NAMIK KEMAL ZEYBEK VE ÜLKÜ YOLU
SELİM GÜRBÜZER
Namık
Kemal Zeybek daha çok ‘Ülkü Yolu’ adlı eseriyle adından söz ettiren bir isim. Gerçektende hacmi küçük ama muhtevası bu büyük
eserin Ülkü camiası içerisinde etkisi çok büyük oldu. Zira bu eser Necip Fazıl’ın
Ülkü harekâtı için motor kuvveti tanımlamasına ilave olarak ruh kuvveti
tanımlamasını da beraberinde getiren bir eserdir. Malum motor kuvveti Ülkü
yolunun Alplik yönünü ortaya koyarken ruh kuvveti de Erenlik yönünü ortaya koyar.
Nitekim bu eser Ali Fuat Başgil’in ‘Gençlerle Başbaşa’ adlı eserinden bile çok büyük etki yapıp
aradan çok yıllar geçse de Ülkü kervanının hep başucu rehber kitabı oldu
diyebiliriz. Gerçekten de böyle bir eseri okumak kutlu kervana gerçekten büyük
bir ufuk açtı da. Şimdi gel de böyle bir eser sahibini merak etme, ne mümkün.
Merak edenler arasından biri olarak bizatihi 12 Eylül sonrası 1987 yıllarında
Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezinde iş hayatına başladıktan sonra kendisini zahiren
görmek nasip oldu. İş hayatına başladık ama o yıllar Ülkü camiasını toparlayacak
ne bir doğru dürüst bir dernek, ne de harekâtı toparlayacak bir siyasi oluşum
pek ortada gözükmüyordu. Bu yüzden kendimi bu anlamda İstanbul sokaklarında
adeta yalnız hissediyordum. O arada aklıma Namık Kemal Zeybek aklıma düşüverdi. Duymuştum ki Eminönü’nde Milliyet
Pazarlamanın (MİLPA) koordinatörüymüş. Kapısına vardığımda özel kalemden
görüşme talebimi belirttikten sonra makam odasına giriverdim. Ve Söze Bayburt’lu
olduğumu, Biyolog olarak Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezinde çalıştığımı,
Lise yıllarından beri yazılarını büyük bir aşk ve şevkle okuyan bir okuyucusu
olduğunu dile getirdiğimde o da hem hemşerilik hem de hemfikirlik yönünden
tanıştığına çok memnun olduğunu dile getirdi. Hoş beş sohbetin ardından sözü
Ülkü Yolu Harekâtının nasıl toparlanacağı noktasına getirdim. Benim bu samimi
bir arayış içerisinde olduğumu kendiside fark etmiş olsa gerek ki cevaben; “Bakalım
Allah kerim, önemli olan vasıtalar değil fikirlerdir. Yeter ki Ülkü davasında samimi
olunsun fikriyatımız her vasıtada ve her binek taşında devam ettirmek pekâlâ mümkün”
dedi. Böylece bu sözler beni ümitsizlikten ümit var olmaya yetti arttı bile.
Derken bu görüşmenin birkaç ay sonrasında tamda benim ikamet ettiğim bölgeden Namık
Kemal Zeybek’in ANAP’tan milletvekili adayı olduğunu duyunca ümidim bin kat
daha arttı da. Hem de kullandığım oy boşa gitmemiş oldu. Nasıl boşa gitsin ki
Türkiye bir zamanlar onu kaçakçıların hevesini kursağında bırakan Gümrük ve
Tekel Bakanı Şehit Gün Sazak’ın genç müsteşarı olarak tanımıştı, milletvekili seçildiğinde ise Rahmetli Özal’ın
tamda Horasani mayasına uygun Kültür Bakanı olarak tanıyacaktır. Öyle ya
vasıtalar bir yere kadarmış, önemli olan
fikirlerdi ya, aynen öyle de daha ayağının tozuyla Kültür Bakanı olarak iş başı
yaptığında Ahmet Yesevi’den söz etmesi Türkiye’de bir takım mahfilleri rahatsız
etmeye yetmiştir. Öyle ki söz konusu mahfiller
homurdanmaya başlayıp “Ahmet Yesevi’de
nerden çıktı, bu da kimdir” türünden burun kıvıracaklardır. Tabii o tüm bu serzenişlere
aldırış etmeksizin yolunu yol bilen bir bakan olarak faaliyet yürütecektir. Allah’a çok şükürler olsun ki o yıllardan
bugüne gelinen noktada malum çevrelerin serzenişi son bulup Hoca Ahmet Yesevi ismi
yediden yetmişe hemen herkesin kabulleneceği Türk’ün Pir-i Türkistan’ıdır
artık. Hatta Özal rahmetli olduktan sonra bir ara Genel Başkanlık için ismi geçse
de ne yazık ki Mesut Yılmaz engeline takılacaktır. Ama o kabına çekilmeyip Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel’in Başdanışmanı olacaktır. İlginçtir kendisinin Başdanışmanı
olduğu yıllarda Ankara Pursaklar semtinde camii inşaatı başlatan Seyda Hz.lerinin
arkasında Cuma namazı kılmak için gittiğimde kalabalıktan camiinin dışarısında
serili sergilerin üzerine oturduğumda bir baktım yanımda Namık Kemal Zeybek
oturuyor. Hemen kulağına eğilip belki hatırlayamayabilirsin ama İstanbul’da
MİLPA koordinatörü iken ziyaretine gelen hemşerinim demem üzerine bana kartını
verip Çankaya köşküne de beklerim dedi. Doğrusu dünya meşgalesi bu ya, ha bugün
ha yarın derken bir türlü köşke gitmek nasip olmadı. Hatta kendisi bir ara Muhsin
Başkanın şahadetine yakın yıllarda BBP’ye katıldığında doğrusu çok sevinmiştim.
Ama şu da var ki, Muhsin Başkan varken daha
önceki bulunduğu siyasi vasıtalarda ki gördüğü itibarı burada görmesi pek mümkün
gözükmüyordu. Sanırım o da bunu fark etmiş olsa gerek ki soluğu Demokrat
Partinin başına geçmekte buldu. Tabii burada da siyasi dikiş tutturamayınca ağırlığını
kültürel faaliyetlere verdi. Olsun her ne kadar siyasi hayatta zikzaklar yaşasa
da, şu bir gerçek geçmişte kendisinin Ülkü Yolu Harekâtına alperenlik ruhu
kazındırması yönünde ki gayretleri hiçbir zaman unutulmayacaktır. Hiç kuşku
yoktur ki Kültür Bakanı iken Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’yi Türkiye ve Türk Dünyasına
tanıtması bakımdan gösterdiği tüm faaliyetleri de unutulmayıp tarihe
geçecektir. Öyle ki bugün olmuş halen kurucusu olduğu Ahmet Yesevi Vakfının
mütevelli heyetine başkanlık faaliyetlerine devam etmekte de. Malum olduğu üzere Hâce Ahmed Yesevi (k.s), şeyhi Yusuf-i
Hemedânî Hz.lerinden aldığı nisbetle gazi dervişlik yol’unun esaslarını Orta
Asya ve Türk coğrafyasına yayan kolbaşıdır. Yani Alperen Başbuğ Velidir. Ve bu nisbet Yusuf-i Hemedânî’den iki kola ayrılıp
birinci kolda günümüz Gönül Sultanlarından Seyda Hz.lerine uzanan halkada yer
alan Abdûhâlik-ı Gücdûvanî (k.s)’ın nisbeti vardır, ikinci kolda ise Pir-i
Türkistan Ahmed Yesevi’nin Orta Asya’ya, oradan Anadolu, Balkanlar ve tüm
dünyaya dalga dalga yayılan feyzi ve
bereket ışığı vardır. Belli ki Namık Kemal Zeybek sadece Ahmet Yesevi kolunu
değil birinci koldan gelen ışık halkasını da ihmal etmemiş ziyaretlerinde
bulunmuşta. Nitekim Seyda Hz.leri vefat ettikten sonra bir televizyon kanalında
Seyda Hz.lerin anma programını izlerken bir baktım Namık Kemal Zeybek’te
konuşmacılar arasında. Hemen bize de programda söylenenleri teybe kayd etmek
düştü. Akabinde derleyip kâğıda aktararak
makale haline getirdim de. İyi ki de söylenenleri derleyip makale haline
getirmişim böylece Seyda Hz.lerinin vefatıyla birlikte Ülkü yoluna ruh katan
alperenliğin mana ve ruhuna bir kez daha vakıf olmuş olduk.
Madem öyle Ülkü Yolu Harekâtının eğitici
kadrosundan, aynı zamanda 12 Eylül öncesi Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’ın
genç müsteşarı ve 12 Eylül sonrası ANAP’tan Kültür Bakanı olmuş Namık Kemal
Zeybek’in ağzından çıkan cümleleri bizatihi derlediğim o makalede bakın Gönüller
Sultanından nasıl etkilenmiş, bir
görelim. Görelim ki zahir ve batın denilen iki kanaldan şu fani dünyada
kurtuluşa nasıl erişileceğini fark etmiş olalım. Ve Namık Kemal Zeybek şöyle
diyor:
NAMIK KEMAL ZEYBEK: “KENDİM İÇİN KURTULUŞ YOLU OLARAK,
ONLARI SEVMEYİ GÖRÜYORUM...”
Bendeniz 1974 yılında Seyda
Hz.lerinin oturduğu Menzil Köyü’nün bağlı olduğu Kâhta’da kaymakamlık yaptım.
Babamdan ve babamın kütüphanesinden aldığım bilgi birikimi ile tasavvuf
hakkında biraz bilgim vardı. Hz. Mevlana’nın kitaplarını, Muhyiddin-i Arabî’nin
kitaplarını ve bulduğum diğer kitapları elimden geldiği kadar okumaya
çalışıyordum. Ama şöyle düşünüyordum:
“Bu büyüklerimiz tasavvuf tarihi
içerisinde görev yapmıştır ama bu asırda yoktur onlar gibi... Yani bu yüzyılda
bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir İmam-ı Rabban-i, bir Şah-ı Nakşibend, bir
Abdülkadir Geylani gibi tasavvufi anlamda bir mürşit artık mümkün değildir” diye. Ne zamana kadar? Kâhta’da Seyda
Hz.lerini tanıyıncaya kadar, bu kanaatim devam etti. Kâhta’ya kaymakam olarak
geldikten sonra tabii olarak Menzil köyünde oturan Seyda Hz.lerini çokça duyar
oldum. Aleyhinde konuşanlar oluyordu, lehinde konuşanlar oluyordu. Kendisine
bağlı insanlar yanıma geliyordu. Kendisine şiddetle karşı olanlar da yanıma
gelip anlatıyorlardı. Tabii bir nokta vardı, kendisine bağlı olan insanlar
Seyda’ya bağlı olan insanlar ve aynı zamanda vatana, millete, vatanın birlik ve
bütünlüğüne, ahlaki değerlere bağlı insanlardı. Buna mukabil vatanın birliğine,
milli ve manevi değerlere husumet içinde olan insanlar da onun aleyhinde
konuşuyorlardı. Bu benim için bir ölçü oldu. Fakat hepte o yılların
biriktirdiği artık bu asırda böyle şeyler yoktur düşüncesinden doğrusu
kendisiyle tanışmak istemiyordum. Köye bir kaymakam olarak gittiğim zaman okula
gidiyordum. Hemen okula yakın bir evi vardı. Takriben bir ay sonra benim
zihnimde bir mesele anlatıldı. Mesela, şu yakın vilayetlerden bir şeyh demiş ki
(Gavs
Hz.lerine demiş):
“Gelsin
ateş üzerinde duralım bakalım, kim daha çok durabilecek.”
Bunun
üzerine Gavs Hz.leri de demiş ki:
“Ben
ateşten korkuyorum, ateşten korkmasam zaten bu işlerle uğraşmam.”
Bu
söz bana çok latif geldi ve bir tanışmak istedim. Gittim, gidiş o gidiş... Yani
kendisini tanıdıktan sonra (Seyda Hz.lerini tanıdıktan sonra) kafamda
birçok sırlar çözüldü. Tabii birçok sırlarda oluştu, sonra o sırlar çözüldü.
İşin
ilginç yanı Seyda Hz.lerinin etrafında yüzlerce, binlerce belki de milyonları
aşan insan var ama kendisi çok fazla konuşmuyor, insanlara hitap ederek
kazanmak diye bir şey yoktur. Sohbetleri vardı. Benim hayatımda bir olayla
kıyasladım bu hali. Kaymakam olduğum yıllarda, her bulunduğum yerde, elimden
geldiğince içkiyle, kumarla ve topluma zararlı olan kötü alışkanlıklarla
mücadele ediyordum. Hatta bu yüzden Dünya Yeşilaycılardan bir madalya aldım
Türkiye’de... Gün içinde içki çok fazla tüketiliyor ve halkı muzdarip ediyordu.
Doktoru, müftüyü ve diğer halka hitap edebilecek kişileri topladım. Ben
konuşuyordum ve içkinin zararlarını anlatıyordum, doktor, avukat anlatıyor her
yönden içkinin insanlara ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Böyle
bir toplantı yaptım. Toplantı bittikten sonra, lokantaya misafirlerim vardı,
yemeğe gittim, baktım en önde oturan ve ben ne dersem başını doğru, doğru diye
sallayan bir muhtar rakı içiyor. Şimdi bu bir unutmadığım olay. Çok uzun uzun
saatlerce anlattım: İçki zararlı, sağlığına zarar verir, ailene, kesene ve
topluma zarar verir falan... Güzelde nutuklar söylüyorduk, tasdik ediliyordu,
başlar da sallanıyordu ama sonunda o muhtarı içki içerken gördük, rakıyı koymuş
içiyordu.
Bir
başka olay daha gördüm Menzil’de. Seyda Hz.lerinin yanına gelen birçok alkolik,
içki içen demiyorum alkolik... Yani alkol hastalığına yakalanmış da bundan
kurtulamayan insan onun çok küçük bir telkiniyle “bir tövbe” bir de “ Allah
senden razı olsun” sözüyle birdenbire içkiden kurtuluyor, hali değişiyor ve
yüzü değişiyor. Yani bir insanda iki tane rengin olduğunu ben gördüm. Dün
gelmiş yüzü simsiyah, bugün tövbesini almış ertesi gün güzelleşmeye başlamış ve
bir müddet sonra bakıyorum bu insan bambaşka bir insan olmuş. Seyda Hz.lerinin
yanında çok söz söylemeye yahut onun söz söylemesine gerek kalmıyordu. Sadece
onun yanında oturmak insana öyle huzur veriyordu ki, o anda sanki çok uzun
vaizler dinlemiş, çok kitaplar okumuşçasına insanın içinin yumuşadığını, içinin
insanlara sevgiyle dolduğunu, insan içinin hoşgörüyle dolduğunu ve insanın
İslâm’a doğru yöneldiğini hissediyordu.
Bir
defa tanımayanların peşin hükümleri var. Türkiye’de tasavvuf nedir?
Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlardır? Bugün ne yapmaktadırlar?
Bunlar yeteri kadar bilinmediği için, bir kara propagandanın tesiriyle ne yazık
ki peşin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben şunu gördüm; Kâhta’ya gittiğim zaman
benim de görevim bulunduğum yerdeki insanlarla ilgili rapor yazmaktır. Eski
raporlara baktım, yani benden önceki kaymakamların tamamı Seyda Hz.leri ve
Menzille ilgili müspet rapor yazmışlar. Burası ve buradaki insanlar siyasetle
uğraşmazlar, devletin ve milletin birliğine bağlıdırlar. Şunu da ilave
etmeliyim ki:
Gavs
Hz.lerinin o köye yerleşmesi, Seyda Hz.lerinin o köyde bulunması ve sonra
dergâhın orada da devam etmesi, anlayanlar için devletimiz ve milletimiz
bakımından büyük bir nimettir. Seyda Hz.lerinin bağlıları ve öğrencileri
arasında hem doğudan, hem kuzeyden, hem batıdan ve Türkiye’nin her yerinden
gelen insanlar var. Orada ideal kardeşlik bilinci ve kardeşlik hali
gerçekleşir. Menzil’de devlete ve millete sadık, işini iyi yapan insanlar
ortaya çıkar. Doktorsa daha başarılı, daha diğergam, daha başkalarını düşünen, daha
iyi bakan doktor haline gelir. Tasavvufun maksadı da zaten budur. Bütün
insanlara, herkese hoşlukla bakmaktır. Fakat ne yazık ki zaman zaman anlamaz
insanlarda o bölgede görev yaptılar ve bir dönem hem de Seyda Hz.lerinin orada
bulunmasının gerekli olduğu dönemde bir takım anlamaz, bilmez sığ görüşlü
insanlar, onun bulunduğu yerden koparılmasına ve Çanakkale’de oturmasına sebep
oldular. O bir tarihi yanlıştı, sonra o yanlış anlaşıldı ve kaldırıldı.
Yine
bir başka ilginç nokta bazı bürokratlarımızın ifade bakımından, doğrudan şahit
olduğum bir olay. Bir gün yıllar sonra, yani kaymakamlık yaptıktan sonra, 1978
yılında yolum Kâhta’ya düştü ve Menzil’e gittim. Seyda Hz.leri köyün dışına
çıktığı zamanlar giydiği elbisesini giymişti ve arabaya binmek üzereydi:
“Efendim,
nereye gidiyorsunuz” dedim. Tebessüm etti ve:
“Kâhta’ya
gidiyorum, ifade vercem” dedi.
Sonradan
ne ifade vereceğini öğrendim. Daha önce de belirttiğim gibi, Seyda Hz.lerinin
yanına çoklukla alkolikleri getirirlerdi. Bir şifahane gibi, bir hastane gibi
yakınları, hatta bazen ona haber vermeden getirirlerdi. Veyahut kendileri
kurtulmak isteyenler gelirlerdi. Çoklukla ve onlar o dertten kurtularak
giderlerdi. Tabii insan içinde onarılmaz yara varsa, ona hiç kimse müdahale
edemez. Bazı cihazlar bozuk oluyor, tamiri mümkün olmuyor. Mesela benim
evimdeki televizyon bozuksa, merkezi televizyon istasyonu ne yapsın? Bizim
Karadeniz illerinden birisinde içkicileri toplamışlar ve getirmişler hepsi
kurtulmuş. Fakat ne olmuş? Böylece o ilde Tekel satışları düşmüş, talep
azalmış. Çok ilginç o ilin Tekel başmüdürü savcılığa başvurmuş, yani tevkif
etmiş. Suçlu kim? Suçlu Seyda Hz.leri... Suçu Devlete alkollü içkilerin
satışını önlemek suretiyle zarar vermek, böylece devletin elde ettiği kazançtan
mahrumiyetine sebep olmaktır. Böyle çok ilginç bir olaydır. Tabii suç
duyurusunda bulunulmuş. Nitekim bu olay Kâhta savcısına intikal etmiş. Kâhta
savcısı da kendisine gıyaben verilen duyurudan hareketle ifade almak görevini
yapmak üzere Seyda Hz.lerini çağırtmış ve istemiştir. Seyda Hz.leri de yüzünde
hoş bir tebessümle gitti, ifadeyi verdi. Tabii ki böyle saçma sapan bir şey
olamazdı ama neticede ne oldu? Takipsizlik kararı verildi. Fakat Seyda
Hz.lerini köyden alıp Kâhta’ya kadar çağırmak ifadesini almak durumu doğdu. Maalesef
Türkiye’de böyle bürokratlarımız oldu. Tabii bakış açısından ifade ediyorum.
Seyda
Hz.lerini varlıklı bir aileden gelir, hem manevi yönden, hem de maddi bakımdan.
Manevi yönden Seyyiddirler, Seyda sözü de oradan gelme bir sözdür ve ehli
beyttirler. Onlar Hazreti Peygamberin sülalesinden gelmektedirler. Bu nokta
önemlidir. Ayrıca maddi zenginlik de var. Zenginlikse orda toprakları var.
Topraklarından elde ettikleri ürünü ne yapıyor? O ürünü gelip giden insanlara
veriyor. Yani binlerce insan geliyor. Tabii manevi bereket de var. Hatta bazen
on binlerce insan geliyor: Çorba var, çorba dediğiniz dergâh çorbası. Bir nevi
besleyici yemek. O çorba, o ekmeği yediğiniz zaman, başka bir yemeğe lüzum
kalmadan oradan istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Gelene sorulmuyor, sen
kimsin? Nesin? Müslüman mısın? Hiristiyan mısın? Musevi misin? Dinsiz misin?
Bölücü müsün? Nesin kimsin diye sorulmuyor. Gelen kim olursa olsun sofralar
açılıyor, ekmek veriliyor ve yemek veriliyor. Söylenildiği gibi müritlerinden
herhangi bir şey almak değil, bilakis veriliyor. Yanına gelen insan adam oluyor
insanoğluna ikramda bulunuluyor. Ancak bakarsın bu hadiseyi birileri bilmeden
anlamadan yanlış değerlendirebiliyor. Bu vesileyle şunu söylemek istiyorum.
Bizi dinleyen ve devletin herhangi bir yerinde görev yapmakta olan insanlar var
ise şunu söylüyorum:
Bu
insanlara karşı yani Türkiye’deki maneviyat büyüklerine karşı peşin hükümlü
olmaktan vazgeçin. Bakın ne yapıyor bu insanlar. Bunlar devletimiz içinde,
milletimiz içinde, insanımız içinde ve insanlık içinde yararlı insanlardır.
Bunu iyi tespit etmek lazım. İstisnalar yok mu? Olabilir ama istisnayı arayın
ve bulun. İstisnaları kaidede bitirmeyin. Zamanla birçok gerçekler ortaya
çıkıyor. Bunlar zamanla çıkacak ve çıkıyor. Fakat esas olan peşin hükümden
kurtulmaktır.
Bir
nokta ifade etmek istiyorum bu vesileyle; Bendeniz, yine ziyaretlerimden
birisinde Seyda Hz.lerinin yanında iken bir insan bir görevle geldi. Görev bir
büyük politikacının elçiliği ve istenen şuydu: Seyda Hz.leri ve bağlıları o siyasi
partiyi desteklesin. Geniş bir çevre çünkü. O zaman söylenen söz bir milyon
bağlısı var deniliyordu. Bir milyon bağlı demek beş milyon demektir. Eğer hesap
yapılırsa, hanımı yakınları ve kardeşleri falan derken beş milyon oy demektir.
Beş milyonda çok büyük oydur. Ve selamlarını söyledi, talebini söyledi ve
açıklamalarda bulundu. Seyda Hz.lerinin cevabı şu oldu:
Biz siyaset yapmayız. Biz hiç kimseye, şu
partiye oy verin, bu partiye verme veya verin demeyiz. Çünkü bize gidip “Biz
Allah yolunda hizmet ediyoruz. Bizim işimiz insanlara İslâm’ı ve insanlığı
anlatmaktır gelen insanlar arasında her partiden insanlar var. Bizim işimiz o
değil, o siyasetçilerin işi.”
O
arkadaşımıza tekrar şunu söyledi:
“Buyurun
siz yapın siyasetinizi, ama biz yapmayız” dedi. Seyda Hz.lerinin bu veciz
sözleri ibret olayıdır ve örnektir.
Efendim
başka tarikatlar da var. Bir başka hususu da belirtmek istiyorum: vesaireler
de var diye bir soru kendisine yöneltildi. Malumunuz Türkiye’de birçok
tarikatlar, dini gruplar ve cemaatler var. Söylediği şu oldu:
“Hepsi
biridir. Hiçbir ayrım yoktur. Nakşibendî, Kadiri, Rufai yahut ta şu bu ne
olursa olsun hepsi birdir. Yeter ki doğru olsun. İslâmi ölçüler içinde kalmış
olsun. Hiçbir ayırım söz konusu olamaz” dedi. Yani dini gruplara
bakışı budur ayrıca insanlığına da bakışı da... Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle
işte bunlar Peygamberin varisleridir. Yani ışık âlimi ve bilim de ufkuna ermiş
insanlardır. Tabii olarak bir tesir meydana geliyor Seyda Hz.lerinin
çevresinde.
Biz
işin kıyl u kal’ındayız. Yani dedikodundayız. Ben kendim için söylüyorum
edebiyatı da güzel ama Büyüklerimizin yanında rahat söz söylemek düşmez. Asıl
söz onlarındır. Bizim Türk İslam büyüklerinin bir sözü var. Methiye tarzı söz
söylendiği zaman ve dilekler, temenniler yapıldığı zaman; “Söylediğiniz gibi
olsun” derler. Büyüklerimizden aldığım sözlerden takliden aşkı ifade etmeye
çalışıyım.
Ne
aşkı? Tasavvufun esası aşk... Ne aşkı? Allah’a aşk. Eğer Allah aşkı yoksa
tasavvuf hali zor, mutasavvıfın işi zor. Aşk gelince de bütün problemler
bitiyor. Ahmed Yesevi Hz.leri, “aşkı olmayanın ne dini var ne imanı” diyor.
Bütün
bunların amacı Hz. Cibril’in soru sorma suretiyle Hz. Peygambere söylediği;
İslam ne? İman ne? İhsan ne? Sorularından İhsan’a verilen cevap da Allah’ı
görür gibi ibadettir ve kulluktur diye ifade ettiler Peygamberimiz... Allah’ı
görür gibi ibadet aşkın tekemmül ettiği ve olgunlaştığı an gerçek din, gerçek
iman galiba bu.
Tabii
bu hamur İmam-ı Rabbani Hz.lerinin Mektubat’ta buyurduğu gibi; çok su götüren
hamurdur. Mektubat’ta en çok bu sözü söylüyor ama şunu ifade etmekle yetinelim.
Yunus Emre; “aşk gelecek cümle eksikler biter” diyor. Demek ki, aşk gelmeyince
eksiğiz ve noksanız. Hz. Mevlana büyük çağrısına aşkı o Mesneviye yazarken o
ney’deki ayrılıklardan bahsediyor. Şikâyet etmede ayrılıkları ve ney’i
anlatıyor. Ayrılıklardan şikâyeti anlatıyor. Kamış nereden ayrıldı?
Kamışlıktan. İnsan nerden geldi? Hakiki insan O’ndan, Allah’tan geldi. Şimdi
O’na gitmek işte aşk bu...
Hani biz “Hay’dan gelir huy’a gider” gibi söyleriz
ya. Hâlbuki o öyle değil, bu tasavvufi güzel bir sözdür. Kelimenin tam
anlamıyla;
“Hayy’dan
gelir Hu’ya gider” Yani Diriden (hayattan) gelir, O’na, mutlak varlığa
ve Zat’a gitmek. Aşk bu ve aşk olmazsa işimiz zordur. Dileriz ki, Allah
hepimize aşkı nasip etsinde işimiz kolay olsun, belki yola gireriz. Onun için
aşka ihtiyacımız var ve O insanlara da muhtacız. Sohbetimize mevzu olan insan
gibi, insanlara ihtiyacımız var.
Peki,
aşk gelen insan hayatta kesilecek mi? Burada Bahaeddin'i Buhari Hz.lerinin bir
sözü var: Mina pazarında bir genç gördüm, elinden çok büyük miktarda binlerce
dinarlık alışveriş geçiyordu. Kalbinde Allah’tan gayrisi yok” diyor. Burada
ışık şahsiyet, nur insan neyi söylüyor? Söylediği şu. Müslüman’ın yola girenin
işleri olacak, hayattan kesilmeyecek, büyük miktarda alışveriş de yapacak,
ticarette yapacak. Zahiri bilimler de yapacak, emek harcayacak, çalışacak,
ancak kalbinde Allah’tan başka ve Allah’tan gayrisi olmayacak. İslâmiyet’te,
İslâm tasavvufunda hayattan kesilmek yok. Böyle melül melül dolaşmak, filan bir
hal olarak zaman zaman gelir olabilir o ayrı. Bazı üstün insanlar adeta daha
hızlı hareket etmek, daha yükseklere sıçramak ve daha uzun mesafeler aşmak için
biraz hayattan geri çekilebilirler zaman zaman. Ama sonra tekrar hayata geri
gelebilirler. O gerilemekle hayattan kopmak değildir, o daha büyük işler yapmak
için zaman kazanmaktır ve zamanı iyi değerlendirmektir. Kural olarak hayattan
kesilmek diye bir şey yoktur.
Seyda
Hz.lerinin Çanakkale’ye gidişi manevi bakımdan o olmalıydı, o oldu. Fakat bizim
açımızdan bakarsak bu devleti yönetmek mevkiinde olan insanlar açısından
bakarsak çok büyük bir yanlışlık yapılmıştır. Tabii o yanlışlığa genel olarak
devletimi ve devletin karar mekanizmalarını kusurlu görmek doğru değil. Çünkü
uzun yıllar devletimiz o konuda doğru teşhis koymuş. Büyükler zaten kusur
görmez. Fakat birileri ne yazık ki, çokça karşımıza çıkan birileri orada da
karşımıza çıkmışlardır. Son derece yararlı bir insanı, bırakalım tasavvufi ve
maneviyatı, tamamen pratik açıdan faydalı açıdan alsak bile gelin öyle
yaklaşalım. Yani pragmatist, bakalım faydacı bakalım, çıkarcı bakalım, nasıl
bakarsak bakalım. Ne isteniyordu da o insan alındı Çanakkale’ye gönderildi. Ne
oldu? Efendim ziyaretçileri çoğalmış, o ziyaretçilerin sana her anlamda faydası
var. Oraya giden insanlar daha iyi vatandaş haline geliyorlar. İyi insan, iyi
vatandaş oluyorlar. Sen iyi vatandaş, iyi insan olunmasını istemiyor musun? Ama
bu yanlış çokça yapılıyor. Bu durum Seyda Hz.lerine zarar mı veriyor? Hayır,
Seyda Hz.leri için belki her yer bir. Zahirde bir eksiği varsa o tamamlandı.
Galiba 63 yaşında vefat edişi de bir başka hikmet.
Hz.
Peygamber 63 yaşında vefat ettiği için Ahmed Yesevi Hz.leri 63 yaşında yer altına girdi. Orda büyük hizmetini devam ettirdi. Tabii onu da doğru anlamak
lazım... Yani 63 yaşındayken yer altına girdi ama ondan sonrada uzun yıllar
boyunca orada öğrenci yetiştirdi ve onları gönderdi. Tabii Seyda Hz.leri de 63
yaşında yer altına girdi. Yahut öyle takdir edildi. Öyle oldu ama, hizmeti de
bitmedi. Orada hizmeti devam ediyor.
Aklıma
özellikle Hz. Mevlana’nın Hocası, mürşidi ve yol göstericisi Seyyid Burhaneddin
Hz.lerinin sözü geldi. Diyor ki:
“Yüz
Müslüman birbirini sevse, içlerinden hangisinin mertebesi yüksekse hepsini o
mertebeye yükseltirler ki oraya ayrılık girmesin”
Sevse,
yani sevse diyor. Şimdi ben kendim için kurtuluş yolu olarak, bu büyük
insanları sevmeyi ve sevenleri sevmeyi o sevenlerle birlikte bulunmayı kendim
için bir kurtuluş yolu gibi görüyorum.
Esas
olan şimdi sevginin tabii sonucunda hoş görüdür. Böyle düşünüyorum ama
başkaları da başka türlü düşünebilirler. Onları yaratan da Allah. Bir hikmete
binaen yaratmıştır onları. Dolayısıyla Yunus Emre’nin bir sözü gündeme geliyor:
Yaratılanı
hoş görmek
Yaratandan
ötürü.
Mademki,
bunları da Allah yaratmış bir sebebe binaen yaratmış. Belki o olmazsa bu olmaz.
Yaratılış hikmetleri içinde O’nun da bir yeri var. Neyin yeri var? Biz de
farklı düşünenlerin yeri var mutlaka. Öyle ise ikinci kural hoşgörü kuralı
olmalıdır. Birbirimizi hoş görmeli. Bunu dar anlamda İslâmi gruplar için
söyleyeceğim, bir örnekle ifade edeceğim:
İmam-ı
Rabbani Hz.lerine soruyorlar. Bu semah, sema, raks ve mevlit için ne
düşünüyorsunuz?
Diyor
ki:
“Bunlar
bizim yolumuzda yok”.
Kendisinin
yolu malum, Müceddid-i El-fisani iki bin yılının yenileyicisi ve Nakşibendî
yolunun en büyük kol başlarından birisi. Bizim yolumuzda semah, sema, raks,
musiki yok diyor. Yani musiki dini anlamda musiki yok. Bunlar bizde yok ama
Kadiriler ve Mevlevilerde var. Onun için sesimizi çıkarmaz kötü konuşamayız,
diyor. Bu anlayış ne güzel anlayış... Bunu ben böyle anlıyorum ama o öyle
anlıyor, kötü konuşamam ve aleyhine konuşamam. Şimdi bu anlayışı tüm cemiyete
yayarsak kendimizi daha da geliştirmiş oluruz. Siz bizim fikrimize karşı
çıkarsanız biz fikrimizi size benimsetmek için fikrimizi daha da gelişkin hale
getiririz, siz de fikrinizi gelişkin hale getirirsiniz. Esas olan bütün
cemiyetin kazanmasıdır. Bu hoş görü içerisinde birbirimizi sevmek, farklı
görüşlere, farklı tasavvufi anlayışlara, farklı tasavvufi büyüklerine, farklı
dini kavrayışlara, farklı mezhep anlayışlarına, farklı dinlere, farklı felsefi
anlayışlara, farklı siyasi görüşlere hoş görü ile bakmayı dileriz.
Hoş
görü kendi fikrinden vazgeçmek değil. Kendi fikrini savun. Fakat başkasının
fikrine de hoş görü göster, o da savunsun, o sana uyar. Bütün toplum böyle
gelişir. Galiba anlaşmamız gereken ve yavaş yavaş ulaşmakta olduğumuz güzel
takım öncü anlayış bu. Bizim buna şiddetle ihtiyacımız var.
Yunus
Emre;
“Ölen
hayvan imiş
Âşıklar
ölmez” diyor. Bu mana da Seyda Hz.leri gayet tabii ölmedi. Hz. Mevlana’nın
bir sözü var:
“Her
dem yeni doğarız
Bizden
kim usanası”
Bediüzzaman
üç türlü hayatı anlatırken, hayatın üç türü var derken birisi de bu
büyüklerimizin bir başka biçimde yaşamaya devam ettiklerini ve oradan insanlara
yardımcı olduklarını ifade ediyor. Dolayısıyla diyoruz ki, Bunlar ölmediler,
yer değiştirdiler. Yardıma oradan da devam ediyorlar. Belki ampuldüler, enerji
haline geldiler. Şimdi o ampulleri dünya da bizlere bıraktıkları ampulleri
vasıtasıyla aydınlatmaya devam ediyorlar.
Onlar yaşıyorlar ve yaşatıyorlar.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2452/namik-kemal-zeybek-ve-ulku-yolu.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder