SILA-İ RAHİM
SELİM GÜRBÜZER
Hiç kuşkusuz imandan sonra en mühim amellerden
biride Sıla-i Rahimdir. Üstelik vacib hükmünde bir ameldir bu. Terk edildiğinde
âlimlerin ittifakıyla haram olduğuna hükmedilmiştir. Madem öyle, maddi soy
ağacı bakımdan başta anne baba olmak üzere tüm aile ve akraba-i taallukatla bağlılığımızı
güçlendiren sıla-i rahim amelini terk etmememiz icab eder. Aksi halde terk edipte
terk edilmiş hale düşenlerden oluruz. Keza mürşid ziyaretini terk etmekte
öyledir. Zira bir sofi için Sıla-i Rahim
demek, intisab ettiği Tarikat-ı aliyyenin manevi soy ağacıyla olan bağlılığını güçlendiren
mürşidini Allah için ziyaret etmesi demektir. O halde şayet bizde sofilik
yoluna girmişsek, bir yandan zahiri
neseb bağımızla, diğer yandan da Tarikat-ı
aliyyenin silsile-i şerifesinde yer alan Gönül sultanlarıyla bâtıni bağını
koparmamamız icab eder. Çünkü soy sop
bakımdan bağlı olduklarımız bizim fiziki ihtiyaçlarımızı karşılamada en büyük
pay sahibi olurken, manevi veraset
bakımdan bağlı olunan Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus, Akşemseddin
ve Hacı Bayram-ı Veli gibi başbuğ velilerde manevi ihtiyaçlarımızı karşılamada,
yani ahlaken terbiye olmamızda en büyük pay sahibi olmaktadırlar. Bu yüzden
gerek maddi soy bakımdan gerekse manevi soy bakımdan nerelerde ne tür bağlarımız
varsa, onların sık sık ziyaretlerinde bulunmakla çok büyük ecir kazanacağız
demektir.
Bakınız, bir adam Rasulullah
(s.a.v)’in huzuruna varıp bir umutla derdine çare arar bir halde hal ve ahvalini
arz ettiğinde, Allah Resulü o adamın derdiyle hem hal olup şöyle sual eder;
-Annen var mı?
Adam:
-Yok, der.
Allah Resulü:
-Teyzen var mı?
Adam:
-Var der.
Allah Resulü (s.a.v)
bunun üzerine:
-O
halde ona iyilikte bulun, ihsanda bulun, ikramda bulun diye öğüt verir. Aslında Allah Resulünün verdiği bu öğüt, o adamın şahsında tüm ümmet-i Muhammed’i
kapsayan bir öğüt olur da. Düşünsenize hayatta yaşayan bir anne ya da babamız
yoksa da geride kalan diğer neseb bağlarımızla irtibata geçip alakadar olmak yeterince
sıla-i rahim olarak karşılık bulabiliyor.
Ki, Müberra Dinimizde teyze ana yarısı yürek olarak kabul görür. Hatta
bir sofi içinde öyle olup hayatta yaşayan mürşidi yoksa tıpkı neseb bağındaki
teyzede olduğu gibi mürşidinin ardından bıraktığı halifelerinden biriyle
irtibata geçmesiyle birlikte kendisi açısından yeni bir manevi sıla-i rahim kapısını
açmak olacaktır. Öyle anlaşılıyor ki, Yüce
Allah can-ı gönülden Sıla-i Rahim yapmak isteyen kullarını bir şekilde hem
madden hem manen yetim bir halde ortada sahipsiz bırakmamaktadır. Yeter ki, o
kul oturup durduğu yerde sıla-i rahim kendiliğinden ayağına gelsin handikabına
kapılmasın gerisi gelir elbet. Mutlaka müminler olarak fert fert kıpırdamamız
gerekir ki, Yüce Allah kulları için bir sebep halk edip sıla-i rahimle
şereflenmek nasib olsun.
Bakınız Dahhak isimli bir zat vasıtasıyla aktarılan
bir başka örnekte ise Allah Resulünün ümmetine şu öğütte bulunur:
“Bir kısım insanlar var ki; üç
günlük ömrü kalmışken Allah Teâlâ bu kullarını sıla-i rahimde bulunmaları
sebebiyle otuz seneye çıkardığı, diğer bir kısım insanlarda akrabalarına sıla-i
rahim eylemediği içindir otuz senelik ömrü üç güne indirilir.”
Tabii ki Allah Resulünün sıla-i rahimle
ilgili beyanları bunlarla sınırlı değil,
bu hususta toplamda kırk bir hadis daha zikredilmiştir. Her ne kadar hadislerin
lafz edenleri ve ravileri farklı olsa da sonuçta hepsinde; sıla-i rahim
eyleyenin rızkı çoğalacağı, ömrü uzayacağı, elem ve kederlerden arınmış olacağı hususlar
hemen hemen hep aynıdır. Ancak şunu iyi ayırt etmek gerekir, bir kere ravilerin
ortaya koyduğu hadislerde zikredilen rızık ve ömrün artışından maksat maddi
ecel saatinin uzaması manasına bir artış değil, bilakis manevi ecelin bereketlenmesi
manasına bir artıştır. Dahası burada kast edilen bir mü’min yaşadığı hayat
boyunca ne kadar çok sıla-i rahimde bulunursa cennetteki derecesi o nispette artmış
olur manasına bir ziyadeliktir. Nitekim sıla-i
rahimle ilgili bahse konu olan o kırk bir hadislerin birinde Resul-i Ekrem (s.a.v)
bu hususta şöyle der: “Her kim rızkının çokluğunu istiyorsa, ecelinin geri
kalmasını istiyorsa sıla-i rahim yapsın.”
Evet, sıla-i rahim ömrümüzün bereketlenmesinde
manevi kaynak hükmünde bir rızıktır. Madem
sıla-i rahim manevi kaynak bir rızık hükmünde bir salih amel, o halde ecel
kapıya dayanmadan sıla-i rahim yapılacak yurdun yakınlığına uzaklığına bakılmaksızın
ziyaretin ihmal edilmemesi gerekir. Unutmayalım ki, Allah rızasını kazanmaya yönelik niyeti
sıla-i rahim olan bir müminin nazarında uzun sanılan yollar bir anda kısalır da.
Bakınız, Musa (a.s) Rabbül Âlemi’ne münacatta
bulunduğunda;
-Ya Rabbi!
Nasıl Sıla-i rahim eyleyeyim ki, her biri bir tarafta.
Allah Teâlâ mealen:
-Ey
Musa! Olsun, kendi nefsin için istediğin ve sevdiğin şeyleri onlar içinde
sevmen ve istemende öyledir diye buyurur.
Besbelli ki, sıla-i rahim ihmal edilecek
türden bir amel değil, bilakis Rasulullah (s.a.v)’in; “Âdemoğullarının amelleri her perşembe ve
cuma geceleri bana arz olunur da Allah Teâlâ sıla-i rahim yapmayanların
amellerini kabul etmez” diye beyan buyurduğu veçhiyle belki bir değil bin
kez üzerinde hassas olmamız gereken bir ameldir
bu. Öyle ki, bir insanın anne babası bu dünyadan göç etmiş olsa da tıpkı
hayatta yaşadıklarında olduğu gibi yine boş durmayıp anne ve babasını hak ve
hukukunu gözetmeye devam ederse hiç
kuşkusuz Peygamberimiz (s.a.v)’in “Her
kim anne ve babasının ölümünden sonra onlar için Hac ederse Allah onu cehennemden
azatlıklardan yazar” hadis-i şerifin müjdesine mazhar olacaktır. Bu ne
büyük bir müjdedir ki ana baba öldükten sonra bile hak ve hukukunun gözetilmesine fırsat tanınmaktadır. Nitekim Enza
Hz.leri bu hadis-i şerifin mana ve ruhundan hareketle şöyle der:
-“Ana
ve babasına asi olan kişi onların vefatından sonra onların borçlarını öderse bu
zat anasına babasına iyilik edenlerdendir.”
Bu
arada şunu hatırlatmakta fayda var, tüm bu anlatılardan sakın ola ki, Allah katında
en makbul amel sadece sıla-i rahim amelinden ibarettir. Şayet böyle bir zanna
kapılırsak diğer Salih amelleri boşlayın manasına gelebilecek bir anlam
kargaşasına yol açar ki, maazallah bu
son derece tehlikeli bir durum olur. Bilindiği üzere İslam’da Allah Kur’an’da ne
emredilmişse bütününü uygulamak esastır. Nasıl mı?
Bakınız, bir
adam Rasululah (s.a.v)’in huzuruna vardığında;
-Ya
Resulullah! Allah’ın en sevdiği ameller nedir diye sormuş.
Cevaben:
-İlki
Allah’a imandır.
Adam bu kez:
- Peki, sonrası
nedir sormuş.
Rasulullah (s.a.v):
-Emri
maruf ve nehy-i anil münkerdir buyurdu.
Adam:
-Peki, Allah nezdinde amellerin en kötüsü
hangisidir?
Resul-i Ekrem
(s.a.v):
-Allah’a şirk koşmaktır.
Adam:
-Sonra ki
nedir?
Rasulullah (s.a.v):
-Sıla-i
Rahim yapmamaktır, yani kat-i rahim yapmaktır.
Adam:
-Daha sonra
nedir?
Resul-i Ekrem (s.a.v):
-Münkeratı işlemekle (günah işlemek) emr-i maruf olan
hayırlardan men etmektir.
Tabii, yine bu arada şunu da ifade etmekte
fayda var, Sıla-i Rahim yapmak demek sırf
barışık olduğumuz akrabaya gitmek değildir, icabında bundan daha evlası bize darılıp
gelmeyene de gitmekte sıla-i rahimdir. Yani sana küs olanın kapısını çalmak ta sıla-i
rahimdir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v):
-Ey Ebu Hüreyre, güzel ahlaka sarıl.
Ebu Hureyre (r.a):
-Ey
Allah’ın Resulü güzel ahlak nedir?
Allah Resulü (s.a.v):
-Senden alakayı kesene sen gidersin, sana
zulmedeni affedersin ve sana vermeyene sen verirsin” (Beyhaki, Şuabül’l-İman,
nr 7725) diye beyan buyurur.
İşte, bu hadis-i şerifin mana ve ruhundan anlaşılan
o ki, ümmeti için yanıp tutuşan Allah Resulü ümmetinin tıpkı tuğlaların
birbirine harçla kaynaşması gibi kaynaşmasını murad etmekte, dahası ruz-i mahşerde ümmetine şefaat olabilecek
sıla-i rahimle sıkı bağ oluşturun mesajı vermekte adeta. Hatta sıla-i rahmin önemi şundan da belli ki,
bin aydan daha hayırlı kadir gecesinin
konu başlıkları arasında yerini almış bile.
Nasıl mı? Rabbül Âlemin kadir
gecesi olduğunda Cebrail’e şöyle emir buyurur:
-Yeryüzüne inin diye,
Tabii Cibril Emin derhal emrin gereği olarak
başkanlığını yaptığı melekler taifesiyle birlikte yeryüzüne şeref vererekten
inerler. Yeryüzüne indiklerinde
insanlardan ilk olarak namaz kılanlara ve zikredenlere selam vererek şeref
verirler, hatta birbirleriyle dua edip tokalaşanların niyazlarına icabet edip âmin
demeyi de ihmal etmezler. Derken vazifelerini
tamamlayıp Cibril Emin başkanlığında melekler tekrar semaya yükselecekleri
sırada, başkanlarına şöyle seslenirler:
-Ey Cibril! Âmin demek iyi hoşta, Yüce Allah (c.c) bu gecede âmin diyen Salih kulları için acaba ne
gibi mükâfat ve hediyeler ihsan eyledi ki?
Cibril Emin cevaben şöyle der:
-Allah onlara rahmet nazarıyla baktı, afvü mağfiret
eyledi, böylece affolunanlardan oldular
ancak şu dört zümre hariç:
-İçki içen,
-Ana babasına asi gelen,
-Sıla-i rahmi terk eden,
-Bidat ehli olup İslam cemaatini terk eden
diye sıraladı.
İşte görüyorsunuz anlatılan bu dört unsurun
içerisinde önemine binaen sıla-i rahim ve ana baba hakları da yer almıştır. Dolayısıyla
bunların üzerine bir şeyler eklemek haddimize mi, meramımızı ziyadesiyle anlatmaya yetmiştir
elbet.
Hâsıl-ı
kelam Sıla-i Rahim yaparak Allah'a ve onun sevdiklerine yakınlığımızı artıralım
ki; affedilenlerden olalım.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder