23 Eylül 2016 Cuma

CEMAAT ve İMAMET



CEMAAT ve İMAMET
SELİM  GÜRBÜZER

                         Maalesef kendini aydın sanan bir takım aklı evvel fırsatçılar FETÖ ihanet örgütünü bahane ederek İslam’ın en güzide kavramlarından cemaat ve imametin içini boşaltmaya çalışmaktalar. Oysa biz biliyoruz ki o malum örgüt asla bir cemaat değil ihanet şebekesidir. Keza mahrem imamları dedikleri şeyde asla imamet değil CIA, MOSSAD ve uluslararası istihbarat ağının Müslüman kisvesine bürünmüş evangelist papaz kılıklı ajanlarıdırlar. İşte bize düşen elma ile armudu ve sapla samanı karıştırmaksızın durumdan vazife çıkaranların heveslerini boşa çıkartmak olmalıdır. O halde daha ne duruyoruz dilimizin döndüğü kadarıyla bu iki kavramın gerçek mahiyetini ortaya koymaya çalışalım
     Her şeyden önce şu bir gerçek Müberra Dinimiz cemaatle yaşanmakta. O halde iman, ilim, takva ve birlik (cemaat) adabını göz ardı etmememiz icab eder. Hem tek başına yaşamaktan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Kaldı ki halvette şöhret, şöhrette ise afet var olduğu gibi bencillikte de bataklığa sürüklenmek vardır. Nitekim Rabbül Âlemin “İnsanlara karşı yanağını çevirip (yüzünü kırıştırma)  ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürlenenleri sevmez” (Lokman, 18 ayet meali-Kur’an 31/18)  beyanı bunun teyididir. Keza Yüce Allah yine bir başka ayet-i kerimede “Onlara: Gelin Allah’ın Resulü sizin için mağfiret dilesin, denildiği zaman başlarını ve onların kibir içinde yüz çevirdiklerini görürsün” (Munafıkun 63/5) beyan buyurmakla bu tür tehlikelere düşmememizi emretmekte.
           Dedik ya elma ile armudu ve sapla samanı birbirine karıştırmamalı, illegal örgüt başka bir şey cemaat başka bir şey, mahrem imamlık başka bir şey imamet başka bir şeydir. Dolayısıyla hain illegal örgütlerden hareketle istikamet üzere olan ehlisünnet kanaat önderlerine karşı saygıda kusur göstermemeli, keza ehlisünnet üzere olan cemaat mensuplarına da başka gözle bakmakta doğru değil, bilakis şefkat kollarımızı açıp kucaklaşmalıdır. Dahası birbirimize karşı tevazuca ve yumuşakça davranmayı şiar edinmelidir. Bakın bir Hadis-i Kutside Rabbimiz şöyle buyurmakta:”Büyüklük benim ridam, ululuk izarımdır. Kim bu ikisinden biriyle benimle çekişmeye girerse onu helak ederim.“ Yine Yüce Allah (c.c) “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin” (İsra suresi, 37.  ayet meali-Kur’an 17/37), beyan buyurmakta. Hatta Yüce Allah (c.c) “Şimdi insan baksın neden yaratıldı? O, belden atılan bir pis sudan yaratıldı” (Tarık 86/5–6), “Kahrolası insan (kâfir) ne nankör şey! Bir meni parçasından yarattı da (insan) biçimine koydu” (Abese ayet meali- Kur’an 80/17–19)  beyan buyurarak cemiyet hayatında kibirle dolaşmayı men etmektedir.  
         Peki, bu konuda Allah Resulü ne buyurmuş derseniz malum, Resulullah (s.a.v) “İnsanların arasına girip onların yükünü çeken ve eziyetlerine katlanan Müslüman, hiç kimseye karışmayandan daha hayırlıdır” beyanıyla tüm ümmetine günümüzde sıkça kullanılan  ‘Halka hizmet Hakka hizmettir’ sözünün ne demek olduğunu hatırlatmıştır. Zaten ehlisünnet üzere olan cemaatle birlikte yaşamak aklın gereği de. Kaldı ki tek başına yaşayan bir insanı şeytanın avlaması çok kolay olmakta ama cemaatle yaşayan insan söz konusu olduğunda şeytanın öyle aldatıp avlaması hiçte kolay olmayacaktır. Dolayısıyla şeytanın aldatması zor bir topluluk içerisinde bulunup istikamet üzere yaşamakla işimiz çok daha kolay olacaktır.
         Bakın bu hususta Enes (r.a)  ne diyor:  
         Resulü Ekrem’le bir yolculuk esnasında konakladığımızda, o sırada oruçlular uyuya kalmışlardı, oruç tutmayanlar da tam aksine çadır kurup hayvanları sulamaya koyulmuşlardı. Tabii bu durumu yerinde gören Allah Rasulü: Bu gün, oruç tutmayanlar bütün sevabı alıp götürdüler müjdesini vermiştir. Anlaşılan o ki; bu kutsi yolda yol arkadaşlarına hizmet etmek nafile ibadetten daha mühimdir. Kaldı ki nafile ibadetler hizmetten sonra yapılsa da olur. Şu bir gerçek kendine hizmet eden bozulur, fakat kendini Ümmet-i Muhammed’e hizmete adayan müminlerin öyle kolay kolay bozulmayacağı aşikârdır.
        Yine bu hususta bir başka örnek verecek olursak;
        Ashabı Kiramın arasından birine koyun kellesi hediye verilmişti, o hediyeyi alan da kendi sıkıntısını dert etmeden komşusuna gönderir. Derken o komşu da diğer komşusuna gönderir. Böylece hediye elden ele dolaşıp yedi komşuya ulaştıktan sonra tekrar ilk gönderene döner de. İşte görüyorsunuz kardeşlik ve cemaat bilinci budur.  Madem öyle şimdi soruyoruz, şayet her bir sahabe tek başına inziva hayatı yaşasaydı konu komşuya hizmet etmenin ne demek olduğunu bilir miydik?  Elbette ki, bilmek bir yana ölüsünden bile haberimiz olmayacaktı. Nitekim günümüzde evde tek başına yaşayıp da haftalarca ölüsünden habersiz oluşumuz artık bir sır değil.
          Malum, bir diğer cemaat adabı da cemaat arkadaşlarını sıkıntıya sokmamaktır. Zira bu hususta Rasulullah (s.a.v) “Ben ve ümmetimin Salihleri yapmacık zorlama ve davranışlardan uzağız” buyurmuşlardır. Ki; bir gün Peygamberimiz (s.a.v)’in ayakkabı bağı çözüldüğünde derhal etrafındakiler düzeltmeye kalkışırlar, ama Allah Resulü buna razı olmaz. Hatta bunun bir özel muamele olacağından bahisle bu tür davranışları sevmem demişlerdir. İşte bu sünnet-i seniyye’den hareketle cemaat içerisinde cem olan kardeşler birbirlerinden hürmet beklemeyi bir kenara bırakıp hizmete koşmayı tercih etmelidir. Şayet bir cemaat mensubu hürmet beklentisinde olursa bir gün gelir terk edilecektir. Çünkü kardeşlik hukukunda kardeşini sıkıntıya sokmamak esastır. En iyisi mi kendimiz için istediğinizi kardeşimiz içinde istemeli ki tek başımıza kala kalmayalım. Anlaşılan o ki birlik ve dirlik kardeşimizin derdiyle hemhal olmak ve sıkıntısını gidermekle sağlanabiliyor. Bakın, Allah Teâlâ “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, dağılıp parçalanmayın” buyuruyor. Yine; “Sadıklarla beraber olun” diye öğütlüyor. Habib-i Ekrem ise; “Rabbül Âleminin eli (rahmeti ve desteği) cemaatle birliktedir” buyuruyor. Madem öyle, toplum içinde beşeri münasebetlerimizi kolay kılmak varken yokuşa sürmek niye?  Keza mümin kardeşimizin problemlerini çözmek varken bencil davranmak niye?  Hiç kuşkusuz Sahabeyi Kiramı örnek alsaydık böyle olmazdık elbet. Zaten aşağıda sunacağımız Ensar örneği her şeyi izah etmeye yetiyor:
        Allah Resulü Medine’de Sa’d b. Rebi (r.a)’ı, Abdurrahman b. Avf (r.a)'a kardeş yapınca Sa’d b.Rebi, bakın ne demiş.  Kardeşine der ki;
       -Malımı ikiye bölüp yarısını sana vereceğim, iki hanımım var istersen bunlardan birisini boşayayım, hatta iddet müddeti bitince onunla evlen der.
     Abdurrahman b. Avf (r.a)'da cevaben;
      -Bak kardeşim! Allah sana, ehline ve malına bereket versin, sen iyisi mi bana çarşının yolunu göster başka bir şey istemem, ben ticaretle uğraşayım der. İşte Ensar topluluğuna dâhil olup hayatı kolaylaştırmanın karşılığı budur. Bu kıssadan anlaşıldığı üzere kardeşçe yaşamasını bilen insanların arasına karışmak gerek. Hatta bu da yetmez Ensar olmak gerekir. Ensar olmak için de; Allah’ın size nimetini hatırlayın. Hani siz bir zaman birbirinize düşman idiniz; O kalplerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Sizler bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi aradan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız (Al-i İmran 3/102–103)  beyanına icabet etmek gerekir.
        Her ne kadar; “Hep birlikte Allah’ın ipine sarılın” emrinden maksat ‘Kur’an’ olduğu kuvvetli delil olarak sunulsa da bu ayetten muradın kimi İslam, kimi İtaat, kimi 'iman, tövbe ve ihlâs' üçlüsü,  kimi de cemaat olduğunu belirten müfessirlerde var. Aslında bu açıklamaları bir bütün halde toplayıp derlediğimizde; Kuran’ı rehber edinmeyi, İslam dairesinden çıkmamayı, tövbe, itaat, ihlâs ve takva üzerine yaşayan cemaatle birlikte olmak gerektiğini idrak ederiz. Nasıl idrak etmeyelim ki, bir kere Yüce Mevla’mız; “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın” beyanıyla uyarmakta bile. Hatta Yüce Allah “Allah ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin” diye öğütler de. İşte yapılan bu uyarı ve öğütler ışığında Resulü Ekrem (s.a.v); “İsrail oğulları yetmiş iki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunlardan bir grup hariç, diğerleri ateşte olacaktır” buyurmuştur. Tabii bu durum karşısında Ashab-ı Kiram merak edip sorar:
      -Ya Rasulullah! Bu kurtulacak fırka kimlerdir?
       Buyurdular ki:
-Ehl-i sünnet ve’l cemaattir.  Yani Allah ve Resulünün yolundan gidenlerdir.
     Bu arada Resulü Ekrem (s.a.v) “Kim cemaatten bir karış ayrılırsa, boynundan İslam bağını çıkarmış olur” uyarısında bulunmayı da ihmal etmez.  
       Cemaatin önemini ortaya koyan diğer hadis-i şeriflere göz attığımızda ise:
       “Kurdun sürüden ayrılan koyunu kaptığı gibi, şeytan da insanı kapar. Bölünüp dağılmaktan sakınınız. Size cemaate sarılmanız ve çoğunluğa katılmanız gerekir (Ahmed, Müsned).
        Üç şey var ki; Müslüman bir kimsenin kalbi onlarda hıyanetlik üzere bulunmaz. Bunlar: Allah için amelde ihlâslı olmak, önündeki imama nasihat edip samimiyetle davranmak, cemaate sımsıkı sarılmak. Şüphesiz müminlerin duaları onları arkadan sarar.
         Kıyamete kadar ümmetimden bir taife hak üzere kalmaya ve Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Onlara muhalif davrananlar kendilerine hiçbir zarar veremeyecek. Onlar hakkı izhar ve ispata muvaffak olacaklardır (Bkz. Alusi a.g.e. C.7, cüz16).
          Şüphesiz Allah ümmetimi delalet üzerinde bir araya getirmez, Allah’ın eli cemaatle birliktedir. Kim cemaatten ayrılırsa ateşe gider.
           Hiç şüphesiz şeytan cemaatten ayrılan kimseyle beraberdir. Onun içine yerleşip istediği yola çeker.
           Şüphesiz, Allah her yüzyılın başında bu ümmetin içinden, onların dualarını yenileyecek kimseler gönderir (Ebu Ya’la, Müsned 7.  59–60 No:2078).
           İsrail oğullarını peygamberler yönetip idare ederdi. Bir Peygamber vefat edince yerine başka bir Peygamber gelirdi. Benim ve ümmetimden durumum ise böyle değildir. Benden sonra hiçbir Peygamber gelmeyecek, fakat halifeler bulunacak, sayıları da çok olacak. 
           Ashab-ı Kiram:
          -Ya Rasulullah! Onlara karşı ne yapmamızı emredersiniz?
           Efendimiz(s.a.v):
          -İlk önce beyat ettiğiniz halifenize vefa gösterin ve onların hakkını verin; üzerinize düşeni yerine getirin. Şüphesiz Allah, onları da yönetimlerine verdiği kimselerin hesabını soracaktır (Buhari, Enbiya,50, müslim, imare,440, İbnu Mace, Cihad,42, Ahmed, Müsned,2,  297).
          Bir İmama kalbinin sevgisiyle yönelip elini uzatarak beyat eden kimse, gücünün yettiği kadar ona itaat etsin (Müslim, imaret).
         Müslüman’a, kendisine bir haram emredilmediği sürece hoşuna giden ve gitmeyen konularda başındaki imama dinleyip itaat etmesi farzdır (Buhari, ahkâm,4).
          Başınızda eli çolak, ayağı topal, rengi siyah bir köle de olsa sizi Allah'ın kitabına göre yönettiği sürece sözünü dinleyip itaat edin (Müslim, imare,37; Nesai).
         Bana itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Bana isyan eden de Allah’a isyan etmiş olur... Eğer başınızdaki imam Allah'tan korkmayı emrederse bundan dolayı kendisine ecir vardır. Takvanın dışında bir şey emrederse vebali onadır.
       Bir ara Resulü Ekrem (s.a.v);
       Ey topluluk! Benim size Allah tarafından gönderilmiş bir Resul olduğumu bilmiyor musunuz sorunca, 
        Oradakiler:
  -Evet, Sen Allah’ın Resulüsün dediler.
        Resulü Ekrem (s.a.v):
        -Allah’ın kitabında; Bana itaat edenin Allah’a itaat etmiş olacağını bildiren ayeti indirdiğini biliyor musunuz?
       Dediler ki:
       -Evet ya Rasulullah! Şahadet ederiz ki sana itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Şüphesiz sana itaat Allah’a itaat sayılmaktadır.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v):
            Hiç şüphesiz bana itaat etmenizi Allah’a itaat olmaktadır. Başınızdaki imamlarınıza itaat etmenizde bana itaat olmaktadır (Suyutu ed, Dürrül- Mensur, 11. 597).
          Kim başındaki Emirden hoşlanmadığı bir şey görürse, sabretsin. Çünkü kim cemaatten bir karış ayrılırsa cahiliye ölümü ile ölür (Müslim, imamet).
           Ümmetimden her devirde Sabikun (hayırda önde) bulunur (Ebu Nuayım, Hilye,1,7, Suyuti el- camius sağır2, 415 No:7327).
           Üç sınıf insan vardır ki, Allah Teâlâ onlarla kıyamet günü onları temize çıkarmayacaktır. Bunlardan birisi de, bir imama sırf dünya için beyat eden kimsedir (Buhari, Ahkâm,48, Müslim, İman 173;Nesai, Buyu,6, İbnu Mace, Cihad,42; Ahmed Müsned2, 25).
          İmamlarınız hakkında kötü sözler konuşmayın, Allah'tan onlar için güzel hal isteyin(Müslim).
           İmamlarınızın en hayırlısı; sizin onlar için onlarında sizi sevdiği, sizin onlar için onlarında sizin için dua ettiği kimsedir (Taberani).
           Kim, dünyada Allah’ın adına hüküm icra eden sultana (imama) ikram ve hürmet ederse Allah'ta kıyamet günü ona ikram eder. Kim küçültürse Allah'ta kıyamet günü onu alçaltıp rezil eder (Tirmizi, fıten,47).
            Allah’ın ahkâmını ayakta tutan sultana (imama) kötü söz söylemeyin. Şüphesiz onlar yeryüzünde Allah’ın gölgesidir (Suyuti)” gerçeği ile yüzleşiriz. İşte yukarıda zikredilen daha nice pek çok hadis-i şerifler cemaatin önemini ve o cemaatin imamına tabii olmak gerektiğini ortaya koymaktadır.
          Elbette ki imama tabii olmak derken Sünnet-i Seniyye üzerine hareket edene tabii olmak esastır. Kaldı ki, Peygamberimiz (s.a.v) kendinden sonrası için imamet (halife) atamamıştır. Bu yüzden Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) “Ben Allah’a ve Resulüne itaat ettiğim sürece bana itaat ediniz” buyurmuştur. İmamlık o kadar önemli bir husustur ki Rasulullah (s.a.v) vefat ettiğinde bir yandan defin işlemleri sürdürürken diğer yandan da Müslümanlar başsız kalmasın diye halife seçmenin derdine düşmüşlerdir. Nitekim Allah Resulünün vefatının ardından halifelik konusunda; “İmamlar Kureyş'tendir” hadis-i şerifi zikredilince Ensar halifelik talebinden vazgeçip Hz. Ebu Bekir (r.a)’a biat etmişlerdir. Hakeza Hz. Ömer (r.a)’da Hz. Ebu Bekir (r.a)’ın tavsiyesiyle halife seçilmiştir. Malum, Hz. Ömer (r.a) ise hasta yatağında hilafet işini altı kişiye havale etmiştir. Söz konusu bu altı kişilik şura heyeti Hz. Ömer (r.a)’ın vefatının ardından kendi aralarında altıncı üye Abdurrahman b. Avf'ın vereceği karara razı olacaklarını beyanla Hz. Osman (r.a) seçilmiştir. Hz. Osman (r.a)’da hayattayken kendisinden sonra kimin seçilmesi hususunda herhangi bir isim vasiyet etmeksizin şehit edilip darü’l bekaya göç etmiştir. Hemen defin işlemlerinin akabinde Muhacir ve Ensar’ı temsilen toplanan heyet halifeliği Hz. Ali (k.v)’e teklif etmişlerdir. Tabii, Hz. Ali (k.v)  halifeliğin ateşten bir gömlek olduğunu düşünerekten önce kabul etmemiş,  fakat sonradan gelen yoğun ısrarlar karşısında üstlenmek zorunda kalmıştır.
         Dört halife gerçek manada halifedir, sonrası malum Peygamberimizin daha önceden hadisi şerifte de belirttiği üzere ‘mülk’ olarak tescillenmiştir. Bu yüzden Hz. Muaviye, Hz. Ali (k.v)’e yaptıklarından dolayı tekfir edilemez. Çünkü Hz. Muaviye mülk içtihadıyla hareket etmiş, Hz. Ali ise halifelik içtihadıyla mücadele etmiştir.  Kaldı ki sahabe arasında yaşanan ihtilaflar asla iman konusu olamaz. İşte bu nedenle Hz. Ali’den sonra ki Hz. Muaviye'nin imamlığı halife olarak değil emir veya hükümdar (saltanat) olarak değerlendirilir. Ehlisünnet ulemasınca böyle değerlendirilmesi elbette ki halifelik sonrasının başa gelenlerin galip gelme şeklinde tezahür ettiği içindir. Zira Yezid bunun en tipik örneğidir.  Malum o hem zalimce davranış sergilemiş,  hem de münafıkça davranmıştır.
         Anlaşılan ümmetin birliği ve dirliği için illa ki lider şart. Elbette ki ümmeti idare eden liderin Ehlisünnet yolunu takip edeni makbuldür.
          Bakın Muaz b. Cebel (r.a):
           -Ya Rasulullah! Eğer bizim başımızda senin sünnetine göre hareket etmeyen bulunursa ne yapmamızı emredersiniz?
           Resulü Ekrem (s.av):
          -Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez buyurmuştur.
          Hakeza Resulü Ekrem (s.a.v) bir grup asker hazırlayıp, başlarına da Ensar’dan Abdullah b. Huzafe es-Sehmi’yi emir tayin etmişti. Derken sefere koyuldular, bir yerde mola verdiklerinde emrindeki askerler Abdullah b. Huzafe es-Sehmi’yi kızdırmış olsalar gerek ki;
           -Sizden biraz odun toplamanızı, onu tutuşturmanızı ve içine girmenizi istiyorum talimatını verir.
          Onlarda:
          -Allah Resulüne soralım; eğer ateşe girmeyi emrederse gireriz derler. Bu arada ateş söndüğünde Emir’in kızgınlığı da gitmiş olur.  Ama dönüşte mesele sorulduğunda Habib-i Ekrem (s.a.v) şu cevabı verir:
           -Eğer o ateşe girselerdi, çıkamaz ebediyen içinde kalırlardı, imama itaat ancak hayırda olur.
          Allah Teâlâ “Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül evet bütün bunlar o yapılan şeyden mesuldür” (İsra:17/36) buyuruyor.
              Müfessir Elmalılı Hamdi Yazır’da bu ayeti kerime ve hadislerden hareketle; “Bir kimseyi ‘rab’ edinmiş olmak için illa ona ‘rab’ adını vermek şart değildir. Bir kimsenin emrine uymak emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. Bizim âlimlerimize ve adil idarecilerimize itaat edip saygı göstermemiz bunun dışındadır. Çünkü bize böyle bir itaat emredilmiş, ölçüleri belirtilmiştir” diye meseleye açıklık getirmiştir.
             Maalesef gel gör ki, “Yeryüzünde Allah diyen kimseler kaldığı sürece kıyamet kopmaz”(Abdurrahman Cami 898 Nakduin- Nusus, 97) hadisi şerifin sırrınca gerçek manada Allah adını ananların yüzü suyu hürmetine şu yaşadığımız acımasız dünyanın önümüze koyduğu bir takım hazin olaylar devam edebiliyor.
          Rabbül Âlemin “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ulu’l emr’e de itaat edin. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüzde Allah’a ve ahrete gerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resulüne götürün, bu hem hayırlı, hem de netice bakımdan daha güzeldir” (Nisa 4/59) diye beyan buyurur.
         İmamlık netice itibariyle İmameti Kübra (büyük imamlık) ve İmameti Suğra (küçük imamlık) diye iki ana başlıkta incelenir.  Umumi imamlıkta; hür, erkek, akil baliğ, muktedir ve Kureyş’li olmak (İslam’ın ilk dönemi itibariyle) gibi şartlar aranır. Umum-i riyasete sahip imametin başlıca görevlerine gelince; Şer’i cezaları tatbik etmek, zekâtları almak, yol kesici ve hırsızlığın önüne geçmek, cuma ve bayram namazlarını kıldırmak, velisi olmayanları evlendirmek, ganimetleri taksim etmek gibi hususları kapsar.
        Bu arada unutmamak gerekir ki; kâfir, Müslüman’a veli olamaz, hakeza kadın da halife olamaz. Hatta fasık birini imam tayin etmekse mekruhtur. Ancak adil olmak halifelik için şart değildir. Böyle birini seçmek mekruh olmakla birlikte halifeliği sahihtir.
                                              NAMAZ İMAMLIĞI
         Namaz imamlığı için aranan şartlar; Müslüman olmak, akıl baliğ olmak, er kişi olmak, Kur’an’ı okuyor olmak, özürden beri olmak, yani burun kanaması, pelteklik ve pepelik gibi özürlerin olmamasıdır.
       Kalabalık camilerde saflar yola bitişik ise imama uymaya mani teşkil etmez. Ev ve mescit arasında bir yol ayırımı olsa bu durum imama uymaya engel teşkil eder, zira mekân farklılığı söz konusudur.
       İmama uymanın şartları;
       -Cemaat imama niyet etmeli,
       -Namaz kılınacak yerin bir olmanın yanı sıra cemaatin imamı görebilecek konumda olması, ya da imamı göremese de tebliğ edici vasıtasıyla imamın sesini duyabilecek mekân olması gerekir,
       -İmamın arkasında saf duranların topuğu imamın topuk hizasını geçmemeli, burada hiç kuşkusuz topuk ölçüdür. Sadece topuk mu, elbette ki İmamdan önce rükû ve secdeye varmamak gerekir. Şayet bu temel kaidelere uyulmamışsa mutlaka selamdan sonra o rekâtı kaza etmek icap eder. Aksi takdirde namaz batıl olur. Esas olan rükünlerde imamla birlikteliği sağlamaktır. Dolayısıyla imamdan önce rükû ve secdeye varmak bir anlamda imama uymamak demektir.
        -İmam ve cemaatin kıldıkları namaz aynı cins namaz olmalı,    
        -İmamın namazı sahih olmalı vs.
        Zemin üzerinde namaza duran bir kimse binek hayvan üzerindeki imama uyamayacağı gibi,  hayvan üzerindeki bir kişide zemin üzerinde namaza duran imama uyamaz. Zira paylaşılan mekân aynı değildir.  Hakeza farz namaz kılan kişi nafile kılana uyamaz. Ancak nafile namaz kılan kişi bundan istisnadır, yani farz kılanın ardından cemaat olabilir. Anlaşılan buradaki incelik zayıfın kuvvetliye bina edilmesidir. Dolayısıyla bu durumda nafile kılanın nafile kılana uyması sahih olur. Hatta vitir namazını vacip bilenin sünnet kabul eden kimseye uyması da sahihtir.
          İma ile namaz kılana uymak sahih değildir.
         Abdestli kişinin teyemmümlü kişiye,  ayaklarını yıkayanın mesh edene, ayakta olanın oturarak rükû ve secde edene, bedeni özrü olmayanın kambur ve topal olana, hür kadının başı açık olan cariyeye uyması caizdir.
       Kadının kadına imamlığı kerahetle caizdir. Ancak kadınlar cemaatle namaz kılacaksa, imam olan kadın öne geçmez aralarında durması icap eder.
        Bir kimse imamdan önce özürsüz olarak selam verirse namazı kerahetle sahihtir.
        İmam cünüp veya abdestsiz namaz kıldırır da, cemaatte bundan haberdar olursa kılınan namaz fasittir.
        Bu arada unutmamak gerekir ki dört şeyde imama uymak şart değildir, bunlar;
       -İmam bile bile namaza secde ilave ederse,
       -Bayram tekbirlerini fazla alırsa,
       -Cenaze tekbirlerini fazladan alırsa,
       -İmam yanılarak farzdan fazla bir rekâtı kılmak üzere beşinci veya üçüncü rekâta kalkma gibi ayrıntılarda uyulmaz.
        İmamın cemaati usandıracak derecede namazı uzatması uygun olmadığı gibi mekruhtur. Ancak cemaat uzatmaya razı olursa kerahet olmaz. Sabah namazında imamın ilk rekâtı uzatması sünnettir. Bu durum cemaatin ilk rekâta yetişmesi içindir. İmamın kendisine kolay gelen ayet ve sureleri okuması caizdir. Bilhassa teravih namazını cemaati usandırmayacak şekilde orta halli kıldırması uygundur. İmama uyan kimsenin gizlice Fatiha okuması doğru tavır olmaz, okunursa namazın bozulacağı birçok sahabeyi kiramdan rivayet olunmuştur. Nitekim Ebu Hureyra (r.a) bu konuda; Biz vaktiyle imamın arkasında okurduk. Neyse ki 'Kur’an okunduğunda onu dinleyin ve susun' ayeti kerimesi nüzul olmasıyla birlikte mesele kendiliğinden hallediliverdi demiştir.
        Mezhep değişikliği imama uymaya engel değildir, ancak şu var ki; bir Hanefi'nin burnundan kan aktığı halde abdestini yenilemeden imamlığa geçen bir Şafii’ye uyması caiz değildir.
         Erkeklerin kadınlara ve çocuklara uyması caiz değildir. Ayrıca akıllının bunağa, Kur’an okuyanın ümmiye, kıraati olmayanın dilsize, elbisesi temiz olanın pis olana, avret yeri kapalı olanın açık olana, özrü olmayanın özrü olana uyması caiz değildir. Köle ve babası belli olmayanların imamlığı mekruhtur. Çünkü bunlarda cehalet daha fazla olur. İki gözü kör olanın imamlığı caiz olmakla beraber göz kusuru olmayanın imam olması daha evladır.
         Başkasının evinde imamlık yapacak olan bir kişi ev sahibinin izniyle imamlık yapabilir, zaten faziletli olan da budur.
         Bir kimse fasık’ın veya bidatçinin arkasında namaz kılarsa cemaat sevabına nail olur. Rasulullah (s.a.v); Bir kimse takva sahibi bir âlimin arkasında namaz kılarsa bir Peygamberin arkasında namaz kılmış gibi olur buyurmuştur. Fasık’ın ve bidatçinin imamlığı tahrimen mekruhtur, nasıl mekruh olmasın ki, bir kere dinen saygınlığını yitirmişliği söz konusudur.  
         İmamın arkasında bir kişi duracaksa bu kişi imamın sağında durması icab eder.
         Kalabalık bir cemaate imamın sesi duyuluyorsa tebliğe (intikale-aktarmaya) gerek yoktur. Aksi takdirde mekruhtur. Bir kişinin safta yer olmasına rağmen cemaatin arkasında tek başına namaza durup imama uyması mekruhtur. Anlaşılan safta yer bulunmadığı durumda caiz olmaktadır.
         İmamın kıraati cemaatin okuması gibidir. Fakat selam ve teşrik tekbirleri hariç iftitah tekbirinde elleri kaldırmada, tekbir getirmekte, subhanekeyi okumada, semiallahü limen hamideh demede, tahiyyatı okumasında imama uyulmaz, yani kişinin kendisi okumalıdır.
       Cemaat arasında İmamete geçmede sırasıyla göz önünde bulundurulması gereken kurallar söz konusudur. İşte tercih edilen o hususlar:
       -Namaz hükümlerini en iyi bilen, varsa fıkıh ilmine haiz olan tercih edilir.
       -Tilavet ve tecvidi güzel, aynı zamanda takva sahibi olan tercih sebebidir.
       -Yaşça büyük,   yüzce güzel olan, ya da güler yüzlü, ahlaki ve soyca güzel olan tercih edilir.
       -Karısı güzel olan tercih edilir.
       -Elbisesi temiz olan,  malı en güzel olan vs. tercih edilir.
      Belki yukarıda dikkatinizi çekmiştir yüz güzelliği ve karısı güzel olmakta tercih sebebi olabiliyor. Buna şaşmamak gerekir. Zira yüz güzelliğinden maksat teheccüd namazıdır. Zira teheccüd namazı kılanın yüzü de güzel olur.  Karısının güzel olmasından amaç belli; kocanın eşinden başkasına gözü kaymayacağı ihtimalidir.  Başın büyük olmasından kasıt ise, aklın çokluğuna işaret teşkil etmesidir.
        Şu da bir gerçek, kılınacak mekân evse ev sahibi, mescitse o mescidin imamı tercih edilir. Anlaşılan o ki, hane sahibinin imamlıkta önceliği vardır. Hatta evinde sultan ve hâkim olsa da bu böyledir. Malum sultan ve hâkimin tasarrufları umumidir. Yine de herşeye rağmen ev sahibinin usulen onlardan birini imamlığa geçirmesinde fayda vardır.
MESCİDDE CEMAAT
         Bir mescitte vakit içinde bir kez cemaat olmak kâfidir, mescide sonradan gelenlerin cemaat olması mekruhtur. Ebu Hanife'den nakledildiğine göre; cemaat üç kişiden fazla olursa tekrarı mekruhtur. Nitekim Resulullah (s.a.v) Ensar'ın aralarını bulmak için evinden çıkmıştı ki,  döndüğünde mescitte cemaatle namaz kılındığını fark etti. Bunun üzerine zevcelerinden birinin evine girdi ve derhal aile efradını toplayıp onlara namaz kıldırdı. Bir mescitte aynı vakit içinde birkaç kez cemaatle namaz kılmak hoş karşılanmamış olsa gerek ki,  Peygamberimiz (s.a.v) namazı mescitte eda etmeyip, eve gitmiştir. Keza Hz. Enes (r.a)’dan rivayet olunduğuna göre; Rasulullah(s.a.v)’in ashabı cemaate yetişemediklerinde mescit içerisinde tek tek kılarlardı. Belli ki cemaat olup namaz kılsalardı bu durum alışkanlık doğuracağından cemaatin azalmasına da sebebiyet verecektir. Bir başka zahir rivayete göre ise mescitte cemaati tekrar etmek mekruh, İmam Azam ve Yusuf'a göre ise değildir.
        Velhasıl; Hanefi fıkıh kitaplarından yararlanıp karınca kaderince kendi üslubumla anlatmaya çalıştığım imamlık ve cemaat konusu da budur. Sürçü lisan olduysa affola.
         Vesselam.
  http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2919/cemaat-ve-imamet.html

22 Eylül 2016 Perşembe

ALLAH’IN HAKKI CEZALAR



            ALLAH’IN HAKKI CEZALAR

SELİM  GÜRBÜZER

        Hiç kuşkusuz hududullah derken Allah hakkı cezalar akla gelip,  dövme, hapis, organ kesme ve recm şeklinde uygulanır.  Dahası bu cezalar Hudud-u şer’iyye veya İlahi hukuk kapsamı içerisinde gerçekleşir. Bakın bu hususta Allah Teâlâ; “Bunlar Allah’ın haram kıldığı şeylerdir, onlara yaklaşmayın” (Bakara/187) beyan buyurmakla hududullaha (Allah’ın belirlediği sınırlara) dikkatimizi çekmektedir. Malum, Allah’ın haram kıldığı her ne varsa hakullaha (Allah hakkına) asilik olduğu gibi kamu hukukuna da halel getiren bir sonuç doğurmaktadır. Dolayısıyla bu tür hak ihlallere meydan vermemek için veliyyül’emir veya naibince şeriatın belirlediği haddi zina, haddi kazf, haddi hamr (içki cezası), hadd-i sekr (sarhoş) hadd-i sirkat (hırsızlık) gibi cezai yaptırımlar uygulanır. Böylece cezai yaptırımların caydırıcı yönü bir yana icabında sanığın günahlarına kefaret olur da. Bu yüzden cezasının tümünü çekmiş bir failin yüzüne karşı geçmişte işlemiş olduğu suçları söylemek günah kapsamında değerlendirilir. Kaldı ki o insan cezasını çekip kefaretini ödemiş durumda, dolayısıyla işlemiş olduğu fiili tekrar hatırlatmak abesle iştigal olacaktır.  Hakeza had uygulanan şahsın başına, yüzüne, karnına ve cinsel organına vurmak ya da yere uzatılıp bağlanması da abesle iştigaldir.  Uygun olan sadece üzerindeki giydiği elbise çıkarılıp uyluk ve kaba etlerine vurmak olmalıdır. Bu demektir ki İslam’da had cezası icra edilirken bile bir ölçü tayin edilmiş, asla rastgele ceza tatbik edilmez. Hatta değil had uygulaması gerek cezai aletler,  gerekse cezanın infazında görev alacak cellâdın vasfına kadar bir dizi şer’i ölçüler söz konusudur.  Öyle ki cellât had kurallarını çiğnediğinde tam bir diyet (tazmin)  öder de.
          Bir şahıs düşünün ki;  hem zina fiili işlemiş, hem hırsızlık yapmış, hem içki içmiş, işte böyle bir insan için önce içki, sonra zina,  en son hırsızlık cezası tatbik edilir.
          Bir şahıs düşünün ki;  herhangi bir şahsa iftira etmiş olsa, kasten elini kesmiş olsa,  yine kasten bir başka şahsı da öldürmüş olsa önce iftira haddi, sonra kısasa kısas eli kesilir, en son aşamada ise infaz edilir (öldürülür).
          Bir şahıs hakkında aynı yerde vuku bulmamış hem Allah hakkı, hem kul hakkı birleştiğinde öncelikle kul hakkıyla ilgili hadler uygulanır. Hakeza yine bir şahıs için aynı yerde vuku bulmuş Allah hakkı ve kul hakkı birleştiğinde ise kul hakkı affedilse de Allah hakkı affedilmez. Zira hiç kimse hükmü sabit hududullah cezasını düşürme yetkisine sahip değildir. Yine bir şahıs düşünün ki; zinadan dolayı recm, hırsızlığa binaen el kesme cezasına mahkûm edildiğinde mağdur veli affetse bile hükmü sabit Hakkullah (Allah hakkı)  haddi düşmez. Ancak bir kimse oğlunun cariyesiyle ilişkide bulunduğu tespit edildiğinde oğul füru olması hasebiyle zina haddinin düşmesine yeterli sebep teşkil edebiliyor. Hatta şunu belirtmekte fayda var;  mülk şüphesi, akd şüphesi veya benzetme şüphesi gibi durumlar vuku bulduğunda da zina haddi düşmekte. Nitekim bir kimse şahitsiz evlendiği kadınla ilişkide bulunduğunda akd şüphesi söz konusu olduğundan had gerekmez. Fakat şahitsiz evliliğin haram olduğunu bildiği halde bu fiili yapmışsa tazir gerekir. Yine bir kimse üç talakla boşadığı kadını helal zannıyla iddeti içinde ilişkide bulunduğunda akd şüphesi içerdiğinden had gerekmez.
          Şu bir gerçek; genel hatları itibariyle zina fiili kişinin medeni durumu göz önüne alınaraktan evli için recm, bekâr için celde (değnek) cezası uygulanır. Ancak ayrıntılara girildiğinde bir zina fiilinin haddi gerektirecek hüküm kazanması için cinsel organların birbiri içerisinde kaybolması (duhul)  gibi ayrıntıların vuku bulması lazım gelir, yani sırf temas cinsel ilişkiden sayılmaz. Ancak yinede o kişi bu fiilinden dolayı şiddetle tedip edilmesi lazım gelir.
          İhsan;  iffet ve masumiyeti koruma diye tanımlanır.  İhsan özelliği kazanan kişi evli veya dul bir erkekse muhsan (erkek),  kadınsa muhsane (kadın), bekârsa muhsan olmayan diye adlandırılır. İhsan sahibi olmak için aranan şart; akıl baliğ olmak, hür olmak, Müslüman olmak, sahih nikâh sahibi olmak gibi özellikleri taşımak lazım gelir.
       Cahiliye dönemi uygulamalara şöyle bir göz attığımızda zina edenler sadece ya hapsedilirdi,  ya da azarlamakla geçiştirilirdi. Neyse ki İslam’ın doğuşuyla birlikte toplumu içten içe kemiren bu tür kötü fiillere karşı caydırıcı cezalar geldi de kamu düzeni sağlanabilmiştir. Nitekim İslam hukukunda muhsan için recm,  bekâr için celde ya da darb gibi cezai hükümleri tatbik etmek esastır. Bunun dışında hadler ancak şüphe durumunda düşebiliyor.  Bir kere had uygulanabilmesi için; ilk evvela o fiili işleyen her kimse deli olmaması, her hangi bir tehdit altında  (zorlamadan) işlemiş olmaması, fiilin sabit olması, aralarında nikâh akdi olmaması, kiralama usulü olmaması,  dilsiz olmaması lazım gelir. Aynı zamanda zina fiilin daru’l-adl ülke sınırları içerisinde vuku bulmuş olması gerekir.
          Eşi olacak kadını görmeksizin evlenen bir kimsenin sırf ifadeye dayanarak bir başka kadınla zifafa girdiğinde hakkında benzetme şüphesi bulunduğundan had gerekmez, ama o kadına mihir hakkı vermesi gerekir.
          Yabancı bir kadınla ilişkide bulunup ortada herhangi bir delil yok ya da daru’l-harb veya daru’l-bağiyde cinsel ilişkide bulunduğu sabit bir şahıs İslam ülkesine geldiğinde had uygulanmaz. Hakeza zinanın haram olup olmadığı bir ülkede yaşayıp yeni iman etmiş olan bir şahıs için de had gerekmez.
          Bilhassa bir insan hakkında zina haddi sabit olması için; daru’l-İslam sınırları içerisinde cinsel ilişkinin vuku bulmuş olması, dört şahitle zinanın ispatlanmış olması, ya da failin suçunu itiraf etmesi lazım gelir. Bu da yetmez, illa ki ispat gerekiyor,  zaten İslam’da delilsiz bir had uygulamasına geçit verilmez. Bu nedenle Hz. Ömer (r.anh); “had’leri olabildiğince düşürmeye çalışın.  Çünkü hâkimin af hususunda yapacağı hata,  karar kıldığı ceza hükmünde vereceği hatadan daha hayırlıdır” diye öğüt vermiştir. İşte bu yüzden şüpheli durumlarda hâkimlerin hadleri düşürmesi mendup bir karar olarak karşılanır. Veliyyül’emr’in kontrol ettiği ülke sınırları dışında (daru’l-harbte)  gerçekleşmiş bir zina fiili için had gerekmez. Nitekim bir asker girdiği daru’l-harbte zina hayâsızlığında bulunacak olursa hakkında had tatbik edilmez.
          Zina yapan bir zimmî; “Benim inancımda zina helaldir” derse itibar edilmez. Nasıl itibar edilsin ki, bir kere ehl-i kitab inancında böyle bir hüküm yoktur, dolayısıyla zimmînin iddiası yalan beyan olarak karşılık bulur.
         Bir ölüye fiili zinadan dolayı had gerekmez ama tazir gerekir. Keza hayvanla ilişkide böyledir. Cinsel ilişkide bulunulan hayvanın derhal kesilip yakılmasında fayda var. Aksi bir yol izleyip hayvanın et, deri veya herhangi bir uzvundan yararlanılırsa mekruh olur. Fakat İmam-ı Azam bu hususta; “şayet hayvan eti yenilen cinsten bir hayvansa eti yenilir” görüş belirtmiştir. İmameyn ise et yakılmalıdır görüşündedir. Belli ki İmameyn hayvan sahibi utanmasın diye böyle bir hüküm vermiştir.
           Zina fiilinin ispatlama şekli iki türlüdür;  birincisinde dört erkeğin şahitlik etmesiyle maksat hâsıl olur,  ikincisinde ise işlenen suçun hâkim huzurunda dört kez itiraf edilmesiyle sabit olur. Ancak ortada her ne kadar itiraf edilmişlik bir durum olsa da hâkim haddi düşürmek adına; ‘belki aranızda nikâh var, rüya görmüş olmayasınız’  gibi birtakım telkinlerle kişinin itirafından geri dönmesine yönelik hamle içerisinde bulunması daha uygun olur. İşte hâkimin bu son hamlesine rağmen itirafçı hala hakkında şer’i cezanın kesilmesi için ısrar ederse artık bu noktadan sonra had cezası kaçınılmaz olur. Fakat İmam-ı Azam bu hususta şerh düşüp hâkim huzurunda zina fiili itiraf edilmiş olsa da şayet kadın bu itirafı reddederse had icra edilemez hükmünü vermiştir. İmameyn ise had icra edilir görüşündedir. Aslında itiraf hadisesi bir noktada kişinin mizacıyla da doğrudan ilişkili  bir husustur.  Dolayısıyla kişinin mizacına bağlı olarak itiraf göreceli bir hal alabiliyor, bu yüzden itirafta bulunan kişinin ima yollu veya kinayeli sözlerine pek itibar edilmez açık ifade edileni esas alınır. Şayet itirafçı dilsiz biriyse yazarak ya da işaretle de olsa yine bu tip itiraf kabul görmez Dahası,  mesele itiraf etmekle de bitmiyor enine boyuna tahlil edilip şer’i gerekçeler her neyse öyle hüküm veriliyor. Hakeza itiraf eden bir şahsın incelemeye tabi tutulup üreme organında cinsel ilişkiye engel bir durum varlığı tespit edildiğin de hakkında asla had tatbik edilmez, böylece had düşmüş olur. Besbelli ki İslam fıkhında zina fiili dört şahidin varlığıyla da sınırlı tutulmuyor şahitlerin niteliği de çok önem arz etmekte. Bir kere şahitlerin hür, adil, rüşt sahibi olmaları gerekir, bu da yetmez şahitlerin her biri şahitliklerini bir mecliste birleştirip herhangi bir kuşkuya mahal bırakmayacak tarzda işlenen fiili ayan beyan etmeleri ve şahitliklerine delil olacak iddiaların zamanaşımına uğramaması gerekiyor. Şöyle ki;  zina iddiası için belirlenen müddet, sahih olan görüşe göre bir aydır. Dolayısıyla iddianın zaman aşımına uğramaması lazım gelir.  Bu arada şunu belirtmekte fayda var şayet şahitler şahit oldukları zina hayâsızlığı gizlemek eğilimindeyseler bunda bir beis yoktur. Yok, eğer şahitler zina isnadında bulunacaklarsa hepsinin aynı ortak dilde şahitliği izhar etmeleri lazım gelir. Aksi halde şahitlerin birbirinden farklı çelişik ve zıt ifadeleri haddin düşmesine yeterli sebep teşkil edecektir. Hakeza adil olmayan dört şahidin şahitlikleri de haddi düşürmek için yeterli sebeptir.
        Efendisi ve kocası olmayan hamile kadına kimden gebe kaldın sorusu sorulmaz. Böyle bir sual fitneye yol açacak girişim olarak değerlendirildiğinden hoş görülmez. Bakın, Maiz zina itirafında bulunduğunda, Allah resulü bu itirafla yetinmemiş üç kez sorma ihtiyacı duymuştur. Hatta bu arada Hz. Ebubekir (r.anh)  araya girip; ‘Ya Maiz dördüncüsünde itiraf edersen Resulü Kibriya Efendimiz (s.a.v) recm cezasını tatbik eder’ uyarısında bulunmuş bile. Tabii Maiz inatla vazgeçmeyip itirafına devam edince bu kez ister istemez recm cezası yerine getirilmiş oldu.  Öyle ki, Allah Resulü onun hakkında; ‘Ölüleriniz için yaptığınız şeyi onun içinde yapınız. O muhakkak öyle tövbe etti ki eğer onun tövbesi bütün dünya halkına taksim edilecek olsaydı hepsine de kifayet ederdi, ben onu cennet ırmaklarına dalıp çıkarken gördüm’ buyurmuştur. Bu kıssadan anlaşılan o ki, zina itirafında bulunanların itirafında dönmesinde bir beis yoktur. Bunun tam tersi şahitlerin şahitliklerinden dönmesi de öyledir, ancak burada şayet şahitlikten dönüş recm öncesinde ise ¼ diyet ödemeleri gerekecektir. Hatta şahitliğe dayanarak recm edilen şahsın cinsel organları kesilmiş bir durum ortaya çıkarsa şahitler yine diyet ödemeleri gerekecektir. Ya da orta da ehil olmayan kimselerin şahitliklerine dayanarak recm edilen bir durum söz konusuysa bu kez diyeti beytülmal tazmin etmesi gerekecektir. Çünkü devletin burda şahitlerin vasıflarını araştırma kusuru söz konusudur.
          Birden fazla zina fiili işlediği sabit olan bir şahıs hakkında sadece bir had cezası tatbik edilir. Ancak celd şeklinde had yapıldıktan sonra yine aynı fiili işlediğinde hakkında tekrar had uygulanır, ama tazmin gerekmez. Zira had tazminle birleşmez. Fakat bir şahıs zina fiilinde kadının ölümüne sebebiyet verdiyse zinadan dolayı had uygulanır, sebebiyetten dolayı da tazmin diyet ödetilir.
         Bir şahıs yaşıtça cinsel birleşmeye elverişli olmayan bir kız çocuğun cinsel organına zarar verdiğinde hakkında had icra edilmez, sadece tazir gerekir. Çünkü böyle bir çocuk zina yapmaya erişkin değildir, böyle bir hadisede hakkında 1/3 emsal mihr kesilir de.
         Bir kimse firar edip kayıplara karıştığında, kadının cinsel organının retka (bitişik) olduğu tespit edildiğinde, yani sonradan cinsel ilişkiye mani bir durum anlaşıldığında, ya da şahitlerden birinin recme iştirak etmekten çekinmesi durumunda had cezasının düşmesine yeterli sebep olabiliyor.
          Celde; hür erkek için yüz değnek, köle erkek için elli değnek cezadır. Tabii, tüm celdelerin bir günlük zaman diliminde vurulması şart değildir. İki gün içerisinde yarı yarıya da uygulanabilir.  Mesela zina iftirası sabit olan bir şahıs için seksen değneklik bir hadd-i kazf cezası tatbik edilirken, ispatlanmış ve kesinlik kazanmış bir hadd-i zina cezası için de evli erkek ve kadınlara recm cezası, bekârlara celde cezası tatbik edilir. Malum celde sayısı hür erkek ve hür kadın için yüz, köle içinse elli değnektir.
            Erkek olsun kadın olsun fark etmez cinsiyet ayrımı yapmaksızın her iki cinsiyetin fiili zinasına karşılık gelen taşlanma hadisesi recm olarak tanımlanır. Elbette ki durduk yere hiç kimse birilerin taşlanarak öldürülmesinden keyf almaz. Belli ki recm cezasından maksat caydırma ya da uslandırmaktır, sanıldığın aksine amaç öldürmek değildir. Zaten maksat öldürmek olsaydı zina etmiş bir hamile kadına hemen had uygulanması gerekirdi,  tam aksine tâ ki çocuk doğurana kadar hakkında hapsedilmesi uygun görülmüştür. Hatta çocuk doğurduktan sonra çocuğun başka mürebbisi yoksa cezanın erteleme cihetine gidilir de.
         Bir başka önemli husussa şahitler hazır bulunmadıkça had icra edilemez gerçeğidir. Hatta recm kararı veren hâkim öldüğünde de had icra edilemez.  Artık yeni göreve başlamış hâkim sil baştan yeniden delil sunması gerekir. Hakeza ikinci hâkim recmle alakalı bir hâkimin diğer hâkime gönderdiği mektuba dayanarakta had uygulanmaz.
          Zina fiili için en son söylenecek hüküm; bekâr için yüz celde veya sürgün cezası, muhsan içinse recm cezasıdır.  Derken recmedilen bir Müslüman yıkanır, kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve İslam mezarlığına defnedilerek işlem tamamlanmış olur.
         Şimdi birazda zina iftirası konusuna değinebiliriz. Malum,  zina isnat edilen şahsa makzuf,  zina isnat eden şahsa kazif, zina isnat edilen söze de makzufun bih denilir. Kazif iddiasını ispat ettiğinde hakkında had icra edilemez.
        Kazf haddinin (namuslu kadına zina itirası haddi) tatbiki için; kazifin akıl baliğ olması,  tercih sahibi (muhtar) olması, dört şahitle ispat edilir olması şarttır.
        Makzufe için şartlar ise; muhsan olması, bilinen şahıs olması, konuşur olması, cinsel ilişkiye engel olmayacak bir durumun tespit edilmiş olması gerekir. 
        Makzûfun bihe ait şartlar içerisinde en dikkat çeken husus; yapılan kazfın açık lisan ve dil ile ikrar edilmesi uygundur. İkrar esnasında zina kelimesini karşılayacak başka dillere ait kelimelerle ifade edilse de fark etmez. Mesela bir kadına hitaben, ‘Ey facire,  kocanı rezil ettin’ ya da herhangi birine zina isnat eden şahsa; ‘Sen doğru söylüyorsun’ demek kazf’dir. Ancak öyle sözler var ki kazf olarak kabul görmez. Nitekim  ‘Senin elin, gözün, arkan zina etti, sen daha doğmadan zina ettin, sen daha yaratılmadan zina ettin, sen zorla zina ettin, sen bunak veya mecnun halde,  ya da uykuda zina ettin, sen annenin oğlu değilsin, sen zina edersin’ gibi sözler bunun tipik misalini teşkil eder. Bir kere kazf olarak kabul görmesi için imkân dışı sözlerden, kinayeli ifadelerden uzak olmalıdır.  Mesela Ey zani oğlu, Ey zaniye oğlu, veled-i zina, ibn-i zina, Ey zani, sen babamın oğlu değilsin gibi ifadeler gayet açık olduğundan kazif haddi gerektirir.  Bir kimseye luti demek kazf sayılmaz. Fakat fahişe, zaniye, sen piçsin ifadeleri kazf haddini gerektirir. Bir başka önemli ayrıntı ise kazf'ın meydana geldiği yer daru’l-adl topraklarında vuku bulma şartıdır.
         Anlaşılan o ki,  kazf haddi kamu maslahatına yönelik bir cezayı uygulama. Zaten bu yaptırım sayesinde kamu düzeni koruma altına alınabiliyor. Kazif haddi esasen ayakta yani bir tür kıyam halde uygulanır. Böylece kazf haddi zina haddinden daha hafif tarzda icra edilmiş olur. Ancak bu demek değildir ki zina isnadında bulunan şahsa (kazif) oturtularak had yapılmaz, yapılır elbet, hatta bu örtünmesine müsait durum oluşturur da.
         Bir kere kazf haddini uygulayacak görevli memurun akıl baliğ olması ve darb usullerini bilen yani ehil biri olması zaruridir. Şayet biri kimse hakkında;
        —Kazf, hırsızlık, zina ve içki fiilinden dolayı darb şeklinde had uygulanması gerektiğinde; önce kazf haddi uygulanır, sonra diğer geri kalan hadlerde içinde veliyyül’emr şer’i ölçüler kapsamında arka arka (ardışık)  olmayacak şekilde dilediğini uygular.
         —Kazf, hırsızlık, içki ve zinaya yönelik darp cezası, ya da recm cezası gerektiğinde; önce kazf haddi icra edilir, sonra hırsızlık için tazmin cezası, akabinde recm cezası uygulanır, derken recm cezasıyla birlikte diğer ceza hükümlerde düşmüş olur. 
          —Kazf, hırsızlık, zina ve içki haddi için kısas cezası gerektiğinde ise; önce kazf haddi icra edilir, sonra çalınan mal karşılığında tazmin cezası, daha sonra kısas uygulanıp diğer hadlerin düşmesi sağlanır.
          —Öldürme, içki haddi, zina haddi gibi cezalar bir araya geldiğinde ise recm cezası uygulanır, böylece diğerleri düşmüş olur.
          Şu bir gerçek kazfden dolayı hüküm giymiş (ceza verilmiş) bir kişi tövbe etse de şahitliği muteber değildir. Ancak diyanet ve ibadet hükümleri bundan istisnadır.
                                   HAMR VE HIRSIZLIK
          Az  veya çok içilen hamr (şarap)'dan dolayı   hükmedilen cezaya hadd-i hamr (haddi şurb) denir. Söz konusu bu ceza hür erkek ve kadın için seksen celde, köle hakkında ise kırk celdedir.
        Müskirat; katı müskirat ve sıvı müskirat diye tasnif edilir. Ve katı müskiratta kendi arasında esrar, beng,  afyon, vs. diye kategorize edilir. Malum, sıvı müskiratlar ise üzüm, hurma, buğday, arpa ve diğer meyvelerden elde edilen mayilerden oluşur. Mesela yaş üzüm müskiratından elde edilen hamr da içeriğine göre; bazik müselles, munassef ve buhtec diye adlandırılır. Kuru üzümden elde edilenler ise Nakîu'z-zebîb (kuru üzüm nakîı) ve Nebizi zebîb diye nitelendirilir.
         Genellikle sarhoş edici katı müskiratlar bitki cinsinden sayılırlar. Fakat öyle ilaç kategorisinde bitkiler var ki; içildiğinde sarhoşluk verebiliyor. Şayet böyle mubah türünden ilaç niyetine içilen her ne varsa sarhoşluk durumu ortaya çıkarsa ta'zir cezası gerekse de had icra edilmez. Nitekim yaş üzüm içeceği, hurma içeceği, kuru üzüm içeceği, bal, incir, buğday, arpa içecekleri kaynatılmayla ağırlaştırılıp sarhoş edici hale gelmedikçe veya eğlence maksadıyla içilmedikçe haram olarak değerlendirilmez, yani mubah olarak karşılık bulur. Anlaşılan o ki; söz konusu içecekler sarhoşluk verecek hale geldiğinde haram olup haddi gerektirir de.
        Tabii müskiratında karışım oranları dikkate alınır. Şöyle ki; bir içkiye su karıştırıldığında şayet su içkiden fazla ancak sarhoşluk vermiyorsa had gerektirmez. Yok, eğer su içkiden az, ya da eşit ise sarhoşluk versin veya vermesin had gerektirir.
         İçki haddi hür erkek ve kadın için seksen değnek,  köle için kırk celdedir.  Malum, haddi gerektiren sarhoşluk ölçüsü; abuk sabuk konuşmak ya da lafları birbirine karıştırmakla anlaşılır.
          Sarhoşluk için en az iki adil erkek şahit yeterlidir. Yine sarhoş için had cezasının tatbiki için akıl baliğ olması,  Müslüman olması, daru'l-adl topraklarında yaşıyor olması, muhtar sahibi (kendi iradesiyle hareket eden) olması ve sarhoşluk hükmünü bilmiş olması gerekir. Hatta zaman aşımına takılmaması gerekir.
        Sarhoş edicilerden bir içecek olmadığı halde her nasılsa bu içeceği içmesinden dolayı sarhoş olan bir şahıs için had gerekmez ama içki ve sarhoşluk durumu sabit olduğunda af veya müsamaha göstermek olmaz. Çünkü bu hadler ilahi haklar kapsamında değerlendirilir. Ancak şahitlerin şahitlikten vazgeçmesi veya şahitlerin şahitlik ehliyetini yitirmesi  (mesela cinnet getirmesi, bunamak gibi)  durumunda içki haddi düşebiliyor.
          Harze;  malın saklandığı yer demek olup,  harze binefsihi ve hırz bigayrihi diye tasnif edilir.  Zira evler, dükkânlar, çuvallar, kasalar, sandıklar vs. bu hükme tabidir. Yani harze binefsihi türüne girer. Mescitler, yollar, sahralar vs. ise hırz bigayrihidir.
          Malum, hırsızlık haddi için; akıl baliğ olmak, konuşur olmak,  çalınan malın ortağı olmamak,  hırsız ve malı çalınan arasında akrabalık bağı olmama veya karı koca olmamak gibi vs. unsurların varlığı şarttır.
         Ortak tarafından çalınan mal için had gerekmez, ama ta'zir gerekir. Hakeza birbirlerinin evlerine değim yerindeyse destursuz izinsiz girebilen amca, baba, ana, kardeş, evlatlardan herhangi biri çalmış olsa da had gerekmez. Zira kendi aralarında akrabalık ilişkileri söz konusudur. Zaten had uygulanırsa akrabalık ilişkileri kesilmiş olur. Ki; İslam buna müsaade etmez.
           Altın, gümüş, bakır, kalay, inci, cevher vs. gibi mutlak mallar,  insanların ziynet takısı edinmek ya da zengin olmak için sakladığı mallardır.  Dolayısıyla karı koca arasında ziynet takısı da olsa gerçekleşen hırsızlık için had gerekmez.
        İmamı Azam sütkardeşler arasında yapılan hırsızlık hakkında had gerektirir demiştir.    İmam Yusuf ise sütannenin malını çalma hususunda had icra edilmez görüş belirtmiştir.
         Peki, mesele sadece hırsızlıkla mı sınırlı? Elbette ki bunun yanı sıra çalınan malın hırsızlık kapsamına dâhil olması için şu şartlar da çok önem arz eder:
          — Dayanıklı mal olmalı  (demir, bakır, altın vs.), 
           — Hırsızlık daru’l-İslam’da vuku bulmalı, zira harbinin malı masum değildir. Fakat mülteci öyle değil, onun geçicilik özelliği göz önünde bulundurulmasına istinaden malında mubahlık şüphesi vardır.
          —Haddi gerektiren mal olmalı. Mesela bir kimse borçlusundan alacağı meblağa denk gelen aynı cins mal çalarsa had gerekmez. Fakat başka cins mal çalarsa had gerekir.
          —Çalınan mal nisap miktarına ulaşmış olmalı.  Hatta birbirinden farklı evlerden çalınan mallar toplandığında nisap miktarına ulaşsa da had gerekmez. Bir kere her bir evin kendi içinde nisap miktarına ulaşamamış olması ve aynı zamanda hırsızlığın ayrı ayrı evlerde gerçekleşmiş olması haddi düşürmeye yetiyor. Ancak bir ev içinde birden fazla şahsa ait nisap miktarına ulaşmış mal çalındığında had gerekir. Sebebi gayet açık; burada kişiye değil korunduğu yer dikkate alınır.
       —Çalınan mal korunaklı olması,  yani korunmayan malı çalmak haddi gerektirmeyebilir. Nitekim mera gibi yerlerde başında koyun çobanı da olsa çalınan koyun için had gerekmez. Zira bu hayvanlar mera’ya korunmak için değil otlatılmak için koyulmuştur. Şayet söz konusu mera değil de ağıl veya ahır gibi bir yerse had lazım gelir.
       —Çalınan mal izinsiz girilmeyecek yerde gerçekleşmiş olmalı, zira çalma olayında gizlilik şarttır. Bir şahıs düşünün ki izinli olduğu veya herhangi birinin girip çıktığı mekânda isterse o mal sahibinin başı altında bulunmuş olsun çaldığı maldan dolayı had gerekmez. Fakat izin verilmediği vakitte (geceleyin) çalarsa had gerekir. Ancak geceleyin yapılacak hırsızlıkta başlangıç itibarıyla gizlilik şart olup,  gecenin sonunda şart değildir. Gündüz ise hem başlangıcında hem sonunda gizlilik esastır. Geceleyin mal sahibinin gözü önünde izinsiz çaldığı mal için had gerekmesinin sebebi her ne kadar çalınan mal sahibinin gözü önünde alınmış olsa da sonuçta işlenen fiil halktan gizli olarak yapılmıştır. Şayet hırsızlık gündüz sahibinin gözü önünde yapılırsa had gerekmeyebilir. Nitekim her an dışarıdan yardım isteme imkânı vardır. Hakeza yine bir kimse çaldığı malı elde ettiği esnada veya dışarı atıp daha kendisi dışarı çıkmadan yakalanırsa had gerekmez.  Hatta bir kimse evin duvarını delip elini uzatarak bazı şeyleri çalsa had gerekmez. Zira vücudu dışarıdadır.
          —Çalınan mal süratle bozulur cinsten olmamalı.  Mesela taze et, tuzlu balık, süt, çabuk bozulmaya müsait kuş gibi av hayvanlardan elde edilen etlerden hazırlanmış yemekleri çalmakla had gerekmez.
           
                        HIRSIZLIĞIN İSPATI VE HADDİN OLUŞMA ŞARTLARI

          Bir şahıs hakkında hırsızlık haddi uygulanabilmesi için hırsızın hırsızlığını itiraf etmesi, çalınan malın zaman aşımına uğramaması, en az iki erkek adil şahidin şahitlik etmesi gibi şartlar gereklidir. İmam-ı Azam ve İmam Muhammed hırsızlık itirafının bir kez ikrar edilmesini yeterli bulmuşlardır. İmam Yusuf ise farklı mecliste iki kez itiraf etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Tabii ki itirafında baskı altında yapılmış olmaması gerekir, hırsızın mutlaka kendi hür iradesiyle itiraf etmesi esastır.       
         Hakkında hırsızlık haddi sabit olmuş bir hırsızın çalmış olduğu malı bir diğer hırsız çaldığında bu ikinci hırsız hakkında had gerekmez. Çünkü bu durumda mal sahibinin masumiyeti düşmüş kabul edilir.
         Bir hırsız çaldığı maldan dolayı had icra edilip tekrar o malı çalmaya teşebbüs edip çaldığında yeniden had uygulanmaz. Fakat çaldığı mal değişikliğe uğradığında (örneğin iplik iken dokuma haline geldiyse) had gerekir. Çünkü malın masumiyeti düşüp geriye malın işlenmiş hali kalmıştır.
          Hırsız dava açma hakkına sahip değildir. Çünkü hırsızın eli mülk eli değildir.
          Hırsızlık hadisesi sabit olunca hırsız hakkında organ kesme cezası verilir. Şöyle ki; öncelikle sağ bileği kesilir, daha sonra hırsızlık yaptığında ise sol ayak mafsallardan kesilir, tekrar yaptığında ise artık hiçbir azası kesilmez, hapsedilmesi uygun düşer.
          Bir hırsız müteaddit defalar çaldığı maldan dolayı mahkemece hükme bağlanıp bir eli kesildiğinde başka bir uzvunun kesilmesini gerekmez.
          Hırsızlık haddi uygulama yetkisi birinci derecede veliyyül'emre aittir, ikinci derecede yetki ise görevlendirilmiş hâkimindir. Şayet tutuklu bir hırsızı veliyyül'emr'den habersiz sağ eli kesildiğinde kesen kişi hakkında kısas gerekmese de tedip edilmesi lazım gelir.
          Hırsızın itirafından dönmesi veya mal sahibinin hırsızın itirafını red etmesi,  ya da mal sahibinin şahitlerin şahitliklerini reddetmesi durumunda hırsızlık haddinin düşmesine yeterlidir.                                                     HARAMİLİK
           Harami denilince ister istemez akla ilk evvela haramiler gelmektedir.  Malum eskiden kervanları basan haramiler varmış, bu yüzden haramiler hakkında da hukuk kuralları işler hale gelmiştir. Ancak şu da var ki gizlice yolcu mallarını kaçıranlar yol kesici sayılmazlar. Bu tipler sadece adi hırsızlık kapsamında ki suç ve ceza hükmüne tabi olurlar.  
           Her ne kadar haramiler hakkında eşkıya, haydut, soyguncu, haramzade dense de fıkhı karşılığı tanımı da söz konusudur. Şöyle ki, fıkıhta yol kesene (muharip) kat-ı tarik, hadisenin cereyan ettiği yere maktun fih, alınan mala maktun ley, yol kesenlerin her birine ise maktun aleyh diye karşılık bulur.
           Tabii yol kesmenin birçok yöntemleri var. Mesela yolcuları korkutmak, soymak, öldürmek, hem soymak hem öldürmek gibi türler bunun tipik misalidirler. İşte bu çerçevede şahısları öldüren, yaralayan, korkutan, namus ve ırza saldıran, yollarda muharip vaziyeti alan her şahıs yol kesici (muharip) olarak addedilir.
            Bir yol kesici birini öldürdükten sonra takibe alınıp yakalanmadan önce tövbe etse de hakkında ölüm cezası düşmez. Ancak henüz daha bir kimseyi öldürmeksizin ya da gasp edeceği malı almaksızın yakalanan bir yol kesici böyle değildir, sadece bu yol kesici için tövbe edip iyileşme emareleri görülünceye kadar haps edilmekle yetinilir. Gerçek anlamda yolcuların mallarını soymak suretiyle yol kesicilik yapanlar hakkında gereken cezai hüküm sağ el ve sol ayak eklemlerinden kesilme haddidir. Yol kesmede bunun dışında had ve tazmin cezası birleşmez, mutlaka yolcuyu öldürmek suretiyle işlenen her fiilin karşılığı kısas olarak karşılık bulur.  Şayet ortada hem yolcunun malı hem de canına kıyılmışlık durum söz konusuysa böyle bir durumda veliyyül’emr serbesttir, dilerse önce yol kesicinin uzvundan keser sonra öldürür, dilerse direk had uygulayıp öldürür de.          
        Ayrıca yol kesiciliğin şer’i hüküm kazanması için bir kere yol kesecinin akıl baliğ olması, erkek olması şarttır, yolu kesilenin de Müslim ve zimmî olması, elindeki malın kendinin veya ödünç mal olması, zimmetine ya da emanetine geçmiş mal olması şarttır. Hakeza yol kesicilikte el koyulan malında muhafızın kontrolünde saklanılan mal olması ve nisap miktarına erişmiş olması (on dirhem) gerekir ki yol kesicilik hükmü cari olsun.  Aynı zamanda yol kesiciliğin daru’l-İslam topraklarında ve şehir dışında gerçekleşmiş olması gerekir.
           Baskına uğramış yolcular baskın esnasında kendilerine tecavüz eden yol kesicilerden herhangi birini öldürdüğünde hakkında herhangi bir yaptırım lazım gelmez.
          Yolcuların aynı kafile fertlerinden olmamaları, yol kesicilerle yol kesilenler arasında akrabalık bulunmaması esastır.
           İtiraf ya da delille (en az iki erkek şahit) yol kesicilik sabitlik kazanır.  
          Yol kesiciler hakkında bir dikkat çeken bir diğer hükümse; veliyyül'emr veya naib'inin (hâkime ait) yetki dâhilinde uygulanır olmasıdır. Şayet veliyyül'emr ve naibinin (vekili) izni olmaksızın bir kişi yol kesicinin elini keser veya öldürürse o kişi için kısas ve diyet lazım gelmez, ama tazir gerekir.
           Şu da bir gerçek; yol kesicilik hususunda haddin düşmesi için yolcuların yol kesicilerin itirafını ve şahitleri kabul etmemesi, yol kesicilerin yaptıklarından tövbe etmesi ve olayın zaman aşımına uğraması gibi durumlar uygulanacak cezai işlemlere hafifletici unsur olabiliyor.
      
                                       TA'ZÎR
              Ta'zir;  engelleme,  red, zorlama, aşağılama ve terbiye etme anlamına gelmekle birlikte hukuk dilinde ta'zir; tedip cezası veya suç işleme cüretine yönelik caydırıcı yaptırımlar demektir. Bu itibarla ta'zir cezaları yedi kısma ayrılıp bu kısımlar:   ihtar, vaaz ve nasihat, sert yüz gösterme, tekdir ve tevbih, hapis, sürgün, teşhir ve görevden alma, kulak bükmek, darp (dayak) ve nakdi yaptırım türü gibi ceza ve müeyyideleri kapsamaktadır
           Tekdir ve tevbihte bulunma cezası; suçluyu azarlamaksızın yüzüne karşı sert ifadeler ve kınayıcı suçlamalarda bulunma manasına gelen bir yaptırımdır.
            Sürgün cezası, zaten ismiyle müsemma sürmek manasınadır, yani bulunduğu mekândan başka mekâna sürgün etmektir. Belli ki gerektiğinde caydırıcılık açısından sürgün cezası da bir çözüm yolu olabiliyor. İşte Hz. Ömer (r.anh) çözüm maksatlı bir yaklaşımla yakışıklı bir genci bazı kadınları fitneye düşürme muhtemeli üzerine sürgün etmiş bile. Ancak bir zaman sonra aynı gerekçelerle başka bir şahsı daha sürgün ettiğinde bir zaman sonra o şahsın irtidad edip Rum ülkesine katıldığı gözlemlenmiştir. Tabii böyle beklenmedik bir olay karşısında ister istemez sürgün ve uzaklaştırma konusunda ihtiyatla hareket edilmesi gerektiği görüşler ağırlık basmaya başlamış ve bu olay üzerine Hz. Ömer(r.anh); ‘bundan sonra kimseyi sürgün etmem’ deme erdemliğini göstermiştir.
             Teşhir cezası; eşeğe ters bindirmek suretiyle şehir içinde tur attırmak, ya da daha başka rezil rüsva edici yöntemlerle caydırmaya yönelik bir ta'zir türüdür.
              Darp cezası da etkili bir ta’zîr türüdür ama darbında (dövmenin) belirli haddi hududu (bir sınırı) vardır. Şöyle ki;  bir kişi ta'zîr maksadıyla ancak on değnek kadar dövülebiliyor(darb-dayak). Yani, on değnekten fazlasına müsaade yoktur. Fakat başkasının cariyesine, ya da ölmüş birine cinsel ilişkide bulunan her kimse doksan dokuz değnek darp cezası uygulanır. Keza mübarek Ramazan ayında gündüz içki içen bir şahıs için had uygulandığı gibi yirmi değneklik darpta uygulanır.   Ancak darb uygulamasında sille tokat vurmak şeklinde yapılan ta’zîr asla caiz değildir. Şu da bir gerçek;  ta’zir cezasının uygulanabilmesi için tazir gerektiren şartların vuku bulması lazım gelir. Söz konusu şartların başında tazir cezasına müstahak her kimse ilk evvela o kişinin akıl melekesi yerinde olması icap eder. Tabi sadece akıllı olmak yetmez, bunun yanı sıra alışverişine fesat karıştırmış, gerçeğe aykırı beyanda bulunmuş, belediyenin koyduğu fiyattan fazlasına mal satmış veya zimmîye sövmüş olmalı ki tazir müeyyidesini hak etmiş olsun.  Hakeza ameli konularda da ta’zîr söz konusudur. Mesela bir çocuğa yedi yaşında namaz kılması hususunda rica edilmez, emredilir. Şayet on yaşında iken kılmazsa uslandırma cihetine gidilip ıslah maksadıyla usulü ölçüsünce dövülür de.
           Büyük zatlara yönelik ileri geri konuşup dil uzatan her kim olursa hakkında (Peygamberlere, sahabeye, saadatlara, seyyidlere, âlimlere) dövme, hapis veya başka şekillerde ta'zir gerektirir.
           Ramazanda özürsüz oruç bozan bir mukim biri şiddetle ta’zîri hak etmiş olur. Keza toplum ahlakına aykırı çılgınca hareketlerde bulunanlara yönelik tazir de öyledir.
          Halk arasında bidat yaymaya devam etmekte ısrar eden her kimse ta’zir lazım gelir. Gerçeğe aykırı jurnalcilikte bulunmak, cuma namazını engellemek, resmi sıfatını kullanaraktan sahtekârlık yapmak, Seyyid olmadığı halde Seyyidim diye ortaya çıkmakta ta’zîr gerekir. Zorla gayri meşru ilişkide bulunmuş kişi için de tazir gerekir. Öldürmek maksadıyla yemeğe zehir katan, bir kimsenin malını elinden almak için içtiği şerbete sarhoş edici etken madde katmakta tazir gerektirir. Gebe kadını korkutup dövmekte öyledir.
          Kendi maiyetindeki köleyi öldüren bir efendi de ta’zire müstahak olup hapsedilir de. Bir başkasının ev ve ekinlerini yakan hakkında ise hem tazmin, hem de ta'zir gerektirir. Hakeza kefen soyana,  casusluk yapana, umum arazileri işgal edene de tazir cezası gerekir.
          Hayvan veya ölmüş birine cinsel ilişkide bulunmak, hırsızlık maksadıyla evin duvarını delen, kilidi açarak içeriye girip eşyaları toplarken yakalanan kişi içinde tazir gerekir (hapis-dayak şeklinde).
        Salih bir insana; müşrik, kâfir ithamında bulunmak ve büyücülük yapmakta ta’zir gerektirir. Babasına sözle eza veren, çocuklarına içki içtiren, çocuklarına sövüp sayan, her toplumun lisanına veya örfüne uygun çirkin sözler söyleyen, rüşvetçilik yapanlar içinde ta’zir gerekir. Hakeza sahte para basanlarda öyledir.
          Karısını haksız yere döven,  hayız ve nifas halde iken cinsel ilişkide bulunmakta ta’zîr gerektirir. Kumar gibi vasıtalara başvurup halkın paralarını soyup ellerinden alma girişimleri içinde ta’zîr gerektirir. Bir kimseye karşı öldürme ve yaralama kastıyla silahını doğrultup göstermek veya hücum etmekte ta'zîr gerektirir (hapis, dövülme). Hatta birbirini döven her iki şahısta karşılıklı ta’zîr edilir.
          Hamile kadın dövülmek suretiyle muzga (et parçası)'nın düşmesine sebebiyet vermek şiddetli ta’zîrin yanı sıra haps ile tedip edilir de. Şayet düşen muzga değil de cenin ise ta’zîrden başka gurre tazmin edilir.  
          Ebe bir kadın, hamile kadına ilaç vermek suretiyle çocuğun düşmesine ya da annenin ölümüne sebep olmuşsa, hatta bu işi alışkanlık haline getirmişse Veliyyül'emr'in talimatı doğrultusunda uslandırmaya yönelik tazir uygulanır. Ölüleri mezardan çıkarıp yakan hakkında da ta’zir gerekir.
           Ayak takımı bazı kimselerin birbirlerinden incinmedikleri sürece ta’ziri hak eden laflar söylediklerinde ta’zir gerekmez.
          Ta'zir hükmü itiraf, delil, şahit, yeminden dönme, hâkimin bilgisi dâhilinde kesinlik kazanır. Ta'zir icabında iki erkeğin şahitliğinde olduğu gibi, bir erkek iki kadının şahitliği ile de kesinlik kazanır. Hatta ta’zir hususunda şahitlik üstüne şahitlikte muteberdir. Keza her Müslüman ta'zir yetkisine sahiptir. Zira Peygamberimizin beyan buyurduğu; ‘Sizden biri kötülük gördüğü zaman onu eliyle, gücü yetmezse diliyle, onunla da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin’ hadis-i şerifi bunun delilidir. Ancak bu yetki öncelikle Veliyyül'emr, naib, hâkimler ve o işle ilgili görevli memurlarındır. Şu da var ki kişi hukukuyla ilgili suçlarla alakalı hususlarda ta’zir yetkisi sadece Veliyyül'emr ve onun görevlendirdiği naibine aittir.
           Bir kimse ister kendi karısı olsun, ister mahremi olsun, isterse bir başka yabancının gayri meşru ilişkide bulunduklarını gördüğünde,  bağırmak veya dayakla mani olması lazım gelir. Hatta bağırmakla kalmayıp onları öldürmesi durumunda herhangi bir tazmin lazım gelmez. Keza kendi karısını gördüğünde bağırmaksızın, dayak atmaksızın zani ile zaniyeyi öldürmesi de öyledir.
          Bir efendi kölesini, bir hoca talebesini, bir koca karısını ihtiyaç anında uslandırma maksadıyla hafif dövebilir,  ama aşırı dövdüğünde tazir gerektirir.
           Darb cezası;  kalın giysisi çıkarılıp ayakta dövme cezasıdır. Darbın sayıca miktarı nispeten az veya duruma göre şiddeti fazla uygulanır türden olmalıdır.
          Ta’zir ve had arasında en belirgin fark;  Veliyyül'emr'in ta’zirde uygulanacak olan cezanın miktarını belirleyebilir olması, had’de ise belirleyememe olmasıdır. Malum, had zaten önceden takdir edilmiş ve belirlenmiş cezadır.  İcabında ta’zir cezası için şefaat kabul görebiliyor, had’de asla şefaat caiz değildir. Kelimenin tam anlamıyla tazir Veliyyül'emr, emirler ve hâkimlerce tatbik edileceği gibi her Müslüman’ın kendi çapında tatbik edebileceği bir ceza türüdür. Had cezası ise sadece Veliyyül-emr ve naibince uygulanan bir cezadır.
          Vesselam.
           Faydalanılan kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuki İslamiye ve Kamusu eseri.