16 Haziran 2016 Perşembe

ÖLÜM KAR BEYAZ

             ÖLÜM KAR BEYAZ


      SELİM GÜRBÜZER

       İki kardeş düşünün ki biri Emir’ül Mü’min,  diğeri evliya büyüklerinden.  Tahmin etmişsinizdir,   bunlar Harun Reşid ve Behlül’den başkası değil elbet. Ana yüreği bu ya,  Behlül’ü çağırdığında şöyle der:
      -Bak Oğul!  Kardeşin Harun hükümdardır, ama biliyorsun bunun sorumluluğu çok büyüktür,  dolayısıyla kardeşine nasihatte bulunursan çok sevinirim.
    Behlül cevaben:
    - Anacığım,  sen bana kardeşime nasihat et derde etmez miyim,  hiç siz merak etmeyin,  tez elden gereği neyse seve seve yapacağım elbet.
       Gerçektende Behlül ilk iş olarak sarayın kapısına varıp kardeşinin huzuruna çıkmak olur. Ve kardeşine şöyle der:   
     -Haydi, kalk gidiyoruz,  seninle şöyle bir hava alıp turlamaya ne dersin?
      Harun Reşid cevaben;
       -Peki derim.
        Hemen birlikte epey dolaşıp hava aldıktan sonra en nihayetinde bir kabristan başına vardıklarında dönüp kardeşine şöyle seslenir:     
      -Bak, kardeşim! Şurada ki kabristanda yatan mevta var ya, falancı kişi olup şu kadar sene yaşamıştır, azcık onun ilerisinde kabirde yatan mevta var ya,  o da on yaşındadır,  hemen yanı başında yatan mevta da yirmi yaşındadır. Sanırım bu kadar hava almak ikimize de yetti diyebilirim.
      Derken mevtaların ruhlarına Fatiha okuyup kabristandan ayrılıverirler.    
      Tabii akşam olduğunda ana oğul bir araya geldiklerinde,  Harun Reşide şöyle der:
      -Bak Oğlum!  Bu gün Behlül kardeşin sana uğrayacaktı,  şayet uğrayıp geldiyse sana hiç nasihatte bulundu mu?
      Harun Reşid:
      -Anacığım uğradı uğramasına ama nasihatin dışında sadece kabristana uğrayıverdik.  
       Bu cevap karşısında anne şaşkın halde:
      - Allah Allah deyip soluğu Behlül’ün yanında alır. Daha yanına varır varmaz şöyle sitem eder:
      - Oğlum,  Hani kardeşine nasihat edeceğine dair söz vermiştin bana, görüyorum ki sadece gezip tozmaktan başka bir şey yapmamışsın.
       Behlül bu durum karşısında:
      - Bak Anacığım!  Sözüm sözdür zaten,  nitekim yerine getirdim de. Kardeşimi sarayından alır almaz kabristana götürdüm bile.  Şimdi sorarım size, ölümden daha iyi nasihat mi olur?  
        Şimdi gel de bu cevap karşısında anne böylesi bir evlada sahip olduğu için şükretmesin.  Elbette şükredecektir.
         Bir başka misalde Seyda-i Tâhî Hz.lerinden örnek verebiliriz pekâlâ.  Nitekim o da akşam olup ev ahalisiyle bir araya geldiğinde sohbetine hep geçmiş ölüleri yâd ederek başlarmış. Öyle ki aklına gelen ne kadar vefat etmiş eş dost varsa hemen hepsinin ismini anmaktan kendini alamazmış.  Her bir ismi andıktan sonra en nihayetinde ev ahalisine dönüp nasihatlerin en büyük veciz sözünü söyler: ‘Hiç kuşku yoktur ki bir gün gelip ecel bizimde kapımızı çalacaktır.”
        Bu gün olmuş halen Anadolu’nun pek çok yerlerinde eski geleneklerimizin yâd edildiğine şahit olabiliyoruz. Hani eskiden insanlar gündüz yorgun ve argın halde evlerine çekildiklerinde kâh tandır başlarında, kâh teraslarda, kâh soba başlarında halkalar oluşturup aralarından ebediyete intikal etmiş ölülerinin hatıralarını sohbet konusu yaparlardı ya,  aynen buna benzer örneklerin izine bugünde pekâlâ rastlayabiliyoruz. Şayet her kim “ illa da benim nasihate ihtiyacım var” diyorsa turistik mekânlara gitmek yerine bu tip tandır başı yaren meclislerin bulunduğu mekânlara gitmesi kâfidir dersek yeridir. Gittiğinde hiçte alışık olmadığı manzaralarla karşılaşacaktır. Mesela o adamın Anadolu’ya gittiğinde bir taziye gününe denk geldiğini düşünün,  ‘Ölmeden önce ölünüz’ hadis-i şerifin tüm çizgilerine şahit olacak demektir. Elbette ölenle ölünmez ama en azından ölüye hürmet neymiş onu bizatihi yaşantılarına aksettirebiliyorlar. Dahası ölüye hürmet o kadar üst doruktadır ki; daha bismillah cenaze musalla taşından kalkmadan malından bütün borçlar ödendiği gibi vasiyeti de yerine getirilip diğer geriye kalan miras varisleri arasında pay edilirde. Belki ne acelesi var diyebilirsiniz,  oysa tüm bunlar ölen insanın yükünü hafifletmek için yapılan aceleciliktir.          
        Peki, metropol şehirlerde durum nasıl?  Maalesef, kent hayatı geleneksel hayatın tam aksine aynı apartman sakinlerinin hem ölüsünden hem de dirisinden haberinin olmadığı bir zindan şehir hayat modelidir.  Tabii buna hayat modeli denirse.  Nasıl hayat modeliyse insanlar şehrin ana caddelerinde yaşayan ölüler gibi birbirinden habersiz nefes nefese, soluk soluğa koşuşturmaktalar. Sanki gerçek ölümle karşılaşmayacak gibisine burnundan solumaktalar.  Oysa kabre girdiğinde gerçek ölüm neymiş o zaman anlaşılacaktır. Neyse ki son ümmet olmamız hasebiyle diğer ümmetlere göre toprağın altında daha az kalınacaktır.  Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) sofilerine bu hususta şöyle sohbet etmiştir:
       “Geçmiş zamanın insanlarına göre bizler daha şanslıyız, bakın bunca yıldır toprağın altında beş bin, altı bin, yedi bin seneden beri kıyametin kopmasını bekleyenler var. Hâlbuki bizler uzun süre bu halde olmayacağız. Çünkü kıyamete yakın bir zamanda yaşıyoruz. Dolayısıyla bizler geçmiş ümmetler gibi toprağın altında çok kalmayacağız.”
         Şu da var ki,  şimdiden toprağın altını düşünmek yerine bizim için elzem olan toprağın üstündeyken ‘ölmeden önce ölünüz’ hadis-i şerifin ruhunu tüm hücrelerimizde hissedebilmek çok mühimdir. Ki, böylesi bir hissetme haline tasavvufta ölüm rabıtası denmektedir. Şayet bir mümin ölüm rabıtası eşliğinde Salih ameliyle bu dünyadan göç ettiyse biliniz ki bu ölüm onun için kar beyaz bir ölüm olacaktır.  Dahası böylesi bir ölüm ölünün yüzüne Yusuf yüzlülüğün yansıyacağı bir güzellik ölüm olacaktır. Hele Yusuf yüzlü ölüler kabirlerinden bir dirilmeye görsün mahşer meydanına kendine has hoş bir seda ses donanımıyla donatılmış ve Peygamber ahlakıyla boyanmış bir yüzle teşrif edeceklerdir. Yüzsüzler ise malum, mahşer meydanına geldiklerinde utancından kıpkırmızı kesilip hiç kimseye bakacak yüzü kalmayacaktır. O halde neydik edip bizlerde bu dünyadan Salih amel üzere yaşayıp Yusuf Yüzlü kar beyaz bir ölüm için çaba sarf etmek gerekir.
         Ne mutlu o Yusuf Yüzlü civanlara ki bu dünyadan kar beyaz bir ölümle göç etmişler.  Madem öyle, bize de bu civanları son yolculuğunda hakkıyla uğurlamak düşer. Sakın ola ki şehrin moda uğurlayış tarzına kapılıp alkışlayarak ya da çelenk koyarak uğurlamayı aklınızdan geçirmeyesiniz,  asla ve kat’a dinimizde böylesi bir uğurlayışa cevaz yoktur. Kaldı ki tabutunu omuzladığımız mevtanın ruhu bizden incinir de. İslam’da bir mevtanın nasıl defnedileceği hususunda yol yordam, usul erkân bellidir. Nasıl mı?  Bikere ölen bir mümin İslami usuller çerçevesince yıkanıp kefenlenip öyle musalla taşına konulmalı. Akabinde cenaze namazını sultanın kıldırması lazım gelir.  Şayet sultan yoksa naibi, naibi de yoksa kadısı, o da yoksa yakınlarının vs. kıldırması lazım gelir. Namazla birlikte helallik dilendikten sonra cenaze derhal sünnete uygun seri bir şekilde defnetmek gerekir. Cenazeyi bekletmek asla doğru bir tutum değildir. Defnetme aşamasına gelindiğinde ise cenazeyi kabre indirmede öncelik akrabanındır, şayet akraba yoksa imamın indirmesi daha uygundur. İndirirken de Rasulullah'ın Dini üzerine niyet edip öyle indirmelidir. Şayet ölen kadınsa,  bilindiği üzere kadın için mahremiyet sadece yaşarken değil, öldüğünde de mahremiyeti devam eder. Hele bir kadın dünyasını değişmeye görsün kocasıyla olan nikâh bağı tamamen kopar da. Düşünsenize bir kadın onca yıl eşiyle ayanı yastıkta kocamış olmasına rağmen öldüğünde kocası artık cenazesine dokunamayacaktır. İşte mahremiyetin kutsiyeti denen şey budur. Nitekim Fatıma annemiz mahremiyetin kutsiyetinden hareketle “Öldüğümde beni gece defnedin ki,  erkekler beni görmesin” diye vasiyet etmekten kendini alamaz da.  Gerçekten de Müberra Dinimizde kadının mahremiyetine nasıl sahip çıkıldığının ölçüsü Fatıma annemizin şahsında vasiyetlendirilmiş olduğu gayet net ortada gözüküyor.  O halde buradan Saliha bacı ve kızlarımıza Fatıma anamızın vasiyetini baş tacı yapıp hem bu dünyada iken hem de öteki dünyaya göç ederken iffet gelinliklerini giymek yaraşır. Ki, iffet gelinliği anasının ak sütü gibi ak ve pak olduğu içindir leke kaldırmaz da. Dolayısıyla her Saliha hatunun mahremiyetine gölge düşürmemesi üzerine bir vecibedir de
          İyi ki de en son ümmetteniz, bu sayede ölü teneşirinde gassal elinde yıkanışımızdan tutunda kefenlenip kabre konuluşumuza kadar sünnet-i seniyye ölçüsünce eksik ya da fazla bir şekilde toprağa uğurlanabiliyoruz. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır, baksanıza dinimizde insanin sadece dirisi değil ölüsü de Allah’ın mukaddes emaneti olarak değer kazanmakta. Hele ölen Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış bir kulsa değme keyfine,  artık ölüm onun için kar beyaz olur da. Şu da var ki ölen kişi Salih kullardan olmasa da günahıyla sevabıyla birlikte tıpkı Salih kulların defin işleminde gösterilen hassasiyet gibi o kişiyi de defnetmek müminlerin üzerine farz-ı kifayedir.  Zaten sevap ya da günah tartmak bizim işimiz değildir, ölçü belli farz-ı kifaye’nin gereğini yapmak bizim işimizdir. Kabre koyduğumuzda gerisi artık Allah’a kalmıştır. Yani bu demektir ki biz sadece kabre kadar ki olan süreçte sorumluluklarımızı yerine getirmekle mükellefiz,  toprağın altında olan ve bitene bizim bir katkı veya müdahalemiz olamaz. Müdahalemiz olsa bile o da ya kabrin yapımına yönelik ya da kabir ziyaretinde bir takım belirli kurallara riayet etmekle mümkün olmakta. Bundan ötesi haddi aşmak olur ki bu düpedüz kabrin mahremiyetini çiğnemek demektir. Yani bu durum mekruh olarak karşılık bulur. Nitekim fıkıh kitaplarında mekruh olan bazı ihlallerden birkaçı şöyle sıralanmakta;
    -Kabirlerin üzerine bina dikmek,
    -Aynı kabre iki kişi defnetmek,  ancak zaruri halde caizdir.
          -Kabri üzerinden geçip çiğnemek,  
          -Mezarların içinde yatmak, mezara karşı namaz durmak gibi ihlallerin hepsi mekruh diye addedilir.
          Maalesef geldiğimiz noktada insanlar artık kendilerini kabre hazırlayacağına tam aksine kendisine kabir tapusu almak için hazırlığa koyulmakta. Bakın,  iki kardeş düşününüz ki biri ahreti önceliyor,  diğeri de dünyayı.  Elbette ki bu iki kardeş arasında fark olması kaçınılmazdır. Nitekim Abdurrahman-ı Tâhî (k.s)  ahreti öncelediğinden zamanın en büyük evliyalarından oldu, kardeşi Şehmuz ise dünyayı öncelediğinden madden zengini oldu ama ilginçtir öldüğünde neredeyse kendisine kefen parası bulamayacak bir düşüşle bu dünyadan göç etmiştir. İşte şu fani dünyaya tamah etmenin acı bedeli budur. Bilmem bir çocuk doğduğunda niye ağlıyor diye hiçbirimiz düşündük mü?  Düşünmek istemesek de, şu bir gerçek her doğan çocuk bu dünyaya gelmenin bir külfeti olduğunu sezmiş olsa gerek ki bu dünyaya ağlamaklı gelmekten kendini alamıyor.  Hadi ağlamak neyse de birde işin ucunda bu dünya da imtihan olmakta var. Şayet her doğan can imtihan dünyasını alnının hakkıyla geçip ahirete imanla göç ettiyse ne ala, imtihanı geçemeden göç ettiyse  ‘Ey vah yandım Allah’ diyeceği muhakkak. Yüce Allah öyle merhamet sahibidir ki Arafat’ta Hacılara beyaz ehramlarıyla vakfeye durarak mahşer gününün bir provasını yaptırıyor ki ecel kapıya dayandığında hazırlıksız yakalanıp da  ‘Eyvah yandım Allah’ demesinler. Gerçektende Arafat bu yönüyle nefsi dizginleyecek küçük bir mahşer provasıdır.  Ve Hacılar bu prova sayesinde vakfeye durarak ‘dünya fani ahret baki’  bilincine vakıf olurlar da.  
         Sadece mahşeri bilinçlenmeyi hatırlatan tek örnek Arafat mı? Dahası var elbet. Şöyle etrafımıza baktığımızda mahşeri hatırlatan o kadar çok şey var ki, mesela atmosferde bizi zararlı ışınlardan koruyan ozon tabakasının altından yeller esip delinme sinyalleri vermesi, keza  ani iklim değişikliklerin yaşanması,  birde bunların üstüne kutuplarda ki buzulların erimeye yüz tutması gibi bir dizi hadiseler bize gösteriyor ki her bir vaka kıyamet alarmıdır. Tabii tüm bu sinyallere aldırış etmeksizin hayatını normal akışında seyrettirenlerde var. Nitekim gündüz çiçek açan bitkilerin gece karanlığında kapanma moduna geçmesi,  yine gündüz rızık peşinde koşan insan ve hayvanatın akşam olduğunda yuvalarına sığınıp uykuya dalmaları gibi pek çok örnekler hayatın normal akışında sıkça gördüğümüz gayet tabii bir durumdur. İster tabii bir durum,  ister gayri tabii durum olsun sonuçta önümüze serilen tüm örneklerin gelip geçici olduğu,  kalıcı olanın ise sadece  Ya Baki Entel Baki” zikrin sahibi Allah olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Burada önemli olan geçici nesneleri müsbet manada manalandırmak çok mühimdir.  Nitekim Hafaza melekleri nesnelerle olan münasebetimizi her salise kayda alıyor da. Yani önümüze konulan her ne kadar nesne varsa mutlaka o nesneyle olan ilişki biçimimiz deri üzerine harfsiz yazıyla kayda alınmakta. Böylece her kaydedilen mahşer gününde mizana konularak gün yüzüne çıkarılmış oluyor. Nasıl ki pek çok şeyi akıl melekesi vasıtasıyla hafızamızda kayıt altına alabiliyorsak aynen öyle de dünyada her işlediğimiz fiillerde Hafaza melekleri tarafından    rak’ta kayıt edilip korumaya alınmakta. . Hatta bir kısım ehl-i sünnet âlimleri Kur’an’ da “Yayılmış rak üzerine yazılan kitaba yemin ederim”  diye zikredilen ayette geçen ‘rak’ ibaresinden maksadın deri olduğunu beyan etmişlerdir.  Yüce Rabbimiz bir başka ayette ise “Biz sizin yaptığınız her şeyi yazardık” beyan buyurmaktadır. Yine bir kısım Ehlisünnet âlimleri Allah Resulünün Miraca yükseldiğinde işittiği kalem hışırtıları da bu manada değerlendirmişlerdir.  Ancak yinede biz kayıt işleminin ne şekilde gerçekleştiğinin bilgisini ‘Allah bilir’ deyip ihtiyatı elden bırakmamak en doğrusu.  Hatta her fiili davranışımızın Hafaza melekler tarafından kayda alındığına iman getirmek kâfidir, gerisi teferruattır elbet. Zaten bu hususta inananla inanmayan arasında tek fark, ruz-i mahşerde Müslüman’ın kaydı mizandan geçirilip hesaba tabii tutulurken, kâfirin kaydı mizana konulmadan doğrudan kendisinin cehenneme atılacak olmasıdır. Kâfirin dünyada iken insanlığa iyiliği dokunsa bile Allah iman etmediği içindir bunun kendisine hiçbir getirisi olmayacaktır.  
         Madem mahşerde hesap vermek var, o halde ecel kapıyı çalmadan tez elden ölüme hazırlıklı olmamız icab eder. Baksanıza saatler dakik dakik, saniye saniye durmaksızın işleyip adım adım ölüm eşiğine yaklaştığımızı gösteriyor da. İlginçtir biryandan da gözümüz toprağa bakmakta. Çünkü hamurumuz toprakla mayalanmış, elbette ki bakmamız icab eder. Her ne kadar ne zaman toprağa gireceğimiz bizden gizli tutulsa da sonuçta topraktan geldik yine toprağa döneceğiz ya, bu yetmez mi? Aslımız toprak olduğu için bizi bağrına basar da. Kaldı ki toprak kimleri bağrına basmadı ki bizi de basmasın. Baksanıza sonbaharda dökülen yapraklar bunun en bariz göstergesi.  Dökülen her yaprak toprağın bağrında tekrar dirilmek üzere ilkbahar olduğunda çiçek açıp meyve verir de.  Derken bu hazan sonbahar ve ilkbahar döngüsü tabiatta tüm hızıyla devam edip bize ahretteki dirilişimizi hatırlatacak ders olurda.  Nasıl bizim için ders olmasın ki;  bitki soluyorsa, bu demektir ki insanda solacaktır.  Hele bu solan gül fidanıysa hiç olmazsa ardından güzel kokular bırakarak solmakta. Fakat insan öyle değil, şayet cenaze birkaç güne bekletilirse bir anda ardından dehşet koku yayabiliyor. Ancak şu da var ki Allah’ın Muhsin kullarının cenazesi bundan istisnadır, yani gül kokusu olarak toprağa gark olurlar.
         Ah neydik ne olduk. Düşünsenize bir zamanlar anne karnı durağımızdı, şimdi ki durağımız dünyadır artık. Üçüncü durağımız ise pek yakında Berzah âlemi olacağı muhakkak.  Kalıcı olan duraksa hiç kuşkusuz ahiret âlemidir.  Toprağın üstünde ve toprağın altında tüm insanlık kıyamet koptuğunda bu durakta buluşacaktır. O halde yol yakınken buluşma günümüz gelmeden şu ahir ömrümüzde bize emanet edilen canımıza can suyu verelim ki ölümümüz şeb-i arus olsun. Aksi halde emanete hıyanet etmiş oluruz. Bakın aramızdan nice insanlar aramızdan ayrılıp göç ettiler, ama gel gör ki halen taziye uykusundan uyanmış değiliz.   Oysa ölenin yerine bir an kendimizi koyup ruhen göç etmiş olsaydık taziye halinden çıkıp kendimize çeki düzen verebilirdik pekâlâ.  
        Sakın ola ki ölüm rabıtası da neyin nesi deyip hafife almayın, her ne kadar Azrail’in canımızın nasıl ne şeklide alacağını bilemesek de ölmeden önce ölünüz idmanını nefsimizde tatbik etmemiz gerekir ki ölümümüz kolay olsun.
          Evet, ölüm rabıtasını hafife almamak gerekir. Zira Allah Resulü bu hususta şöyle buyurmakta:
.     Azrail'in can alması bin kılıç darbesinden daha şiddetlidir. Ölürken müminin bütün damar ve azaları son derece sızlar, o anda Azrail kimseye hatır etmez.”
 Öyle anlaşılıyor ki ölüm öncesi ve sonrası insan için dört aşama söz konusudur.  Bunlar;
 -Anne karnında geçirilen aşama,  
 - İmtihan Dünyası aşaması,  
 -Berzah âleminde bekleme aşaması,
 - Ebedi yurdumuz  ahret aşaması..
        İşte tüm bu aşamalar bize gösteriyor ki insan daha bu dünyaya konuk olmadan ta ezelde levhi mahfuzda belirlenip kader planında yazgımıza işlenmiş aşamalardır. Yeter ki bu aşamalardan bilhassa imtihan salonu olarak addettiğimiz dünya aşamasını yaradılış gayemize uygun sıratı müstakim üzere aşmasını bilelim bak o zaman ötelere kelebek misali kanat çırpmamız an meselsi diyebiliriz.
           Evet, her şey ‘ölmeden önce ölünüz’ hükmünde gizli. Bakın bu hususlarda Rasulullah (s.a.v) “Lezzetleri yok eden ölümü çokça hatırlayın” beyan buyurduğu gibi “Dünya ahretin tarlası” ve “ Ölüm küçük kıyamettir”  manasına gelen “Sana o saati (kıyameti) soruyorlar sende ona ait bilgi yoktur ki anlatasın. Onun ilmi ancak Allah katındadır” (Naziat 42–44)  diye de beyan buyurmakta.  Zaten ölüm takvimimizden haberdar kılınsaydık imtihan dünyasının hiçbir kıymeti harbiyesi kalmayacaktı. Sadece bizden gizli tutulan ölüm değil elbet, mesela Kadir gecesi de Ramazan’ın son on gününde gizlidir. Niye gizlenmiş derseniz,  bikere her şeyden önce bin aydan daha hayırlı bir gece olması hasebiyle böylesi büyük bir hayra ulaşmaya gayret edilsin diye tüm inananlardan gizli tutulmuştur. Keza ölümde tıpkı Kadir gecesinde olduğu gibi o da tüm nefeslerin son sayısında gizli. Madem öyle son nefese dek ‘huş der dem- nefesini boş yere tüketmemek’  düsturunca hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi de ahrete çalışarak ömrümüzü kar beyaz ölüm olarak tamamlamamız gerekir.
     Kar Beyaz Ölümde nedir derseniz,  bir gün gelip şu hayat koşuşturmasında yaprak yaprak solacağımız, tel tel döküleceğimiz bir anımızda ecel kapıyı çaldığında ahirete giden yolculukta yeniden yaprak yaprak tel tel açılacağımız berzah âlemine göçüşün adıdır diye tarif edebiliriz. Dahası kelimenin tam anlamıyla şu geçici konakladığımız dünyadan diriliş muştumuz sonsuzluğa kanatlanmak demektir. Hele bu ölüm Mevlana’nın Mesnevisine konu olursa Şeb-i arus olur da. Günümüzde ise bu ölüm Şarkılara, Türkülere ve Şiirlere konu olduğunda bir bakıyorsun Kerim Tekin’in bam teli gönül dağarcığında:
         “Dursun Dünya,
           Dönmesin sensiz,
           Yaşatmasın,
     Allah’ım sensiz” şeklinde bir bambaşka kar beyaz bir anlam kazanırda.
           Hakeza Abdurrahim Karakoç’ta bir şiirinde beşinci mevsim güzellemesi yaparaktan:  
          “Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim
            Yazık kulaklara sığmadı sesim
            Yaşadığım şimdi beşinci mevsim
            Çağın çilesini sırtıma sardım” şeklinde ölümü en ince ayrıntısına kadar yüreğinde hissetmiştir. Zaten hissetmese de dile getirdiği beşinci mevsim cemresi ölüm gerçeğinin en büyük şahitleri. Değil midir ki cemreler önce havaya, sonra suya ve daha sonra da toprağa düşmekte, o halde topraktan halk olan insanında pekâlâ önce ana rahmine,  sonra dünya otağına, daha sonrada ahret tarlasına düşmesine şaşmamak gerekir.  Dikkat edin insanın yaşadığı her düşüş evresi aynı zamanda birer diriliş muştusudur. Tıpkı bu tabiatın kış uykusundan cemre muştusu ile uyanışa geçişinde olduğu gibi bir diriliştir.
          Velhasıl-ı kelam; Beşinci mevsim geldiğinde ‘Ondan geldik,  dönüş yine O’nadır’ gerçeği ile yüzleşeceğimiz muhakkak. Bundan öte ölümün bir kayboluş değil,  hakikatte kar beyaz bir diriliş olduğu ayan beyan gün yüzüne çıkacaktır.                         
            Vesselam.

15 Haziran 2016 Çarşamba

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA

İÇİ BAŞKA DIŞI BAŞKA
       SELİM GÜRBÜZER
   
Münafıklık küfre girmekten daha şedid şirret bir fiildir. Küffarın icabında hiç olmazsa küfürbaz olduğunu bilir ve ona göre önlemini almak mümkün,  ama münafığın içi başka dışı başka olduğundan önlemini almak hiçte öyle kolay değildir elbet. Öyle ki münafığın renkten renge girenleri olduğu gibi kılıktan kılığa giren pek çok bukalemun tipleri de söz konusudur. Dolayısıyla böylesi tipleri birbirinden ayırıp çözmekte çok zordur. Ancak şu da var ki;  bizim işimiz başkalarının münafık olup olmadığını çözmeye çalışmak değildir, asıl biz ne durumdayız onun icabına bakmak bizim işimiz olmalı. İcabına bakmak gerekir ki, her hâlükârda kendimizi kontrol edip böylesi bir illete karşı temkin kabiliyetimizi geliştirmiş olabilelim.  Nitekim işin ciddiyet boyutu o kadar net ortada ki; değil münafıklık illetine tutulmak, münafıklığın alametleri bile evliyayı endişelendirmeye yetmiştir. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi Abdulhakim el Hüseyni (k.s) bir sohbetinde mürşidi Şah-ı Hazne (k.s)  ile olan hatırasını şöyle dile getirir: 
     Şah-ı Hazne (k.s)  bir gün bana;
       -Şu ibriği alda benimle gel dedi.
     Tabii olarak ben de elimdeki ibrikle peşi sıra epey izini takip ettikten sonra dönüp bana:
    -Şimdi artık ibriği yere bırakabilirsin der.  
     Derken ibriği yere bıraktığımda taharet alacağını düşünerekten hemen arkamı dönüp beklemeye koyuluverdiğimde Şah-ı Hazne o sırada ansızın kolumdan sıkıca tutup bana şöyle der:
    -Bak molla Abdûlhakim! Sen şeriat âlimisin,  şimdi soracağım suali iyi dinle,  ama doğru cevap vermeni istiyorum der.
     Bunun üzerine bende:
    -Kurban, şayet soracağın sualin cevabı bildiğim türden bir şeyse vallahi doğru söyleyeceğimden emin olabilirsin dedim.
    Şah-ı Hazne (k.s), işte bu kararlılığım karşısında:
    -Madem öyle, şimdi sorarım size, şimdiye kadar benden herhangi şeriata aykırı muhalif herhangi bir durum ya da münafıklık alameti gördünüz mü diye sorar.
   Ben de cevaben şöyle dedim:
         -Efendim, o da ne söz, zatıâlinizden bu güne dek,  ne şeriata muhalif bir durum ne de münafıklık alameti gördüm.  Bundan asla hiçbir şüpheniz olmasın, söylediklerimden emin olabilirsiniz.
         İşte Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın dilinden aktarılan bu hatırasından hareketle çok rahatlıkla şunu diyebiliriz ki; bir insan mürşitte olsa her hal ve şartta kendini test etmeye ve muhasebe etmeye mecburdur.  Ki, bizim haydi haydi kendimizi kontrol etmemiz icab eder.
     Evet,  ümmet olarak fert fert kendi muhasebemizi yapıp nefsimizi kontrol etmeli ki, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu; “Şu dört sıfat kimde varsa o kimse her ne kadar namaz kılıp, oruç tutarak kendini mümin sansa da eğer;
   -Yalan konuşuyorsa,
   -Verdiği sözü tutmuyorsa,
   -Emanete hıyanet ediyorsa,
   -Anlaşamadığı kimselere karşı hile yoluna başvuruyorsa katıksız münafıktır”  denen ahmaklardan olmayalım.
    Gerçekten de bir insan avam da olsa, bir insan Kur’an’ı hıfz etmiş hafızda olsa, bir insan ilim sahibi de olsa hiç fark etmez kendi iç muhasebesini ve kontrolünü yapmak durumundadır. Sakın ola ki, mesela bunlardan bir hafız Kur’an’ı hıfz ettiğine güvenip de kendisini kontrolden men etmeye kalkışmasın, aksi halde Rasulüllah (s.a.v)’in bu hususta “Bu ümmetimin münafıklarının çoğunluğu Kur’an okuyuculardır” uyarısı ve sözü yerini bulup can evinden vurabilir.  O halde toplum içerisinde konumumuz ne olursa olsun desinlerden ve gösterişten uzak kendimizi hizaya çekip muhasebe etmek düşer bize.  
           Evet, münafıklık içi başka dışı başka kalbe sirayet eden maraz bir hastalıktır.  Hele ki bu maraz illet göz ardı edildiğinde bir sülük gibi ruh dünyamıza yapışır da. Yapıştığında malum, o insanın bir daha iflah olamayacağı gibi onu bu halde gören eş dost ahbap ondan kaçar hale gelirde. Derken kendi çirkefliğiyle kala kalır.
   Bilindiği üzere Tebük seferi dönüşü Efendimiz (s.a.v), Huzeyfe (r.anh)'a münafıkların ismini bildirdiği gibi bu isimleri ölünceye kadar saklı tutmasını da sıkı sıkıya tembih etmişti.  Huzeyfe (r.anh)  bu sırrı muhafaza etmeye çalışa dursun,  bu arada Hz. Ömer (r.anh) kendince çoktan çözüm bulmuştu bile. Nasıl mı?  Huzeyfe’yi takip edip her cenazenin ardından o kılıyorsa kılıyor, kılmıyorsa kılmayaraktan elbet.  
    Evet, münafıklık o kadar çok hassas bir meseledir ki,  bir insan içindeki ikiliği dile vurmadığı müddetçe hakkında hüküm veremiyorsun. Bu yüzden zahirde kıldığı namaza, tuttuğu oruca,  şehadet getirdiği kelime-i tevhide bakaraktan onu mümin olarak addederiz de. Belki münafıklık alametlerine bakaraktan bir şeyler hissedebiliriz, ama bu hissetmekle sınırlıdır,  bunun ötesi, yani kalbindekilere vakıf olmak bizi aşan bir husustur.
   Bakınız, Yüce Mevla’mız, münafıklar hakkında bakınız ne beyan buyuruyor:
      -Münafıklar sana geldiklerinde: şahitlik ederiz ki, sen Allah’ın peygamberisin. Bununla birlikte Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.
      -Yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları ne kötüdür!
           -Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden kalpleri mühürlenmiştir. Artık onları hiç anlamazlar.
         -Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara yaslanmış kötüler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar.  Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın!  Nasıl bu hale geliyorlar (Münafikun,63/1–4).
 İşte Allah Teâlâ ayeti kerimelerinde beyan buyurduğu gibi, artık onların hiçbir şeyi anlamadıklarını, sadece vücut kalıplarının var olup,  ruhsuz oldukları anlaşılıyor. Ayrıca Rabbül Âlemin Habibine ‘Münafıklar namaza kalkarlarsa tembel tembel kalktıklarını da’ duyurmuştur.
    Bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.v) ashabına münafıklığın alametlerini şöyle bildirmiştir;
          -Münafıklara sabah ve yatsı namazında daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur. İnsanlar bu iki namazda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilselerdi emekleyerek de olsa cemaate gelirlerdi (Buhari, Mevakit 20, Ezan 34; müslim, Mesacid 252).
        -Kim gaza etmeden ve gönlünde gaza etme arzusu taşamadan vefat ederse bu tür münafıklık üzere ölür (Müslim, İmare 158).
         -Münafık, iki sürü arasında gidip gelen öğüren koyun gibidir; kâh koşar bu sürüye gelir, kâh koşar ötekine gider (Müslim, Münafikın 16).
         -(Ey münafıklar) Siz iş başına geçecek olsanız yeryüzünde fesat çıkarır, akrabalarla ilginizi kesersiniz, değil mi? İşte Allah’ın lanete uğrattığı, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır (Muhammed,47/22–23).
           Yine bir seferinde ise Allah Resulünün ashabına münafıklığın alameti hakkında şöyle buyurduğu vakidir: “Bir kimse mescitte iken ezan okunur da bir haceti yokken çıkar, dönmeye de niyet etmezse o kimse münafıktır.”  Ancak hadis-i şerifte beyan olunan durumun bir de istisnai olan kısmı da var ki,  o da bir kimsenin niyeti hocasının mescidine gitmek içinse bulunduğu mescitten çıkabilir hükmüdür.  Keza fıkıh okuyan bir talebenin hocasının dersini veya onun mescidinin cemaatine devam etmesi de bu hükme tabii olup,   bil ittifak caizdir.
     Her neyse, münafıklık hususunda ayet ve hadisleri zikrettikten sonra isterseniz bu hususu bir de Allah Resulü döneminde yaşanmış bir hadiseyle anlaşılır kılmaya çalışalım:
     Vakti zamanında bir adam vardı ki, onun için ecel kapıya dayanmıştı artık.  Öyle ki Allah Resulü o adamı hasta yatağında ziyaret ettiğinde son uyarıların yapar da. Ne var ki o adam, Allah’ın Habib’inin bu uyarılarına rağmen hala inadım inadım Esad bin Zürare hakkında ileri geri konuşmayı ihmal etmeyip:
        -Esad bin Zürare Yahudilerle münakaşa edipte eline ne geçti gibi türden sözler sarf eder.  
         İşte görüyorsunuz, adam hasta yatağında bile içi başka dışı başka bir davranış sergileyebiliyor. Merak etmişsinizdir bu adam kimdir diye.  Kendisi malum şu meşhur münafıkların başı Abdullah bin Ubey bin Selûl’den başkası değildir elbet. Derken hasta yatağında münafıklığını ele veren bu sözlerle sonunu hazırlamış olur.
       Tabii son nefesini oğlu Abdullah’ın yanında verir.  Abdullah bu durumda derhal soluğu Allah Resulünün yanında alıp şu talepte bulunur;
         -Ya Rasulallah! Babam öldü,   kendi ridamı babam için kefen yapmak istiyorum.
           Malumunuz şeriat zahire hükmeder, Hem üstelik İbn-i Selûl hayatta iken bir kez olsun ‘Müslüman değilim’ ifadesini kullanmamıştır. Dolayısıyla Allah Resulü bu talep karşısında elbette ki Müslüman’a yapılması gereken muamele ne ise ona da o yapar. Hatta Allah Resulü cenaze namazına da iştirak eder.  Ancak Hz. Ömer (r.a)  bu ya, hemen celallenip:
      -Ya Rasulallah! Şimdi İbni Selûl’un namazını kılacak mısınız?
      Resul-i Ekrem  (s.a.v) bu sual karşısında şöyle der:
     -Ya Ömer! Bilesin ki Allah bu konuda beni serbest bıraktı.
     Hz. Ömer (r.a):
         -Ya Rasulallah!  Ama bu nasıl olur? Ki; o adam hem Uhud’da hem de Benî Mustâlık Gazası yolculuğunda Yahudilere destek vermiş biridir.
     Efendimiz (s.a.v):
        -Ya Ömer! Beni artık rahat bırak demenin akabinde namazını kıldırıverir.
         Evet, Allah Resulü İbni Selulün namazını kıldırmasına kıldırdı ama bu arada Hz. Ömer (r.a)’ı da içten içe endişe sarar. Çünkü Rasulullah (s. a.v)’e itiraz eder gibi bir duruma düşmüştü.  Neyse ki İbni Selûl’un gömülme işleminin ardından gelen ayet Hz. Ömer (r.anh)’ı derin nefes almasına yeter artar da.  İşte Hz. Ömer (r.anh)’a oh be dedirtecek nüzul olan ayette Yüce Allah Teâlâ şöyle buyurur:
        -Onlardan hiç kimsenin namazını hiçbir zaman kılma, Kabrinin başında da mağfiret niyaz etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü inkâr etmiş fasık olarak ölmüşlerdir. Onların malları da evlatları da seni hayranlığa düşürmesin.. (Tevbe 84–85)    
       İşte ayet-i celileden de anlaşıldığı üzere,  Mekke’nin Ebu Cehil’i ne ise Medine’nin İbni Selûl’u da o'dur.  Biri küfrün elebaşçısı,  diğeri de fitne ve münafıklığın elebaşçısıdır. Her ne kadar Abdullah babası hakkında nüzul olan bu ayetle sarsılır gibi olsa da, Allah’ın hükmü karşısında ferman başım üzerine deyip bu şuurla hareket edecektir. Çünkü Tevhid inancı böyle olmayı gerektirir.
        Evet, münafıklık dünde vardı bugünde. Ki; Allah Resulünün bulunduğu meclisine sızabildiğine göre, bu demektir ki münafıklar her dönemde kıyamete dek Müslümanların arasına sızacak demektir. Nitekim Seyda Hz.lerinin vefatına iki sene kala bir bayram ziyareti kalabalığından istifade ederekten zehirli enjekte suikastına maruz kalması bunun en tipik misalini teşkil eder. Bakınız bu hadiseyle alakalı Seyda Hz.lerinin dayısı aynı zamanda babası Gevs-ı Bilvanisi (k.s)’ın halifelerinden Molla Abdulbaki Hz.leri ile Feyz dergisinde yapılan röportajda hadiseyi tüm çıplaklığıyla şöyle anlatır da:
       “Seyda Hz.leri âdeti bayram namazından sonra Gavs Hz.lerinin markadına gider, ziyaret eder, sonra eve giderdi. Bu bayram namazından sonra evine gitmedi. Markattan camiye geldi, kalabalık çoktu. Herkes ziyaret ediyordu. Münafık elinin avucuna bir iğne yerleştirmiş, elini de sarmış, yara varmış gibi. Kimse bilmesin diye yapmış. Seyda Hz. gelmiş, herkes ziyaret ederken, elini sürmüş, yukarıdan aşağı sürünce Mübareğin eline takılmamış, sonra Mübareğin eline direkt vurmuştu. Aşağıdan yukarıya doğru vurdu. Seyda Hz. iğne olduğunun farkına varmış, Seyda Hz. leri (k.s) "Bana iğne vuran şu adamdır." demiş, orada çok polis varmış. Hemen yakalayıp, tutuklamışlar, kalabalık, adamın üzerine çöküp öldürmek istemiş. Seyyid Fevzeddin o adamı kimse öldürmesin diye hemen alıp kaçırmış. Yoksa o adamı öldüreceklermiş.  Eğer öldürselerdi bunun arkasında ne olduğunu kimse bilmeyecekti. Seyyid Fevzeddin onu Kâhta’ya götürmüş. O adama da polisler baskı yapınca o da; ''Biz Menzil'de bir evdeydik, oturduk, plan program yaptık, kararlaştırdık. İlk önce bomba yerleştirmek istedik. O ev sahibi de dedi ki, bu bomba büyüktür, bomba patlarsa bizim evimizi de yıkar. Ama iğne yaparsak sadece kendi ölür diye düşündük'' demiş. Ondan sonra onların tek tek arkadaşları toplandı. Bunu Bekir Mahmut'un oğlu yapmış. ''Hatta bizim yaptığımız getirdiğimiz bomba köprünün altında duruyor'' demiş. Tabii polisler hemen bombayı oradan çıkartıp, etkisiz hale getirmişler.”
      Ne diyelim, münafıklık böyle bir illet, bayram seyran dinlemez, her daim fitne tohumu ekmek için vardır. Yetmedi müminlerin üzerine bomba bile yağdıracak derecede acımasız olabiliyorlar da. Acımasız gaddar vahşi kesildiler de ne oldu, bu acımasız güruh içinde tıpkı Kur’an’da hakkında hüküm verilen İbni Selûl’un akıbeti vuku bulacaktır.  Bir başka ifadeyle ümmetin saf duygularından istifadeyle devletin kılcal damarlarına sızarak önemli mevkilere geldiler de ne oldu, bu necip milletin sinesine tosladıklarında tüm planları bir anda altüst oluverdi.  Düşünsenize bir zamanlar siret değil de suret (kalıp) piyasasında alıcı bulduklarında bir yandan Abant toplantıları, bir yandan Türkçe olimpiyatları gibi sinsi göz boyamalarla keyiflerinden ve havalarından geçilmezdi, sandılar ki bu devran hep böyle devam edecek. Ta ki, kırk yılı aşkın bir sürecin akabinde 15 Temmuz 2016 akşamı darbe girişimine kalkıştıklarında yüzlerindeki maske bir anda düşüp yıllarca sürdürdükleri bu hava atma rolleri ve hevesleri kursaklarında kalmasına yetip hızla tükenişe geçerler de. Üstelik bu süreçte münafıklık rolünü oynarken de vaaz kürsülerinden gözyaşı dökerekten, ağlayaraktan insanların saf duygularını efsunlayaraktan bunu sürdürebilmiş biridir o..  Derken  bu timsah gözyaşlı şeytanın gülen yüzlü vaazcının yalanları, dolanları ve birtakım kıvrak zekâ ve ayak oyunları derin milletin sinesine tosladığında çekirge bir sıçrar, iki sıçrar üçüncü sıçrayışında yakayı ele verir misali bir daha sıçramaz hale gelmiş olur.
   Velhasıl-ı kelam;  münafıklık başa bela bir illettir. Dahası Deccalımsı bir zehirdir. O halde tüm bu yaşananlardan ders çıkarıp bize içi başka dışı başka biri olmak değil,  özü sözü bir olmak düşer.
     Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4100/ici-baska-disi-baska



14 Haziran 2016 Salı

KADER-İ İLAHİ




             KADER-İ İLAHİ
       SELİM GÜRBÜZER
      Kader; Allah’ın ezelde takdir edip yarattığı her şeyin Levh-i Mahfuza kayda alınmış yazgıdır. Dolayısıyla bu tariften hareketle ezelde her ne takdir edilmişse gelecekte açığa çıkması kaza olarak ifade edilir.  Sakın ola ki bu tariften şu anlam çıkmasın, Yüce Allah tüm olan bitenler vuku bulduktan sonra her şeyden haberdar olmuştur diye,  bilakis öncesi ve sonrası hiç fark etmez, Levh-i Mahfuza yazılmış olduğundan şüphesiz ki her olan bitenden haberdardır elbet.  Ancak şu da var ki,  her yazılan vuku bulacak diye bir şartta yoktur. Bu yüzden İmam-ı Azam bu hususta Levh-i Mahfuza kaydedilenlerin hüküm olarak yazılmadığını vasıf haber olarak kayda geçtiğini beyan etmişlerdir. Bir başka ifadeyle kayda geçmiş olan her yazı vuku bulsun diye yazılmış değil, bilakis olacak şeklinde, ya da şöyle olacağı önceden bilinip tespit manasına bir yazgıdır. Üstelik tüm bu yazgılar kullardan da gizlidir. Özellikle de rızık, ecel gibi kesinleşmiş hükümler bu kapsamda olup Rabbül Alemin’e hiç kimse kaderi hakkında neden böyle oldu diye ne bir sitemde bulunabilir ne de şikâyet edebilir.  O kaleme yaz diyince kalemde yazıverir elbet, hem nasıl şikâyette bulunabiliriz ki.
        Malumunuz Allah’ın ilk yarattığı kalem olduğunu Rasulullah  (s.a.v)’in bizatihi: “Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmadan 50.000 sene önce Levh-i Mahfuz’a mahlûkatın kaderlerini yazdı. O zaman Arş’ı su üzerinde idi” (Müslim) diye beyan buyurduğu bu hadis-i şeriften pekâlâ anlayabiliyoruz.  Nitekim Allah kalem’e yaz deyince;
Kalem bu emir karşısında:
     -Ne yazayım ki der.
     Yüce Allah (c.c) bunun üzerine şöyle emreder:
     -Kıyamete kadar olacak olan her şeyi  (kaderini) yaz,
     Derken kalemde yazıverir.
     Bakınız Ubade İbn’us Samit (r.a) sekarat esnasında oğluna ne diyor:
      -Ey Oğul, başına gelecek olan şeyin asla atlatılamayacağını, kaçırdıklarını da yakalayamayacağını bilmedikçe imanın ve hakikatin tadını asla bulamazsın. Zire ben Resulullah (s.a.v)’in şöyle beyan buyurduğunu işittim: Allah’ın yarattığı şey kalemdir. Kalemi yarattı ve: Kıyamete kadar olacak şeylerin miktarlarını yaz dedi. Ey Oğul! Resululh (s.a. v)’den şunu da iştim: Kim bu inanç dışında ölürse o benden değildir (Ebu Davud, Tirmizi).
          Efendimiz (s.a.v)  bir defasında yine ashabına yönelik;
         -“Muhakkak Allah-u Teâlâ herkesin cennetteki ve cehennemdeki yerini said mi? şaki mi? ne olacaksa halini yazıp tespit etmiştir” diye beyan buyurunca Sahabeyi Kiram:
    -Ya Resulallah! Madem sonumuz belli, o halde daha niye amel ederiz ki.
          Efendimiz (s.a.v) cevaben;
         -Siz gücünüzün yettiği kadar amel edin gevşemeyin. Bir kimse saadet ehlinden ise ona cennetliklerin ameli kolaylaştırılır. Eğer şekavet ehlinden ise cehennemliklerin ameli kolaylaştırılır (Buhari) diye buyurur.
          Gerçekten de Allah Teâlâ bu durumu ayeti celilesinde şöyle tasdik eder: “Kim Allah için harcar, günahtan sakınır ve en güzel sözü (kelimeyi şahadet) tasdik ederse biz onun için cenneti hazırlarız, aksi takdirde cehenneme giden yolunu kolaylaştırırız.” (Leyle 5–10)
 Hz. Ömer (r.a)  bu arada Allah Resulüne şöyle sual tevdi eyler:
            -Ya Rasulullah! İşlediğimiz amellerimiz önceden belirlenen bir hüküm üzere mi vuku bulur, yoksa sonradan bizim başlayıp bitirmemizle mi?  
           Efendimiz (s.a.v) cevaben şöyle der:
 -Önceden belirlenen bir hüküm ve takdire göre yapıyorsunuz.
Hz. Ömer (r.a) bu kez:
     -Ya Rasulullah! Madem her şey önceden belirlendi ise o zaman biz niçin amel ediyoruz ki.
 Efendimiz (s.a.v) cevaben:
-Ey Ömer! Allah’ın takdir ettiği her şeye amelle ulaşılır der.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) ikna olup şöyle der:
               -O halde  (anladığım kadarıyla) ulaşmak istediğimiz her şey için vesile yapılan amellere sımsıkı sarılmamız icab eder.
          Böylece Resul-i Ekrem  (s.a.v)  bu mevzuuyla alakalı en ufak şüpheye mahal bırakmaksızın en nihai noktayı şu ifadelerle ortaya koyar: 
            -Herkes ne için yaratıldı ise onun amelini işlemeye muvaffak kılınır. (Buhari)
           İşte bu müthiş ifadelerin zihinlerde en ufak şüphe oluşturmadığı şundan besbelli ki İbnu kayyum bir sohbet esnasında;
            -Bu hadisi şerifi işitene kadar amel konusunda fazla bir şevkim yoktu, ama şimdi tüm var gücümle hayırlı amele yöneldim demekten kendini alamaz da. 
              Zaten Rabbül âleminin kullarının bir köşeye çekilip kaderde ne yazılıysa o olur düşüncelerle oyalanmasını murad etmediği o kadar net açık ki, Kuran’da bu hususta zikr olunan: “Biz dileseydik her nefse hidayet verirdik, fakat tarafımızdan şu söz kesinleşti. Muhakkak cehennemi bir gurup cin ve insanla tamamen dolduracağım” (Secde–13) ayet-i celilesi bu tip gereksiz kaygılara ve düşüncelere geçit vermemek için vahy edilmiştir. Hiç şüphe yoktur ki hidayet Allah’tandır. Biz sadece kulluk görevimizi yapmakla mükellefiz. Nitekim Bir gün Ümmü Habibe (r.a):
-Allah’ım! Beni zevcim Rasulullah, babam Ebu Süfyan ve kardeşim Muaviye ile birlikte güzel günlere ve hoş nimetlere kavuştur diye dua ettiğinde Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bu dua edişi üzerine kendisine şöyle uyarır:
-Sen Allah’a kesinleşmiş eceller, belirlenmiş günler ve taksim edilmiş rızıklar için mi dua ediyorsun. Sen bu tür şeyler yerine Allah’tan seni kabirdeki azaptan ve cehennemin ateşinden kurtarmasını isteseydin ya, bu senin için çok daha hayırlı ve daha faziletli olurdu. (Müslim)

RUH

          Kader konusunu bilmemek ya da kaderimde acaba ne yazılıdır diye merak etmemek inanan bir mümine hiç bir şey kaybettirmez, bilakis kader konusunu fazla irdelememek ya da ne yazılırsa yazılsın ilgilenmemek çok şey kazandırır. Mümin için bu tür derin konularla oyalanmak yerine her anını ve her saniyesini Allah’a abd olmakla geçirmesi daha evladır. Hakeza ruh konusu da öyledir. Zira Allah Teâlâ Habib’ine bu hususta fazla kelam etmesine müsaade etmemiştir. Her ne kadar ruh dünyamız cismani âlem gibi olmasa da sadece topraktan yaratılmış bedenimizin göstergesi ve özü olduğu bilgisini ehlisünnet kaynaklarından öğrenmemiz bize yeter artar da. Hem bundan ötesini bilmeye ne hacet var ki, sonuçta ruhta yaratılmış mahlûkattandır. Ancak hayvanatın ruhi melekesi bundan istisna olup melek, cin ve insan taifesinin ruhi melekesinden farklıdır. Her neyse asıl bizim alakadar eden husus kalu belada bir araya gelen insan taifesine ait ruhların dünyadaki durumudur elbet.  Malumunuz ehlisünnet ulemamız insan ruhunun daha dünyaya konuk olmadan önce anne karnında 120 günlük cenine ruh üflenmesiyle birlikte hukuki hüviyet kazandığında hem fikirlerdir. Dolayısıyla İslam hukukunda ortada herhangi ciddi manada hiçbir sebep yokken 120 günlük bebeğe bir takım yollarla müdahale ederekten düşürmeyi cinayet olarak niteler.  Bikere ortada anne karnında ruhun bedenle buluşması denilen bir hadise söz konusu, o halde o körpe cana nasıl kıyılır ki. Hem kaldı ki ruhla birlikte kimlik kazanan bir bebeğinde ecel vakti geldiyse de tıpkı dünyada olduğu gibi anne karnında da olsa Allah’ın verdiği canı yine Allah’tan başkasının almaya hakkı olamaz.  Unutmayalım ki, can bedenden çıkmayınca asla toprak olamaz. Yine de ne ilginçtir ki,  Yüce Allah (c.c)  görevlendirdiği ölüm meleği vasıtasıyla canımızı alıp toprak olduğumuzda ruhun bir şekilde toprak olmuş bedenle tamamen ilişkisi kesilmez. Nitekim hadis kaynaklarından edindiğimiz bilgilerden hareketle kabirlerinde yatan mevtalara selam verildiğinde 'aleykümselâm' diye karşılık verdiklerini, hatta kabirlerini ziyaret edenlerin ayak seslerini işittikleri gerçeği ile karşılaşırız. İşte tüm ehlisünnet kaynaklı bilgiler ruhun bedenle bir şekilde ilintili bağının olduğuna açıklık getirmesi bize ziyadesiyle yetmiştir. Şu bir gerçek, ölüm aynı zamanda diriliş muştusudur. Ki,  kıyametin kopmasının ardından toprak olmuş bedenler yeniden ruhlarına kavuşarak büyük bir dirilişin gerçekleşeceğine inancımız tamdır. Öyle ki, değim yerindeyse bu kez ruh, beden kafesinden tövbe billâh ayrılmaz da.
            Evet, hiç kimsenin kader yazgısını ve ruhunu tam teşekküllü bilmesi üzerine vazife olmadığı gibi alakadar olması şartta değildir. Bu demektir ki kul kendisinden gizli tutulan kaderinden mesul değildir. Sadece kadere iman etmek şarttır, yani bilmek şart değildir.  Dahası bu dünyada varlık nedenimiz yaratılış gayemiz gereği emr olduğumuz üzere olanlardan mesulüzdür biz. Asla kader yazgımızı bilmek diye bir mesuliyetimiz yoktur,  dedik ya, sadece kadere iman etmekle mükellefiz. Keza akıl baliğ olmamış çocuklar, amentüden bihaber ya da ilahi davetten yoksun kimselerde buna dâhildir.  Kaldı ki çocukken yaptıklarımızdan sorumlu da değiliz. Ne zaman ki vakti geldiğinde akıl baliğ oluruz,  işte o zaman melekler devreye girip ömür boyu kendimizle alakalı levh-i mahfuz’da ne yazılmışsa onlardan bihaber olarak 'sevap-günah' kayıt işlemlerimiz bu arada işleme alınmış olur.  En nihayetinde bir ömür süren kulluk faaliyetlerimizin tam rapor halde neticesi mizana konulduğunda meleklerin yazdıklarıyla Allah Teâlâ’nın Levh-i Mahfuza yazdığının aynısı çıkacak şekilde gözler önüne serilir de. Böylece mizanla birlikte dünyada iken bizden saklı tutulan Kader-i ilahi veya kader sırrı bize de ayan beyan olunmuş olur.  Zaten dünyada ikende bize ayan beyan edilmiş olsaydı, o zaman imtihanın hiçbir kıymeti harbiyesi kalmazdı.   Dolayısıyla ruz-i mahşerde gözler önüne serilmesi gayet tabii bir durumdur. Anlaşılan o ki; dünyada iken bizler sadece gördüğümüz ve yaşadığımız olanlara ancak vakıf olabiliyoruz, bunun dışında her şey ilahi kaderde gizlidir.  Madem bildiklerimizin ötesi bizden gizlidir, o halde bildiklerimizle amel edip kurtuluşumuz için Allah’a ilahi adaletine sığınıp yeise kapılmamak düşer bize. Her şey O'nun takdirine kalmış bir şeydir elbet. Ki, Allah Teâlâ kullarına yeise kapılmayıp umut var olmamız için  Bana dua edin, dualarınıza karşılık vereyim” (Cafir 60)  diye beyan buyurmakla yüreklerimizi ferahlatır da. İyi ki de Yaradanımıza sığınacak dua zırhımız var, bu sayede pek çok sıkıntıları atlatabiliyoruz da.  Sadece dua mı, bunun yanı sıra sadaka vermek, sıla rahimde bulunmakta öyledir. Nitekim bu hususta Efendimiz (s.a.v);
-Kaderi ancak dua engeller. Ömrü ancak iyilikler artırır. Kul işlediği günahlar yüzünden rızkından mahrum kalır (Hakim).
-Şüphesiz sadaka Rabbin gazabını söndürür ve kötü ölümü engeller (Tirmizi)
            -Rızkının genişlemesini,  ömrünün uzamasını isteyen kimse akraba hukukunu korusun  (Buhari) buyurmuşlardır.
            Ve en nihayetinde Rabbül Âlemin şöyle ferman buyurur;
           Resulüm de ki: Ben Allah’ın dilediğinden başka kendime her hangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim (A’raf/188).

KADER ÇEŞİTLERİ

        Bir tür kader vardır ki; o hiç kuşkusuz kat’i hükme bağlanmış kaderdir.  Öyle ki, rızık, evlilik ve ecel bu türden kader olup dua ve himmetle de bu hüküm ortadan kalkmaz da.  Mesela rızık hadisesine baktığımızda yaratılıştan bugüne hiç kimsenin rızıksızlıktan öldüğü vaki değildir. Bikere insanoğlu ister helal yoldan rızıklansın ister helal yoldan hiç fark etmez vücudun ihtiyaç duyduğu gıdayı bir şekilde alıp hayatını idame edebiliyor. Kaldı ki, hayatını idame edecek gıdayı bulamasa da bu kez besin depoları devreye girip insanın uzun bir süre hayati fonksiyonlarını devam ettirecek şekilde ayakta kalmasına yetebiliyor. Zira Allah (c.c)  kulunun vücut donanımını açlıktan ölmeyecek şekilde yaratmıştır. Dahası Allah (c.c)  yarattığı kulların her biri için ezelde ne rızık takdir etmişse o takdir üzere rızıklar pay edilir.  Hani zaman zaman hiç hesapta olmayan davetsiz misafirle karşılaştığımızda, o an yiyecek kaygısına kapılmaksızın sofraya buyur ederiz ya,  aslında o buyur edişimiz ‘herkes rızkını yer’ gerçeğinin ta kendisi buyur etmektir. Çünkü rızıkta Allah’ın Rezzak isminin tecellisi değişmez bir kader-i ilahi hükümdür.  Öyle ki, aynı sofra etrafında oturanların kaç lokma yiyeceği bile Rabbimizin ezeli ilminde takdir ettiği sayıda boğazdan geçmekte. Böylece herkes payına düşen rızkına razı olarak Allah’ın nimetinden faydalanmış olur.  Tabii ki lokma farklılıkları sadece sofrayla sınırlı değil,  iş hayatında da rızık farklılığı olup hakkıdır zaten. Hiç şüphe yoktur ki, bu farklılık kiminin kimine göre üstün olmasından değil, bilakis kulun imtihanına yönelik farklılıktır bu. Nitekim şu fani dünyada zengin zenginliği ile imtihan olurken fakirde fakirliği ile imtihan olmakta.  İster zengin ister fakir olunsun hiç fark etmez, sonuçta Allah’ın hazinesi tüm yarattığı kullara ziyadesiyle yeter artar da. Yüce Rabbimiz öyle merhamet ve cömert kerem sahibi ki, kâfir-Müslim ayırmaksızın yarattığı her kulun rızkına bizatihi kendisi kefildir. Bu yüzden ne kadar şükretsek azdır.  Burada bizim için önemli olan asla ve kat’a rızık endişesi taşımamaktır,  aksi halde her an imanımıza halel getirebiliriz. Zira müminin kâfirden farkı rızkından endişeye kapılması değil rızka teslimiyet göstermesidir.   Zaten hakiki mümin o dur ki, sadece rızık hususunda değil, bir iyilik yaptığında ya da bir iyilikle karşılaştığında onu kendinden bilmeyip Allah’tan bilendir.  Malumunuz kâfir bir iyilik yapmış olsa onu kendinden bileceği muhakkak.  Mademki bu dünyada mümin olarak şereflenmişiz,  o halde bir mümine yakışır vaziyette tüm insanlığa hak ve hakikat yolu çerçevesinde şefkat elimizi uzatıp bağrımıza basalım ki bizi gören bizde dirilmiş olsun.
         Tabii konumuz bitmedi,  dahası var elbet. Bakınız kaderin bir türü daha vardır ki,  o da sebeplere bağlı bir kaderdir. Ki; bu 'kaza-i muallâk'  diye tanımlanıp dua, himmet ve sadaka gibi vesileler bu kapsamda değerlendirilir. Mesela çocuk sahibi olmak için öncelikle evlenmek gerekir. Zaten sebeplere başvurmadan Allah’tan bir şey ummak adetullaha ters düşen bir durumdur. Sebeple başvurduğumuzda ise doğacak olan çocuğun erkek kız hesabı yapmaksızın Allah ne takdir etmişse neticesine razı olmamız icab eder.  Kaldı ki, hiç çocuk sahibi de olmayabilirdik, dolayısıyla her halükarda halimize şükretmemiz gerekir. Dahası tüm bunlar kader planında cereyan eden hadiselerdir. Dolayısıyla kulun başına iyilik,   kötülük,  sıhhat, hastalık gibi her ne varsa her an her şey gelebilir. Mesela kulun başına hastalık geldiğinde nasıl ki hastalık kaderse,  tedavi olmakta kaderdir. Örnekleri çoğalttığımızda kulun işsiz kalması da kader rızık araması da,  Hakeza kulun günah işlemesi de kader, günahtan sakınması da kader elbet.
      Bakınız bu hususlarda Ashab-ı Kiram, Efendimize şöyle sual tevdi eyler:
 -Ya Rasulallah! Biz hasta olunca ilaç alıyoruz, şifa bulmak içinde habire okuyoruz da,  tüm bunlar Allah’ın kaderine mani değil mi,  hem bize bir fayda verir mi?
       Efendimiz (s.a.v) cevaben:
       -Onlarda Allah’ın kaderindendir der. (Tirmizi)
       Rasulullah (s.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “Sana fayda verecek şeyin peşine düş ve ulaşmak için Allah’tan yardım iste, sakın acizlik gösterme. Başına bir durum gelince: Keşke şöyle yapsaydım şöyle olurdu deme. Fakat: Bu Allah’ın takdiridir, O dilediğini yapar de. Çünkü keşke türü hayıflanmalar şeytana kapı açar, söyleyeni zarara sokar” (Müslim).
        Yine Rasulullah (s.a.v) bir hadis-i şerifinde ise şöyle beyan buyurmakta: “Bir kötülük işlediğin zaman hemen ardından bir iyilik yap ki o temizlensin.” (Tirmizi)
         Malumunuz Peygamberimiz (s.a.v)   darul bekaya göç ettikten sonra halife sıfatıyla Hz. Ömer (r.anh)  ise günlerden bir gün Şam’a doğru yola çıktığında sınırda onu Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a) karşılar. Ve Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a) şöyle der;
        -Ya Ömer! Şam’da ciddi bir veba hastalığı vardır.
 Hz. Ömer (r.a),  hemen durum vaziyeti arkadaşlarıyla birlikte istişare ettikten sonra geri dönme kararı alır.  
Ancak Hz. Ömer (r.a)’ın bu kararı Şam Valisinin taaccübüne gidip şöyle der:
-Ya Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?
         Hz. Ömer (r.anh) cevaben:
       -Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine rücû ediyorum deyip akabinde sözlerine şöyle açıklık getirir:
       -Şimdi sorarım size, senin bir grup deven olduğunu varsayalım, bir tarafı otlu, diğer tarafı çorak olan bir derenin hangi tarafında otlatırdınız? Eğer develerini meralı yerden otlatırsan doyurmuş olup Allah’ın kaderiyle gütmüş olurdun, yok eğer develerini çorak tarafa yönlendirmiş olsan aç bırakıp yine Allah'ın takdiriyle gütmüş olurdun. Görüyorsunuz netice farklı olsa da sonuçta her iki durumda kader planda cereyan hadiselerdir.
        Bu arada Hz. Ömer (r.anh) tam sözlerine son vereceği esnada Abdurrahman b. Avf (r.a) çıkagelip konuyla alakalı Allah Resulünden işittiği hadis-i şerifi şöyle nakleder:
       -Ben Allah Resulünden; bir yerde veba hastalığının bulunduğunu işittiğinizde oraya gitmeyin. Bulunduğunuz yerde veba görülünce de oradan kaçarak başka yere çıkmayın sözünü duydum.
        Böylece bu hadis-i şerifle maksat hâsıl olup Hz. Ömer (r.a) sünnetin gereğini yerine getirerekten yeniden Medine yoluna revan olur bile.  

                       YARATMAK BAŞKA FİİLİ İŞLEMEK BAŞKA

        Hayrı ve şerri yaratan Allah’tır. Bu yüzden şerri yaratmaz demek yanlıştır. Hâşâ Allah şerri yarattı diye kul kötülük işlemiş değildir. Bikere her şeyden önce yaratmak başka bir şeydir kötülüğü işlemek başkadır, Yani her ikisi de eylem bakımdan birbirine zıt fiillerdir.  Hem kaldı ki neyin iyi neyin kötü olduğu bize göredir. Çünkü Yüce Allah hayır gördüklerinizin altında şer, şer gördüklerinizin altında hayır olabilir diye beyan buyurmakta. Bize düşen Yüce Rabbimizden hakkımızda hayır dilemek olmalıdır.
         Hakeza hidayete ermekte öyledir. Şüphesiz ki Allah dileseydi herkes imana gelirdi elbet, Besbelli ki ilahi adalet ve ilahi imtihan bunu gerektirmekte, bu nedenle Allah indinde tüm yarattığı kullarının hidayete ermesi diye bir şart yoktur. Kaldı ki Allah kuluna güç ve takat vermese ne hayır işlemeye güç yetirebilir ne de şer işlemeye dermanı olur. Anlaşılan kul için kendisine lütfedilen cüz-i ihtiyariyle fiiliyatta bulunmak vardır,  ama unutmayalım ki fiiliyatta bulunmak failin yaratıcısı olmak değil bilakis uygulayıcısı olmaktır.. İnsana bu noktada sadece cüz-i irade donanımıyla destek verilerek önüne iki seçenek konulmuştur; ya hayrı işleyerek Allah’ın rızasını kazanırsın denilmekte, ya da şerri işleyerek Allah’ın azabına uğrarsın.  İnsan sadece cüz-i ihtiyarıyla mı desteklenmiştir, daha birçok yapacağı hayırlı faailiyetler içinde peygamberler,   melekler,  kitap ve akıl gibi nimetlerle de desteklenmiştir. Yani insan asla başıboş bırakılmamıştır. u faaliyetler için vardır,  her biri hayra giden yolda destek kıtalarıdır.
       Evet,  Allah’ın fiili ile kul’un fiili asla aynı şeyler değildir. Dedik ya,  fiili yaratmak başka şey,  fiili işlemek başkadır. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak ise kaderdir. Çünkü kaza ve kader Allah’ın ezelden tezahür etmiş sıfatlarıdır. Hiç kuşkusuz Kader-i ilahi gereği hayır tezahür eden işlerde Allah hoşnut olur, kötü fillerde Rabbül Âleminin dilemesi söz konusu olabilir, ancak asla kötülüğe dahli ve rızalığı yoktur.
      Allah bazılarına ikram eder, sever, seçer ve hidayet verir,  tercih O’nundur, bazılarından ise ilahi yardımı keser, kulların kalbini bağlar, kalbini mühürler ya da şeytanla baş başa bırakır, bu durum ilahi adalet olarak tecelli eder. Dahası Kader-i ilahiye imtihan sırrıdır, o alanda bize laf düşmez. Çünkü Allah'tan başka hiç kimse mutlak otorite değildir.
       Malumunuz, Cebriye akımı kader konusunda kula tercih hakkı tanımaz. Kaderiye akımı da tam aksine Allah kuluna karışmaz der.  Ehlisünnet ekolünde ise hem kaderi, hem de ilahi takdiri esas alıp, Allah kulun tercihine göre fiillerini yaratır der ve doğrusu da budur. Zaten böyle olmasaydı cebir olurdu, yani kâfir zorla inkâr etmiş olurdu ki;  hâşâ Allah hiçbir kuluna zulmetmez. Nitekim Allah “Sizin hayır gördüğünüz şeylere şer, şer gördüğünüz şeylerde hayır olabilir. İşin aslını ve hayırlısını siz bilemezsiniz” (Bakara, 216) buyurmaktadır.    
                                                   ÜÇ KANUN
       Allah’ın üç kanunu vardır: Birincisi Atâ kanunu, ikincisi Kaza kanunu, üçüncüsü Kader kanunudur. Şayet Allah dilerse Atâ kanunuyla kazayı bozar, kaza kanunuyla da kaderi bozabilir. Mesela uhrevi cezalar pekâlâ Atâ kanunuyla hükmü ortadan kalkabiliyor, böylece bu yönde kazanın vuku bulmasıyla birlikte kader yazgısı değişikliğe uğramış olur. Sadece uhrevi cezalar mı,  hayatta iken de ata ve kaza kanunuyla bir takım değişiklikler her an vuku bulabilir. Nitekim anlatılan bir tasavvufi kıssada sofinin mürşidine kayıtsız şartsız teslimiyetinden öyle övgüyle söz edilir ki, hem de öyle böyle değil, tıpkı ölü yıkayıcısının elinde teslim olur gibi bir teslimiyettir bu. Ancak bu anlatılan kıssaya geçmeden önce şimdiden tasavvuf yolunda müridin mürşide bağlılığında tam teslimiyetin olması gerektiğini bilmekte fayda vardır.  İşte o sofi bu sorgusuz sualsiz teslimiyetiyle birlikte mürşidine olan muhabbeti doruk noktaya ulaştığında keşfi bile açılıverir. Merak bu ya, keşfi açılan sofi mürşidinin maneviyattaki durumuna baktığında bir de ne görsün muhabbet beslediği mürşidinin alın yazısında şaki yazılı. Derken bundan böyle mürşidine muhabbet beslemez olur. Tabii bu durum mürşidinin gözünden kaçmaz.  Ve o sofiye şöyle der:
      -Hayırdır evlat! Yüzünden düşen bin parça, sana ne oldu böyle birden bire? Ne iştir,  sizi her defasında soğuk görürüm hep.
  Sofi:  
        -Maalesef alnınızda şaki yazılı olduğunu gördüm, bu durumda nasıl muhabbet duyabilirim ki?
Bunun üzerine mürşidi şöyle der:
       -Hay evlat! O alın yazısını siz daha yeni gördünüz, biz ise o yazıyı yedi yıldır gördüğüm halde zerre miskal olsun Allah’tan ümidimizi kesip asla itaat etmekten geri durmadım.
         Evet, Allah’tan umut kesilmez, kaderde ne yazılı bizi pek alakadar eden husus değil, bizi alakadar eden kısım yukarıda anlatılan kıssadan hisse misali kadere kayıtsız şartsız inanmış müminler olarak ne yapmamız gerektiğinin mesajını iyi okuyup ziyadesiyle yerine getirmek olmalıdır. Öyle ya, insanın kaderinde ne yazılırsa yazılsın, bizim için ne yazıldığı değil ne yapacağımız önemlidir. O halde daha ne duruyoruz, tez elden son nefese dek Allah’a kulluk etmek tek biricik dert davamız olmalıdır. Yeter ki, şu fani dünyada gücümüz yettiğince Yunusçasına ‘kahrında hoş lütfünde hoş’ diyerekten Allah’a kul olmaya çalışalım en nihayetinde hayırlar feth olup şerler def olacaktır elbet.
            Velhasıl-ı kelam, Allah-u Teâlâ gafur rahimdir, dilerse Atâ kanunuyla yazılı olan şakiliği muti yazısına çevirir de.      
            Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazisi/4143/kader-i-ilahi