ALLAH’IN HAKKI CEZALAR
SELİM GÜRBÜZER
Hiç kuşkusuz hududullah derken Allah
hakkı cezalar akla gelip, dövme, hapis,
organ kesme ve recm şeklinde uygulanır. Dahası
bu cezalar Hudud-u şer’iyye veya İlahi hukuk kapsamı içerisinde gerçekleşir.
Bakın bu hususta Allah Teâlâ; “Bunlar
Allah’ın haram kıldığı şeylerdir, onlara yaklaşmayın” (Bakara/187)
beyan buyurmakla hududullaha (Allah’ın
belirlediği sınırlara) dikkatimizi çekmektedir. Malum, Allah’ın haram kıldığı
her ne varsa hakullaha (Allah hakkına)
asilik olduğu gibi kamu hukukuna da halel getiren bir sonuç doğurmaktadır. Dolayısıyla
bu tür hak ihlallere meydan vermemek için veliyyül’emir veya naibince şeriatın
belirlediği haddi zina, haddi kazf, haddi hamr (içki cezası), hadd-i
sekr (sarhoş) hadd-i sirkat (hırsızlık) gibi cezai yaptırımlar
uygulanır. Böylece cezai yaptırımların caydırıcı yönü bir yana icabında sanığın
günahlarına kefaret olur da. Bu yüzden cezasının tümünü çekmiş bir failin
yüzüne karşı geçmişte işlemiş olduğu suçları söylemek günah kapsamında
değerlendirilir. Kaldı ki o insan cezasını çekip kefaretini ödemiş durumda,
dolayısıyla işlemiş olduğu fiili tekrar hatırlatmak abesle iştigal olacaktır. Hakeza had uygulanan şahsın başına, yüzüne,
karnına ve cinsel organına vurmak ya da yere uzatılıp bağlanması da abesle
iştigaldir. Uygun olan sadece üzerindeki
giydiği elbise çıkarılıp uyluk ve kaba etlerine vurmak olmalıdır. Bu demektir ki
İslam’da had cezası icra edilirken bile bir ölçü tayin edilmiş, asla rastgele
ceza tatbik edilmez. Hatta değil had uygulaması gerek cezai aletler, gerekse cezanın infazında görev alacak cellâdın
vasfına kadar bir dizi şer’i ölçüler söz konusudur. Öyle ki cellât had kurallarını çiğnediğinde tam
bir diyet (tazmin) öder de.
Bir şahıs düşünün ki; hem zina fiili işlemiş, hem hırsızlık yapmış,
hem içki içmiş, işte böyle bir insan için önce içki, sonra zina, en son hırsızlık cezası tatbik edilir.
Bir şahıs düşünün ki; herhangi bir şahsa iftira etmiş olsa, kasten
elini kesmiş olsa, yine kasten bir başka
şahsı da öldürmüş olsa önce iftira haddi, sonra kısasa kısas eli kesilir, en
son aşamada ise infaz edilir (öldürülür).
Bir şahıs hakkında aynı yerde vuku bulmamış hem
Allah hakkı, hem kul hakkı birleştiğinde öncelikle kul hakkıyla ilgili hadler
uygulanır. Hakeza yine bir şahıs için aynı yerde vuku bulmuş Allah hakkı ve kul
hakkı birleştiğinde ise kul hakkı affedilse de Allah hakkı affedilmez. Zira hiç
kimse hükmü sabit hududullah cezasını düşürme yetkisine sahip değildir. Yine
bir şahıs düşünün ki; zinadan dolayı recm, hırsızlığa binaen el kesme cezasına
mahkûm edildiğinde mağdur veli affetse bile hükmü sabit Hakkullah (Allah hakkı) haddi düşmez. Ancak bir kimse oğlunun
cariyesiyle ilişkide bulunduğu tespit edildiğinde oğul füru olması hasebiyle zina
haddinin düşmesine yeterli sebep teşkil edebiliyor. Hatta şunu belirtmekte
fayda var; mülk şüphesi, akd şüphesi
veya benzetme şüphesi gibi durumlar vuku bulduğunda da zina haddi düşmekte.
Nitekim bir kimse şahitsiz evlendiği kadınla ilişkide bulunduğunda akd şüphesi
söz konusu olduğundan had gerekmez. Fakat şahitsiz evliliğin haram olduğunu
bildiği halde bu fiili yapmışsa tazir gerekir. Yine bir kimse üç talakla
boşadığı kadını helal zannıyla iddeti içinde ilişkide bulunduğunda akd şüphesi
içerdiğinden had gerekmez.
Şu bir gerçek; genel hatları
itibariyle zina fiili kişinin medeni durumu göz önüne alınaraktan evli için
recm, bekâr için celde (değnek) cezası uygulanır. Ancak ayrıntılara
girildiğinde bir zina fiilinin haddi gerektirecek hüküm kazanması için cinsel
organların birbiri içerisinde kaybolması (duhul) gibi ayrıntıların vuku bulması lazım gelir, yani
sırf temas cinsel ilişkiden
sayılmaz. Ancak yinede o kişi bu fiilinden dolayı şiddetle tedip edilmesi lazım
gelir.
İhsan; iffet ve masumiyeti koruma diye
tanımlanır. İhsan özelliği kazanan kişi
evli veya dul bir erkekse muhsan (erkek), kadınsa muhsane (kadın), bekârsa
muhsan olmayan diye adlandırılır. İhsan sahibi olmak için aranan şart; akıl
baliğ olmak, hür olmak, Müslüman olmak, sahih nikâh sahibi olmak gibi
özellikleri taşımak lazım gelir.
Cahiliye
dönemi uygulamalara şöyle bir göz attığımızda zina edenler sadece ya
hapsedilirdi, ya da azarlamakla
geçiştirilirdi. Neyse ki İslam’ın doğuşuyla birlikte toplumu içten içe kemiren
bu tür kötü fiillere karşı caydırıcı cezalar geldi de kamu düzeni
sağlanabilmiştir. Nitekim İslam hukukunda muhsan için recm, bekâr için celde ya da darb gibi cezai
hükümleri tatbik etmek esastır. Bunun dışında hadler ancak şüphe durumunda
düşebiliyor. Bir kere had
uygulanabilmesi için; ilk evvela o fiili işleyen her kimse deli olmaması, her hangi
bir tehdit altında (zorlamadan)
işlemiş olmaması, fiilin sabit olması, aralarında nikâh akdi olmaması, kiralama
usulü olmaması, dilsiz olmaması lazım
gelir. Aynı zamanda zina fiilin daru’l-adl
ülke sınırları içerisinde vuku bulmuş olması gerekir.
Eşi olacak kadını görmeksizin evlenen
bir kimsenin sırf ifadeye dayanarak bir başka kadınla zifafa girdiğinde
hakkında benzetme şüphesi bulunduğundan had gerekmez, ama o kadına mihir hakkı
vermesi gerekir.
Yabancı bir kadınla ilişkide bulunup
ortada herhangi bir delil yok ya da daru’l-harb veya daru’l-bağiyde cinsel
ilişkide bulunduğu sabit bir şahıs İslam ülkesine geldiğinde had uygulanmaz.
Hakeza zinanın haram olup olmadığı bir ülkede yaşayıp yeni iman etmiş olan bir
şahıs için de had gerekmez.
Bilhassa bir insan hakkında zina haddi sabit
olması için; daru’l-İslam sınırları
içerisinde cinsel ilişkinin vuku bulmuş olması, dört şahitle zinanın
ispatlanmış olması, ya da failin suçunu itiraf etmesi lazım gelir. Bu da
yetmez, illa ki ispat gerekiyor, zaten İslam’da
delilsiz bir had uygulamasına geçit verilmez. Bu nedenle Hz. Ömer (r.anh); “had’leri
olabildiğince düşürmeye çalışın. Çünkü
hâkimin af hususunda yapacağı hata,
karar kıldığı ceza hükmünde vereceği hatadan daha hayırlıdır” diye
öğüt vermiştir. İşte bu yüzden şüpheli durumlarda hâkimlerin hadleri düşürmesi
mendup bir karar olarak karşılanır. Veliyyül’emr’in kontrol ettiği ülke
sınırları dışında (daru’l-harbte)
gerçekleşmiş bir zina fiili için had gerekmez. Nitekim bir asker girdiği
daru’l-harbte zina hayâsızlığında bulunacak olursa hakkında had tatbik edilmez.
Zina yapan bir zimmî; “Benim
inancımda zina helaldir” derse itibar edilmez. Nasıl itibar edilsin ki, bir
kere ehl-i kitab inancında böyle bir hüküm yoktur, dolayısıyla zimmînin iddiası
yalan beyan olarak karşılık bulur.
Bir ölüye fiili zinadan dolayı had
gerekmez ama tazir gerekir. Keza hayvanla ilişkide böyledir. Cinsel ilişkide
bulunulan hayvanın derhal kesilip yakılmasında fayda var. Aksi bir yol izleyip
hayvanın et, deri veya herhangi bir uzvundan yararlanılırsa mekruh olur. Fakat İmam-ı
Azam bu hususta; “şayet hayvan eti yenilen cinsten bir hayvansa eti yenilir” görüş
belirtmiştir. İmameyn ise et yakılmalıdır görüşündedir. Belli ki İmameyn hayvan
sahibi utanmasın diye böyle bir hüküm vermiştir.
Zina fiilinin ispatlama şekli iki
türlüdür; birincisinde dört erkeğin
şahitlik etmesiyle maksat hâsıl olur, ikincisinde ise işlenen suçun hâkim huzurunda
dört kez itiraf edilmesiyle sabit olur. Ancak ortada her ne kadar itiraf
edilmişlik bir durum olsa da hâkim haddi düşürmek adına; ‘belki aranızda nikâh var, rüya görmüş
olmayasınız’ gibi birtakım telkinlerle
kişinin itirafından geri dönmesine yönelik hamle içerisinde bulunması
daha uygun olur. İşte hâkimin bu son hamlesine rağmen itirafçı hala hakkında
şer’i cezanın kesilmesi için ısrar ederse artık bu noktadan sonra had cezası kaçınılmaz
olur. Fakat İmam-ı Azam bu hususta şerh düşüp hâkim huzurunda zina fiili itiraf
edilmiş olsa da şayet kadın bu itirafı reddederse had icra edilemez hükmünü
vermiştir. İmameyn ise had icra edilir görüşündedir. Aslında itiraf hadisesi bir
noktada kişinin mizacıyla da doğrudan ilişkili
bir husustur. Dolayısıyla kişinin
mizacına bağlı olarak itiraf göreceli bir hal alabiliyor, bu yüzden itirafta
bulunan kişinin ima yollu veya kinayeli sözlerine pek itibar edilmez açık ifade
edileni esas alınır. Şayet itirafçı dilsiz biriyse yazarak ya da işaretle de olsa yine bu tip itiraf
kabul görmez Dahası, mesele itiraf
etmekle de bitmiyor enine boyuna tahlil edilip şer’i gerekçeler her neyse öyle
hüküm veriliyor. Hakeza itiraf eden bir şahsın incelemeye tabi tutulup üreme
organında cinsel ilişkiye engel bir durum varlığı tespit edildiğin de hakkında asla
had tatbik edilmez, böylece had düşmüş olur. Besbelli ki İslam fıkhında zina
fiili dört şahidin varlığıyla da sınırlı tutulmuyor şahitlerin niteliği de çok önem
arz etmekte. Bir kere şahitlerin hür, adil, rüşt sahibi olmaları gerekir, bu da
yetmez şahitlerin her biri şahitliklerini bir mecliste birleştirip herhangi bir
kuşkuya mahal bırakmayacak tarzda işlenen fiili ayan beyan etmeleri ve
şahitliklerine delil olacak iddiaların zamanaşımına uğramaması gerekiyor. Şöyle
ki; zina iddiası için belirlenen müddet,
sahih olan görüşe göre bir aydır. Dolayısıyla iddianın zaman aşımına uğramaması
lazım gelir. Bu arada şunu belirtmekte
fayda var şayet şahitler şahit oldukları zina hayâsızlığı gizlemek eğilimindeyseler
bunda bir beis yoktur. Yok, eğer şahitler zina isnadında bulunacaklarsa
hepsinin aynı ortak dilde şahitliği izhar etmeleri lazım gelir. Aksi halde
şahitlerin birbirinden farklı çelişik ve zıt ifadeleri haddin düşmesine yeterli
sebep teşkil edecektir. Hakeza adil olmayan dört şahidin şahitlikleri de haddi
düşürmek için yeterli sebeptir.
Efendisi ve kocası olmayan hamile
kadına kimden gebe kaldın sorusu sorulmaz. Böyle bir sual fitneye yol açacak
girişim olarak değerlendirildiğinden hoş görülmez. Bakın, Maiz zina itirafında
bulunduğunda, Allah resulü bu itirafla yetinmemiş üç kez sorma ihtiyacı
duymuştur. Hatta bu arada Hz. Ebubekir (r.anh)
araya girip; ‘Ya Maiz dördüncüsünde itiraf edersen Resulü Kibriya
Efendimiz (s.a.v) recm cezasını tatbik eder’ uyarısında bulunmuş bile. Tabii
Maiz inatla vazgeçmeyip itirafına devam edince bu kez ister istemez recm cezası
yerine getirilmiş oldu. Öyle ki, Allah
Resulü onun hakkında; ‘Ölüleriniz için
yaptığınız şeyi onun içinde yapınız. O
muhakkak öyle tövbe etti ki eğer onun tövbesi bütün dünya halkına taksim
edilecek olsaydı hepsine de kifayet ederdi, ben onu cennet ırmaklarına dalıp
çıkarken gördüm’ buyurmuştur. Bu kıssadan anlaşılan o ki, zina itirafında bulunanların
itirafında dönmesinde bir beis yoktur. Bunun tam tersi şahitlerin şahitliklerinden
dönmesi de öyledir, ancak burada şayet şahitlikten dönüş recm öncesinde ise ¼
diyet ödemeleri gerekecektir. Hatta şahitliğe dayanarak recm edilen şahsın
cinsel organları kesilmiş bir durum ortaya çıkarsa şahitler yine diyet ödemeleri
gerekecektir. Ya da orta da ehil olmayan kimselerin şahitliklerine dayanarak
recm edilen bir durum söz konusuysa bu kez diyeti beytülmal tazmin etmesi
gerekecektir. Çünkü devletin burda şahitlerin vasıflarını araştırma kusuru söz konusudur.
Birden fazla zina fiili işlediği
sabit olan bir şahıs hakkında sadece bir had cezası tatbik edilir. Ancak celd
şeklinde had yapıldıktan sonra yine aynı fiili işlediğinde hakkında tekrar had
uygulanır, ama tazmin gerekmez. Zira had tazminle birleşmez. Fakat bir şahıs
zina fiilinde kadının ölümüne sebebiyet verdiyse zinadan dolayı had uygulanır,
sebebiyetten dolayı da tazmin diyet ödetilir.
Bir şahıs yaşıtça cinsel birleşmeye
elverişli olmayan bir kız çocuğun cinsel organına zarar verdiğinde hakkında had
icra edilmez, sadece tazir gerekir. Çünkü böyle bir çocuk zina yapmaya erişkin
değildir, böyle bir hadisede hakkında 1/3 emsal mihr kesilir de.
Bir kimse firar edip kayıplara
karıştığında, kadının cinsel organının retka (bitişik) olduğu tespit
edildiğinde, yani sonradan cinsel ilişkiye mani bir durum anlaşıldığında, ya da
şahitlerden birinin recme iştirak etmekten çekinmesi durumunda had cezasının düşmesine
yeterli sebep olabiliyor.
Celde;
hür erkek için yüz değnek, köle erkek için elli değnek cezadır. Tabii, tüm celdelerin
bir günlük zaman diliminde vurulması şart değildir. İki gün içerisinde yarı
yarıya da uygulanabilir. Mesela zina
iftirası sabit olan bir şahıs için seksen değneklik bir hadd-i kazf cezası tatbik edilirken, ispatlanmış ve kesinlik
kazanmış bir hadd-i zina cezası için
de evli erkek ve kadınlara recm cezası, bekârlara celde cezası tatbik edilir.
Malum celde sayısı hür erkek ve hür kadın için yüz, köle içinse elli değnektir.
Erkek olsun kadın olsun fark etmez
cinsiyet ayrımı yapmaksızın her iki cinsiyetin fiili zinasına karşılık gelen
taşlanma hadisesi recm olarak tanımlanır.
Elbette ki durduk yere hiç kimse birilerin taşlanarak öldürülmesinden keyf
almaz. Belli ki recm cezasından maksat caydırma ya da uslandırmaktır, sanıldığın
aksine amaç öldürmek değildir. Zaten maksat öldürmek olsaydı zina etmiş bir
hamile kadına hemen had uygulanması gerekirdi, tam aksine tâ ki çocuk doğurana kadar hakkında
hapsedilmesi uygun görülmüştür. Hatta çocuk doğurduktan sonra çocuğun başka
mürebbisi yoksa cezanın erteleme cihetine gidilir de.
Bir başka
önemli husussa şahitler hazır bulunmadıkça had icra edilemez gerçeğidir. Hatta
recm kararı veren hâkim öldüğünde de had icra edilemez. Artık yeni göreve başlamış hâkim sil baştan
yeniden delil sunması gerekir. Hakeza ikinci hâkim recmle alakalı bir hâkimin
diğer hâkime gönderdiği mektuba dayanarakta had uygulanmaz.
Zina fiili için en son söylenecek hüküm;
bekâr için yüz celde veya sürgün cezası, muhsan içinse recm cezasıdır. Derken recmedilen bir Müslüman yıkanır,
kefenlenir, cenaze namazı kılınır ve İslam mezarlığına defnedilerek işlem
tamamlanmış olur.
Şimdi birazda zina iftirası konusuna
değinebiliriz. Malum, zina isnat edilen
şahsa makzuf, zina isnat eden şahsa kazif, zina isnat edilen söze de makzufun bih denilir. Kazif iddiasını ispat ettiğinde hakkında had
icra edilemez.
Kazf haddinin (namuslu kadına zina itirası haddi) tatbiki için; kazifin akıl baliğ
olması, tercih sahibi (muhtar)
olması, dört şahitle ispat edilir olması şarttır.
Makzufe
için şartlar ise; muhsan olması, bilinen şahıs olması, konuşur olması, cinsel
ilişkiye engel olmayacak bir durumun tespit edilmiş olması gerekir.
Makzûfun bihe ait şartlar içerisinde en
dikkat çeken husus; yapılan kazfın açık lisan ve dil ile ikrar edilmesi
uygundur. İkrar esnasında zina kelimesini karşılayacak başka dillere ait
kelimelerle ifade edilse de fark etmez. Mesela bir kadına hitaben, ‘Ey facire,
kocanı rezil ettin’ ya da herhangi birine zina isnat eden şahsa; ‘Sen doğru söylüyorsun’ demek kazf’dir.
Ancak öyle sözler var ki kazf olarak kabul görmez. Nitekim ‘Senin
elin, gözün, arkan zina etti, sen daha doğmadan zina ettin, sen daha
yaratılmadan zina ettin, sen zorla zina ettin, sen bunak veya mecnun
halde, ya da uykuda zina ettin, sen
annenin oğlu değilsin, sen zina edersin’ gibi sözler bunun tipik misalini
teşkil eder. Bir kere kazf olarak kabul görmesi için imkân dışı sözlerden,
kinayeli ifadelerden uzak olmalıdır. Mesela
Ey zani oğlu, Ey zaniye oğlu, veled-i zina, ibn-i zina, Ey zani, sen babamın
oğlu değilsin gibi ifadeler gayet açık olduğundan kazif haddi gerektirir. Bir kimseye luti demek kazf sayılmaz. Fakat fahişe, zaniye, sen piçsin
ifadeleri kazf haddini gerektirir. Bir başka önemli ayrıntı ise kazf'ın meydana
geldiği yer daru’l-adl topraklarında
vuku bulma şartıdır.
Anlaşılan o ki, kazf haddi kamu maslahatına yönelik bir cezayı
uygulama. Zaten bu yaptırım sayesinde kamu düzeni koruma altına alınabiliyor. Kazif
haddi esasen ayakta yani bir tür kıyam halde uygulanır. Böylece kazf haddi zina
haddinden daha hafif tarzda icra edilmiş olur. Ancak bu demek değildir ki zina
isnadında bulunan şahsa (kazif) oturtularak had yapılmaz, yapılır elbet,
hatta bu örtünmesine müsait durum oluşturur da.
Bir kere kazf haddini uygulayacak
görevli memurun akıl baliğ olması ve darb usullerini bilen yani ehil biri
olması zaruridir. Şayet biri kimse hakkında;
—Kazf, hırsızlık, zina ve içki fiilinden
dolayı darb şeklinde had uygulanması gerektiğinde; önce kazf haddi uygulanır,
sonra diğer geri kalan hadlerde içinde veliyyül’emr şer’i ölçüler kapsamında
arka arka (ardışık) olmayacak
şekilde dilediğini uygular.
—Kazf, hırsızlık, içki ve zinaya
yönelik darp cezası, ya da recm cezası gerektiğinde; önce kazf haddi icra
edilir, sonra hırsızlık için tazmin cezası, akabinde recm cezası uygulanır,
derken recm cezasıyla birlikte diğer ceza hükümlerde düşmüş olur.
—Kazf, hırsızlık, zina ve içki haddi için
kısas cezası gerektiğinde ise; önce kazf haddi icra edilir, sonra çalınan mal karşılığında
tazmin cezası, daha sonra kısas uygulanıp diğer hadlerin düşmesi sağlanır.
—Öldürme, içki haddi, zina haddi gibi cezalar
bir araya geldiğinde ise recm cezası uygulanır, böylece diğerleri düşmüş olur.
Şu bir gerçek kazfden dolayı hüküm
giymiş (ceza verilmiş) bir kişi tövbe etse de şahitliği muteber
değildir. Ancak diyanet ve ibadet hükümleri bundan istisnadır.
HAMR VE
HIRSIZLIK
Az
veya çok içilen hamr (şarap)'dan dolayı hükmedilen cezaya hadd-i hamr (haddi şurb) denir. Söz konusu bu ceza hür erkek
ve kadın için seksen celde, köle hakkında ise kırk celdedir.
Müskirat; katı
müskirat ve sıvı müskirat diye tasnif edilir. Ve katı müskiratta kendi arasında
esrar, beng, afyon, vs. diye kategorize
edilir. Malum, sıvı müskiratlar ise üzüm, hurma, buğday, arpa ve diğer
meyvelerden elde edilen mayilerden oluşur. Mesela yaş üzüm müskiratından elde
edilen hamr da içeriğine göre; bazik müselles, munassef ve buhtec diye
adlandırılır. Kuru üzümden elde edilenler ise Nakîu'z-zebîb (kuru üzüm nakîı) ve Nebizi zebîb diye
nitelendirilir.
Genellikle sarhoş edici katı müskiratlar
bitki cinsinden sayılırlar. Fakat öyle ilaç kategorisinde bitkiler var ki;
içildiğinde sarhoşluk verebiliyor. Şayet böyle mubah türünden ilaç niyetine
içilen her ne varsa sarhoşluk durumu ortaya çıkarsa ta'zir cezası gerekse de had
icra edilmez. Nitekim yaş üzüm içeceği, hurma içeceği, kuru üzüm içeceği, bal,
incir, buğday, arpa içecekleri kaynatılmayla ağırlaştırılıp sarhoş edici hale
gelmedikçe veya eğlence maksadıyla içilmedikçe haram olarak değerlendirilmez, yani
mubah olarak karşılık bulur. Anlaşılan o ki; söz konusu içecekler sarhoşluk
verecek hale geldiğinde haram olup haddi gerektirir de.
Tabii müskiratında karışım oranları
dikkate alınır. Şöyle ki; bir içkiye su karıştırıldığında şayet su içkiden
fazla ancak sarhoşluk vermiyorsa had gerektirmez. Yok, eğer su içkiden az, ya
da eşit ise sarhoşluk versin veya vermesin had gerektirir.
İçki haddi hür erkek ve kadın için
seksen değnek, köle için kırk
celdedir. Malum, haddi gerektiren
sarhoşluk ölçüsü; abuk sabuk konuşmak ya da lafları birbirine karıştırmakla
anlaşılır.
Sarhoşluk için en az iki adil erkek
şahit yeterlidir. Yine sarhoş için had cezasının tatbiki için akıl baliğ
olması, Müslüman olması, daru'l-adl topraklarında yaşıyor
olması, muhtar sahibi (kendi iradesiyle hareket eden) olması ve
sarhoşluk hükmünü bilmiş olması gerekir. Hatta zaman aşımına takılmaması
gerekir.
Sarhoş edicilerden bir içecek olmadığı halde
her nasılsa bu içeceği içmesinden dolayı sarhoş olan bir şahıs için had
gerekmez ama içki ve sarhoşluk durumu sabit olduğunda af veya müsamaha
göstermek olmaz. Çünkü bu hadler ilahi haklar kapsamında değerlendirilir. Ancak
şahitlerin şahitlikten vazgeçmesi veya şahitlerin şahitlik ehliyetini yitirmesi (mesela
cinnet getirmesi, bunamak gibi) durumunda içki haddi düşebiliyor.
Harze; malın saklandığı yer demek olup, harze
binefsihi ve hırz bigayrihi diye
tasnif edilir. Zira evler, dükkânlar,
çuvallar, kasalar, sandıklar vs. bu hükme tabidir. Yani harze binefsihi türüne
girer. Mescitler, yollar, sahralar vs. ise hırz bigayrihidir.
Malum, hırsızlık haddi için; akıl
baliğ olmak, konuşur olmak, çalınan
malın ortağı olmamak, hırsız ve malı
çalınan arasında akrabalık bağı olmama veya karı koca olmamak gibi vs.
unsurların varlığı şarttır.
Ortak tarafından çalınan mal için had
gerekmez, ama ta'zir gerekir. Hakeza birbirlerinin evlerine değim yerindeyse
destursuz izinsiz girebilen amca, baba, ana, kardeş, evlatlardan herhangi biri
çalmış olsa da had gerekmez. Zira kendi aralarında akrabalık ilişkileri söz
konusudur. Zaten had uygulanırsa akrabalık ilişkileri kesilmiş olur. Ki; İslam
buna müsaade etmez.
Altın, gümüş, bakır, kalay, inci,
cevher vs. gibi mutlak mallar, insanların
ziynet takısı edinmek ya da zengin olmak için sakladığı mallardır. Dolayısıyla karı koca arasında ziynet takısı
da olsa gerçekleşen hırsızlık için had gerekmez.
İmamı Azam sütkardeşler arasında yapılan
hırsızlık hakkında had gerektirir demiştir.
İmam Yusuf ise sütannenin malını çalma hususunda had icra edilmez görüş
belirtmiştir.
Peki, mesele sadece hırsızlıkla mı
sınırlı? Elbette ki bunun yanı sıra çalınan malın hırsızlık kapsamına dâhil
olması için şu şartlar da çok önem arz eder:
— Dayanıklı mal olmalı (demir, bakır, altın vs.),
—
Hırsızlık daru’l-İslam’da vuku bulmalı, zira harbinin malı masum değildir.
Fakat mülteci öyle değil, onun geçicilik özelliği göz önünde bulundurulmasına
istinaden malında mubahlık şüphesi vardır.
—Haddi gerektiren mal olmalı. Mesela
bir kimse borçlusundan alacağı meblağa denk gelen aynı cins mal çalarsa had
gerekmez. Fakat başka cins mal çalarsa had gerekir.
—Çalınan mal nisap miktarına ulaşmış olmalı. Hatta birbirinden farklı evlerden çalınan
mallar toplandığında nisap miktarına ulaşsa da had gerekmez. Bir kere her bir
evin kendi içinde nisap miktarına ulaşamamış olması ve aynı zamanda hırsızlığın
ayrı ayrı evlerde gerçekleşmiş olması haddi düşürmeye yetiyor. Ancak bir ev
içinde birden fazla şahsa ait nisap miktarına ulaşmış mal çalındığında had
gerekir. Sebebi gayet açık; burada kişiye değil korunduğu yer dikkate alınır.
—Çalınan mal korunaklı olması, yani korunmayan malı çalmak haddi gerektirmeyebilir.
Nitekim mera gibi yerlerde başında koyun çobanı da olsa çalınan koyun için had
gerekmez. Zira bu hayvanlar mera’ya korunmak için değil otlatılmak için
koyulmuştur. Şayet söz konusu mera değil de ağıl veya ahır gibi bir yerse had
lazım gelir.
—Çalınan mal izinsiz girilmeyecek
yerde gerçekleşmiş olmalı, zira çalma olayında gizlilik şarttır. Bir şahıs
düşünün ki izinli olduğu veya herhangi birinin girip çıktığı mekânda isterse o
mal sahibinin başı altında bulunmuş olsun çaldığı maldan dolayı had gerekmez.
Fakat izin verilmediği vakitte (geceleyin)
çalarsa had gerekir. Ancak geceleyin yapılacak hırsızlıkta başlangıç itibarıyla
gizlilik şart olup, gecenin sonunda şart
değildir. Gündüz ise hem başlangıcında hem sonunda gizlilik esastır. Geceleyin
mal sahibinin gözü önünde izinsiz çaldığı mal için had gerekmesinin sebebi her
ne kadar çalınan mal sahibinin gözü önünde alınmış olsa da sonuçta işlenen fiil
halktan gizli olarak yapılmıştır. Şayet hırsızlık gündüz sahibinin gözü önünde
yapılırsa had gerekmeyebilir. Nitekim her an dışarıdan yardım isteme imkânı
vardır. Hakeza yine bir kimse çaldığı malı elde ettiği esnada veya dışarı atıp
daha kendisi dışarı çıkmadan yakalanırsa had gerekmez. Hatta bir kimse evin duvarını delip elini
uzatarak bazı şeyleri çalsa had gerekmez. Zira vücudu dışarıdadır.
—Çalınan mal süratle bozulur cinsten
olmamalı. Mesela taze et, tuzlu balık,
süt, çabuk bozulmaya müsait kuş gibi av hayvanlardan elde edilen etlerden
hazırlanmış yemekleri çalmakla had gerekmez.
HIRSIZLIĞIN İSPATI
VE HADDİN OLUŞMA ŞARTLARI
Bir şahıs hakkında hırsızlık haddi
uygulanabilmesi için hırsızın hırsızlığını itiraf etmesi, çalınan malın zaman
aşımına uğramaması, en az iki erkek adil şahidin şahitlik etmesi gibi şartlar
gereklidir. İmam-ı Azam ve İmam Muhammed hırsızlık itirafının bir kez ikrar
edilmesini yeterli bulmuşlardır. İmam Yusuf ise farklı mecliste iki kez itiraf
etmesi gerektiğini vurgulamıştır. Tabii ki itirafında baskı altında yapılmış
olmaması gerekir, hırsızın mutlaka kendi hür iradesiyle itiraf etmesi esastır.
Hakkında hırsızlık haddi sabit olmuş bir
hırsızın çalmış olduğu malı bir diğer hırsız çaldığında bu ikinci hırsız
hakkında had gerekmez. Çünkü bu durumda mal sahibinin masumiyeti düşmüş kabul
edilir.
Bir hırsız çaldığı maldan dolayı had icra
edilip tekrar o malı çalmaya teşebbüs edip çaldığında yeniden had uygulanmaz.
Fakat çaldığı mal değişikliğe uğradığında (örneğin
iplik iken dokuma haline geldiyse) had gerekir. Çünkü malın masumiyeti
düşüp geriye malın işlenmiş hali kalmıştır.
Hırsız dava açma hakkına sahip
değildir. Çünkü hırsızın eli mülk eli değildir.
Hırsızlık hadisesi sabit olunca hırsız
hakkında organ kesme cezası verilir. Şöyle ki; öncelikle sağ bileği kesilir, daha
sonra hırsızlık yaptığında ise sol ayak mafsallardan kesilir, tekrar yaptığında
ise artık hiçbir azası kesilmez, hapsedilmesi uygun düşer.
Bir hırsız müteaddit defalar çaldığı
maldan dolayı mahkemece hükme bağlanıp bir eli kesildiğinde başka bir uzvunun
kesilmesini gerekmez.
Hırsızlık haddi uygulama yetkisi birinci
derecede veliyyül'emre aittir, ikinci derecede yetki ise görevlendirilmiş
hâkimindir. Şayet tutuklu bir hırsızı veliyyül'emr'den habersiz sağ eli
kesildiğinde kesen kişi hakkında kısas gerekmese de tedip edilmesi lazım gelir.
Hırsızın itirafından dönmesi veya mal
sahibinin hırsızın itirafını red etmesi, ya da mal sahibinin şahitlerin şahitliklerini reddetmesi
durumunda hırsızlık haddinin düşmesine yeterlidir.
HARAMİLİK
Harami denilince ister istemez akla
ilk evvela haramiler gelmektedir. Malum
eskiden kervanları basan haramiler varmış, bu yüzden haramiler hakkında da
hukuk kuralları işler hale gelmiştir. Ancak şu da var ki gizlice yolcu
mallarını kaçıranlar yol kesici sayılmazlar. Bu tipler sadece adi hırsızlık
kapsamında ki suç ve ceza hükmüne tabi olurlar.
Her ne
kadar haramiler hakkında eşkıya, haydut, soyguncu, haramzade dense de fıkhı
karşılığı tanımı da söz konusudur. Şöyle ki, fıkıhta yol kesene (muharip)
kat-ı tarik, hadisenin cereyan
ettiği yere maktun fih, alınan mala maktun ley, yol kesenlerin her birine ise
maktun aleyh diye karşılık bulur.
Tabii
yol kesmenin birçok yöntemleri var. Mesela yolcuları korkutmak, soymak,
öldürmek, hem soymak hem öldürmek gibi türler bunun tipik misalidirler. İşte bu
çerçevede şahısları öldüren, yaralayan, korkutan, namus ve ırza saldıran,
yollarda muharip vaziyeti alan her şahıs yol kesici (muharip) olarak addedilir.
Bir yol kesici birini
öldürdükten sonra takibe alınıp yakalanmadan önce tövbe etse de hakkında ölüm
cezası düşmez. Ancak henüz daha bir kimseyi öldürmeksizin ya da gasp edeceği
malı almaksızın yakalanan bir yol kesici böyle değildir, sadece bu yol kesici
için tövbe edip iyileşme emareleri görülünceye kadar haps edilmekle yetinilir. Gerçek
anlamda yolcuların mallarını soymak suretiyle yol kesicilik yapanlar hakkında gereken
cezai hüküm sağ el ve sol ayak eklemlerinden kesilme haddidir. Yol kesmede
bunun dışında had ve tazmin cezası birleşmez, mutlaka yolcuyu öldürmek
suretiyle işlenen her fiilin karşılığı kısas olarak karşılık bulur. Şayet ortada hem yolcunun malı hem de canına
kıyılmışlık durum söz konusuysa böyle bir durumda veliyyül’emr serbesttir,
dilerse önce yol kesicinin uzvundan keser sonra öldürür, dilerse direk had uygulayıp
öldürür de.
Ayrıca yol kesiciliğin şer’i hüküm
kazanması için bir kere yol kesecinin akıl baliğ olması, erkek olması şarttır,
yolu kesilenin de Müslim ve zimmî olması, elindeki malın kendinin veya ödünç mal
olması, zimmetine ya da emanetine geçmiş mal olması şarttır. Hakeza yol
kesicilikte el koyulan malında muhafızın kontrolünde saklanılan mal olması ve
nisap miktarına erişmiş olması (on dirhem) gerekir ki yol kesicilik
hükmü cari olsun. Aynı zamanda yol kesiciliğin
daru’l-İslam topraklarında ve şehir dışında gerçekleşmiş olması gerekir.
Baskına
uğramış yolcular baskın esnasında kendilerine tecavüz eden yol kesicilerden
herhangi birini öldürdüğünde hakkında herhangi bir yaptırım lazım gelmez.
Yolcuların aynı kafile fertlerinden
olmamaları, yol kesicilerle yol kesilenler arasında akrabalık bulunmaması
esastır.
İtiraf
ya da delille (en az iki erkek şahit) yol kesicilik sabitlik kazanır.
Yol kesiciler hakkında bir dikkat çeken
bir diğer hükümse; veliyyül'emr veya naib'inin (hâkime ait) yetki dâhilinde
uygulanır olmasıdır. Şayet veliyyül'emr ve naibinin (vekili) izni
olmaksızın bir kişi yol kesicinin elini keser veya öldürürse o kişi için kısas
ve diyet lazım gelmez, ama tazir gerekir.
Şu da bir gerçek; yol kesicilik hususunda
haddin düşmesi için yolcuların yol kesicilerin itirafını ve şahitleri kabul
etmemesi, yol kesicilerin yaptıklarından tövbe etmesi ve olayın zaman aşımına
uğraması gibi durumlar uygulanacak cezai işlemlere hafifletici unsur olabiliyor.
TA'ZÎR
Ta'zir; engelleme, red, zorlama, aşağılama ve terbiye etme
anlamına gelmekle birlikte hukuk dilinde ta'zir; tedip cezası veya suç işleme
cüretine yönelik caydırıcı yaptırımlar demektir. Bu itibarla ta'zir cezaları yedi
kısma ayrılıp bu kısımlar: ihtar, vaaz ve nasihat, sert yüz gösterme,
tekdir ve tevbih, hapis, sürgün, teşhir ve görevden alma, kulak bükmek, darp (dayak)
ve nakdi yaptırım türü gibi ceza ve müeyyideleri kapsamaktadır
Tekdir
ve tevbihte bulunma cezası; suçluyu azarlamaksızın yüzüne karşı sert
ifadeler ve kınayıcı suçlamalarda bulunma manasına gelen bir yaptırımdır.
Sürgün cezası, zaten ismiyle
müsemma sürmek manasınadır, yani bulunduğu mekândan başka mekâna sürgün
etmektir. Belli ki gerektiğinde caydırıcılık açısından sürgün cezası da bir
çözüm yolu olabiliyor. İşte Hz. Ömer (r.anh) çözüm maksatlı bir yaklaşımla
yakışıklı bir genci bazı kadınları fitneye düşürme muhtemeli üzerine sürgün
etmiş bile. Ancak bir zaman sonra aynı gerekçelerle başka bir şahsı daha sürgün
ettiğinde bir zaman sonra o şahsın irtidad edip Rum ülkesine katıldığı
gözlemlenmiştir. Tabii böyle beklenmedik bir olay karşısında ister istemez
sürgün ve uzaklaştırma konusunda ihtiyatla hareket edilmesi gerektiği görüşler
ağırlık basmaya başlamış ve bu olay üzerine Hz. Ömer(r.anh); ‘bundan sonra kimseyi sürgün etmem’ deme
erdemliğini göstermiştir.
Teşhir cezası; eşeğe ters bindirmek suretiyle şehir içinde tur
attırmak, ya da daha başka rezil rüsva edici yöntemlerle caydırmaya yönelik bir
ta'zir türüdür.
Darp cezası da etkili bir
ta’zîr türüdür ama darbında (dövmenin) belirli haddi hududu (bir sınırı) vardır.
Şöyle ki; bir kişi ta'zîr maksadıyla ancak on değnek kadar
dövülebiliyor(darb-dayak). Yani, on değnekten fazlasına müsaade yoktur. Fakat
başkasının cariyesine, ya da ölmüş birine cinsel ilişkide bulunan her kimse
doksan dokuz değnek darp cezası uygulanır. Keza mübarek Ramazan ayında gündüz
içki içen bir şahıs için had uygulandığı gibi yirmi değneklik darpta
uygulanır. Ancak darb uygulamasında
sille tokat vurmak şeklinde yapılan ta’zîr asla caiz değildir. Şu da bir
gerçek; ta’zir cezasının uygulanabilmesi
için tazir gerektiren şartların vuku bulması lazım gelir. Söz konusu şartların
başında tazir cezasına müstahak her kimse ilk evvela o kişinin akıl melekesi
yerinde olması icap eder. Tabi sadece akıllı olmak yetmez, bunun yanı sıra
alışverişine fesat karıştırmış, gerçeğe aykırı beyanda bulunmuş, belediyenin
koyduğu fiyattan fazlasına mal satmış veya zimmîye sövmüş olmalı ki tazir müeyyidesini
hak etmiş olsun. Hakeza ameli konularda da
ta’zîr söz konusudur. Mesela bir çocuğa yedi yaşında namaz kılması hususunda
rica edilmez, emredilir. Şayet on yaşında iken kılmazsa uslandırma cihetine
gidilip ıslah maksadıyla usulü ölçüsünce dövülür de.
Büyük zatlara yönelik ileri geri
konuşup dil uzatan her kim olursa hakkında (Peygamberlere, sahabeye,
saadatlara, seyyidlere, âlimlere) dövme, hapis veya başka şekillerde ta'zir
gerektirir.
Ramazanda özürsüz oruç bozan bir
mukim biri şiddetle ta’zîri hak etmiş olur. Keza toplum ahlakına aykırı
çılgınca hareketlerde bulunanlara yönelik tazir de öyledir.
Halk arasında bidat yaymaya devam etmekte
ısrar eden her kimse ta’zir lazım gelir. Gerçeğe aykırı jurnalcilikte bulunmak,
cuma namazını engellemek, resmi sıfatını kullanaraktan sahtekârlık yapmak,
Seyyid olmadığı halde Seyyidim diye ortaya çıkmakta ta’zîr gerekir. Zorla gayri
meşru ilişkide bulunmuş kişi için de tazir gerekir. Öldürmek maksadıyla yemeğe
zehir katan, bir kimsenin malını elinden almak için içtiği şerbete sarhoş edici
etken madde katmakta tazir gerektirir. Gebe kadını korkutup dövmekte öyledir.
Kendi maiyetindeki köleyi öldüren bir efendi
de ta’zire müstahak olup hapsedilir de. Bir başkasının ev ve ekinlerini yakan
hakkında ise hem tazmin, hem de ta'zir gerektirir. Hakeza kefen soyana, casusluk yapana, umum arazileri işgal edene
de tazir cezası gerekir.
Hayvan veya ölmüş birine cinsel
ilişkide bulunmak, hırsızlık maksadıyla evin duvarını delen, kilidi açarak
içeriye girip eşyaları toplarken yakalanan kişi içinde tazir gerekir (hapis-dayak
şeklinde).
Salih bir insana; müşrik, kâfir
ithamında bulunmak ve büyücülük yapmakta ta’zir gerektirir. Babasına sözle eza
veren, çocuklarına içki içtiren, çocuklarına sövüp sayan, her toplumun lisanına
veya örfüne uygun çirkin sözler söyleyen, rüşvetçilik yapanlar içinde ta’zir
gerekir. Hakeza sahte para basanlarda öyledir.
Karısını haksız yere döven, hayız ve nifas halde iken cinsel ilişkide
bulunmakta ta’zîr gerektirir. Kumar gibi vasıtalara başvurup halkın paralarını
soyup ellerinden alma girişimleri içinde ta’zîr gerektirir. Bir kimseye karşı
öldürme ve yaralama kastıyla silahını doğrultup göstermek veya hücum etmekte
ta'zîr gerektirir (hapis, dövülme). Hatta birbirini döven her iki
şahısta karşılıklı ta’zîr edilir.
Hamile kadın dövülmek suretiyle muzga
(et parçası)'nın düşmesine sebebiyet vermek şiddetli ta’zîrin yanı sıra
haps ile tedip edilir de. Şayet düşen muzga değil de cenin ise ta’zîrden başka
gurre tazmin edilir.
Ebe bir kadın, hamile kadına ilaç
vermek suretiyle çocuğun düşmesine ya da annenin ölümüne sebep olmuşsa, hatta
bu işi alışkanlık haline getirmişse Veliyyül'emr'in talimatı doğrultusunda
uslandırmaya yönelik tazir uygulanır. Ölüleri mezardan çıkarıp yakan hakkında
da ta’zir gerekir.
Ayak takımı bazı kimselerin
birbirlerinden incinmedikleri sürece ta’ziri hak eden laflar söylediklerinde
ta’zir gerekmez.
Ta'zir hükmü itiraf, delil, şahit,
yeminden dönme, hâkimin bilgisi dâhilinde kesinlik kazanır. Ta'zir icabında iki
erkeğin şahitliğinde olduğu gibi, bir erkek iki kadının şahitliği ile de
kesinlik kazanır. Hatta ta’zir hususunda şahitlik üstüne şahitlikte muteberdir.
Keza her Müslüman ta'zir yetkisine sahiptir. Zira Peygamberimizin beyan
buyurduğu; ‘Sizden biri kötülük gördüğü
zaman onu eliyle, gücü yetmezse diliyle, onunla da gücü yetmezse kalbiyle buğz
etsin’ hadis-i şerifi bunun delilidir. Ancak bu yetki öncelikle
Veliyyül'emr, naib, hâkimler ve o işle ilgili görevli memurlarındır. Şu da var ki
kişi hukukuyla ilgili suçlarla alakalı hususlarda ta’zir yetkisi sadece
Veliyyül'emr ve onun görevlendirdiği naibine aittir.
Bir kimse ister kendi karısı olsun,
ister mahremi olsun, isterse bir başka yabancının gayri meşru ilişkide
bulunduklarını gördüğünde, bağırmak veya
dayakla mani olması lazım gelir. Hatta bağırmakla kalmayıp onları öldürmesi
durumunda herhangi bir tazmin lazım gelmez. Keza kendi karısını gördüğünde
bağırmaksızın, dayak atmaksızın zani ile zaniyeyi öldürmesi de öyledir.
Bir efendi kölesini, bir hoca
talebesini, bir koca karısını ihtiyaç anında uslandırma maksadıyla hafif
dövebilir, ama aşırı dövdüğünde tazir
gerektirir.
Darb cezası; kalın giysisi çıkarılıp ayakta dövme
cezasıdır. Darbın sayıca miktarı nispeten az veya duruma göre şiddeti fazla
uygulanır türden olmalıdır.
Ta’zir ve had arasında en belirgin fark; Veliyyül'emr'in ta’zirde uygulanacak olan
cezanın miktarını belirleyebilir olması, had’de ise belirleyememe olmasıdır.
Malum, had zaten önceden takdir edilmiş ve belirlenmiş cezadır. İcabında ta’zir cezası için şefaat kabul
görebiliyor, had’de asla şefaat caiz değildir. Kelimenin tam anlamıyla tazir
Veliyyül'emr, emirler ve hâkimlerce tatbik edileceği gibi her Müslüman’ın kendi
çapında tatbik edebileceği bir ceza türüdür. Had cezası ise sadece Veliyyül-emr
ve naibince uygulanan bir cezadır.
Vesselam.
Faydalanılan kaynak: Ömer Nasuhi Bilmen’in
Hukuki İslamiye ve Kamusu eseri.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder