihayetinde ise ubu’diyyet ve mahrumiyet olduğunu vurgulamıştır. Zaten Nakşibendî tarikatının gücü etkisinde olmasının sırrı; tâ hafi zikrin önderi Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’dan beri ilmiyle amil sırat-ı müstakim üzere bir yol takip etmiş etmiş olmasıdır. Malumunuz insan yetiştirmek bağ bahçe ve tarla tapan işlerinde olduğu gibi ne ‘çiçek-bitki-tahıl’ yetiştirmeye benzer ne de ‘kırda bayırda ahırda’ hayvan yetiştirmeye. Bakınız günlerden bir gün Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’e sofilerden biri şöyle sual eder; -Kurban, yöremizden bir şeyh kırk günde icazet verip halifelik veriyormuş. Efendim bunda bir tuhaflık yok mudur, bu ne hızdır? Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s) tebessüm edip hemen orada bulunan Molla Mezin’e (Büyük Hoca’ya) der ki: -Ey Molla Mezin! Söyle bakalım bir eşeğin yavrusu kaç günde ayağa kalkar? Molla cevaben: -Kurbanım! İki üç güne kalmaz annesiyle dolaşır bir halde ayağa kalkar der. Hazret (k.s): -Peki, ya insan yavrusu? Molla: -Efendim, malumunuz yeni doğan bir çocuğa en az iki yıl süt verildikten sonra ancak ayağa kalkabilmekte, Hazret (k.s): -Peki, madem öyle eşeğin yavrusuna ne denir? Molla: -Sıpa denir. Hazret (k.s): -O halde insan yavrusuna ne denir? Molla: -Elbette ki insan denir. Hazret (k.s) verilen bu cevaplar üzerine en nihayetinde oradakilere dönüp şöyle sohbette bulunur: -İşte bu demek oluyor ki; dünyaya gelen 2-3 günlük eşek yavru için zahmet çekilmeyince adı sıpa olurken, insan yavrusu içinse en az iki yıl zahmet çekilip emek verilince de adı yine insan olmakta. Tabii ki anlayana, Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’in insan ve eşek yavrusu üzerinden getirdiği bu misaller aslında bir mesaj niteliği taşıyan misallerdir. Hele ki insan yavrusunun ayağa kalkıp birde kendini ilme verip ilmiyle amil âlimlik vasfı kazandığını bir düşünün böylesi bir zatı görenler o’na hürmet göstermeleri bir yana o’nda dirilir de. İşte gerçek anlamda bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe ve gençlikten ihtiyarlığa bir ömür boyu ilimle geçirilerekten kemal bulmuş hız budur, öteki türlüsü ise malum acele eden ecele gider türünden satıh üstü kırk günde icazet alınmış bir hızdır. Bu yüzden ilim pazara kadar değil mezara kadar bir süreçtir deriz. Zaten bu yol uzun soluklu koşmayı gerektiren bir yoludur. Öyle ya, maratona hızla başlayıp da nefesi boşa tükettikten sonra yarı yolda nefes nefese kala kalmakta vardır. Oysa gerçek hız koşucusu o dur ki nefesini en iktisatlı şekilde kullanıp maratondan kazançlı çıkabilendir. Evet, ilim bir hayat boyu devam edecek sürecin adı diyebileceğimiz manevi kazanç kapısı bir nimettir. Yeter ki bu kapıda Yavuz Sultan Selim misali ilme hürmeten âlimin atının ayağından sıçrayan çamur olmaya razı olunsun gerisi gelir elbet. Hem nasıl gerisi gelmesin ki, bakınız Lokman Hekim’e: -Efendim, sizler ne yaptınız da bu denli bilgi donanımına sahip zat olabildiniz diye sual edildiğinde verdiği cevap çok manidardır: -Gözü görmeyen âmâ hafız sayesinde elbet. Zira o’nun bu âmâ haliyle pek çok şeyin hakkından gelmesi benim ufkumu ziyadesiyle açmaya yetti, arttı bile. İlim yolunda ziyadesiyle ufku açılan sadece Lokman Hekim mi, hiç kuşkusuz ulema sınıfının en meşhur âlimlerinden İbn-i Hacer’in ufkunun açılmasına da bir kaya parçası ilham olmuştur. Şöyle ki; günlerden bir gün İbn-i Hacer su kenarında dolaşırken içi oyuk bir kaya parçasıyla karşılaşır. O an kendi kendine şöyle tefekkür eyler: -Madem bu akan su zamanla sert bir kayayı oyaraktan mağara oluşturabiliyor, o halde bende kendimi ilme adayarak hakikat deryasında bir katre damla olabilirim pekâlâ. Hem damla olmadan derya olunmaz ki. Ve İbni Hacer’in bu tefekkürü işe yarar da. Derken ilme dört elle sarılıp hak ettiği ilmin zirve noktasına eriştiğinde asırlar boyu taş oğlu anlamına gelen İbn-i Hacer âlim bir zat olarak adından söz ettirir. Hakeza Abdullah b. Abbas (r.a)’da ilmiyle adından söz ettiren sahabelerimizdendir. Dile kolay 1660 hadis rivayet etmiş bir sahabemizdir o. Bundan dolayıdır ki kendisine ilmin çokluğundan ‘bahr-deniz’ dendiği gibi Kur’an ayetlerini tefsir eylemesi hasebiyle de ‘Tercümanü’l Kur’an’ denmekte hep. Öyle ki, Resul-i Ekrem (s.a.v)’in o’nun bu ilmi çabası karşısında şöyle dua ettiği vakidir: “Allah’ım! Ona hikmet öğret.” Hatta bir seferinde de Allah Resulünün o’nun gıyabında; “Ya Rabbi! Onu dinde fakih kıl ve ona tefsir ilmini nasip buyur” niyazında bulunduğu rivayet edilir. Gerçekten ilmin paha biçilmez kıymet değer bir cevher olduğu şundan besbelli ki; ilim sahibi bir mümin her halükarda Allah Resulünün dualarına katık olup baş tacı olabiliyor. Nasıl baş tacı olunmasın ki, bikere ilim öyle pazarda satıcıların bin bir türlü dil dökerekten satmaya çalıştıkları ne pazarlık malzemesi bir meta, ne bir reklam, ne de propaganda aracıdır. Şayet ilim reklam ve propaganda aracı bir malzeme olsaydı İmam Şafii; “Konuşmayı sükût lehçesiyle, ilmi bir araştırmayı ise düşünceyle destekleyiniz” tembihatında asla bulunmazdı. Zira dolu başaklar eğik olurmuş, boş başaklar da dik dururmuş. Keza boş tenekeden ses gelirmiş dolu tenekedense pek ses gelmezmiş. Aynen öyle de ilimde tıpkı dolu başak ve dolu teneke misali etkisi doluluğunda gizli bereket bir güçtür. Nitekim Tabiùn'un büyüklerinden Hasan-ı Basri bu hususta mealen şöyle der: “Hikmet taşımayan söz boşboğazlıktır. Düşünce içermeyen sükût lehçesi anlamsızlığın girdabına düşmüşlüğün ta kendisi yanılgıdır. İbret nazarı içermeyen bir bakış ise bu dünyada olan bitene boşu boşuna bakaraktan aval aval dolanmaktır...” Hatta bu hususta Tavus (r.a)’ın bildirdiği bir rivayette Havarilerden biri Hz. İsa (a.s)’a: -Ya Ruhullah! Yeryüzünde özü sözü bir sizin gibi var mıdır diye sorar. Hz. İsa (a.s) cevaben şöyle der: -Evet vardır. Onlarda malum; konuşması hikmet, susması tefekkür ve bakışı ibret nazar-ı üzere olanlardır. Evet, öyle anlaşılıyor ki, işin sırrı özü sözü bir olabilmekte. Çünkü ‘hikmet, tefekkür ve nazar ber kadem’ üzere âlim olmak bunu gerektirir. Ki; ruz-i mahşerde âlim bir müminle cahil müminin hesabı bir olmayacaktır. Öyle ki âlimin işlediği günaha bir yazılırken, cahile de iki günah yazılacaktır. Hatta bir hadis-i şerifin mealinde bu husus şöyle zikredilir: “Aynı günahı işleyen âlime bir, cahile ise iki günah yazılır. Âlim yalnız bir günahın cezasını çekerken cahil ise hem günahının hem de o meseleyi öğrenmemenin cezasını çeker” (Deylemi). Gerçektende âlimler, öğrendikleri ilminden ötürü yediden yetmişe hemen herkesin gözünde o kadar kıymet değer ifade eder ki; Peygamber kavlince âlimlere hürmette kusur edilmemesi yönünde “Âlimlerin eti zehirlidir” hadis-i şerifiyle dikkatli olunması gerektiği vurgulanmışta. Hele Allah muhafaza, ilmiyle amil olmuş âlim bir zata suizanda bulunulduğunda bunun bedeli çok ağır olup çok büyük bir zehir etkisi yapacağı muhakkak. Nitekim bir gün İmamı Azam talebelerine ders verirken bir akrebin üzerine doğru geldiği görülür. Talebeleri hemen müdahale edecekleri sırada İmam-ı Azam buna izin vermez. Ve talebelerine şöyle der; -Sakın ola ki müdahale etmeyesiniz, bırakın geliversin, Zira bizatihi kendim Resulullah (s.a.v)’in ‘âlimlerin eti zehirlidir’ hadis-i şerifini tecrübe etmek istiyorum, tecrübe edeyim ki bakalım ulemadan birimiyim? Eğer ulemadan biri isem biliniz ki akrep ölecektir demektir. Gerçekten de bu yaşanan hadiseyle birlikte büyük âlim olduğu tecrübe edilmiş olup akrep ölür de. Ki, ilmiyle amil âlimler Resulullah (s.a.v)’in “Ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir” hadis-i şerifine ve övgüsüne de mazhar olmuşlardır. Tabii bu hadis-i şerifte geçen 'Peygamberler gibidir' ifadesi hidayet yönündendir, asla fazilet yönünden değildir. Delil mi? İşte tarih boyunca milyonlarca kişinin hidayetine vesile olmuş çokça ilmiyle amil olmuş evliya-i kiramın tarihçe-i hayatları bunun bariz delilidir zaten. Madem elimizde böyle mühim tarihçe-i hayat külliyat delillerimiz var, o halde sadece onları isimce anmakla yetinmek olmaz. Bilakis izlerini iz sürmekte gerekir. Öyle ya, Hz. Nuh (a.s) dokuz yüz seneyi aşkın ömür sürmesine sürmüş ama, bir bakıyorsun karısı ve oğlu imana gelmediği gibi onca uzun bir zaman diliminde kırk kişi ancak hidayete gelebilmiştir. Şimdi belki diyebilirsiniz ki Hz Nuh (a.s) zamanında ki hidayeti anladıkta, peki ya günümüz insanının hidayet yönünden hali nicedir? Bikere şunu kafamızdan çıkarmayalım ki; artık ahir zamandayız, dolayısıyla bizim için şuan bugünden tezi yok derhal hem dünyamızı hem de ahretimiz kurtaracak ilme sarılmak olmalıdır. Nedir o ilim derseniz, zamanın ruhunu iyi okuyabilen pek çok ehl-i sünnet ulemamız bu hususta fıkıh öğrenmenin Kur’an-ı Kerimi ezberlemek ve nafile ibadet etmekten daha efdal olduğunu beyan etmişlerdir. Hele bilhassa bizim gibi avam insanlar için fıkıh öğrenmekten maksat ilmihal bilgisine vakıf olmaktır, ulema için ise fıkhın ta kendisi ilimdir elbet. Şayet bu maksadın dışında fıkıh bilgisi edinmeden ömür törpülersek biliniz ki sosyal hayatta ve beşeri münasebetlerde şaşkın ördek bir halde habire dolanıp durmuş oluruz. Ki, işin ciddiyetini bizatihi Hz. Ömer (r.a)’ın halife sıfatıyla umuma yönelik söylediği “Bizim çarşı pazarlarımızda fıkıh bilgisi olmayan ticaret yapamaz, çünkü fıkıh bilgisi kıt olan insanlar faize düşer” talimatlarından pekâlâ idrak edip anlayabiliyoruz da. Peki, idrakinde olmak iyi hoşta ilmihal bilgisi sadece bize çarşı pazar için mi gereklidir. Hiç kuşkusuz farz olan ibadetlerde buna dâhildir. Şöyle ki; Abdülkadir Geylani (k.s), Allah’a öyle halisane bir şekilde ibadet ederdi ki; bir gün ibadet halde iken gaipten bir ses işitir: -Ey zikirle meşgul kulum, artık bilesin ki senden bütün amel yükümlülüklerini kaldırdım! Abdülkadir Geylani (k.s) derhal bu sesleniş karşısında derhal tepki koyup şöyle der: -Ey lanetlenmiş şeytan! Bu da ne söz, derhal yıkıl karşımdan. Şeytan bu ya, hemen karşısından toz olmaz: -Eeeh yıkılmasına yıkılıyım da, ama bu arada merak ettiğim bir şey var ki, o da benim şeytan olduğumu nasıl bildiniz? Tabii Abdülkadir Geylani Hz.leri (k.s) ilmiyle amil büyük bir zat, elbette bilir. Öyle ki vereceği cevap melun şeytanın ipliğini pazara çıkarmaya ziyadesiyle yeter bile. Ve cevaben şöyle der: -İki şeyi dayanak kılarak bildim. Birincisi akaid ilmi, ikincisi de fıkıh ilmidir. Akaid ilmine dayanarak sesinin tek yönden geldiğini bildim. Eğer ses tek yönden değil de dört bir yandan etrafımı çepeçevre kuşataraktan gelseydi o zaman bu ses rahmanidir derdim. Fıkıh ilmine dayanarak da şunu söyleyebilirim ki; değil bizlerin ibadetten muaf tutulması peygamberlerin bile üzerinde asla ibadet mükellefiyeti kalkmış değildir. Öyle ya, ilim olmazsa rahmani sandığımız birçok şeyin şeytani olup olmadığını nasıl anlayabiliriz ki. İşte bu nedenle ilim pazara kadar değil mezara kadar gerçeğini iyice hafızamıza kazımamız icab eder. Zira Müberra Dinimiz İslam, ilmin ta kendisi bir dindir. Nitekim Hıra mağarasında ilk inen oku ayetiyle ilim startının veriliyor olması bunun bariz bir göstergesidir. Yine bu hususlarda Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el Hüseyni Hz.lerinin üçüncü halifelerinden aynı zamanda kendisi yüz yaşlarında Medine’de şeb-i arusla vuslata eren Şeyh Molla Abdussamed Hz.lerinin Feyz dergisine verdiği röportajda bakın ne diyor bir görelim: “Herkese diyorum ki, hem sofi olun hem de tavizsiz olarak Allah'ın (c.c) emirlerine sımsıkı sarılsın. Nefis isterse istesin, istemezse istemesin. Allah'ın (c.c) emirlerine, Allah'ın (c.c) istediği gibi sarılın, nefsin istediği gibi değil. Allah'ın (c.c) ipine sarınılacak. Şah-ı Nakşibend Hazretlerine soruyorlar: -Bazılarının müridleri denizin üstünde yürüyor. Cevap veriyor: -Kurbağa da yürüyor. -Bazılarının müridleri uçuyor diyorlar. Yine cevap veriyor: -Kuş da uçuyor diyor. -Bazılarının müridleri buradayken bir bakıyorsun öğle namazını Mekke'de kılıyorlar diyorlar. Diyor ki; -Şeytan da Şarkta iken, bir bakıyorsun Garpta da bulunabiliyor. Bu kez oradakiler: -Peki, bu söylediklerinizin hikmeti nedir diye sorduklarında, -Bunun tek bir hikmeti vardır, o da istikamet üzere olmak gerektiğidir. İşte görüyorsunuz Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın sohbetinden de anlaşıldığı üzere keşif bazen insan da olur. İnsana bir his gelir, sanki ilham gibi bir şey olur. İşte bunların arkasına düşülmeyecek, bunların arkasına düşülünce istikamet gidiyor. Şayet bu haller, Allah'ın (c.c) emrine uygunsa o şekilde hareket edecek, o da kendi nefsinde duracak kimseye söylemeyecek. Bazı sofilerin keşfi açılıyor. Bu keşif cinden de olur şeytandan da olur, onun hal ve hareketlerine bakacaksınız, hal ve hareketi şeriata uygunsa, onu kabul edecek, değilse etmeyeceksiniz. Üstelik de o kişi iddia ediyor, benim şeyhim Gavs'dır, ben Gavs'ın müridiyim diyerek kendisini haklı gösteriyor. Hem de Allah-u Zülcelâl’ın Dinine darbe vuruyor. Bazı sofiler diyorlar ki ''Ben Seyda'yı gördüm, ben Gavs'ı gördüm, şöyle yapıyorlardı, bana söyledi'' derler. Bunların hepsi yalandır. Böyle şey yoktur, şeriata muhaliftir. Bir mürid, kendi şeyhinin hal ve hareketlerini bilemez, o yalandır. Bunu yapan kişi sofileri kandırıyor. Önemli bir husus da; bir mürid, yeri geldiği zaman, yani ihtiyaç olduğu zaman, nerede olursa olsun, insanlara bildiğini tebliğ edecek. Sorulduğu zaman söyleyecek. Tebliğ herkesin vazifesidir.” (Bkz. Feyz Dergisi Sayı 64 Ekim-1996) Peki, deminden beri ilim ilim diyoruz iyi hoşta ama günümüz dünyasında ilim bakımdan durum vaziyet hiçte iyi gözükmüyor. İlim hak getire, bikere ilim dendiğinde filim sanılmakta hep. Bakmayın siz öyle yaşadığımız çağa bilgi çağı denmesine, aslında bilgi çağından çok bilgi kirliliği çağı dersek daha yeğdir. Bilgi kirliliği o kadar zirve yapmış durumda ki kime ne sorsan kendi bilgisini ilim sanmakta. Hatta materyalistlere de ilim ne diye sorsak, verecekleri cevap fizik ve kimyanın birleşimlerinden ibaret hayata dair bilgi birikimidir diyeceklerdir. Oysa fizik ve kimyaya ait tüm bilgileri bir araya toplanıldığında laboratuar şartlarında yaşanılır bir hayat oluşturulamayacakları görülecektir. Kaldı ki; fizik-kimya-biyoloji ve matematik gibi pozitif bilimlerle ancak kâinatta var olan kanunlar ancak keşfedilebilmekte, bunun dışında fizik ötesi âlemi anlamak pek mümkün gözükmüyor. Nasıl mı? Her ne kadar görünür âlemde, mesela Fizikte çekim kanunu incelediğimizde gezegenlerin yörüngelerinin belli bir hesap planı içerisinde deveran olduklarını fark etsek de ama tüm bu hesaplamalar içerisinde yinede bir bakıyorsun çekim nedir sorusunun biri ucu açık soru olarak kalması kaçınılmazdır. Zira çekim kanunun fiziki bakımdan izah edilmeye çalışılması tam tamına özüne ve içeriğine de vakıf olunacak anlamına gelmez. Her halükarda Fizikçiler çekim kanununa gravitasyon demekle yetinip işi kotarmaya çalışmak durumda kala kalacaktır. Şu bir gerçek kâinatta var olan kanunları Allahın lütfettiği aklımızla keşfederekten teknolojik ürünler üretmek başka bir şeydir, üretilen teknolojik ürünlere asla yaratıcılık misyonu yüklenemeyeceğinin bilincinde olmak başka bir şeydir. Öyle ya, mesela en çok teknolojinin getirdiği en son model bilgi teknoloji ürünlerine baktığımızda asla kendi kendine ortaya çıkmış ürünler değil, bilakis insan zihninin tabiatta var olan kanunları keşfetmesi sonucu ürettiği ürünler olduğunu görürüz. Şayet her kim her üretilen teknolojik ürünlere yaratıcı gözüyle bakarsa bu büsbütün Yaratıcı kudretin indinde haddi aşmak olur ki bunun anlamı maddeyi ulûhiyet isnad etmekten başka bir şey değildir. Mülkün sahibi Allah’tır çünkü. Hem bilim maskesi altında Allah’ı inkâr etmek kimin haddine. Modern bilim dedikleri adı üzerinde modernlik taslamaktır, yani sonradan görmüşlüktür. Dahası modernlik kisvesi altında güttükleri bilim davası aslında bir kılıftır, tamamen mantık yürütme oyununa dayalı ruhtan bihaber bir kurgudur. Baksanıza bir takım aklı evvel materyalistler sırf fizik ve kimya üzerine kurguladıkları hayal âlemiyle oyalandıkları içindir ruhsuz bir hayat öykünün kurbanı olmaktalar habire. Her neyse onlar çıkmaz sokaklarda debelene dursunlar asıl Müslümanlar olarak bu hayat serüveni içerisinde bizim ne yapacağımız çok önem arz etmektedir. Yapacağımız şey aslında gayet basit, o da malum olduğu üzere beynimizi ve kalbimizi çağdaşlık maskarası altında maddenin aldatıcı cazibesine kaptırmaksızın farz ilme yönelmek olmalıdır. Çünkü mümin olana ilk evvela hem dünya çağdaşlığını hem de ahret çağdaşlığını kurtaracak farz-ı ayın ilmini bilmek yaraşır. Farzlardan sonra ise vacip, sünnet, mendup, müstehap, mubah, mekruh ve müfsid vs. tüm bunları bilmek gerekir. Kelimenin tam anlamıyla bu fani dünyada en acil öğrenmemiz gereken temel bilgilerin başında hiç kuşkusuz akaid gelir. Akaid ilminin akabinde hemen fıkıh ilminin en önemli rüknü olan namaz ilmini öğrenmek gelir. Namaz ilmi derken elbette ki namaz öncesi temel hazırlık alt yapı niteliğinde olan taharet, abdest, gusül ve kıraatin nasıl okunacağına dair tüm bilgilerde bu kapsama dâhildir. Daha sonrasında ise oruç, zekât, hac gibi diğer farz olan ibadetlerin öğrenilmesi icab eder. Böylece bu öğrenilen bilgiler eşliğinde ibadetlerimizi sağlama aldıktan sonra en nihayetinde sıra beşeri münasebetlerimize gelir ki, bunun için de: -Ana baba hukuku bilgisi, -Allah için kimleri sevip kimlere buğz etmemiz gerektiği bilgisi, -Hak ve hakikat yolunda ışık feneri kabul ettiğimiz âlimlere karşı vazife bilgisi, -Batini hastalıkların icabına nasıl bakılır bilgisi, -Neyin helal neyin haram olduğunun bilgisi, -Rızka teslimiyet ve helal kazanç gibi vs. bilgilerin öğrenilmesi gerekir. Şayet tüm bu bilgilerden yoksun halde hayatımızı idame edersek biliniz ki bir ömür boyu maazallah hem dünyamızı hem ahretimizi mahvı perişan etmiş olacağız demektir. Madem hal ilmi bu denli hayatımızı idame etmek için derde deva ilaç bir ilim, o halde neydik edip halimizi ilmihalle taçlandırmak gerekir. Zaten İslam ilmihali halimize güzellik katmak için vardır. Zira adı üzerinde hal ilmidir. Düşünsenize İslam ilmihalimiz olmasa kim bilir halimiz nice olurdu. Halimizin ne olduğunu ancak öldükten sonra kabrimizi ziyaret edipte başımızda bulunanlara vereceğimiz şu cevapla ortaya çıkacaktır: -“Ey kabrimizi ziyaret eden kardeşlerimiz! Sakın ola ki ölmeden önce ilmihalsiz bir hayatla ömrünüzü tüketmeyesiniz. Akıllı kişi o dur ki, kabre girmeden önce dünyada iken bir nefesini dahi ilmihalsiz geçirmeyendir. Siz siz olun dünyada iken ilmihali baş tacı edinenlerden olun ki aramıza Salih ameliyle birlikte katılanlardan olasınız.” İşte kabirlerinde yatan mevtaların inleyişinden anlaşılan o ki; dünyada ahlakımızın güzelleşmesi ve sünneti seniye’ye uygun bir hayat geçirmek için İslam ilmihali bilgisinin öğrenilmesinin şart olduğu gibi ayrıca emr olunan söz konusu şartların yerine getirilmesi de gerekir. Ki; Allah'ın (c.c) emirlerini yerine getirmek ve Resulullah (s.a.v.)'in sünnetine uygun yaşayış bunu gerektirir. Öyle ki Allah Teâlâ Kur’an’da beyan buyurduğu; “De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir” (Ali İmran/31) ayet-i celilenin mana ve ruhu aynı zamanda hal ilmiyle hâllenmek gerektiğine çağrıdır. Şayet bu ilahi çağrıya icabet etmezsek vay halimize, bir arpa boyu bile dahi asla yol alamayız. Velhasıl-ı kelam; hali olmayan halden ne anlar ki. O halde daha ne duruyoruz, tez elden kendi halimizi ilmihal ile halledelim ki hal ve ahvalimiz güzel olsun. Ki; Peygamber kavlince ilim beşikten mezara kadardır. Vesselam.



İLİM PAZARA KADAR DEĞİL MEZARA KADAR

 SELİM GÜRBÜZER

       İlim paha biçilmez kıymettir, pazarda sergilenmez, o hep başköşedir.
      Şah-ı Hazne (k.s),  Hazret Muhammed Diyâeddin (k.s)’in yetiştirmiş olduğu halifelerin içinde dışa yansıyan haliyle en ednasıydı, bu yüzden birçok kişi onun âlim olduğunun farkında pek olmazdı.  Gavs-ı Bilvanisi de öyleydi, o da kendini gizlerdi. Derdi ki; “Ben sofilerden çok istifade ettim. Muhabbet noktasında sofilerden aldığım hazzı Şah-ı Hazne’den alamadım. Sofilerle bulundukça onların muhabbetini, teslimiyetini ve aşkını gördükçe benimki de artıyordu.”
       Öyle anlaşılıyor ki; bu yol yükte hafif, pahada kıymet teşkil eden ilim yoludur. Dahası Allah'a giden yolda en kestirme güzergâhtır. Onun için hakikat yolun zahir yönüne takılan ve zahir kısmından medet uman kimseler maneviyattan nasipsizdirler. Nasıl mı? İşte Ubeydullah Ahrâr (k.s) bu konuda; “Bu yolun büyükleri cehri, zahiri şeylere çok ehemmiyet vermemişlerdir. Onların her an bulundukları huzur hali en büyük ilimdir” (haldir)  buyurmakta. Böylece bu yolun başında kurbiyyet ve şuhud (yakınlık ve seyir) hali olduğunu, nihayetinde ise ubu’diyyet ve mahrumiyet olduğunu vurgulamıştır.  
        Malumunuz insan yetiştirmek bitki yetiştirmeye benzemez. Bir gün Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’e;
      —Kurban, bir şeyh kendisine geleni kırk günde icazetini tamamlayıp halifelik veriyor, buna ne dersiniz. Bunun üzerine Hazret (k.s) orada bulunan Mollayı Mezin’e (Büyük Hoca’ya) sorar:
      —Molla!  Bir eşeğin yavrusu kaç günde ayağa kalkar?
     Molla cevaben:
      —Kurban iki veya üç güne kalmaz ayağa kalkıp annesiyle dolaşmaya başlar der.
     Hazret (k.s):
     —Peki, insanın yavrusu ne zaman kalkıp dolaşır?
      Molla:
      —Efendim yeni doğan çocuğu annesi en az iki sene süt verdikten sonra ancak ayağa kalkabiliyor, üstelik ilk hamlede ayağa kalkamaz, birkaç sürünme ve emekleme döneminden sonra bu durum gerçekleşir.
      Hazret (k.s):
      —Peki, eşek yavrusuna ne,  insan yavrusuna ne derler?
       Molla:
       — Eşeğin yavrusuna sıpa, insan yavrusuna insan derler.
      Hazret (k.s):
       —İşte gördün ya,  zahmet çekilmeyince eşek sıpa, emek verilince insan oluyor deyip Gavs-ı Bilvanisi'nin şu sözünü hatırlamamıza vesile olur: İnsan öyle olmalı ki bütün âlem o insana çalışmalı.
        Yine bir başka misalde ise Lokman Hekimin verdiği müthiş cevapta görüyoruz. Şöyle ki;  Lokman Hekim’e sorarlar:
       —Sen bu ilmi, aklı ve bilgiyi nereden öğrendin?
       Lokman Hekim cevaben;
—Gözü görmeyen bir hafızdan elbet.. Gözü görmüyor amma elindeki asasıyla önünü kontrol edip yürümesi benim için ibret vesikası olmasına yetti, dolayısıyla o bu noktada rehberimdir.
     Tabii bitmedi dahası var, bir çarpıcı ilginç misalde;  ulema sınıfının en meşhur âlimlerinden İbn-i Hacer su kenarında dolaşırken içi oyuk mağara şekline bürünmüş kaya parçası ile karşılaşıyor. Kendi kendine; madem su bu kadar kıvrım kıvrım akıp  zamanla sert bir kayayı delip mağara oluşturabiliyor, o halde damlaya damlaya göl olur misali pekâlâ bende ilme sarılıp ilmi hakikat elde edebilirim der.  Gerçekten de bu tefekkürle birlikte ilme dört elle sarılıp hak ettiği zirveye gelir de. Bu yüzden kendisine taş oğlu anlamına gelen İbn-i Hacer denilmiştir.
    Abdullah b. Abbas (r.a)’da çok büyük ilim sahibiydi, öyle ki 1660 hadis rivayet etmiş ve ilmin çokluğundan dolayı ona ‘bahr–deniz’ denip, deruni ilminden dolayı da ‘Tercümanü’l Kur’an’ ismiyle yâd edilmiştir.  Öyle ki, Resulü Ekrem (s.a.v)  İbni Abbas hakkında;  “Allah’ım! Ona hikmet öğret” diye dua etmiş,  bir rivayette ise; “Ya Rabbi! Onu dinde fakih kıl ve ona tefsir ilmini nasip buyur”  diye zikredilir.
 Şu da var ki ilim demek illa nutuk çekmek değildir.  Nitekim İmam Şafii; “Konuşmayı sükût lehçeyle,  ilmi araştırmayı ise düşünceyle destekleyiniz” der. Tabiin'in büyüklerinden Hasan-ı Basri ise; “Hikmet taşımayan söz, boşboğazlıktır. Susması düşünce olmayan insan yanılmıştır. Bakışının amacı ibret olmayan kimse boşu boşuna oyalanmıştır” der.
 Hatta Tavus (r.a)’ın bildirdiğine göre Havariler merak edip Hz. İsa (a.s)’a:
   —Ya Ruhullah! Yeryüzünde şu zamanda senin gibisi var mı?
   Hz. İsa (a.s):
                   —Evet var. Konuşması zikir, susması fikir ve bakış amacı ibret olanlar benim gibidirler diye cevap vermiştir.
         Evet,  Âlim olanla cahil olanın günahlarının hesabı bir değildir. Âlimin işlediği günaha bir, cahile de  iki sevap yazılır.  Bu yüzden âlimler o kadar kıymet ifade eder ki; Resulü Kibriya Efendimiz(s.a.v) “Âlimlerin eti zehirlidir” buyurmuştur, yani onların aleyhinde bulunanların zehir eti yemiş gibi olacakları manasınadır.   Nasıl mı? İşte bir gün İmamı Azam talebelerine ders verirken akrebin hücumuna uğrar, öğrencileri hemen müdahale etmek ister ama İmam-ı Azam;
        —Bırakın gelsin, müdahale etmeyin, ben Resulüllah’ın âlimlerin eti zehirlidir hadisini tecrübe etmek istiyorum bakalım ulemadan mıyım der. Eğer ulemadan isem akrep ölür. Gerçekten de büyük âlim olduğu ortaya çıkıp akrep ölür de. Kaldı ki Resulullah (s.a.v)’in “Ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail Peygamberleri gibidir” beyan buyurması onların önemini ortaya koymaya yeter artar da.  Tabii bu hadisi şerifte geçen  'Peygamberler gibidir' ifadesi fazilet yönünden değil, hiç kuşkusuz hidayet yönündendir. Ki; zaten tarih boyunca milyonlarca kişinin hidayetine vesile olmuş çokça evliya-i kiramın varlığı bunun teyididir.  O halde evliya deyip geçmemek gerekir,   bakın,  Hz. Nuh (a.s)  dokuz yüz seneyi aşkın ömür sürmüş ancak kırk kişi hidayete gelmiş,  hatta karısı ve oğlu bile iman etmemiş.
           Evliyayı anladıkta, peki ya günümüz insanının hali nasıldır? Bikere ahir zamandayız, bizim önceliğimiz evliya olmak olamaz, bizim için acil olan ahretimiz kurtaracak ilme sarılmak olmalıdır. Madem öyle, önceliğimiz nedir sorusuna cevap olarak birçok ulema fıkıh öğrenmenin Kur’an ezberlemek ve nafile ibadet eda etmekten daha efdal olduğunu beyan ediyorlar. Belli ki fıkıh öğrenmekten maksat haram helalin bilinmesinden öte ahret için gerekli olan ihtiyacın fazlasını öğrenmek içindir. Zaten Hz. Ömer (r.a)  halife sıfatıyla “Bizim çarşı pazarlarımızda fıkıh bilgisi olmayan ticaret yapamaz, çünkü fıkıh bilgisi kıt olan insanlar faize düşer” beyan buyurması bu ihtiyacın gerekliliğini teyit ediyor da. Sadece çarşı pazar mı? Elbette ki hayır,  bu ihtiyaç ibadet içinde geçerlidir. Şöyle ki;
  Abdülkadir Geylani (k.s) Allah’a öyle ibadet ederdi ki; bir gün ibadet halde iken bir ses işitir:
—Ey zikirle meşgul kulum, artık senden bütün amel yükümlülüklerini kaldırdım!
Abdülkadir Geylani (k.s) derhal bu seslenişe;
—Ey lanetlenmiş şeytan defol deyip tepki gösterir.
 Şeytan:
—Peki; benim şeytan olduğumu nereden bildin ki?
Abdülkadir Geylani (k.s):
—İki şeyle; birincisi akaid ilmimle, ikincisi fıkıh ilmimle. Akaid ilmine dayanarak; sesin
tek yönden geldiğini hissettim, dolayısıyla bu hissin şeytani olduğunu anladım. Eğer ses her taraftan gelseydi rahmani olurdu. Fıkıh ilmine dayanarak şunu söyleyebilirim ki; değil ben,  peygamberlerden bile ibadet mükellefiyeti kaldırılmamıştır.
        İşte Abdülkadir Geylani'nin sözlerinden de anlaşıldığı üzere ilim bu. İlim olmazsa rahmani sandığımız birçok şeylerin şeytani olup olmadığını anlayamayız. Dolayısıyla illa ki ilim şart diyoruz.
         İslam ilmin ta kendisidir zaten. Nitekim Hıra mağarasında oku diye ilk ilim startı verilmiş bile. Peki, günümüzde durum nasıl? Malum; yaşadığımız çağ için bilgi çağı denilip, bilgiden çok bilgi kirliliği dersek yeridir. Bilgi kirliliği o kadar zirve yapmış ki birçok faydalı sandığımız faydasız bilgiler çevremizi kuşatmış durumda. Öyle ki; kime sorsan kendi sunduğu bilgiyi doğru sanmaktadır. İster istemez bu durumda acaba hangisi doğru demekten kendimizi alamayız da.  Nitekim materyalistlere ilim ne diye sorsak, verecekleri cevap fizik ve kimyanın birleşiminden ibaret hayata dair bilgi diyeceklerdir. Oysa fizik ve kimyaya ait tüm bilgiler toplandığında laboratuar şartlarında hayat oluşturulamayacağı görülecektir. Kaldı ki; fizik, kimya, biyoloji ve matematikten sadece esinlenerek bir takım teknolojik gelişmeler kat edilebiliyor, ama asla hayata dair program ortaya konamaz. Mesela çekim kanunu ile gezegenlerin yörüngeleri hesap edilebilir, ama çekim nedir sorusunun cevabı her zaman açık kalacaktır.  Zira çekim kanunun biçim bakımdan izah edilmeye çalışılması özüne vakıf olmak anlamına gelmez. Dolayısıyla çekim kanununa gravitasyon demekle sadece isimlendirmiş oluruz.
          Keza yine kâinatta keşfedilen kanunlar sayesinde en modern makineler üretilebilmesi başka bir şey, üretilen makinenin hayat sahibi olamayacağı başka bir şeydir.  Bu yüzden ne cep telefonu, ne de uçaklar hayat sahibidir. Anlaşılan hayat ilmini makinelerle izah etmek mümkün değildir,  ama belki bundan hareketle maddeye biçimsel varlık gözüyle bakabiliriz. Hele bunun ötesinde eşyaya misyon yükleme çabasına girmek büsbütün haddi aşmak olur. Modern bilimler daha çok mantık esasına dayanmaktadır, ruhtan bihaberdirler. Bu yüzden aklıevvel materyalistler salt fizik ve kimya üzerine kurdukları hayatın kurbanı olmuşlardır. Onlar çıkmaz sokaklarda dolaşa dursunlar bu keşmekeş içerisinde biz Müslüman’ların yapacağı tek şey, beynini ve kalbini maddenin esaretinde kurtarıp farz ilme yönelmek olmalıdır. Çünkü mümine ilk evvela ilim farz-ı ayını bilmek lazımdır.  Fazlardan sonra ise; vacip, sünnet, mendup, müstehap, mubah, mekruh ve müfsidi vs. bilmek esastır.           
         Şurası muhakkak farz olan ilmin başında akaid gelir. Akaitten sonra namazla ilgili farzlar gelir. Ancak bu arada unutmamamız gereken husus,  namazın öncesinde temizlikle ilgili taharet, abdest ve guslün farzları,  farz olan kıraati ezberlemek, ilmihal bilgilerini öğrenmek gerektiğidir. Sonrası malum ana baba hukuku, kimleri sevip kimlere buğz etmemiz icap ettiğini, Hak ve hakikat yolunda önder kabul ettiğimiz âlime karşı vazifeler, batini hastalıklar, oruçla ilgili bilgiler, hac, helal haram, rızık ve helal kazanç, zekât gibi konular bilinmesi zaruridir. Aksi takdirde ilimsiz yol kat edilemez.
      Kelimenin tam anlamıyla halini güzelleştirecek ilmi öğrenmeli ki hem kendimiz, hem aile efradı, hem çevremiz huzur bulsun. Zaten ilmihal kitapları bunun için vardır. Yani ilmihal;  hal ilmidir.  Belli ki; ahlaki güzelleştirmeye yönelik ilim olması dolayısıyla ilmihal denilmiştir. Sünnet-i Seniye'ye uygun yaşayış gerçekleştirmek ilmihal bilgisi ile mümkün. Zira Allah Teala “De ki; eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olunuz. Ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet edicidir” (Ali İmran/31) beyan buyurmakta.
      Velhasıl; halini bilmeyen halden anlamaz. O halde tez elden hal ilmi pazara kadar değil, mezara kadar işleyen bir süreç olmalıdır.

       Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder