ÖLÜM KAR BEYAZ
SELİM
GÜRBÜZER
İki kardeş düşünün ki biri Emir’ül Mü’min, diğeri evliya büyüklerinden. Tahmin etmişsinizdir, bunlar
Harun Reşid ve Behlül’den başkası değil elbet. Ana yüreği bu ya, Behlül’ü çağırdığında şöyle der:
-Bak Oğul! Kardeşin Harun hükümdardır, ama biliyorsun
bunun sorumluluğu çok büyüktür,
dolayısıyla kardeşine nasihatte bulunursan çok sevinirim.
Behlül cevaben:
- Anacığım, sen bana kardeşime nasihat et derde etmez
miyim, hiç siz merak etmeyin, tez elden gereği neyse seve seve yapacağım
elbet.
Gerçektende Behlül ilk iş olarak sarayın
kapısına varıp kardeşinin huzuruna çıkmak olur. Ve kardeşine şöyle der:
-Haydi, kalk gidiyoruz, seninle şöyle bir hava alıp turlamaya ne dersin?
Harun Reşid cevaben;
-Peki derim.
Hemen birlikte epey dolaşıp hava aldıktan
sonra en nihayetinde bir kabristan başına vardıklarında dönüp kardeşine şöyle
seslenir:
-Bak, kardeşim! Şurada ki kabristanda yatan
mevta var ya, falancı kişi olup şu kadar sene yaşamıştır, azcık onun ilerisinde
kabirde yatan mevta var ya, o da on
yaşındadır, hemen yanı başında yatan
mevta da yirmi yaşındadır. Sanırım bu kadar hava almak ikimize de yetti
diyebilirim.
Derken mevtaların ruhlarına Fatiha okuyup
kabristandan ayrılıverirler.
Tabii akşam olduğunda ana oğul bir araya
geldiklerinde, Harun Reşide şöyle der:
-Bak Oğlum! Bu gün Behlül kardeşin sana uğrayacaktı, şayet uğrayıp geldiyse sana hiç nasihatte
bulundu mu?
Harun Reşid:
-Anacığım uğradı uğramasına ama nasihatin
dışında sadece kabristana uğrayıverdik.
Bu cevap karşısında anne şaşkın halde:
- Allah Allah deyip soluğu Behlül’ün
yanında alır. Daha yanına varır varmaz şöyle sitem eder:
- Oğlum, Hani kardeşine nasihat edeceğine dair söz
vermiştin bana, görüyorum ki sadece gezip tozmaktan başka bir şey yapmamışsın.
Behlül bu durum karşısında:
-
Bak Anacığım! Sözüm sözdür zaten, nitekim yerine getirdim de. Kardeşimi sarayından
alır almaz kabristana götürdüm bile. Şimdi sorarım size, ölümden daha iyi nasihat
mi olur?
Şimdi gel de bu cevap karşısında anne böylesi
bir evlada sahip olduğu için şükretmesin.
Elbette şükredecektir.
Bir başka misalde Seyda-i Tâhî Hz.lerinden
örnek verebiliriz pekâlâ. Nitekim o da akşam
olup ev ahalisiyle bir araya geldiğinde sohbetine hep geçmiş ölüleri yâd ederek
başlarmış. Öyle ki aklına gelen ne kadar vefat etmiş eş dost varsa hemen
hepsinin ismini anmaktan kendini alamazmış.
Her bir ismi andıktan sonra en nihayetinde ev ahalisine dönüp
nasihatlerin en büyük veciz sözünü söyler: ‘Hiç kuşku yoktur ki bir gün gelip
ecel bizimde kapımızı çalacaktır.”
Bu gün olmuş halen Anadolu’nun pek çok yerlerinde
eski geleneklerimizin yâd edildiğine şahit olabiliyoruz. Hani eskiden insanlar
gündüz yorgun ve argın halde evlerine çekildiklerinde kâh tandır başlarında, kâh
teraslarda, kâh soba başlarında halkalar oluşturup aralarından ebediyete
intikal etmiş ölülerinin hatıralarını sohbet konusu yaparlardı ya, aynen buna benzer örneklerin izine bugünde
pekâlâ rastlayabiliyoruz. Şayet her kim “ illa da benim nasihate ihtiyacım var”
diyorsa turistik mekânlara gitmek yerine bu tip tandır başı yaren meclislerin
bulunduğu mekânlara gitmesi kâfidir dersek yeridir. Gittiğinde hiçte alışık
olmadığı manzaralarla karşılaşacaktır. Mesela o adamın Anadolu’ya gittiğinde
bir taziye gününe denk geldiğini düşünün,
‘Ölmeden önce ölünüz’ hadis-i şerifin tüm çizgilerine şahit olacak
demektir. Elbette ölenle ölünmez ama en azından ölüye hürmet neymiş onu
bizatihi yaşantılarına aksettirebiliyorlar. Dahası ölüye hürmet o kadar üst
doruktadır ki; daha bismillah cenaze musalla taşından kalkmadan malından bütün
borçlar ödendiği gibi vasiyeti de yerine getirilip diğer geriye kalan miras varisleri
arasında pay edilirde. Belki ne acelesi var diyebilirsiniz, oysa tüm bunlar ölen insanın yükünü
hafifletmek için yapılan aceleciliktir.
Peki,
metropol şehirlerde durum nasıl? Maalesef,
kent hayatı geleneksel hayatın tam aksine aynı apartman sakinlerinin hem
ölüsünden hem de dirisinden haberinin olmadığı bir zindan şehir hayat modelidir.
Tabii buna hayat modeli denirse. Nasıl hayat modeliyse insanlar şehrin ana
caddelerinde yaşayan ölüler gibi birbirinden habersiz nefes nefese, soluk
soluğa koşuşturmaktalar. Sanki gerçek ölümle karşılaşmayacak gibisine burnundan
solumaktalar. Oysa kabre girdiğinde
gerçek ölüm neymiş o zaman anlaşılacaktır. Neyse ki son ümmet olmamız hasebiyle
diğer ümmetlere göre toprağın altında daha az kalınacaktır. Nitekim Şah-ı Hazne (k.s) sofilerine bu
hususta şöyle sohbet etmiştir:
“Geçmiş zamanın insanlarına göre bizler
daha şanslıyız, bakın bunca yıldır toprağın altında beş bin, altı bin, yedi bin
seneden beri kıyametin kopmasını bekleyenler var. Hâlbuki bizler uzun süre bu
halde olmayacağız. Çünkü kıyamete yakın bir zamanda yaşıyoruz. Dolayısıyla
bizler geçmiş ümmetler gibi toprağın altında çok kalmayacağız.”
Şu
da var ki, şimdiden toprağın altını düşünmek
yerine bizim için elzem olan toprağın üstündeyken ‘ölmeden önce ölünüz’ hadis-i
şerifin ruhunu tüm hücrelerimizde hissedebilmek çok mühimdir. Ki, böylesi bir
hissetme haline tasavvufta ölüm rabıtası denmektedir. Şayet bir mümin ölüm
rabıtası eşliğinde Salih ameliyle bu dünyadan göç ettiyse biliniz ki bu ölüm
onun için kar beyaz bir ölüm olacaktır. Dahası
böylesi bir ölüm ölünün yüzüne Yusuf
yüzlülüğün yansıyacağı bir güzellik ölüm olacaktır. Hele Yusuf yüzlü ölüler
kabirlerinden bir dirilmeye görsün mahşer meydanına kendine has hoş bir seda ses
donanımıyla donatılmış ve Peygamber ahlakıyla boyanmış bir yüzle teşrif
edeceklerdir. Yüzsüzler ise malum, mahşer meydanına geldiklerinde utancından
kıpkırmızı kesilip hiç kimseye bakacak yüzü kalmayacaktır. O halde neydik edip
bizlerde bu dünyadan Salih amel üzere yaşayıp Yusuf Yüzlü kar beyaz bir ölüm için
çaba sarf etmek gerekir.
Ne
mutlu o Yusuf Yüzlü civanlara ki bu dünyadan kar beyaz bir ölümle göç etmişler.
Madem öyle, bize de bu civanları son
yolculuğunda hakkıyla uğurlamak düşer. Sakın ola ki şehrin moda uğurlayış
tarzına kapılıp alkışlayarak ya da çelenk koyarak uğurlamayı aklınızdan
geçirmeyesiniz, asla ve kat’a dinimizde böylesi
bir uğurlayışa cevaz yoktur. Kaldı ki tabutunu omuzladığımız mevtanın ruhu
bizden incinir de. İslam’da bir mevtanın nasıl defnedileceği hususunda yol yordam,
usul erkân bellidir. Nasıl mı? Bikere
ölen bir mümin İslami usuller çerçevesince yıkanıp kefenlenip öyle musalla
taşına konulmalı. Akabinde cenaze namazını sultanın kıldırması lazım gelir. Şayet sultan yoksa naibi, naibi de yoksa
kadısı, o da yoksa yakınlarının vs. kıldırması lazım gelir. Namazla birlikte
helallik dilendikten sonra cenaze derhal sünnete uygun seri bir şekilde defnetmek
gerekir. Cenazeyi bekletmek asla doğru bir tutum değildir. Defnetme aşamasına
gelindiğinde ise cenazeyi kabre indirmede öncelik akrabanındır, şayet akraba
yoksa imamın indirmesi daha uygundur. İndirirken de Rasulullah'ın Dini üzerine niyet
edip öyle indirmelidir. Şayet ölen kadınsa, bilindiği üzere kadın için mahremiyet sadece yaşarken
değil, öldüğünde de mahremiyeti devam eder. Hele bir kadın dünyasını değişmeye
görsün kocasıyla olan nikâh bağı tamamen kopar da. Düşünsenize bir kadın onca
yıl eşiyle ayanı yastıkta kocamış olmasına rağmen öldüğünde kocası artık
cenazesine dokunamayacaktır. İşte mahremiyetin kutsiyeti denen şey budur. Nitekim
Fatıma annemiz mahremiyetin kutsiyetinden hareketle “Öldüğümde beni gece defnedin
ki, erkekler beni görmesin” diye vasiyet
etmekten kendini alamaz da. Gerçekten de
Müberra Dinimizde kadının mahremiyetine nasıl sahip çıkıldığının ölçüsü Fatıma
annemizin şahsında vasiyetlendirilmiş olduğu gayet net ortada gözüküyor. O halde buradan Saliha bacı ve kızlarımıza
Fatıma anamızın vasiyetini baş tacı yapıp hem bu dünyada iken hem de öteki dünyaya
göç ederken iffet gelinliklerini giymek yaraşır. Ki, iffet gelinliği anasının
ak sütü gibi ak ve pak olduğu içindir leke kaldırmaz da. Dolayısıyla her Saliha
hatunun mahremiyetine gölge düşürmemesi üzerine bir vecibedir de
İyi ki de en son ümmetteniz, bu sayede ölü teneşirinde
gassal elinde yıkanışımızdan tutunda kefenlenip kabre konuluşumuza kadar sünnet-i
seniyye ölçüsünce eksik ya da fazla bir şekilde toprağa uğurlanabiliyoruz. Bu
yüzden ne kadar şükretsek azdır, baksanıza dinimizde insanin sadece dirisi
değil ölüsü de Allah’ın mukaddes emaneti olarak değer kazanmakta. Hele ölen Allah’ın
hoşnutluğunu kazanmış bir kulsa değme keyfine,
artık ölüm onun için kar beyaz olur da. Şu da var ki ölen kişi Salih
kullardan olmasa da günahıyla sevabıyla birlikte tıpkı Salih kulların defin
işleminde gösterilen hassasiyet gibi o kişiyi de defnetmek müminlerin üzerine
farz-ı kifayedir. Zaten sevap ya da
günah tartmak bizim işimiz değildir, ölçü belli farz-ı kifaye’nin gereğini
yapmak bizim işimizdir. Kabre koyduğumuzda gerisi artık Allah’a kalmıştır. Yani
bu demektir ki biz sadece kabre kadar ki olan süreçte sorumluluklarımızı yerine
getirmekle mükellefiz, toprağın altında olan
ve bitene bizim bir katkı veya müdahalemiz olamaz. Müdahalemiz olsa bile o da
ya kabrin yapımına yönelik ya da kabir ziyaretinde bir takım belirli kurallara
riayet etmekle mümkün olmakta. Bundan ötesi haddi aşmak olur ki bu düpedüz kabrin
mahremiyetini çiğnemek demektir. Yani bu durum mekruh olarak karşılık bulur. Nitekim
fıkıh kitaplarında mekruh olan bazı ihlallerden birkaçı şöyle sıralanmakta;
-Kabirlerin üzerine bina dikmek,
-Aynı
kabre iki kişi defnetmek, ancak zaruri
halde caizdir.
-Kabri üzerinden geçip çiğnemek,
-Mezarların içinde yatmak, mezara
karşı namaz durmak gibi ihlallerin hepsi mekruh diye addedilir.
Maalesef geldiğimiz noktada insanlar artık
kendilerini kabre hazırlayacağına tam aksine kendisine kabir tapusu almak için
hazırlığa koyulmakta. Bakın, iki kardeş
düşününüz ki biri ahreti önceliyor,
diğeri de dünyayı. Elbette ki bu
iki kardeş arasında fark olması kaçınılmazdır. Nitekim Abdurrahman-ı Tâhî (k.s)
ahreti öncelediğinden zamanın en büyük
evliyalarından oldu, kardeşi Şehmuz ise dünyayı öncelediğinden madden zengini
oldu ama ilginçtir öldüğünde neredeyse kendisine kefen parası bulamayacak bir
düşüşle bu dünyadan göç etmiştir. İşte şu fani dünyaya tamah etmenin acı bedeli
budur. Bilmem bir çocuk doğduğunda niye ağlıyor diye hiçbirimiz düşündük mü? Düşünmek istemesek de, şu bir gerçek her doğan
çocuk bu dünyaya gelmenin bir külfeti olduğunu sezmiş olsa gerek ki bu dünyaya ağlamaklı
gelmekten kendini alamıyor. Hadi ağlamak
neyse de birde işin ucunda bu dünya da imtihan olmakta var. Şayet her doğan can
imtihan dünyasını alnının hakkıyla geçip ahirete imanla göç ettiyse ne ala, imtihanı
geçemeden göç ettiyse ‘Ey vah yandım
Allah’ diyeceği muhakkak. Yüce Allah öyle merhamet sahibidir ki Arafat’ta
Hacılara beyaz ehramlarıyla vakfeye durarak mahşer gününün bir provasını yaptırıyor
ki ecel kapıya dayandığında hazırlıksız yakalanıp da ‘Eyvah yandım Allah’ demesinler. Gerçektende Arafat
bu yönüyle nefsi dizginleyecek küçük bir mahşer provasıdır. Ve Hacılar bu prova sayesinde vakfeye durarak
‘dünya fani ahret baki’ bilincine vakıf
olurlar da.
Sadece
mahşeri bilinçlenmeyi hatırlatan tek örnek Arafat mı? Dahası var elbet. Şöyle
etrafımıza baktığımızda mahşeri hatırlatan o kadar çok şey var ki, mesela atmosferde
bizi zararlı ışınlardan koruyan ozon tabakasının altından yeller esip delinme
sinyalleri vermesi, keza ani iklim
değişikliklerin yaşanması, birde
bunların üstüne kutuplarda ki buzulların erimeye yüz tutması gibi bir dizi hadiseler
bize gösteriyor ki her bir vaka kıyamet alarmıdır. Tabii tüm bu sinyallere
aldırış etmeksizin hayatını normal akışında seyrettirenlerde var. Nitekim gündüz
çiçek açan bitkilerin gece karanlığında kapanma moduna geçmesi, yine gündüz rızık peşinde koşan insan ve hayvanatın
akşam olduğunda yuvalarına sığınıp uykuya dalmaları gibi pek çok örnekler hayatın
normal akışında sıkça gördüğümüz gayet tabii bir durumdur. İster tabii bir
durum, ister gayri tabii durum olsun
sonuçta önümüze serilen tüm örneklerin gelip geçici olduğu, kalıcı olanın ise sadece “Ya Baki Entel Baki” zikrin sahibi
Allah olduğu gerçeğini değiştiremeyecektir. Burada önemli olan geçici nesneleri
müsbet manada manalandırmak çok mühimdir.
Nitekim Hafaza melekleri nesnelerle olan münasebetimizi her salise kayda
alıyor da. Yani önümüze konulan her ne kadar nesne varsa mutlaka o nesneyle
olan ilişki biçimimiz deri üzerine harfsiz yazıyla kayda alınmakta. Böylece her
kaydedilen mahşer gününde mizana konularak gün yüzüne çıkarılmış oluyor. Nasıl ki
pek çok şeyi akıl melekesi vasıtasıyla hafızamızda kayıt altına alabiliyorsak
aynen öyle de dünyada her işlediğimiz fiillerde Hafaza melekleri tarafından ‘rak’ta
kayıt edilip korumaya alınmakta. . Hatta bir kısım ehl-i sünnet âlimleri Kur’an’
da “Yayılmış rak üzerine yazılan kitaba yemin ederim” diye zikredilen ayette geçen ‘rak’ ibaresinden
maksadın deri olduğunu beyan etmişlerdir. Yüce Rabbimiz bir başka ayette ise “Biz
sizin yaptığınız her şeyi yazardık” beyan buyurmaktadır. Yine bir kısım
Ehlisünnet âlimleri Allah Resulünün Miraca yükseldiğinde işittiği kalem
hışırtıları da bu manada değerlendirmişlerdir. Ancak yinede biz kayıt işleminin ne şekilde gerçekleştiğinin
bilgisini ‘Allah bilir’ deyip ihtiyatı elden bırakmamak en doğrusu. Hatta her fiili davranışımızın Hafaza melekler
tarafından kayda alındığına iman getirmek kâfidir, gerisi teferruattır elbet.
Zaten bu hususta inananla inanmayan arasında tek fark, ruz-i mahşerde
Müslüman’ın kaydı mizandan geçirilip hesaba tabii tutulurken, kâfirin kaydı mizana
konulmadan doğrudan kendisinin cehenneme atılacak olmasıdır. Kâfirin dünyada
iken insanlığa iyiliği dokunsa bile Allah iman etmediği içindir bunun kendisine
hiçbir getirisi olmayacaktır.
Madem mahşerde hesap vermek var, o halde
ecel kapıyı çalmadan tez elden ölüme hazırlıklı olmamız icab eder. Baksanıza
saatler dakik dakik, saniye saniye durmaksızın işleyip adım adım ölüm eşiğine
yaklaştığımızı gösteriyor da. İlginçtir biryandan da gözümüz toprağa bakmakta.
Çünkü hamurumuz toprakla mayalanmış, elbette ki bakmamız icab eder. Her ne
kadar ne zaman toprağa gireceğimiz bizden gizli tutulsa da sonuçta topraktan
geldik yine toprağa döneceğiz ya, bu yetmez mi? Aslımız toprak olduğu için bizi
bağrına basar da. Kaldı ki toprak kimleri bağrına basmadı ki bizi de basmasın. Baksanıza
sonbaharda dökülen yapraklar bunun en bariz göstergesi. Dökülen her yaprak toprağın bağrında tekrar
dirilmek üzere ilkbahar olduğunda çiçek açıp meyve verir de. Derken bu hazan sonbahar ve ilkbahar döngüsü
tabiatta tüm hızıyla devam edip bize ahretteki dirilişimizi hatırlatacak ders
olurda. Nasıl bizim için ders olmasın
ki; bitki soluyorsa, bu demektir ki
insanda solacaktır. Hele bu solan
gül fidanıysa hiç olmazsa ardından güzel kokular bırakarak solmakta. Fakat insan
öyle değil, şayet cenaze birkaç güne bekletilirse bir anda ardından dehşet koku
yayabiliyor. Ancak şu da var ki Allah’ın Muhsin kullarının cenazesi bundan
istisnadır, yani gül kokusu olarak toprağa gark olurlar.
Ah neydik ne olduk. Düşünsenize bir zamanlar
anne karnı durağımızdı, şimdi ki durağımız dünyadır artık. Üçüncü durağımız ise
pek yakında Berzah âlemi olacağı muhakkak. Kalıcı olan duraksa hiç kuşkusuz ahiret âlemidir.
Toprağın üstünde ve toprağın altında tüm
insanlık kıyamet koptuğunda bu durakta buluşacaktır. O halde yol yakınken
buluşma günümüz gelmeden şu ahir ömrümüzde bize emanet edilen canımıza can suyu
verelim ki ölümümüz şeb-i arus olsun. Aksi halde emanete hıyanet etmiş oluruz. Bakın
aramızdan nice insanlar aramızdan ayrılıp göç ettiler, ama gel gör ki halen
taziye uykusundan uyanmış değiliz. Oysa
ölenin yerine bir an kendimizi koyup ruhen göç etmiş olsaydık taziye halinden
çıkıp kendimize çeki düzen verebilirdik pekâlâ.
Sakın ola ki ölüm rabıtası da neyin
nesi deyip hafife almayın, her ne kadar Azrail’in canımızın nasıl ne şeklide
alacağını bilemesek de ölmeden önce ölünüz idmanını nefsimizde tatbik etmemiz
gerekir ki ölümümüz kolay olsun.
Evet, ölüm rabıtasını hafife almamak
gerekir. Zira Allah Resulü bu hususta şöyle buyurmakta:
.
“Azrail'in can alması bin
kılıç darbesinden daha şiddetlidir. Ölürken müminin bütün damar ve azaları son
derece sızlar, o anda Azrail kimseye hatır etmez.”
Öyle anlaşılıyor ki ölüm öncesi ve sonrası
insan için dört aşama söz konusudur. Bunlar;
-Anne karnında geçirilen aşama,
- İmtihan Dünyası aşaması,
-Berzah âleminde bekleme aşaması,
- Ebedi yurdumuz ahret aşaması..
İşte tüm bu aşamalar bize gösteriyor ki insan
daha bu dünyaya konuk olmadan ta ezelde levhi mahfuzda belirlenip kader
planında yazgımıza işlenmiş aşamalardır. Yeter ki bu aşamalardan bilhassa
imtihan salonu olarak addettiğimiz dünya aşamasını yaradılış gayemize uygun
sıratı müstakim üzere aşmasını bilelim bak o zaman ötelere kelebek misali kanat
çırpmamız an meselsi diyebiliriz.
Evet, her şey ‘ölmeden
önce ölünüz’ hükmünde gizli. Bakın bu hususlarda Rasulullah (s.a.v) “Lezzetleri
yok eden ölümü çokça hatırlayın” beyan buyurduğu gibi “Dünya ahretin
tarlası” ve “ Ölüm küçük kıyamettir” manasına
gelen “Sana o saati (kıyameti)
soruyorlar sende ona ait bilgi yoktur ki anlatasın. Onun ilmi ancak Allah
katındadır” (Naziat 42–44) diye de beyan buyurmakta. Zaten ölüm takvimimizden haberdar kılınsaydık
imtihan dünyasının hiçbir kıymeti harbiyesi kalmayacaktı. Sadece bizden gizli tutulan
ölüm değil elbet, mesela Kadir gecesi de Ramazan’ın son on gününde gizlidir.
Niye gizlenmiş derseniz, bikere her şeyden önce bin aydan daha hayırlı
bir gece olması hasebiyle böylesi büyük bir hayra ulaşmaya gayret
edilsin diye tüm inananlardan gizli tutulmuştur. Keza ölümde tıpkı Kadir
gecesinde olduğu gibi o da tüm nefeslerin son sayısında gizli. Madem öyle son
nefese dek ‘huş der dem- nefesini boş
yere tüketmemek’ düsturunca hiç
ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi de ahrete çalışarak ömrümüzü kar
beyaz ölüm olarak tamamlamamız gerekir.
Kar
Beyaz Ölümde nedir derseniz, bir gün
gelip şu hayat koşuşturmasında yaprak yaprak solacağımız, tel tel döküleceğimiz
bir anımızda ecel kapıyı çaldığında ahirete giden yolculukta yeniden yaprak yaprak
tel tel açılacağımız berzah âlemine göçüşün adıdır diye tarif edebiliriz. Dahası
kelimenin tam anlamıyla şu geçici konakladığımız dünyadan diriliş muştumuz sonsuzluğa
kanatlanmak demektir. Hele bu ölüm Mevlana’nın Mesnevisine konu olursa Şeb-i
arus olur da. Günümüzde ise bu ölüm Şarkılara, Türkülere ve Şiirlere konu
olduğunda bir bakıyorsun Kerim Tekin’in bam teli gönül dağarcığında:
“Dursun
Dünya,
Dönmesin sensiz,
Yaşatmasın,
Allah’ım sensiz” şeklinde bir bambaşka kar
beyaz bir anlam kazanırda.
Hakeza Abdurrahim Karakoç’ta bir şiirinde
beşinci mevsim güzellemesi yaparaktan:
“Yırtıldı ruhlara çizdiğim resim
Yazık kulaklara sığmadı sesim
Yaşadığım şimdi beşinci mevsim
Çağın çilesini sırtıma
sardım” şeklinde ölümü en ince ayrıntısına kadar yüreğinde hissetmiştir. Zaten hissetmese
de dile getirdiği beşinci mevsim cemresi ölüm gerçeğinin en büyük şahitleri. Değil
midir ki cemreler önce havaya, sonra suya ve daha sonra da toprağa düşmekte, o halde
topraktan halk olan insanında pekâlâ önce ana rahmine, sonra dünya otağına, daha sonrada ahret tarlasına
düşmesine şaşmamak gerekir. Dikkat edin
insanın yaşadığı her düşüş evresi aynı zamanda birer diriliş muştusudur. Tıpkı
bu tabiatın kış uykusundan cemre muştusu ile uyanışa geçişinde olduğu gibi bir
diriliştir.
Velhasıl-ı kelam; Beşinci mevsim geldiğinde
‘Ondan geldik, dönüş yine O’nadır’
gerçeği ile yüzleşeceğimiz muhakkak. Bundan öte ölümün bir kayboluş değil, hakikatte kar beyaz bir diriliş olduğu ayan beyan
gün yüzüne çıkacaktır.
Vesselam.