MEHMET AKİF ERSOY
SELİM GÜRBÜZER
Çok çetin yıllardı elbet. Öncesinde II. Mahmud
ve III. Selim’in girişimleriyle başlayan yenilik hareketleri, sonrasında Tanzimat'la doruğa ulaşan batılılaşma
hevesleri, en nihayetinde bir baktık ki Avrupa'nın Osmanlıyı tasfiyeye karar
verdiği hengâmede bana dokunmayan bin yıl yaşasın ve aşırı rehavete kapılanılan
bir hastalıklı tabloyla yüzleşiverdik. Önümüze öyle bir tablo çıktı ki tüm
vatan sathı işgal altındadır artık. Oysa her şart altında iri olabilmek, diri olabilmek
ve bir kalabilmek esas olmalıydı. Maalesef elde avuçta bir şey kalmadığında ‘Eeh! Ne yapalım kaderimiz buymuş’ deyip
umutsuzluğa kapılmışız. Sadece işgal güçlere karşı içten içe hayıflanmakla
yetinmişiz. Ne zaman ki tehlike kapıya dayanmış, işte o zaman işin vahametini idrak
eder olmuşuz. Buna ister teselli bulmak denilsin, ister uyku sersemliğinden
hayata dönüş denilsin sonuçta ortada bir işgal eden bir güç var, birde işgal
edilenlerin acziyet içerisinde dona kalışı var.
Neyse ki böyle bir elim vaziyette yüreklere su serpecek, batılılaşmanın
yozlaşma olduğunu fark eden ve kendini rehavete kaptırmamış bir ruh devreye
girerde bir nebze olsun soluk alabildik. Hiç kuşkusuz o tılsımı gönüllere nakşeden
ruh Mehmet Akif’ten başkası değildir. O ne Tevfik Fikret, ne de Yahya Kemaldir. Bir başka hürriyet abidesi bülbülümüzdür
o. Bir başka ifadeyle ne Tevfik Fikret
gibi kendi kabına çekilen bir ruh seciyesi, ne de Yahya Kemal gibi kendini
mazinin o muhteşem hayaline kaptıran bir ruh halini yansıtır. Bilakis her iki
halet-i ruhiyenin ötesinde daha zor olana talip olacak, her çileyi göğüsleyecek
bir ruh abidesi tavır ortaya yansıtır. Öyle
ki, bu ruh seciyesinde halkın kaderine razı haline son verecek “Kükremiş sel gibiyim, bendimi, çiğner
aşarım. Yırtarım dağları enginlere sığmam, taşarım” dizeleriyle
tarihe sığmayan destanın bülbülü olmanın ötesinde kuva-yı milliye ruhu aşılar
da. Hele bülbülün gür seda sesi gök kubbede yankılandıkça milletin bağrında
etkisini gösterir de. Derken suskunluğa bürünmüş bir ülke patlamaya hazır
volkana dönüşür bile.
Malum, Akif
hasta yatağında bitkin ve bitap düşmüş imparatorluğun ayakta durabilmeye
çalıştığı dönemde İstanbul Fatihte doğmuştur (1873). Annesi Buhara kökenli
Emine Şerif Hanım, babası Arnavut kökenli Kosova'nın İpek kentinden Mehmet
Tahir Efendinin izdivacıyla dünyaya gelen bir ailenin can evladıdır. Bu
demektir ki bir yanı Rumelili, diğer yanı Orta Asyalıdır. Bir başka ifadeyle
her iki manevi iklimin ruhun fıtratıyla doğup büyüdüğü İstanbul Fatih'in kültür
dokusunu yüreğinde taşıyan ve çağın çilesini yüreğinde hisseden bir can, bir
aksiyon sestir o. Yeri geldi gazeteci,
yeri geldi şair, yeri geldi hafız, yeri geldi eğitimci, yeri geldi milletvekili
olmuş çok yönlü bir kişiliktir. Hiç kuşkusuz onun çok yönlü ve donanımlı
olmasında birinci derecede babasının katkısı söz konusudur. Düşünsenize annesi
çocuk yaşta medreseye vermek istese de, babası
Fatih cami medresesi müderrislerinden bir zat olması hasebiyle bu alanla ilgili
eksikliği bizatihi kendisi gidereceği düşüncesiyle itiraz edip sırasıyla Fatih
İptidai mektebi, Fatih Merkez Rüştiye ve Mülkiye İdadi’ye (liseye) kaydını yaptıracaktır.
İyi ki de öyle yapmış ardından inançlı, aynı zamanda Garbın afakından gelen
yeni gelişmeler karşısında nasıl bir tavır sergilemesi gereken bir evlat bırakmış
olur. Elbette ki böyle bir babaya can kurban, bakın okula kayıt esnasında
cebinden çıkardığı kesesinde para çıkmayınca saatini rehin verecek kadar ufuk
sahibidir. Ne var ki Akif, Mülkiye
okuluna devam ettiği sırada babasını kaybedecektir (1888), akabinde ailece geçirdikleri
acı ve tatlı hatıraları bağrında taşıyan evleri yanıp kül olur. Kim bilir belki
de acılar, çileler bizim bilmediğimiz ince bir hikmetle olumsuz sandığımız pek
çok hadiseler Akif'in ruh dünyasını dahada kavileştirsin diye Allah hakkında
böyle murad etmiş. Nitekim O'nun; “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı
duvar” karşısında “Benimde iman dolu göğsüm gibi serhaddım var” meydan okuyuşu var ya, onun tüm ruh halini ortaya koymaya yeter
artar da. Artık bundan sonra babadan yoksun
eğitimine devam edecek, ama bir an evvelde meslek sahibi olması gerekiyordu. Ki, devam ettiği yüksek okulu bırakıp bir
yıllık yatılı Halkalı Baytar ve Ziraat mektebine (Tarım ve Veterinerlik Okulu)
kayıt olur. Tabii Baytar Okulu
deyip geçmemek gerekir, bu okulda önemli bir Rıfat Hüsamettin Hocayla tanışır
ya, bu yetmez mi? Rıfat Hoca mikrobiyoloji
bilimini coğrafyamıza kazandırmış bir bilge şahsiyettir. Ayrıca bu hocanın
şahsında okuduğu mektebin dini bütün bir eğitim yuvası olması Akif’e yeni bir
derinlik katacaktır. Okuldan mezun olduğunda ise İstanbul'da Baytar müfettişi
muavini olur. Derken görev icabı dört yıl boyunca Rumeli’de, Anadolu'da, Arabistan’da
bulunacak, hatta Hac farizasını da yerine getirecektir. Ve bu yürüyüşte Tuna
boylarında, Üsküp'te, Arnavut'ta, Vardar ovasında soluklamakta vardır. Derken
her soluk alış verişte tarihle hemhal olup ona büyük bir ufuk turu kazandırır. Yirmi
beş yaşına geldiğinde de Mehmet Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlenir. Bu
evlilikten nur topu üç kız, iki erkek evlat dünyaya gelir. Evlendiği yıllarda gazetelerde
yayınlanan makale ve şiirlerin yanı sıra mezun olduğu Halkalı Ziraat mektebinde
kompozisyon hocalığı ile dikkat çeker. Daha sonra Darülfünun Edebiyat Fakültesi
(bugünkü İstanbul üniversitesi) hocalığına tayin olduğunda öteden beri düşlediği
o Asım’ın neslin yetişmesinde emek sarf edecektir. Yetmedi dergi ve gazetelerde
yayınlanan şiirleri Safahat kitabına konu olan Asım’ın nesli hülyası daha da
bir anlam kazanıp ilerisinde bir milletin topyekûn uyanışına ve istiklaline soluk
olacaktır. Yediden yetmişe tüm cümle âlem o muhteşem istiklal ve hürriyet destana
şahit olup Batı’nın o çok övündüğü çelik zırhlı duvarı, Türk'ün iman dolu
aşkına mağlup olur da. Ve bu şahlanış İstiklal
marşıyla taçlanır da.
Gerçekten de uyumaya yüz tutmuş
bir milleti yeniden uyandırmak pekte kolay olmamıştı. Zira 93 Harbi, Trablusgarp (1911), Balkan savaşı (1912), I.
Cihan Harbi ve daha nice badireler atlatıldıktan sonra ancak pembe şafaklarla
buluşabildik. İşte bu noktada Bilge Kağan’ın “Ey Türk titre ve kendine dön” çağrısını Akif'in “Korkma sönmez bu
şafaklarda al sancak” haykırışıyla
yeniden hatırlayıp kendimize geldik. Her bir mısra diriliş muştumuzdu çünkü.
Nasıl diriliş muştusu olmasın ki, O
kelimenin tam anlamıyla milletin bağrından çıkmış can yürekti. Yedi düvele
karşı verilen mücadelede onun coşku dolu şiirleri ve karış karış gezdiği
Anadolu camilerinde verdiği vaazları bir milleti ayağa kaldırmaya yetmiştir.
Malum, öyle mısralar vardır ki sönük ve donuk olup etkisi kendisiyle
sınırlı, öyle mısralar vardır ki, uyuyan bir milleti uyandırıp cepheden cepheye
sevk edebiliyor. İşte o uyanış mısralarıdır ki şahlanışımıza vesile olmaya
yetmiştir. Hele o bülbül gibi çağladıkça kurtuluşumuz bir hayal değil hakikatin
tâ kendisi bir destan olur. Ne var ki çağlayan bülbülümüz Milli Mücadele
zaferinin ardından taşlar yerine oturduğunda aynı ruh ve heyecanı görememenin
hüznüyle incinmiş olsa gerek ki; memleketinden uzak diyarlara hicret edecektir.
Sanki kanadı kırılmış bir yaralı kuş misali Mısırda o engin ruhuyla baş
başadır. Bu baş başa kalışta açlık, yokluk, sefalet ve kendi haline terk
edilmişliğin vermiş olduğu buruklukta vardır. Artık bülbülün ruhu taş
kesilmişti, öyle ki “Siper et gövdeni” diyemeyecek kadar
donuklaşmıştı. Milli mücadele öncesi tüm göğsünü siper edecek kadar volkan yürek
olan Akif, milli mücadele sonrası tüm bedeni akkor kesilmişti. Keza tüm
sevenler de onunla birlikte taş kesilmişti. Ona belki de en acı gelen yaşadıkları
değil, Ankara’da Taceddin Dergâhının yanında kaldığı evde kaleme aldığı “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı
yazdırmasın” dediği topraklardan uzak
diyarlarda bir deri bir kemik halde hasta yatağında kendi haline terk edilmiş
olmasıdır. Her ne kadar tedavi için İstanbul'a gelse de, artık vakit çok
geçti, siroz kronik safhadadır. Ve can
borcunu Allah’a teslim edip sevenlerin omzunda ebedi istirahatgahına uğurlanır.
O şimdi Edirnekapı şehitlik mezarlığında medfundur.
Ruhu şad olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder