BİLGİ ÜRETİMİ VE İSLÂM
SELİM GÜRBÜZER
Körü körüne bilgi taklit etmek bilgi üretimine
mani olduğu gibi ilme olan talebi azaltabiliyor. Bu yüzden hazır bilgilere konmak
marifet değil, asıl marifet yeni fikirler üretebilmektir. Şayet bilgi
üretemiyorsak, biliniz ki fikir alanında dogmalaşma söz konusudur. Bakın, ideolojilerin ömrü 15-20 yılı geçmemekte.
Sebebi belli; fikir yelpazeleri dogma üzerine kurulu olduğu için elbet. Sadece dogma ekseninde kalsalar kendileri açısından
pekte fena durum sayılmaz, ama bir bakıyorsun hafif esen bir rüzgârla her an
toz duman olabiliyorlar. Derken onlar için çöküş kaçınılmaz bir kâbus olur da.
Peki, ‘hay aklınla bin yaşa’ deyip
akla aşırı misyon yükleyenlere ne demeli. Bir kere akıl bir yere kadar yol arkadaşı,
varacağı menzil sınırlıdır. Ve bir noktadan sonra akıl melekesi sus pus
olabiliyor. Ah zavallı akıl durduğu noktada daha ne yapabilir ki, demek ki gücü
bu kadarmış, akıl gücünün erişemediği
sahalara ancak şeriat, tarikat, marifet ve hakikat mertebelerinden geçmiş feraset
ehli girebiliyor. Dolayısıyla akıl vahye teslim olmak zorundadır. Ki, vahiy
maddeden manaya her şeyi kuşatan ebedi bir soluktur. Bu soluk olmalı ki; akıl
firar etmesin.
Malum, İslâm ve ideoloji asla bir
araya gelmeyecek iki zıt kavramlardır. Şöyle ki; biri ilahi, diğeri beşeridir. İlla
bir ideolocyadan söz edilecekse bizim için ancak İslam’ın ana caddesi hükmünde
Kur’an, Hadis, İcmâ-i ümmet ve Kıyası fukahadan müteşekkil Edille-i Şeri’yye ideolocyamız
olabilir. Öyle ki bu şer’i deliller ana caddeden sapmamızı önlediği gibi bilgi
üretimine yönelik ilham kaynaklarımız olur da.
Yeter ki, o engin kaynaklara aşkla şevkle başvuralım gerisi gelir elbet.
Keza bu şevk olmalı ki; akıl ideolojilerin oyuncağı olmasın.
Tabii bitmedi, bu dört kaynağa bağlı destekleyici
nitelikte diğer tali ‘ihsan, maslahat ve
örfü’ delillerde var. Ancak şu da bir gerçek; her şer’i delil zaman aşımına
uğradığında açıklanmaya muhtaç olabiliyor. Bilhassa Kur’an beşer idrakinin çok
üstünde ana kaynak olması hasebiyle deliller içerisinde en fazla açıklanmaya
ihtiyaç duyulanıdır. Teşbihte hata olmasın Kur’an anayasa hükmünde bir
kitaptır, bu yüzden Kur’an’ı açıklayıcı bir ansiklopedi kitabı gibi
düşünemeyiz. Bakın, ülke anayasaları bile yorum gerektiriyor ki, habire yasama
faaliyetlerine muhtaç durumdalar. Kaldı ki Kur’an Allah kelamıdır, beşeri anayasalardan daha çok yorum
gerektirir. Bu yüzden Kur’an her devrin
idrak seviyesine göre tefsir edilir de. Yeter ki, her devre ait meselelerin
çözümüne yönelik fikir üretiminden (içtihadın) vazgeçilmesin, tefsir faaliyetleri hız kesmez
de.
Evet, her devrin idrakine sunulan Kur’an’ın
anlaşılmasına yönelik faaliyette ilk başvurulacak kaynak hadis olacaktır, hadisten
sonrasını icmâ-i ümmet, kıyası fukaha, ihsan, maslahat ve örf gibi fıkhı
deliller takip edecektir. Tabii bu arada ana kaynaktan uzaklaştıkça icabında hadis-i
şeriflerde açıklanmaya muhtaç olabiliyor. İşte bu noktada sahabenin re’yi (görüşü), tabiinin ve ulemanın içtihatları
Hızır gibi yetişir de. İyi ki de birbirinden eşsiz paha biçilmez böylesi engin
fıkhı kaynaklarımız var. Böylece Ümmet-i Muhammed bu engin kaynaklar sayesinde
yıllar boyu vahiy ve sünnet pınarından akan nur damlalarından kana kana
susuzluğunu gidermiş olur. Yeter ki dini vazife olan içtihadın hakkı yerine
getirilsin nur kaynağı pınarlar ebediyet kazanır da.
Anlaşılan o ki, kitap ve sünnet her devir
için açık hüküm içermemekte. Zaten bu işin tabiatı böyle, isteseniz de
sabitleyemezsiniz. Madem İslam dogma değil,
hem madem zamana karşı elastiki özellikte bir din söz konusu, o halde
her devir insanın idrakini aydınlatacak ulemaya ihtiyaç duyulması gayet
tabiidir. Çünkü müçtehit olmadan içtihat edilemez. Dün nasıl ki medreseler eliyle
bu ihtiyaç giderilmişse, pekâlâ aynı
misyonu bugünde üniversiteler yerine getirebilir. Buna mecburuz da. Üniversiteler bu fonksiyonu icra etmeli ki,
her devrin insan idraki nasslardan istifade edebilsin. Yani hüküm çıkarmak âlime, istifade etmek bize düşer. Malum, hüküm çıkarmak
her yiğidin harcı değil, müçtehidin harcıdır. Öyle ki, müçtehitler adeta
okyanustan inci çıkarırcasına olanca gücünü harcayıp öyle hüküm veriyorlar. Anlaşılan, ilim yolunda kılı kırk yarmadan
içtihat etmek kolay değil. Bakın, Rasulullah'ın (s.a.v.) bu hususta Muaz b. Cebel’e bir dizi sorular
sorduktan sonra Muaz b. Cebel’in “Rey’imle içtihat ederim” demesi
İslâm’da içtihadın önemini ortaya koyan en can alıcı son nokta atış bir
cevaptır. Hakeza yine Peygamberimizin (s.a.v.), Muaz b. Cebel’e “Peki ya, aradığın hükmü kitap ve
sünnette bulamazsan..” sual tevdi etmesi de, bir başka açıdan her mevzuunun
Kur’an ve hadiste apaçık bulunamayacağının
bir göstergesi sorudur.
İşte görüyorsunuz Kur’an ve hadis
okumakla iş bitmiyor, özüne vakıf olmakta lazım gelir. Kaldı ki beşeri
kanunlarda bile izahata ihtiyaç duyulurken, ilahi hükümlerde haydi haydi içtihat
müessesesine çok daha ihtiyaç duyulacaktır. Bakın İngiltere’de yazılı bir kanuna
ihtiyaç duymadıklarından hukuk adamı orada örf ve âdeti açıklayan makam olarak
görülür. Fransa, Almanya, İsviçre ve
Türkiye gibi yazılı kanunların bulunduğu ülkelerde ise hukuk ilkelerine açıklık
getiren hukuk hâkimi söz konusudur. Nasıl ki, insanoğlu tarafından hazırlanan yazılı ya da yazılmamış
örfü kanunların açıklığa kavuşturulmasına yönelik bir muhatap makam
gerektiriyorsa, Kur’an ve hadis gibi kutsal metinlerin (nasslar) izahı
için de “Ehl-i hal ve akd” zümresine ihtiyaç vardır. Hiç kuşkusuz bu
ihtiyacı karşılayacak makam ulema ve ümera heyetidir. Zira bu makamda bulunan
Ehli hal ve akd zümresinin her bir ferdi nassların inceliğine vakıf olduklarından
içtihat için başvurulacak birinci derece danışma heyetidir. Bakın, Osmanlı
döneminde Süleyman Kanunnameleri hazırlandığında o günün ulema ve ümera
makamını temsil eden “Ehl-i hal ve akd”
danışma kurulunun fikrine başvurulmuştur. Ve bu üst kurulun görüş ve
düşünceleri istikametinde kanunname ve nizamnameler oluşturulmuş bile. Derken
zaman içerisinde örf hukuku doğmuştur. Hiç kuşkusuz bu hukukun oluşumunda en
büyük pay sahibi ulema ve ümeradır. Kelimenin tam anlamıyla bu ilim şerefi
onlara ait bir nişandır. Ne mutlu nişanı
bin nişan olanlara.
Demek
ki, her izaha muhtaç mesele bir toplumun alışılmış kalıplarından sıyrılması ve
kopuşu demek olacağından, içtihat ve bilgi üretimini zorunlu kılmaktadır. Yeter
ki, açıklanmaya muhtaç nasslardan hüküm
çıkarabilecek ehliyete haiz ilmiyle amil bilge şahsiyetlerin yetiştirilsin bak
o zaman aydınlık yarınlar doğar da. Aksi takdirde müçtehitlerin aydınlatmadığı
toplumu, cahil cühela (fikir şarlatanlarınca) aydınlatacaktır. Şurası
muhakkak müçtehitler nasslardan hüküm çıkarırken içinde yaşanılan devrin
şartlarını da göz önünde bulundurarak hüküm çıkarıyorlar. Bu gayet tabiidir.
Bir kere İslamiyet zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak için vardır. Yani
dinimizde işi kolay kılmak esastır. Böyle olunca da beşeri hayat çile olmaktan
çıkabiliyor. Çıkınca da bunda en büyük
pay sahibi içtihatlarıyla ümmetin sıkıntısını gideren rabbani âlimler
sorumluluğun yerine getirmişliğin mutlulukla ferahlamış olurlar. Zira Allah Resulü “Kim bir müminin sıkıntısını giderir sevindirirse Allahta kıyamette onun
bir büyük sıkıntısını giderir” buyurmaktadır. Ne mutlu onlara ki çağları aydınlatıp ışık
oluyorlar. Her ne kadar İslam tarihinde bilhassa XII. asırda içtihat kapısını
kapamaya çalışan bir kısım aklı evveller olmuşsa da bu İslam'a asla gölge
düşürmeyecektir.
Şu bir gerçek içtihatta bulunmak
felsefe yapmak değildir. Bir kere İslam beşeri kelam değil ki felsefesi olsun.
Malum, vahyi akli görüşle kıyas etmek doğru olmasa da, anlaşılması bakımdan
şunu söylemekte fayda var; batının metodolojisi akıl, ideoloji ve felsefedir,
İslâm’ın vahiy ve hadistir. İşte batı ile doğuyu ayıran en belirgin hat budur. Birinde
vahyin öncülüğünde asrın meselelerine çare olmak vardır, diğerinde ise kuru
mantık çerçevesinde olayları çözme eğilimi söz konusudur. Eeeh ne yapsınlar, Vahye
inanmayanlar ister istemez ideoloji peşinde koşup idraklerine deli gömlekleri
geçirmiş olurlar da. Hadi bu gömleği çık çıkarabilirsen. Yukarıda da
belirttiğimiz üzere bir ideolojinin ömrü 15-20 seneyi geçmemekte, ancak bu süre
sonunda bu gömlekten kurtulmak mümkün olabilir.
İşte köksüz akımlara kapılmanın varacağı son nokta bu kör kuyudur. Öyle
ki, düştükleri kuyudan geriye dönüp şöyle baktıklarında ‘bunca
zamanı boşa geçirmişiz’ dedirten son noktadır. İyi ki de Kur’an var, bu sayede tüm insanlık, tüm çağlar
derinlemesine soluk alırda. Her ne kadar
insanoğlu beşer şaşar misali ara sıra ilahi olandan sapsa da sonunda pişman
olup tekrar kutsala dönüş yapabiliyor, el mahkûm ruhu aydınlatacak soluk sadece
ilahi kaynaklarda mevcut.
İlahi soluğu engellemeler her devirde olacak,
bu kaçınılmaz. Elması olan ağaç taşlanır, bu gayet tabii bir durum. Ancak
elmaların tükenmemesi içinde sürekli bilgi donanımını diri tutmak gerekir. Bu
da yetmez düşmanın silahıyla silahlanın gerçeğinden hareketle yeni bilgiler
üretmek gerekir. Bir kere taklidi bilgiler (kopya bilgiler) bilgi üretimine manidir. Her ne kadar taklitten
bir şey olmaz diyenler olsa da, biz
onlara kulak asmadan en azından “Fikir
üretme! Üretene de fırsat verme!” orta çağ zihniyetini yıkmak için fikir
üretmeye değmez mi. Elbette ki değer, Allah
korusun yasakçı zihniyete fırsat verildiğinde biliniz ki bizde ilim adamı
yetişmiyor serzenişiyle daha çok yakınacağız demektir. Maalesef bu tip serzenişler tarihin her
devrinde görülen aynı kısır döngünün birer fotoğraf kareleri olarak karşımıza
çıkabiliyor. Oysa dinimiz içtihatta bulunmayı irşâd vasıtası olarak görmekte.
Yeter ki, fikir üretene fırsat tanınsın böyle çabalar meşru addedilir de. Bakın,
Peygamberimiz (s.a.v.) içtihadında yanılana bir sevap, içtihadında tam isabet
edene iki sevap müjdelemiş bile. Hadis-i şeriften anladığımız şu ki; Ümmet-i Muhammed’in
her an karşı karşıya kalabileceği müşküllerin giderilmesi için bilgi üretimine teşvik
vardır. Madem öyle; Müslümanların her an karşılaşacakları yeni meseleler
karşısında çıkmaza sürüklenmemesi için bilgi üretimi noktasında başvuracağı
kaynaklar:
-Kitap
-Sünnet
-İcma-i ümmet
-Kıyas-ı fukaha olmalıdır.
Peygamberimiz (s.a.v.),
uygulamalarıyla fikri üretimi teşvik ettiği gibi, ashabına huzurunda ve
gıyabında içtihat yapmasına müsaade etmişte. Sadece hoş karşılanmayan durum,
sadece Rasulullah (s.a.v.)’ın huzurunda tek başına ve O’nun tasvibine
sunmaksızın fikir yürütmektir. Keza adab günümüz için de geçerli bir akçe. Hani derler ya “Âlimin yanında dilini,
evliyanın yanında kalbini sağlam tut”, aynen öyle de bize haddimizi hududumuzu bilmek düşer. Anlaşılan İslâm’da fikir ve bilgi üretimi
kadar adap, usul, erkân gibi ulvi hasletlerde
çok mühimdir. Nasıl mühim olmasın ki, ötelere edeple varmalı ki, lütufla dönüş vuku
bulsun.
İSLÂM HAYATIN
BÜTÜNÜNÜ BİLGİLENDİRİR
Bir an adap ve edepten mahrum meclislerin
halini bir tahayyül ettiğimizi düşleyelim, hiç kuşkusuz böyle meclisleri ya şarlatanlar,
ya da iç ve dış şeytanların idare ettiğini
göreceğimiz bir düşle uyanacağımız muhakkak. Düşü böyleyse kim bilir gerçeği
nasıldır. Hiç kuşkusuz bu noktada bir kez daha adap ve erkânın önemi ortaya
çıkmış olur.
Değil mi ki şeytan huzurda edebe
mugayir kıyasta bulundu, onun bu edebe aykırılığı huzurdan kovulmasına
yetmiştir.
Değil mi ki şeytan “Âdem topraktan, ben ateşten secde etmem”
kıyasında bulundu ebed-ül ebed nar-ı
cehenneme çarptırılmasına yetmiştir.
İşte görüyorsunuz şeytanın düştüğü
bu gayya kuyusundan tüm inananlar için birçok ibretlik dersler var. Şöyle ki; bir
kula yakışan bilgelik taslamak değil, huzurda boyun bükmek yaraşır. Öyle boyun
bükmeli ki; huzura varıldığında lütufla dönülebilsin. Hiç kuşkusuz şeytanın
bilgeliği tartışılmaz derecede meleklerin akıl hocası bir mevkiiydi, buna itirazımız yok zaten, itirazımız
adapsızlığınadır. Meğer tek başına bilgelikte bir değer değilmiş, bilgiyi
edeple taçlandırmak gerekiyormuş. Hakeza içtihatta öyle, yani haddini ve
hududunu bilmek kaydıyla güzeldir. Yol yordam bilmeden, usul edep olmadan
bilgelik neye yarar ki. Bakın, Ashab-ı
Kiram, Rasûlullah’ın (s.a.v.) huzurunda içtihat etmiş ama adab, usul ve
erkânına riayet ederek görüş bildirmiş. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) Müslümanları namaza nasıl davet
edileceği hususunu ashabı arasında istişareye açtığında, sahabeler kendi
görüşlerini ortaya koymaktan imtina etmemişler. Derken Abdullah bin Zeyd’in
rüyasına konu olan ezan kabul görüp tevhid meşalesi olmuşta.
Peki, Rasulullah (s.a.v.) dar-ı
bekaya intikal ettikten sonra ictihad süreci nasıl işlemiş? Malum, kitap ve sünnette açık hüküm yoksa sahabe içtihadı
devreye girmiştir. Tabii sahabe içtihadından kasıt sahabenin tümü değil elbet. Bir kere Rasûlullah’ı (s.a.v.) gören sahabe sayısı 140 bindi, ama hüküm
aktaran sahabe sayısı 130 kadardı. İyi ki de hüküm aktaran bu çekirdek kadro
varmış. Bilhassa bu çekirdek kadro Allah
Resulünün ahrete intikaliyle başlayan ilk dört halife döneminde, karşılaştıkları
her yeni meselede öncelikle kitap ve sünnete bakmışlar, şayet altından kalkılacak gibi değilse kendi
aralarında istişare edip meselelerin üstesinden gelmesini bilmişlerdir. Nitekim
Hz. Ömer (r.anh) herhangi bir meseleyle karşılaşıldığında nasıl bir yol izlenme
hususunda ortaya metodoloji (hüküm) koymuş bile. Nasıl mı? İşte,
Hz. Ömer (r.anh) Kadı Şureyh’a bu hususta şöyle tavsiyede bulunmuş: “Kitaptan
açıkça anlayabildiğinle hükmet, şayet kitabın tamamını bilemezsen, Resulullah’ın
hükmettiği ile hükmet, bunun hepsini bilemezsen doğru yolda olan alimlerin
kazaları ile hükmet, bunların da tümünü bilemezsen rey’inle içtihat et, alim ve
Salih kişilerle de istişare eyle..”
Tartışmasız;
İslam’da istişare vazgeçilmez bir ilkedir. Maalesef günümüzde, kraldan çok kral
kesilip hiç kimseye sorma tenezzülünde bulunmayıp kendi başına buyruk kesilen
çok insan var. Aslında bu şeytani
aldatmanın neticesi bir huydur. Aynı zamanda çıkmaz bir yoldur. Bu çıkmaz
yollara düşen kolay kolay iflah olmaz da. Bir kere kendi aklını yanılmaz rehber
kılmışlar, bu yüzden dışa kapalı ve sağırdırlar. Hele bir insan şeytani aldanmışlığa düşmeye
dursun başkalarını hiçe saydığının farkında bile olmaz. Dolayısıyla ne aldatan
ne de aldanan olmalı, her daim uyanık olmak mecburiyetimiz var. Şeytani,
nefsanî ve kötü arkadaşların aldatıcı kıskaçlarından korunmak için mutlaka
rabbani âlimlerin eşiğine yüz sürmek gerekir. Kendini yanılmaz rehber gören kim
ne bulmuş ki biz de bulalım. Bizim için danışmak kurtuluş rehberidir. Bakın
atalarımız; “Danışan dağları aşmış,
danışmayan düz yolda şaşmış” demiş. Besbelli ki bilge insandan
mahrumiyetlik, yanılgılara yol açtığından böyle demişler. Zaten sağlıklı karar vermenin yolu, âlimin
eşiğine varmak ve ilim meclisinde bulunmaktan geçiyor. Nasıl mı? İşte, İmam-ı
Azam, İmam Şafi, İmam Hanbelî ve İmam Malik gibi zatlar bile kendiliğinden ışık
kandili olmuş değiller. Bakın, Ebu
Hanife’nin üstadı Hammad b. Ebu Süleyman’dır, İmam Şafii’nin üstadı İmam Malik ve Ebu Hanife’nin
rahle-i tedrisatından geçmiş Muhammed b. Hasen’dir. Hakeza İmam Malik’in beslendiği kaynak ise
Medineli yedi fakihin yetiştirdiği Nafi,
Zühri, Ebü’z-zinad, Rebiatürre’y
ve Yahya b. Said gibi talebelerdir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var:
Ahmed b. Hanbel uzun süre İmam Şafii'ye talebelik ettiğinden, onu Şafii addedenlerde
olmuş. Her neyse asıl bizi ilgilendiren husus şu ki, bilgi yolunda bilge
şahsiyetlerle bağ kurmak esastır. Onların rahle-i tedrisatından geçmeden kendi
kendine yol alınmıyor. İmam-ı Azam gibi zatlar gökten zembille inmediğine göre,
bu işin usul kaidesi bu olduğu anlaşılmakta. Hani derler ya, ya âlim olacaksın, ya âlimin eşiğine yüz
süreceksin, asla üçüncü durumda olmayacaksın, aynen öyle de üçüncü durumda
olmak yaya kalmak demektir. Şayet kral çıplak olmak istemiyorsak mutlaka bir
âlimin önünde diz çöküp aydınlanmalı. Yoksa işin sonunda yakayı haramilere
kaptırmakta var. Nasıl ki eskiden yol
kesen harimiler vardıysa, bu günde insanlığı sırat-ı müstakim yolunda alıkoyan
hırsız fenerler vardır. Vazifeleri gereği toplumu habire yalanlarla, dolanlara
oyalamakla meşguller. Haramiler ortalıkta cirit attıkça asrımızda cehalet
alabildiğine koyulaşıp maddi ihtiraslar tavan yapmış bile. Artık öyle bir
haldeyiz ki bilge kişileri mumla arar olduk. Yine de her türlü olumsuzluğa
rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan aramaktan vazgeçmemeli. Hatta arayış ihtiyacı sadece bize has durum
değil, buna devlet başkanı da dâhildir. Malum, ilminden
dolayı çekim merkezi bilge zattır. Bu yüzden bilge insan ayağa gelmez, esas olan bilge zatın eşiğini aşındırmaktır.
Nitekim Resulullah (s.a.v.): “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına
giden, âlimlerin en kötüsü de devlet reislerinin yanına gidendir” diye buyurmuşta.
Hadis-i şeriften de anlaşıldığı
üzere, sultan ve devlet yöneticisi de olsa âlimin eşiğini aşındırmak gerekir. Örnek
mi? İşte Yavuz Sultan Selim’in kaftanına
bir âlimin atının ayağından üzerine sıçrayan çamur karşısında elbisesini
muhafaza altına alması, âlime olan hürmetin en çarpıcı örneğini teşkil eder. Belki
denilebilir ki Kur’an varken âlime ne gerek var. Bir kere Kur’an ayetleri ayrıntılar
üzerine kodlanmış ansiklobedik bir kitap değil ki âlime ne gerek var diyelim, başlı başına anayasa hükmünde bir kitap.
Kur’an dili başta peygamberimiz olmak üzere sırasıyla sahabe, tabiin, ulema ve rabbani
âlimlerin görüşleri ve yaşayışları doğrultusunda anlam kazanmakta. Mesela; Kur’an’da “Namaz kılınız” emri
vardır, ama nasıl namaz kılınacağına dair teferruat bulamazsınız. Bu tip ayrıntıları
ancak Peygamberimizin (s.a.v.) sözlerinden ve uygulamasından öğrenebiliyoruz. Zaten
Kur’an-ı Kerim ayrıntı içeren bir kitap olsaydı fikirsizlikten her tarafı monotonluk
kaplayacaktı. İşte Resulullah (s.a.v.),
ashab ve ilmiyle amil olmuş rabbani âlimlerin içtihadı ümmetin
ihtiyaçlarını karşılamak ve monotonluğu gidermek için vardır. Dikkat edin
Kur’an nazil olduğunda ilk vahiy
ayetler inançla ilgilidir, sebebi gayet açık; inanç şüphe kaldırmayacağından temeller
inançla donatılmıştır. Vaktaki inanç noktasında maksat hâsıl olmuş bu kez temellerden
inşa aşamasına geçilmiştir. Yani, ikinci dönemde sosyal hayatın her alanıyla
ilgili içtihat gerektiren şer’i ayetler nüzul olmuştur. Bir başka ifadeyle
ikinci dönemde miras, evlenme, boşanma, zina, cinayet, savaş, barış ve hırsızlık gibi konuların çözümüne
yönelik hükümler nazil olmuştur. Dolayısıyla Kur’an-ı Kerim nedir sorulduğunda
cevaben birinci ve ikinci dönem itibariyle nüzul olan ayetlerden hareketle; hem
şüphe kaldırmaz bir itikat kitabı, hem de sosyal hayatın her alanını kodlayan
kelam-ı kadimdir dersek yeridir. Aslında böyle bir cevapla İslâm’ın boşluğa
inmediğini, bilakis insanlığın hafızasına ve kalbine inmiş bir kitap olduğunu dile
getirmiş oluruz da. Zaten boşluğa nüzul olmuş olsaydı içtihada gerek kalmazdı, bildiğimiz
boşlukta sadece kaybolmak vardır. Ve
insan hafızası ve kalbinin farkı burada ortaya çıkıyor, farkı boş olmamasıdır.
Ki; insan kalbi “Ben hiçbir yere sığmam
mü’min kulumun kalbine sığarım” hükmün tecelli ettiği deryayı umman bir
âlemdir. İşte böyle bir kalp, ya da âlem; Kur’an’ın dilini anlamak için çaba
sarf edip sorumluluk alır da. Nitekim
dağ, taş, tüm mahlûkat bu sorumluluğu üstlenmekten kaçınmış ta. Yeter ki, bu
noktada insan gönlünü diri tutup beynini akl-ı selim kılsın ötelere kanatlanır
da.
Yediden yetmişe herkes bilir ki; realite boşluk kabul etmez, bu yüzden İslâm’ı
sosyal hayattan ayrı tutmak abesle iştigal olur. Zaten batı dünyası ile bizim
farkımızı belirleyen bu yol ayrımıdır. Malum, Hz. İsa sonrası Hıristiyanlık; “Sezar’ın
hakkı Sezar’a, İsa’nın hakkı İsa’ya” anlayışı bir Hıristiyanlıktır. Elbette
böyle bir anlayış dinin sosyal hayattan kovulmasından başka bir şey değildir.
İslâmiyet asla hükmünü vicdanlara mahkûm edecek kadar basit bir din değil, tam
aksine tüm içtimai hayatı içine alan çağlar üstü ilahi soluktur. Madem öyle, dini
vicdanlara hapsetmek isteyenlere kulak asmayalım, bize yaraşan Rabbani âlimlerin çağrısına
icabet etmektir. Çağrıya kulak verelim
ki; dinin vicdanın ötesinde sosyal
hayatın tüm alanını kapsayan bir hayat dini olduğunu idrak etmiş olalım.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder