SELÇUK ÖZDAĞ VE YUSUFİYE ÇİLESİ
SELİM GÜRBÜZER
Kırıkkale Keskin ilçesi Konur köy doğumludur.
İlk ve orta öğretimini Ankara’da bitirdikten sonra üniversite hayatını Dokuz
Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler ve Manisa Gençlik ve
Spor Akademisinde devam ettirdi. Akabinde Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri
Enstitüsünün Beden Eğitimi ve Spor Ana Bilim dalından yüksek lisansını tamamlayarak
doktora yapıp Doçent oldu da. Tabii Doçent oldu olmasına ama eğitim süreci
içerisinde bile bin bir türlü çileler yakasını bırakmayacaktır. Bilhassa 1975
senesinde daha henüz öğrenci iken Manisa Ülkü Ocaklarında aktif siyasetin
içerisinde yer almasıyla birlikte Yusufiye çilesine giden yolun ilk basmağına adımını
atar.
Düşünsenize
Muğla rektörü 2547 sayılı YÖK Kanununda akademik personelin siyasi partilere üye
olabileceğine dair hükmünü hiçe sayıp Selçuk Özdağ’ın BBP Genel Başkan Yardımcılığından
hareketle YÖK’ün kararını beklemeksizin fütursuzca görevine son verebiliyor. 28
Şubat süreci bu ya, hem de üç kez Hocalık görevi sonlandırılmakta. Sadece 28
Şubat süreci çektiği çile mi? Elbette ki hayır, tâ Kenan Evren dönemi 12 Eylül MHP ve Ülkü Ocakları
davalarında da Yusufiye’de işkencenin her türlüsüne maruz kalanlardan. Çile
çektirdiler de ne oldu, gün ola devran döndüğünde
‘alma mazlumun ahını çıkar aheste..’ misali 28 Şubat öncesi Muhsin Başkan ile
beraber darbeyi önleyen ekibin içerisinde aktif rol alanlardan, yine gün geldi
15 Temmuz hain darbe girişimini sosyal medya aracılığı ile twitter’den duyuran gür
ses oldu da. Bununla da kalmayıp dönemin Meclis Başkanı’na ‘Meclise gidelim, şayet öleceksek Mecliste direnelim, gerekirse
ölelim’ diyecek kadar can yürektir O. Yetmedi hain darbe girişimi
sonrasında da milli hassasiyetini devam ettirip TBMM Darbeleri inceleme,
araştırma komisyonlarında bilfiil görev alarak tarihe not düştü de. Nasıl not
düşmesin ki, bir müminde olması gereken
feraset bu ya, 15 Temmuz öncesi bir konuşmasında Fetullah Gülen’in Humeyni gibi
gelmek istediğini belirterekten gerekli uyarıları yapmış bile.
Dile kolay 12 Eylülde 7 yıl Yusufiye
çile hayatı, 28 Şubat sürecinde gösterdiği bir dizi mücadeleler, 15 Temmuzda ölümüne
yaşadığı direniş mücadelesi ve yeğeninin şehit düşme hüznü ve daha nice
bilmediğimiz çileler zinciri içerisinde
yoğrulan böylesi bir Yusuf yüzlü ağabeyimle tanışır olmam benim için çok büyük
bir nimet olsa gerektir. Hızına yetişene aşk ola. Dur durak bilmeyen çile zincirinin yanı sıra
bir başka dikkat çeken hasleti de bizatihi benimde o sıralarda ikamet ettiğim
bölgeden Ankara Keçiören’de Büyük Birlik Partisinden Belediye Başkan adayı iken
alışılmışın dışında helikopterden bildiri dağıtarak siyasette nasıl profesyonel
çalışma yapılacağını daha o günde teşkilatlara gösteren bir siyasetçidir. Hakeza
Muhsin Başkanının şahadet sonrası 24.25.26 dönem Şehzadeler Şehri Manisa’da AK
Parti milletvekili olarak çok büyük üstün performansta ki kayda değer faaliyetleri
de öyledir. Böylece üretken siyaset tarzının ne demek olduğunu bilhassa EnPolitik
yazarlarını Manisa’ya davet ettiğinde müşahede ettim de. Hatta bu sayede tüm
davetliler içi buram buram tarih kokan bu kentte zahiri ve manevi şahsiyetlerin
nefesini hep birlikte yüreğimizde hissetme imkânına da erişmiş olduk. İşte bu gözlemler
eşliğinde Manisa’nın tarihi mekânlarını ziyaret ettiğimizde daha da anladım ki
bu güzel ağabeyimin şahsiyet bulmasında Manisa ikliminin çok büyük tesiri
olmuş. Bu yüzden O Manisa’nın has evladıdır artık. Nasıl has evlat olmasın ki,
Alparslan Türkeş’in yol arkadaşı Ahmet Er ağabeyinin sohbetlerini bizatihi
yakından teneffüs etmiş biri olarak ehl-i sünnet yolu üzere hareket edip gerçek
tasavvufi bilince vakıf bir Yusuf yüzlü şahsiyettir. Bilhassa Yusufiye’de onca çektiği
çileleri Gönül Sultanlarına duyduğu muhabbetle paylaşmışta. Öyle ki Gönüller
Sultanı Seyda (k.s) dünyasını değiştirdikten sonra bu muhabbetini kaleme
döktüğü yazılarda anlamak pekâlâ mümkün. Bakın, Selçuk Özdağ Gönül Sultanının dar-ı
bekaya intikalinin ardından Yusufiye ruhla çileli hatıralarını nasıl dile
getiriyor, bir görelim:
1929'da Siyanüs'te Bir Güneş Doğdu
İnsanlığın
gönül dünyasını yıllar sonra aydınlatma görevi verildiğini mana âlemi biliyor,
fakat insanlık henüz bilmiyordu...
Yıllarca hiç bıkmadan zahirî ve batınî
ilimlerin müdavimi oldu, her zaman ve zeminde kendisini Allah'a (c.c) kulluğa
ve Allah yolunun yolcuları sadatlara (k.s) hizmete vakfetti ve Ümmet-i Muhammed’in
dertleriyle inledi, inledi durdu...
Babası S. Abdulhakim El Hüseyni (k.s)’ın
dergâhında nefis terbiyesi altında iken, herkesin uykuda olduğu zamanlar uyanık
durur, sofilerin, müridlerin tuvaletlerini temizlerdi.
Babası Gavs (k.s) bir gün sohbette şöyle
buyurdular ''Keşke Gavslık görevi ile
görevlendirilmeseydim de benden sonra gelecek olana mürid olsaydım.'' İşte bu söz gelecek şahsın yani S. Muhammed
Raşid Hz.lerinin hizmetinin ve makamının büyüklüğüne işaretti.
Kendilerini tanımam 1977 yılında oldu.
Gönül dostu, gerçekten bir er olan Ahmet Er ağabey bu mübarek, mübeccel insana
intisablı idi, sık sık bizlere bahseder, ''devlet
olmak için akıl ve heyecan yetmez gençler, gönül lazım, gönül lazım, gönül
lazım'' derdi... 12 Eylül öncesi bir ağaç için koskoca bir ormanın feda
edildiği günlerden önce çok çetin şartlar altında mücadele ederken bile
Osmanlı'yı, Selçukluyu dolaşır, insanlığın gönül dünyasını bir güneş misali
aydınlatan Süreyya Yıldızı gibi yön gösteren Allah dostlarına gıbta ederdik.
Uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz
ceylan gözlünün vefasızlığı neticesi ver elini 12 Eylül zindanları...
Ve... Allah'ın şefkat tokatı, zahiren
zulme atıldığımız zindanlardan Allah bir nesli yarınlara hazırlıyordu. Üstad
cennet mekân Necip Fazıl'ın dediği gibi ''ana
rahmi zahir karanlığında nur doğuş sesler duymaktayım, davran ve boğuş...''
misali şafak, karanlığın en koyu olduğu yerden doğuyordu.
12 Eylül öncesi şehzadeler şehrinin
manevi havasını teneffüs etmemize, Aynalı Camiinde Nûri Efendinin sohbetlerini
dinlememize, Şekerci Dedenin zaman zaman dualarını alarak mübarek ellerini
öpmemize rağmen tasavvufun ne olduğunu bilmiyorduk. Herkes idraki oranında
nasiplenirmiş ve bir gece Medrese-i Yusufiye’de üç dört arkadaşın gördüğü aynı
rüya... Gönüller sultanı... Sultanlar sultanı efendimiz, kurtuluşumuza vesilemiz
Buca cezaevinin 13. koğuşunda rüyalarındaydı... Sonra Ahmet Er ağabeye
mektuplarla rüyamızı Muhammed Raşid Hazretlerine sorduk ve gelen cevap: ''Allah rûyâlarınızı makbul eylesin, Menzil
İslam'ın lekesiz, gölgesiz, tertemiz uygulandığı bir yer ve o zât'da Mürşidi
Kâmildir. Yolunuz ve haliniz mübarek olsun.''
O günden itibaren binlerce kerametine şahit
olduğumuz tasavvuf ve istikamet M. Raşid Hz.leri efendimiz, yol göstericimiz,
kurtuluşumuza vesile bildiğimiz zat.
Medrese-i Yusufiye’de iken Adıyaman'da
öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek
insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım
gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi S.
Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde
çıkacaklar ve buraya gelecekler...''
Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri
hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek
istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile
Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak,
Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek
istiyorduk. Mübarek (k.s) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle,
insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz
her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket
eden M. Raşid Hz.leri buyurdular ki: ''Sizlere
teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi...
Ah... Ahh... Bir de İslam’ı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek
sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah’ım ne büyük mazhariyet, ne büyük
teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete
geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler
soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük
küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... Dualar... Dualar...
ediyorlardı.
O, Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi
idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz
binlerce insanı dünyadan ahret bilincine bağladı, insanları çirkeften, zulmetten
karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.
MUHAMMED RAŞİD HZ. LERİ'NİN
ARDINDAN
Menzil-i ırak bu yolun, bu
yola kim varası
Müşkülü çoktur bu yolun, bunu kim başarası.
(Yunus)
Gönülleri
kâinat çapında büyük olan insanları, kelimeleri dar kalıplarıyla ifade etmek
son derece zordur. Mana iklimlerinin zirvelerinde dolaşan yüce kimseler için bu
imkânsız derecesinde zor bir iştir. Hiç şüphesiz bunlardan biri, belki de en
birincilerinden biri (Mürid Şeyhini, Efendisini öyle bilmeli) de Ahlak-ı hamide
sahibi, büyük öncülerden, Peygamber varisi, Silsile-i Sadatın gözbebeklerinden
Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz.leridir. (Allah ruhlarını âli etsin, Allah rahmet
eylesin)
Görenlerin yüzünde dünya kirinin
bulamadığı bir emsalsiz parlaklığı müşahede ettikleri, o büyük şahsiyetin en
belirgin vasfı hiç şüphesiz sünnet ve cemaat yolunda gösterdikleri tarifsiz
hassasiyettir. Öyle bir peygamberi metotla, peygamberi meşrebli olarak yaşadı
ki, hem otoriteyle çatışmak istemedi, hem de İslami metottan hiç ama hiç taviz
vermedi.
Şeyh Sünûsi (k.s) Hz.leri 40 gün uzakta kalır
sonra seslenirdi; ''Getirin herhangi birisini getirirler, Rabb-i Rahimimüyn
izni ile irşad eder, fena fillah, bekabillah makamına çıkarırdı. Yüz yıllar
sonra ahir zamanda Anadolu'nun kıraç topraklarından bir güneş doğdu.
Değil birilerini, binleri irşadla
görevlendirildi. Asil bir edayla asli görevini tam bir iştiyak ve vecd haliyle
deruhte ettiler. O İbrahim meşrebli idi; aynen Ceddi İbrahim (a.s.) gibi çıkıp
seslenecek ''Bayrak düştüğü yerden kaldırılır darb-ı meseli gereği insanlığı
Hakka, hakikate, Allah'a davet edecekti. Duyuracak olan da Allah’ımızdı (c.c.).
Muhammed Raşid (k.s) oturuşundan kalkışına
kadar, yürüyüşünden ibadetine kadar tek bir bidatın bile bulaşmadığı sade
hayatında Asr-ı Saadet'in güneşler çağının nurdan izlerini görmek mümkündü.
Kendileri ile tanışmam, 12 Eylül hazan
rüzgârlarının vatan çocuklarını acımasızca savurduğu günlere rastlar. O 12
Eylül ki bir tomurcuk için binlerce ormanı yaktı. Mecburi ikametgâh olarak
tahsis edilen Buca Cezaevi'nden, Manisa emniyetine götürülmüştüm. Acılarım o
kadar uzuiyet kazanmış, şahsiyetim, kişiliğim ayaklar altına alınmıştı ki,
İslam'ın yasakladığı intiharı düşünür olmuştum. Zamanın geçmediği, eziyetlerin
zirveleştiği, aklımın durduğu bu demde canıma kıymaya karar verdim. Ben med ve
cezirlerinin fazlalaştığında uzaklaşmıştım. Bir ara (uyku ile uyanıklık arası)
bir ses duydum, -Muhammed Raşid Hazretleri, Muhammed Raşid Hazretleri- diye
birisini çağırıyordu, sesleniyordu. Gözlerimi açtım, karşımda hücremde beyaz
sakallı, yeşil cüppeli, iri cüsseli bir zat. Bir an titredim, acılarım
unutturuldu, gülümsedim. Gördüğüm siluet kayboldu. Bir daha sorguya alınmadım.
12 Eylül önceleri, Ahmet Er, ağabeyimden, Seyda Hazretleri'nin ismini çok
duyduğum için, keramet izhar ettiklerini, hücrelerde dahi tasarrufta
bulunduklarına bizzat şahit oldum.
''Tarikat ve tasavvuf; bir telkin ve
tavsiye işi değildir, bir nasip işidir'' sözü gereğince, istihare ve
istişarelerden ve de bazı gönlümüze getirilen ilhamlardan sonra intisap devri
başladı. Herkes idraki oranında nasiplenmiş. Biz de o günden bugüne dek
idrakimiz oranında himmetten nasiplendik.
Bizlere bir gün hususi
sohbetlerinden birisinde şöyle buyurdular: ''İslam'a hizmet edin, İslam'a zarar
vermeyin, maddenize ve mananıza zof getirmeden hizmet edin'' Ne muhteşem bir
hizmet düsturu, mücadele anahtarı.
''Her kim boynunda ''Biat'' şerefi
bulunmaksızın ölürse cahiliyet ölümü ile ölür''.
Gönül erlerinin elini tutan, ellerine
tutunanlar için her taraf bağ-ı iremdir. O günden sonra zindanlar, medrese-i
yusufiye gül-gülistan oldu bizim için. Buca Cezaevinin koğuşlarını, İmam-ı
Rabbani'nin, Abdülkadir Geylani'nin, Seyda Hazretleri'nin, Said Nursi'nin
ruhaniyetleri doldurdu. Biz Rabbül Âlemin ezel şerbetini içmiş bir eli tutalım
ki, o da bizi tutsun diyorduk. Bulduk. El ele, elde Hakk'a ulaşsın istiyorduk.
Başardık. Seyda Hazretleri'nin (k.s) davası, insanı karanlıklardan çıkarıp
Nur'a kavuşturmak sevdası idi. Kainatın süsü, yaratılanların en şereflisi olan
insanı layık olduğu yere ulaştırma davası idi. Bir cümle ile, ''ölü beşeriyetin
dirilmesine vesile olmak'' ameliyesi şiarı, davası idi. Kanun-i umumidir ki,
öğle vakti dünyaya gelen bir dava adamı yoktur. Onlar daima gece yarısı
karanlıklar içinde dünyaya gelmiş, eziyet ve meşakkat içinde büyümüş,
gördükleri zulüm ve işkence ile bilenmişlerdir. Seyda Hz.leri sürgünlere
gönderildi, suikastlara maruz kaldı, gözetim altında tutuldu. Ama o irşaddan
hiç geri durmadı.. ''Zaman imanları kurtarma zamanıdır'' diyen maneviyat
kardeşi Said Nursi Hz.leri'nin döneminin şartlarında yapamadıklarını usul ve
tasavvufla yapan son dönemin nadide güllerindendi. Mübarek Efendimiz'in (k.s)
kucağını kâinat içine alacak kadar açarak, herkesi sinesine basması, bir
taraftan ümmete merhametin nişanesi iken, öbür taraftan da, zamanı imanı kurtarma zamanı, tarikatı de
böyle bir vazifenin hareket merkezi olarak görme anlayışının şuurlu bir
tecellisi olarak görülebilir.
O Menzil'i ruhani varlığı ile bir asr-ı
saadet şehrine çevirendi.
O, dünya ateiler içerisinde iken
Menzil'i gül-gülistan eyleyendi.
O, herkes şu veya bu sebeple, değişirken
Kürd'ü, Türkmen'i, Çerkez'i, Arab'ı, Yörük'ü kardeşliğin engin denizinde
yüzdürendi.
O,
herkes cehennemlere koşarken aynen Necip Fazıl'ın ifadesi ile ''Durun
kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak'' diye haykıran insanlığı cennete davet eden
davetçi idi.
O, Allah'tan haber alan bir silsilenin,
sadat-ı teşkilatın numunelerinden biri idi.
Bir gün kendisini ziyarete gitmiştik,
bir arkadaşımız Adnan Menderes'in iade-i itibarının edildiğini söylediler. İyi
ve güzel olmuş dediler, döndüler ve buyurdular ki ''Sizler de yakın bir zamanda
(tarih verdiler) Osmanlı'nın iade-i itibarını istersiniz''. Sonra bir
kardeşinin seyyidlerin itibarını sordular, buyurdular ki, ''Onların itibarını
Mehdi (a.r.) alacak.
Henüz Medrese-i Yusufiye'den çıkmamıştım.
Bir gece bir rüya gördüm, rüyamda bir büyük zat Keçiören'in girişindeki
tepelerde (Fatih Sitesi) Muhammed Raşid Hz.leri, Bediüzzaman beraberlerdi.
Büyük zat, bana döndü dedi ki, Bediüzzaman geçen yüzyılın kutbu idi, Seyda da
bu yüzyılın kutbudur. 15 gün sonra da zahiri hürriyetle tanıştım. Keçiören'de
devletin bir müessesinde çok önemli görevleri ifa ettirdiler.''
Neslimiz mana ve madde planında yeni
fetihler yapmak istiyorsa Bediüzzaman, Süleyman Hilmi Tunahan, M. Zahid Kotku,
M. Raşid Erol (k.s) gibi gönül erleriyle bir bütün olmak zorundadır. İnanıyor
ve iman ediyoruz ki, bu ruhla maneviyat sofrasının ev sahipliğini Müslüman-Türk
milleti yapacaktır. (Maneviyat dünyasının keşfidir).
Efendimiz; seni tanımak, nefesinden
nefeslenmek, nazarlarına uğramak ne büyük şerefti, bizleri şerefyab eylediniz.
Şefaatinize nail olabilmek için imanla
teslim-i ruh etmeyi Allah bizlere nasip etsin. Ülkemize ve insanlığa sizleri
yüzler-binler olarak ikram etsin, lutfetsin.
O, (Seyda) Allah dostu idi, Peygamber
sevgilisi idi. Hayatı boyunca sünnete ittiba, sadatlara mutabaat etti. Yüz
binlerce, milyonlarca insanı dünyadan ahrete bağladı. İnsanları zulmetten
mutluluğa, çirkeften güzelliğe, dalaletten kurtuluşa, hicrete vesile oldu.
Efendime binler selam...
Efendime (k.s) binler Fatiha...
Kaynak: Kamer vakfı Bülteni ve Alperen Dergisi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder