TERÖRİZM
SELİM
GÜRBÜZER
Terör kavramı Latince
korkutmak manasına ‘terrere’den
türemiştir. Dahası tedhiş, korkutma ve yıldırma anlamlarını içeren bir
kavramdır. Bu yüzden terör kavramını sosyolojik yönden sosyal cinnet olarak da
tanımlayabiliriz.
Her ne kadar Karl Marks terörü
devrimin önünde engel bir olgu olarak görse de, yine her ne kadar Lenin ve Che Guevara
terörün polisiye kuvvetleri tahrik ettiği noktasında hem fikir olsa da, aslında
kazın ayağı hiçte öyle değil elbet. Bu
tür cin fikirlerin altında yatan asıl gerçek şu ki; işin ucu kendilerine dokunduğunda
tam tersi bir tavır takınıp kendi dışındakilere terörü müstahak
görmeleridir. Kaldı ki koministler terör
konusunda samimi değillerdir, şayet samimi olsalardı 'devrim
kanla yazılır' sloganına sarılmazlardı.
Peki ya Trostky? Malum o da terörün devrim için vazgeçilmez bir unsur
olarak değerlendirir. Carlos Marighella’de Leon Trotsky’e (Troçki’ye) eşlik edip terörün devrimin gerçekleşmesine yönelik
bir vasıta olarak telakki eder, ama yine de bir şerh düşmeyi ihmal etmez,
terörün şehir gerilla savaşıyla eş tutulmaması gerektiğini vurgular. Bu arada Regis Debray ise diğerlerinden
farklı bir bakış ortaya koyup terörü bir tür savaş şeklinde tanımlar.
Evet, kim ne şekilde tanım yaparsa
yapsın, terör eylemlerin arka planında
insanlıktan nasibini almamış devrimci teorisyenlerin mankurtlaşmaya aday
gençler üzerinde etki yaptığı gerçeğini değiştiremeyecektir.
Terör hareketleri iktidarları ve
hükümetleri tek başına devirici güç olmaya yetmese de sarsacağı besbelli.
Gerektiğinde şiddet hareketleri ülkeden ülkeye biçim değiştirebiliyor, bir bakıyorsun Latin Amerika'da başka,
İrlanda'da (IRA) başka, Türkiye’de bir başka yüzle karşımıza çıkabiliyor. Türkiye şartlarında düşündüğümüzde ise
PKK’nın giriştiği eylemlerde ilk önceleri baskın tarzında yaptığı eylemler, akabinde gerilla savaşı tarzına dönüştüğü, daha
sonrasında ise büyük şehirlere kadar uzanıp canlı bomba tarzında eylemler
gerçekleştirdiklerine şahit olmaktayız. Anlaşılan PKK sadece Güneydoğuda nizami
ordu ve polisiye kuvvetler karşısında gerilla mücadelesi vermekle yetinmiyor
metropol şehirlere daldığı da görüldü. İster adına gayrinizamî dağ gerilla
mücadelesi eylem densin, ister canlı bomba eylem densin sonuçta tek değişen şey
metot farklılığıdır, değişmeyense
uluslararası istihbarat ağlarının taşeronluğuna soyunaraktan terör odaklarının
her devirde varlığını sürdürüyor olmasıdır. Nitekim sosyal politik alt tabanın
kaygan zeminde seyretmesi bu tür odaklara cesaret verip hem gerilla türü
terörist olmayı, hem de rahatlıkla canlı
kalkan türü olacak bir yapılanmayı beraberinde getirebiliyor.
12 Eylül öncesi komünist fraksiyonlar
o günkü Türkiye şartlarında devrim yapmaya müsait bir atmosferin var olduğunu
düşünmüş olsalar gerek ki, o şartlarda silahlı mücadele için omuz omuza beraber
olmuşlardır. Derken bu düşünceler eşliğinde 'devrim kanla yazılır' histerisiyle
Türkiye’yi kana bulamışlardır. Hatta o yıllar için gerilla savaş taktiklerinin
illegal boyutta icra edildiği devirler dersek yeridir. Zira o yıllarda solcu gençler Marks, Lenin,
Mao, Che Guevara’nın kitaplarını okuyaraktan silahlı devrim stratejisi
belirliyorlardı. Öyle ki o yıllarda Marksist öğretiler solcu gençliğin adeta
vazgeçilmez amentüsüydü. Derken bu
amentü uğruna gençler bir dolduruşla Sovyet Rusya’nın beşinci kol faaliyetlerinin
köleleri oluyorlardı. Beyinleri yıkanmış bu tip gençlerden başka bir şey
beklenemezdi zaten. Aslında bu durum sosyalizmi bilmeden sosyalizme moda varı
kapılmanın bir sonucudur. Bir başka ifadeyle moda sosyalizm solcu gençlik
üzerinde kendi kendini avutmaya yönelik oyuncaktı. Ancak ne yazık ki bu oyunda hep piyon olarak
rol aldılar.
Şu bir gerçek, Türkiye’de vuku bulan
şiddet hareketlerine sadece solcu-sağcı, Türk-Kürt, alevi-sünni ekseninden baktığımızda
sağlıklı sonuca varamayız. Zira bu suni ikilemlerin arkasında sosyo-psikolojik
kültürel kaynaklı yozlaşma ve sosyal değişim süreçle ilişkili ayırımlar
yatmaktadır. Asıl dikkatimizi yoğunlaştırmamız gereken husus ülkemizin tarım toplumundan
sanayileşmiş bilgi toplumuna geçişte yaşanılan sancı meseledir. İşte en can alıcı geçiş sancısı noktaya
odaklanmamız gerekirken, maalesef dikkatlerimizi sağ-sol ikilemi gibi suni
ayrımlarla oyalanarak asıl meseleyi gözden kaçırmış oluyoruz. Bugün olmuş halen
geleneksel yapı ile modernleşme yapı arasında geçiş sancısı yaşadığımızı bir
türlü fark edemedik. Zaten fark edebilseydik yaşanan bunca sancıların arka
planında tarımdan sanayileşmeye, sanayiden bilgi toplumuna geçişteki kaygan
zemin üzerinde patanaj yapmaktan kaynaklı bir şiddet sarmalıyla karşı karşıya
kaldığımızı görmüş olacaktık. Düşünsenize gençler geleneksel toplum yapı
içerisinde modernleşmeye geçişte daha doğru dürüst kendilerine kimlik edinemeden
savruk bireyler halde sersem hayatı yaşamaktalar. Nasıl sersem labirent
içerisinde telef olmasınlar ki, her geçiş evresinde köklerinden kopmuş halde
yol alınırsa olacağı buydu, gençlerden başka daha ne bekleyebilirdik ki. İşte görüyorsunuz değerlerin alt üst
olmasıyla birlikte kimlik krizinin doğurduğu bir takım sancılar terör
odaklarının işine yarayıp tabanlarını güçlendirebiliyorlar. Anlaşılan o ki ideolojiler
önce zihinleri esir alıyor, sonrada ideolojiyle efsunlanan dimağlar kendini
intihar timi fedaisi görüp etrafa korku salmaktalar. Kelimenin tam anlamıyla beyinleri yıkanıp
efsunlanmış her bir genç Hasan Sabbah’ı fedailerini aratmayacak eylem manyağı
hale gelip Türkiye’nin geleceğini karartıp gölge düşürme peşinde enerjisini
harcamaktalar.
Unutmamak gerekir ki toplumun her geçiş
sürecinde geçirdiği bir takım kırılmalar kültür ve sosyal değişimin bir sonucu
olarak ortaya çıkmakta. Üstelik her
yaşanan sosyal değişim ve hareketlilik terörizmin değirmenine su taşımaya
yönelik propaganda malzemesi olabiliyor da. İşte bu nedenle her geçiş dönemini az
zayiatla sancısız geçirmeye mecburuz.
Hiç kuşkusuz bunun içinde ilk evvela sosyo-ekonomik tedbirlere ağırlık
vermek gerekir. Aksi takdirde terör
belası yakamızdan düşmeyip ortalığı kan gölüne çevirmeye devam edecektir. Hele
sosyal yapıda yaşanan bir takım arazlar kuşaklar arası uçuruma yol açtığında
karşımıza yitik nesil olarak ta çıkmakta.
Her ne kadar yitik nesil ya da kayıp kuşak kök itibariyle bu necip
milletin evlatları olsada ruhen mankurtlaşmış kayıp nesil olabiliyor. Evet,
köklerden bihaber neslin geleceği de söz konusu olmaz, bırakın geleceği şuan ki
sosyal hayatı zehir zemberek hale getirmekte pekte mahir pozisyon alabiliyorlar.
İşte bu noktada ne yapabiliriz sorusu gündeme gelir ki, yapılacak şey belli, bir kere her şeyden önce
işe kültürel politikalara ağırlık vermekle yola koyulup kültürel
zenginliklerimizi ve kültürel kimlikleri birbirinin karşıtı olarak değil
birbirini zenginleştirecek çimento hale getirmek gerekir. İkinci adım olarakta
şiddete karşı şiddetle değil, ekonomik kültürel ve sosyal politikaları hayata
geçirmekle cevap vermek gerekir. Zaten şer odakları yıkmak için varlar, bizler ise huzur ve imar etmek için varız.
Madem tarihten bu güne herşey zıddı ile kaim olmuş, o halde herkes vazifesi
gereği ne ise onu yapması gayet tabiidir. Bize düşen vazife 'su uyur düşman
uyumaz' misali iri olmak, diri olmak, bir olmak için var olmaktır. Yeter ki
derin uykuya dalmış olmayalım, Allah
korusun gaflet uykusuna dalarsak meydanı boş bulan haramiler şu güzelim cennet
vatanımızı harabeye çevirmeleri an meselesi diyebiliriz. İşte bu yüzden şer
odaklarının boşluk anımızı kollamalarına fırsat vermeden terör hususunda
toplumu bilinçlendirip iri ve diri olmamız lazım gelir. İcabında bu da yetmez
terörün hedefi nedir, metodu nedir, stratejisi nedir enine boyuna hakkında etraflıca
malumat edinmemiz şart. Hatta bundan daha
öte sosyo-ekonomik dokumuzu iyi analiz edip, toplumun kültürel zenginliğini
ortaya çıkaracak ve yaşatacak politikalar üretmek gerekir. İşte bu gerçeklerden
hareketle terörün üstesinden gelmek adına bilge şahsiyetlere çok iş
düşmektedir. Onların bir araya gelip sebep-netice çerçevesinde ortaya koyacakları
çözüm paketleriyle meseleye neşter vurmak çok daha kolay olacaktır. Tabii sadece
proje üretmekle de iş bitmez, bilge şahsiyetlerin halkın içerisine girip hem
hal olmalı da. Hemhal olmalı ki halk-aydın ikiliği, devlet-toplum ikiliği
ortadan kalkmış olsun. Kardeşlik projelerini hayata geçirmek için buna mecburuz
da. Nitekim bilge kadroları Türkiye sathına konuşlandırmakla teröristlerin köşe
başlarını tutmalarına imkân verilmemiş olur. Teröre karşı verilecek mücadelede sadece
güvenlik birimlerinden beklemekte doğru olmaz, uzun vadede terörle mücadelede
sonuç alınacak asıl iş sosyologlara,
psikologlara, öğretmenlere, imamlara, âlimlere düşmekte. Madem öyle her
bir sosyal rehber uzmanı hem madden, hem manen donanımlı kılıp sosyolojik
değişimlere hazırlıklı olacak şekilde yetiştirmek en elzem iş olmalı.
Teröristler meydanı boş bulup
doldurmalarına fırsat vermeksizin yalnızlaşmalarını sağlamalı ki, demoralize
olsunlar. Malumunuz cumhuriyet, demokrasi gibi kavramlar sivil güçlerin ve
sivil anlayışın yaşandığı ortamlarda ancak yeşerebiliyor. O halde gün birlik olmak günüdür, gün kardeş
olmak günüdür, asla birbirimizin kuyusunu
kazmak günü değildir, aksi takdirde
terörizmin ekmeğine yağ sürüp hendek ve tünel kazmalarına fırsat vermiş oluruz.
Evet, sivil çözüm ve sivil reçeteler kardeş olmak için vardır, tartışmak için
değil teröre hendek ve tünel kazdırmamak için vardır.
Gün,
bu topraklarda her bir ferdin bir arada yaşamaları için müşterek noktalarda
birleştirecek unsurlara işlerlik kazandırmak günüdür. Gün devlet millet
dayanışmasıyla etnik kimlik ayrımı yapmadan ortak çimentomuz İslamiyet
dairesinde kardeşçe yaşama projelerini hayata geçirme günüdür. Madem Müberra dinimiz
tüm müminleri kardeş olmaya çağırıyor, o
halde bu çağrıya uyup tıpkı bir binanın tuğlaları gibi kenetlenmek için var
olmalı.. Zaten Güneydoğu insanıyla batı insanını kaynaştıracak iksir İslam’ın
kardeşlik mesajında ve ruhunda gizli. Allah’a şükürler olsun ki, ne Arab’ın
Acem’e, ne de Acem’in Arab’a üstün olmadığı, üstünlüğün ancak ve ancak takvada
olduğunu ilan eden bir dinimiz var. Bu
yüzden Müberra Dinimizi sadece batıl inançları değil aynı zamanda toplum
yapılarını da değiştiren tek ilham kaynağı biliriz.
Terör belasına karşı İslam'ın kardeşlik
çimentosunun yanı sıra sosyal, ekonomik ve kültürel tedbirlerde çok önem arz
eder. Terörizmin sosyal dokuyu tahrip ettiği bir vaka. Teröristin değişime ayak
uyduramayaraktan direnip bir husumet duygusuyla etrafa korku salmasıyla birlikte
sosyal yapıda önemli ölçüde derin yaralar açmakta. Nasıl ki, dünyanın birçok ülkesinde yaşanan
sosyal değişmeye paralel kimlik krizi ve militan akımlar nüksetmişse, aynen
ülkemizde de tarımdan sanayileşme sürecine, sanayiden bilgi toplumuna geçiş
süreci noktasında PKK’nın ortaya koyduğu direnişi söz konusudur. Dahası
biryandan hendek kazma, bir yandan tesis yıkma, bir yandan da can almakla
kendini ele vermektedir. Hele şehirleşme ve 2023 Yeni Türkiye hedeflerine
yönelik kalkınma hamleleri arttıkça da bütün bu hamlelerin terör örgütlerinde karşılığı
şiddetle sabote etme şeklinde yansımaktadır. İşte bu durumda yapılması gereken
bir yandan terörle mücadelede kararlılığımızı sürdürürken diğer yandan da
demokratik ve sivil projeleri hayata geçirmeyi ihmal etmemiz en akılcı yol
olacaktır.
Bakın, kırk yılı aşkındır PKK ile
mücadele veriyoruz. Geldiğimiz noktada nice insanımızın katledilmesi hiçte hoş
bir durum değildir. Unutmamak gerekir ki terörle mücadelede sadece polisiye ve
askeri tedbirler bakımdan başarı oranı ancak %30’u bulurken, ekonomik, sosyal, kültürel ve sivil tedbirler
bakımdan başarı oranı %70 olmaktadır. O halde biz ikinci başarı oranına daha
çok ağırlık vermemiz icab eder. Çünkü polisiye tedbirler ancak kısa vadede işe
yaramakta, ama ekonomik, sosyal ve kültürel tedbirler öyle değil, tam aksine
uzun vadede en etken kalıcı çözüm olmaktadır. Terör belasına karşı hamasi nutuk
ve duygu seliyle hareket etmekle asla bir arpa boyu yol kat edemeyiz, dedik ya illa ki ekonomik, sosyal demokratik
ve sivil çözümlerle geleceğimizi sağlama almak şarttır. Zaten zamanında uzun
vadeli çözümlere ağırlık verseydik bugün ne Abdullah Öcalan’dan, ne de
Güneydoğu meselesinden söz edecektik. Kaldı ki tarihten bugüne teröre karşı
sırf polisiye kuvvetlerle kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Uzun vadeye yayacak kalıcı çözümün adresi
belli, hiç kuşkusuz bu adres ekonomik, sosyal
ve kültürel uygulamalardan başkası değildir.
Türkiye’de terörün ilk kıvılcım alması
önce masum öğrenci istekleriyle başlamış, daha sonrasında ideolojik kangrene dönüşüp
diğer sosyal kesimleri de içine alan kapan olmuştur. Hele ki Türkiyede şehirleşmenin
ivme kazanmasıyla birlikte anti-şehir tutumlar gün yüzüne çıktığı gibi bilhassa
GAP projesinin bölgeye katacağı kazanımları da göz önüne aldığımızda neden
hendek kazdıklarını, neden kamu binalarını
ateşe verdiklerini, neden bunca imar faaliyetlerini sabote ettiklerini, neden Hakkâri
Yüksekova’da hava alanının açılmasına direndiklerini şimdi çok daha iyi anlıyoruz. Aslında bu tür
direnmeler bedeviliğin hadariliğe karşı koyuşun çağımızda bir başka değişik
versiyonundan başkası değildir. Evet, bir yerde şehirleşme kalkınma hamlesi
varsa, biliniz ki çağımızın bedevileri ister istemez harekete geçecektir, bu
kaçınılmazdır. İşte böyle bir ortamda PKK, PYD, YDP ve FETÖ şer örgütleri kök
salmaya başlar da.
Türkiye’nin
Edirne'den Kars'a yaptığı yollarla, barajlarla, hidroelektrik santralleriyle,
eğitimle başlattığı tüm maddi ve manevi kalkınma hamleleri kökü dışarıda bir
takım terör odaklarını harekete geçirmeye yetmiştir. Hani her nimetin bir
külfeti var denir ya, aynen öyle de bir
yerde kalkınma hamlesi başlamışsa bunun karşıtı sabote edici reflekslerin
doğması gayet tabiidir. Baksanıza adamlar yakıp yıkmadıkları yer bırakmadıkları
gibi birde bunların üstüne binlerce insanın kanın girip ardından gözü yaşlı
anaları ağıtlarıyla baş başa bırakmaları da işin en hazin yanıdır.
Terörizm
dini eğilimlerden kaynaklanmayıp sosyolojik gruplaşmalardan güç kazanmaktadır.
Bu gruplaşmalar meydan vermemek için sanayileşmenin yanı sıra eğitime de hız
kazandırmak gerekir ki kabile ve aşiret yapıları kırılabilsin. Malum, sanayi
toplumların en belirgin özelliği demokrasidir. Demokratik talepler karşılık buldukça
terör odaklarının istismar ettiği alanlar daralıp şiddetin yerini farklı
düşünen insanlarla özgürce birarada yaşanılacak alanlar yer alacaktır. Madem
öyle, gelin çağımızda tanış olalım ve işi kolay kılalım ki farklılıklarımızla
birlikte bir arada yaşayabilelim.
Hele bir insan kendini terörün pençesine
kaptırmaya dursun artık o bataktan çıkmak ne mümkün. İşte o çıkmaz bataklığa düşmemek
için tüm zenginlikleri bağrında taşıyan milli kültür politikalarına ağırlık
vermek olmazsa olmaz şartımız olmalıdır. Aksi halde zengin kültür kaynaklarımızdan
bihaber genç kuşaklar akrebin kıskacında, yani terörizmin kıskıvrak kollarında
kendini bulacaktır. Besbelli ki kültürsüzlük beraberinde anti şehir oluşumların
türemeseni de yol açıp sonunda varacağı nokta terörizm durağı olmakta. Maalesef
her türden terör odakları kendi içinde fanatik korkuları, kültürsüzlüğü ve
kimlik krizini de bağrında taşımakta, bu yüzden gerektiğinde her biri canlı
kalkan olmayı göze alabiliyor da. Madem
kültürümüzün temeli İslam'a dayanmakta, o halde bu engin hoşgörü kaynağımızdan çokça
beslenmeli ve yeni nesillere İslam’ın kardeşlik ruhunu aşılayarak her türlü
terörizme geçit vermemek gerekir. Böylece sevgi iklimi oluşturularak
sosyo-ekonomik ve kültürel değişmeleri sağlamak an be an mümkün hale gelecektir.
Bakın, İslam Dinimiz nizamı öngörmüş, başkaldırma
fetvalarına izin vermemiş, bilakis 'fitnenin
(bugünkü anlamda anarşinin) katilden
beter' olduğunu beyan buyurarak Ümmetine birlik mesajı sunmuştur. Hatta Resulullah
(s.a.v) Müslümanlara zulmeden Kureyş şeflerinin hiçbirini öldürtmeyerek adeta insanlığa
hoşgörü dersi vermiştir. Niye derseniz, çünkü İslam’da terörizme geçit yoktur. Kaldı ki müşrikler Peygamberimize mallarını
emanet etmiş bile, o da günü geldiğinde
emaneti onlara teslim etmişte. İşte El Emin olmak budur, gerisi laf-ı güzaf
elbet.
Velhasıl; Geleceğimiz İslam’ın o
engin hoşgörüsünü kavramaktan geçmekte.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2087/terorizm.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder