1 Eylül 2016 Perşembe

MEHMET AKİF ERSOY


   MEHMET AKİF ERSOY

SELİM GÜRBÜZER

       Çok çetin yıllardı elbet. Öncesinde II. Mahmud ve III. Selim’in girişimleriyle başlayan yenilik hareketleri,  sonrasında Tanzimat'la doruğa ulaşan batılılaşma hevesleri, en nihayetinde bir baktık ki Avrupa'nın Osmanlıyı tasfiyeye karar verdiği hengâmede bana dokunmayan bin yıl yaşasın ve aşırı rehavete kapılanılan bir hastalıklı tabloyla yüzleşiverdik. Önümüze öyle bir tablo çıktı ki tüm vatan sathı işgal altındadır artık. Oysa her şart altında iri olabilmek, diri olabilmek ve bir kalabilmek esas olmalıydı. Maalesef elde avuçta bir şey kalmadığında ‘Eeh! Ne yapalım kaderimiz buymuş’ deyip umutsuzluğa kapılmışız. Sadece işgal güçlere karşı içten içe hayıflanmakla yetinmişiz. Ne zaman ki tehlike kapıya dayanmış, işte o zaman işin vahametini idrak eder olmuşuz. Buna ister teselli bulmak denilsin, ister uyku sersemliğinden hayata dönüş denilsin sonuçta ortada bir işgal eden bir güç var, birde işgal edilenlerin acziyet içerisinde dona kalışı var.  Neyse ki böyle bir elim vaziyette yüreklere su serpecek, batılılaşmanın yozlaşma olduğunu fark eden ve kendini rehavete kaptırmamış bir ruh devreye girerde bir nebze olsun soluk alabildik. Hiç kuşkusuz o tılsımı gönüllere nakşeden ruh Mehmet Akif’ten başkası değildir. O ne Tevfik Fikret, ne de Yahya Kemaldir.  Bir başka hürriyet abidesi bülbülümüzdür o.  Bir başka ifadeyle ne Tevfik Fikret gibi kendi kabına çekilen bir ruh seciyesi, ne de Yahya Kemal gibi kendini mazinin o muhteşem hayaline kaptıran bir ruh halini yansıtır. Bilakis her iki halet-i ruhiyenin ötesinde daha zor olana talip olacak, her çileyi göğüsleyecek bir ruh abidesi tavır ortaya yansıtır.  Öyle ki, bu ruh seciyesinde halkın kaderine razı haline son verecek “Kükremiş sel gibiyim, bendimi, çiğner aşarım. Yırtarım dağları enginlere sığmam, taşarım” dizeleriyle tarihe sığmayan destanın bülbülü olmanın ötesinde kuva-yı milliye ruhu aşılar da. Hele bülbülün gür seda sesi gök kubbede yankılandıkça milletin bağrında etkisini gösterir de. Derken suskunluğa bürünmüş bir ülke patlamaya hazır volkana dönüşür bile.
         Malum,  Akif hasta yatağında bitkin ve bitap düşmüş imparatorluğun ayakta durabilmeye çalıştığı dönemde İstanbul Fatihte doğmuştur (1873). Annesi Buhara kökenli Emine Şerif Hanım, babası Arnavut kökenli Kosova'nın İpek kentinden Mehmet Tahir Efendinin izdivacıyla dünyaya gelen bir ailenin can evladıdır. Bu demektir ki bir yanı Rumelili, diğer yanı Orta Asyalıdır. Bir başka ifadeyle her iki manevi iklimin ruhun fıtratıyla doğup büyüdüğü İstanbul Fatih'in kültür dokusunu yüreğinde taşıyan ve çağın çilesini yüreğinde hisseden bir can, bir aksiyon sestir o.  Yeri geldi gazeteci, yeri geldi şair, yeri geldi hafız, yeri geldi eğitimci, yeri geldi milletvekili olmuş çok yönlü bir kişiliktir. Hiç kuşkusuz onun çok yönlü ve donanımlı olmasında birinci derecede babasının katkısı söz konusudur. Düşünsenize annesi çocuk yaşta medreseye vermek istese de,  babası Fatih cami medresesi müderrislerinden bir zat olması hasebiyle bu alanla ilgili eksikliği bizatihi kendisi gidereceği düşüncesiyle itiraz edip sırasıyla Fatih İptidai mektebi, Fatih Merkez Rüştiye ve Mülkiye İdadi’ye (liseye) kaydını yaptıracaktır. İyi ki de öyle yapmış ardından inançlı, aynı zamanda Garbın afakından gelen yeni gelişmeler karşısında nasıl bir tavır sergilemesi gereken bir evlat bırakmış olur. Elbette ki böyle bir babaya can kurban, bakın okula kayıt esnasında cebinden çıkardığı kesesinde para çıkmayınca saatini rehin verecek kadar ufuk sahibidir.  Ne var ki Akif, Mülkiye okuluna devam ettiği sırada babasını kaybedecektir (1888), akabinde ailece geçirdikleri acı ve tatlı hatıraları bağrında taşıyan evleri yanıp kül olur. Kim bilir belki de acılar, çileler bizim bilmediğimiz ince bir hikmetle olumsuz sandığımız pek çok hadiseler Akif'in ruh dünyasını dahada kavileştirsin diye Allah hakkında böyle murad etmiş. Nitekim O'nun; “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” karşısında “Benimde iman dolu göğsüm gibi serhaddım var”  meydan okuyuşu var ya,  onun tüm ruh halini ortaya koymaya yeter artar da.  Artık bundan sonra babadan yoksun eğitimine devam edecek, ama bir an evvelde meslek sahibi olması gerekiyordu.  Ki, devam ettiği yüksek okulu bırakıp bir yıllık yatılı Halkalı Baytar ve Ziraat mektebine (Tarım ve Veterinerlik Okulu)  kayıt olur.  Tabii Baytar Okulu deyip geçmemek gerekir, bu okulda önemli bir Rıfat Hüsamettin Hocayla tanışır ya, bu yetmez mi?  Rıfat Hoca mikrobiyoloji bilimini coğrafyamıza kazandırmış bir bilge şahsiyettir. Ayrıca bu hocanın şahsında okuduğu mektebin dini bütün bir eğitim yuvası olması Akif’e yeni bir derinlik katacaktır. Okuldan mezun olduğunda ise İstanbul'da Baytar müfettişi muavini olur. Derken görev icabı dört yıl boyunca Rumeli’de, Anadolu'da, Arabistan’da bulunacak, hatta Hac farizasını da yerine getirecektir. Ve bu yürüyüşte Tuna boylarında, Üsküp'te, Arnavut'ta, Vardar ovasında soluklamakta vardır. Derken her soluk alış verişte tarihle hemhal olup ona büyük bir ufuk turu kazandırır. Yirmi beş yaşına geldiğinde de Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlenir. Bu evlilikten nur topu üç kız, iki erkek evlat dünyaya gelir. Evlendiği yıllarda gazetelerde yayınlanan makale ve şiirlerin yanı sıra mezun olduğu Halkalı Ziraat mektebinde kompozisyon hocalığı ile dikkat çeker. Daha sonra Darülfünun Edebiyat Fakültesi (bugünkü İstanbul üniversitesi) hocalığına tayin olduğunda öteden beri düşlediği o Asım’ın neslin yetişmesinde emek sarf edecektir. Yetmedi dergi ve gazetelerde yayınlanan şiirleri Safahat kitabına konu olan Asım’ın nesli hülyası daha da bir anlam kazanıp ilerisinde bir milletin topyekûn uyanışına ve istiklaline soluk olacaktır. Yediden yetmişe tüm cümle âlem o muhteşem istiklal ve hürriyet destana şahit olup Batı’nın o çok övündüğü çelik zırhlı duvarı, Türk'ün iman dolu aşkına mağlup olur da.  Ve bu şahlanış İstiklal marşıyla taçlanır da.
              Gerçekten de uyumaya yüz tutmuş bir milleti yeniden uyandırmak pekte kolay olmamıştı. Zira 93 Harbi,  Trablusgarp (1911), Balkan savaşı (1912), I. Cihan Harbi ve daha nice badireler atlatıldıktan sonra ancak pembe şafaklarla buluşabildik. İşte bu noktada Bilge Kağan’ın “Ey Türk titre ve kendine dön”  çağrısını Akif'in “Korkma sönmez bu şafaklarda al sancak”  haykırışıyla yeniden hatırlayıp kendimize geldik. Her bir mısra diriliş muştumuzdu çünkü. Nasıl diriliş muştusu olmasın ki,  O kelimenin tam anlamıyla milletin bağrından çıkmış can yürekti. Yedi düvele karşı verilen mücadelede onun coşku dolu şiirleri ve karış karış gezdiği Anadolu camilerinde verdiği vaazları bir milleti ayağa kaldırmaya yetmiştir. Malum, öyle mısralar vardır ki sönük ve donuk olup etkisi kendisiyle sınırlı,  öyle mısralar vardır ki,  uyuyan bir milleti uyandırıp cepheden cepheye sevk edebiliyor. İşte o uyanış mısralarıdır ki şahlanışımıza vesile olmaya yetmiştir. Hele o bülbül gibi çağladıkça kurtuluşumuz bir hayal değil hakikatin tâ kendisi bir destan olur. Ne var ki çağlayan bülbülümüz Milli Mücadele zaferinin ardından taşlar yerine oturduğunda aynı ruh ve heyecanı görememenin hüznüyle incinmiş olsa gerek ki; memleketinden uzak diyarlara hicret edecektir. Sanki kanadı kırılmış bir yaralı kuş misali Mısırda o engin ruhuyla baş başadır. Bu baş başa kalışta açlık, yokluk, sefalet ve kendi haline terk edilmişliğin vermiş olduğu buruklukta vardır. Artık bülbülün ruhu taş kesilmişti,  öyle ki  “Siper et gövdeni” diyemeyecek kadar donuklaşmıştı. Milli mücadele öncesi tüm göğsünü siper edecek kadar volkan yürek olan Akif, milli mücadele sonrası tüm bedeni akkor kesilmişti. Keza tüm sevenler de onunla birlikte taş kesilmişti. Ona belki de en acı gelen yaşadıkları değil, Ankara’da Taceddin Dergâhının yanında kaldığı evde kaleme aldığı  “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırmasın”  dediği topraklardan uzak diyarlarda bir deri bir kemik halde hasta yatağında kendi haline terk edilmiş olmasıdır. Her ne kadar tedavi için İstanbul'a gelse de, artık vakit çok geçti,  siroz kronik safhadadır. Ve can borcunu Allah’a teslim edip sevenlerin omzunda ebedi istirahatgahına uğurlanır. O şimdi Edirnekapı şehitlik mezarlığında medfundur.

                   Ruhu şad olsun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder