CANLI BOMBA TEDHİŞÇİLİĞİ
SELİM GÜRBÜZER
Korkunç
olan ölüm değil elbet, asıl korkunç olan sürekli etrafımızda dönüp dolaşan
tedhiş çemberidir. Zira insan bikere ölür, ama sürekli tedhiş ortamında bulunduğunda
her gün ölmek demektir. Bu yüzden tedhişçiler sayıca az olsalar da hepsi gözü
dönmüş birer katil adaylarıdır.
Malum, geçmişte birçok yöneticiler
yaptıkları birçok resmi beyan ve hamasi nutuklarla tedhiş hareketlerinin önüne
set çekmek yerine tedhişçileri daha da bir cesaretlendirmeye yetmişti. Neyse ki
gelinen noktada terör hadiselerinden yeterli ders alınmış olsa gerek ki, eskisi
kadar pek hamaset yapılmıyor, akıl daha ön planda tutuluyor. Nitekim 15 Temmuz
2016 gecesi paralel ihanet çetesinin darbe girişimi ayaklanmasına karşı Başkomutan
Cumhurbaşkanımızın kararlı duruşuyla, MİT teşkilatımızın arı gibi çalışmasıyla,
hükümetimizin sağduyu dirayetiyle,
meclisimizin sabaha kadar açık tutulmasıyla, polisimizin cansiperane
mücadelesiyle ve medyamızın o gece iyi bir sınav vermesiyle birlikte tek yürek
olması bunu doğruluyor. Tabii tüm bunların ötesinde Başkomutanımızın çağrısıyla
meydanlara dökülen milletimizin fisebilillah karadan havadan gelen tüm
bombalamalara karşı göğsünü siper etmesi
dillere destan elbet. İşte bu yüzden necip milletimizin eli ayağı öpülür
de.
Şöyle eski Mısır kitabelerine (yazıtlarına)
bir bakıldığında, sanırsın ki elinde terazi tutan bir ölüm görevlisi sevap ve
günah tartıyor. Oysa kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, meğer o terazi etrafa korku salan bir simge
aletmiş. Ama bu simgeyle nereye kadar hükümranlık sürdürülebilirdi ki. Ne zaman
ki Mısır’ın özüne işlemiş o korku
kodlarına ilk sevgi tohumunu aşılayacak Hz. Yusuf (a.s) doğa gelir, işte o zaman Yusuf yüzlülük
Mısır’ın çehresini değiştirip sevgi ve merhamet iklimi olarak mührünü vuracaktır.
Nasıl mührünü vurmasın ki Züleyha denilince korkularla beslenilmiş vehim
iklimi, Yusuf deyince de sevgiyle beslenmiş
merhamet iklimi akla gelmekte. Her ne kadar Züleyha, korku refleksiyle Yusuf’u
esir alacağını sanmış olsa da bikere kucağında yaşadığı toplumun kültür kodlarındaki
o korku iklimi Yusuf yüz karşısında erirde. Böylece kazanan korku kültür kodu
değil, kazanan sevgi ve merhamet kodu Yusuf Yüzlülük olur.
Evet, tedhiş ve korkuyla bir yerlerin
altını üstüne getirmek ya da yakıp yıkmak her an mümkün diyebiliriz. Ama asla barbarlıkla bir medeniyet oluşumu gerçekleştirmek
mümkün değildir. İyi ki de Yusuf'un o sevgi ve merhamet yüzü devreye girerde bu
sayede Mısır’ın temelleri içten içe sarsan o korku sarmalı dağılıverir. Sanki Yusuf (a.s)’ı zindana hapsettiler de ne
oldu en nihayetinde Mısıra vezir oldu ya. İşte sevginin gücü bu, başka daha re
diyebiliriz ki. Kaldı ki tarih nice sahte mabut ve sahte güçlerin yenilgisine
şahittir. Bakın, ilk Hıristiyanlığın başlangıç evresinde tedhiş Hz. İsa’nın Havarilerinden
değil, Roma imparatorluğundan gelmiştir.
Öyle ki, ilk Hıristiyanları
aslanın ağzına verecek kadar acımasız olmuşlardır.
Peki, korku deyince sadece Mısır ve
Roma’mı akla gelir? Hiç kuşkusuz buna Mekke müşrikleri de dâhildi. Zira
tedhişçilik Müslümanlardan değil, müşriklerden gelmiştir. Çünkü müşrikler statükocuydu,
Müslümanlarsa değişim öncüleriydi. Ancak
şu da var ki zaman içerisinde Müslüman topluluklar arasında da göçebelik ruhundan
kaynaklanan tedhişçilik yaşanmıştır. Nitekim Haricilik bunun en tipik misalini
teşkil eder.
Peki ya Türkler? Hiç kuşkusuz bizim göçebe
dönemi Türklükte ‘Baş kesip kan dökmek
iyidir’ ifadesinde yer alan ‘alp’ kimliğimiz yerleşik döneme geçişte
alperenliğe dönüşmeseydi pekâlâ böylesi bir Türklüğün Moğol serdarlarının
etrafa saldığı tedhiş harekâtından pek farkı kalmazdı. Nitekim Osmanlı Devleti Selçukludan
devr aldığı yerleşik medeniyeti Nizam-ı âleme dönüştüren öncü olduğundan idare
ettiği coğrafyasında nizamı altüst edecek ciddi anlamda bir tedhiş hareketi
vuku bulmadı. Nasıl vuku bulsun ki, ortada tam manasıyla nizam ve intizam
vardı. Her ne kadar birtakım çevreler Osmanlı padişahlarına ‘astığı
astık kestiği kestik’ gözüyle
baksalar da şu bir gerçek sultanlarda fanidir ilkesi herkesçe bilinen bir husustu,
ebed müddet ülküsü ise Devleti Aliyye için kullanılan bir nişandı. Kaldı ki
bizim sultanlarımız selamlama anında askerine “Padişahım senden büyük Allah
vardır” temposu tutturan sultanlardır. Elbette böyle bir anlayışla üç kıtaya hükmeden
bir Nizam-ı âlem ülküsünü şiar edinen bir devletin doğmasından gayet tabii ne
olabilirdi ki. Bakmayın siz öyle
Osmanlı’da cereyan eden bir takım Celali türü tedhiş hareketlerine. Bu tür
hareketler bile devleti yok etmeye yönelik değildi. Sadece bir takım hadiselere
karşı çevrenin merkeze karşı uyarı niteliğinde bir tepki hareketleriydi. Hadi
diyelim Celali türü ayaklanmaları devlete yönelik bir başkaldırış olduğunu
varsaysak bile Sipahi teşkilatımız ne güne duruyordu, bir kere bu teşkilat
nizamın tesisi için var olup devlet-i ebed-müddet ülküsünün teminatıydı. Bu da yetmez hemen hemen tüm fetih
hareketlerin arka planında bize zafer kazandıran asıl itici güç sipahidir.
Hatta Sipahilik askeri bir güç olmanın ötesinde üretime yönelikte bir
teşkilattı. Yani, mülk sahibi olmayan (mülkü çiftçiye ait) ancak dirlik sahibi ve gelirin %10-12’sini
alan üreticilerdi. Anlaşılan o ki,
Osmanlıda ordu bile üretici bir rol üstlenmiş, yani tüketici konumda
değildi. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı’da sipahi hem dışa karşı cenk
eden, hem içe karşı nizam sağlayan, hem
de üreticilik vasfı olan bir teşkilattır. Nitekim Mehmetçiğimizde tarihinden
ilham alarak Afrin’de zeytin dalı olmuştur. Maalesef bunun tek bir istisnası Paralel
İhanet Çetesi vardı ki milletin vergileriyle kurulan savunma sistemimizi
kullanarak millete karşı kullanmıştır. Pensilvanya’dan talimat alarak
Haşhaşiliğe ve Yeniçeriliğe soyunmuşlardır. Malum Yeniçeri’de başlangıçta ruh
köküne sadık, sonrasında çığrından çıkmış nevi şahsına münhasır bir ocaktı. Her
neyse şimdilik Yeniçeri hakkında ünü hizmetinden daha büyük ocak demekle yetinelim.
En iyisi mi biz, yakın tarihimizde ne oldu ne bitti birazda
yaşadığımız dönemi sorgulamaya çalışalım.
Evet, hep beraber şahit olduğumuz yakın döneme
baktığımızda manzara pekte iç açıcı görünmüyor. Değim yerindeyse yedi iklime
hükmetmiş Osmanlı adaleti gitmiş, onun yerini haramilerin cirit attığı ve kirli
hesapların sergilendiği bir ortam doğmuştur. İşte söz konusu kirli hesaplar
çarşısının başını ise;
“—Mafya babaları ve
baronlar,
—Siyasi bezirgânlar,
—Anarşistler ve Paralel İhanet Çetesi’’ çekmiştir.
Malum;
mafya babaları, paralel ihanet çetesi hukuk falan dinlemez, kendi kurallarını yer altı faaliyetleriyle
belirleyen gizemli tedhişçilerdir. Baronlarsa sermayelerinin çıkarı uğruna
tedhişçileri kullanan simsarlardır. Siyasi bezirgânlarda söylemleriyle,
kendilerini sahaya süren zinde güçlerin taşeronluğunu üstlenen aynı zamanda
kendi kişisel egolarını tatmin için var olan güruhtur. Düşünsenize Kandilden
talimat almadan iradesini ortaya koyamayan bir siyasetçi meclise gelse ne
gelmese ne, bu yüzden bizim gözümüzde onların hiçbir değeri yoktur Anarşistler
ise ismiyle müsemma, yani kaostan beslenip mevcut otoriteye karşı sürekli isyan
içinde olan potansiyel tedhişçilerdir. Dolayısıyla varsa yoksa onlar için vurup
yıkmak ya da kan dökmek esastır.
Aslında bu üç aktörün gücü görünüşte
bir güç görünsede özünde içi boş kofturlar.
Hepsi uluslararası aktörlerin piyonu şişirilmiş balonlardır. Yani tarım
toplumundan sanayileşmiş bilgi topluma geçişte yaşanan sancıları fırsata
çevirmelerinden kaynaklanan bir şişirilmişliktir bu. Neyse ki bu şişirilmiş balonların
‘devlet-millet-asker-polis’ el ele gönül gönüle verdiğinde kazdıkları
hendeklere gömüldüklerini, saklandıkları inlerinde tarumar olduklarını hele
şükür görebildik. Hele bu kararlılık ve dayanışma devam ettiği sürece içi boş kofların
hallaç pamuğu halde savrulacakları kaçınılmazdır. Artık ne de olsa İsrail
yapımı heronlar yok, yazılımı bize ait Türk heronlarımız var. Nitekim bu sayede
nokta vuruşlar yapabiliyoruz da. Hele şükür ASELSAN ve ROKETSAN bizim uzun
menzilli hava ve savunma sistemimizin yüz akı kuruluşlar olup mühendisiyle, tüm
teknik personeliyle gizli kahramanlarımızdır. Bilhassa yerli Göktürk-1 ve 2 uyduları,
yerli insansız hava aracı ANKA, milli lazer silahı gemisi ve milli Altay tankı üreten
yerli savunma sanayimiz kök söktürmekte ve bu nedenle uluslararası baronlarla
birlikte yerli uzantıların daha şimdiden uykusu kaçmakta bile.
Evet, şişirilmiş balonların sürekli gündemde kalmaları,
tamamen konjonktürel kaynaklıdır. Baksanıza adamlar ortada gerilim varsa varlar,
yoksa sırra kadem basıp kaçmaktalar. Madem durum vaziyette, o halde bize düşen yaşadığımız
sosyolojik evreden bir diğer sosyolojik evreye geçişimizi hamasetten uzak
akılcı politikalarla onları kovalayıp ‘durmak yok yola devam’ azmiyle ülkemizi
2023 Yeni Türkiye’sine sancısız taşımaktır. Zaten her geçiş evresini sancısız atlattığımızda
biliniz ki tüm şişirilmiş balonların esamesi okunmaz da. Mesele gayet açık ve net ortada duruyor, bikere sanayileşmiş bilgi evresi tüm tedhişçi
eğilimleri potasında eritip ortam daha da bir yumuşak hal alabiliyor. Tabii sadece
sanayileşmiş bilgi evresiyle yetinmekte olmaz, her geçiş evresini kültürel
donanımlarla da taçlandırmamız gerekir. Malumunuz sosyal ve kültürel dayanışmanın
olmadığı evrelerde başıboşluk, huzursuzluk ve cinayetler diz boyudur. Sosyologlar
bu durumu ‘anomi’, yani toplumsal
çözülme diye tanımlar. Dolayısıyla toplumsal çözülme deyip geçmemek gerekir,
bilakis üzerinde durulması gereken çağın en önemli hassas konusudur. Bilhassa
bu meselede tedhiş hareketleri toplumdaki anomi halini fırsata çevirerekten
ortalığı bir anda kan gölüne çevirebiliyorlar.
Şu
bir gerçek tedhişçilik vahşi batının ithal ettiği maraz bir hastalıktır. Hadi
vahşi batıyı anladıkta, peki ya şu içimizdeki yerli mankurt batıcı kafalara ne
demeli. Baksanıza adamlarda hiçte utanma arlanma ve sıkılma denen bir ar damarı
yoktur, görünüşte seçkin gözüken, oysa özde
batıya endekslenmiş mankurt beyinlerdir. Habire beynini batıya endekslemiş bir
avuç sözde bu seçkinci güruh adeta efendilerine taş çıkartırcasına tedhiş
karnavalının değirmenine su taşımaktalar. Öyle ki teröre karşı canla başla
mücadele eden güvenlik kuvvetlerimizin hevesini kıracak bildirilere imza
atmakta beis görmemekteler. Hayâsızca terör odaklarına yamanıp tedhişçileri
yüreklendirmekteler. Yetmedi ülkemizin yararına her ne bir hamle, her ne bir inşa
faaliyeti varsa şom ağızlarını açıp kirli kalemleriyle sabote etmeye çalışmaktalar. Onlar için sabote etmek adeta bir kazanç
kapısıdır. Derken bu aklı evvel guruh tedhişçilerin ekmeğine yağ sürerekten kol
kola hareket edip gününü gün ederek gündem oluşturmakla meşguller. İşte
televizyon ekranlarında Selahattin Demirtaş’a saz çaldırmaları bunun tipik
misali. Tedhişçinin de canına minnet, tamda istediği buydu zaten. Güya böyle
bir konjonktürde kendilerince şanına şan katacaklarını sanmaktalar.
Peki,
madem saz çaldırıyorlar, hem madem kol kola girip sözde provokatif adalet
yürüyüşüne çıkıyorlar bu durumda bizler ne yapmalı? Hiç kuşkusuz balkondan seyretmek bize
yaraşmaz, madem kurt puslu havalardan fayda sağlamakta, bize düşen gemi iyice azıya almadan
sanayileşmiş bilgi ve bilgi ötesi çağına sıçrayacağımız süreçte kültürel
donanıma yönelik tedbirler almak olmalı. Mesela Diriliş, Payitaht Abdulhamid
Han, Mehmetçik Kut’ül Amare gibi dizilerimiz tamda zinde işbirlikçilerin can
evinden vuracak kültürel faaliyetler olarak göze çarpmakta. Bu faaliyetleri
daha da hızlandırmamız gerekir ki milli uyanışımız daim olsun.
Besbelli ki, tedhişçilik her devirde
gerilimden beslenebiliyor. Hakeza gergin ortamlar, iç ve dış baronlarında işine
gelmekte, çünkü biliyorlar ki insanlar sükûn ortamlarında
daha çok düşünme fırsatı bulacağından kullanacakları tedhişçiler kolay kolay at
oynatamayacaktır. İşte kurt puslu havayı
sever sözünden maksat budur. Fakat şu iyi bilinsin ki, 2023 Yeni Türkiye hedefi
gerçekleştiğinde iç ve dış baronların dünyası kararacaktır, buna inancımız tamdır.
Her tedhişçinin ana hedefi devleti
yutmaya yöneliktir. Oysa devlete başkaldırmakla bir yere varılamaz. Kaldı ki iç
ve dış baronların sahneye koydukları kanlı pazar oyunu nereye kadar devam edebilir
ki, mutlaka bir yerlerde tam manasıyla kapana kıstırılıp tökezleyeceklerdir. Her şeyin bir sonu olduğu gibi kanlı pazar
oyunlarında bir sonu var elbet. Ah bir akıl erdirseler de sürdürdükleri işin
çıkmaz sokak olduğunu anlasalar, bak o zaman sırtlarında kambur yük olan bilinçaltı
öfke selinden kurtulmuş olacaklardır. Gel gör ki, sorgusuz sualsiz şartlanmışlık bir takım
gerçekleri görmelerine perde olabiliyor. Öylesine gözleri kan bürümüş ki sevgiden
hiç söz edemeyecek durumdalar. Onlar söz etmemeye dursunlar biz tam aksine Yunusça
‘Yaradılanı Sev Yaradandan Ötürü’
demekten asla taviz vermeyeceğiz. Ancak şu da var ki geçmişte sevgiyi ön plana
alıp bu doğrultuda projeler yürürlüğe girseydi bu denli tedhişçiler etrafa
korku salıp kanlı oyunlarını sahneye koyamayacaklardı. Maalesef geçmişte yürütülen
yanlış strateji ve yanlış izlenen polisiye tedbirler çoğu kez tedhiş
hareketlerinin başarılı olmasına yaramıştır. Malum güvenlik tedbirler kısa
vadede işi yarayabiliyor, asıl işe yarar uzun vadeli çözüm olan sevgi iksirinde
gizlidir. Kaldı ki otoriter rejimler bile bir yere kadar baskı kurabiliyor,
yani yeri geldiğinde sırf silah zoruyla ayakta kalacak mecali kalmaz da, bu yüzden asayişi ve güveni temin edecek başka
politikalara ihtiyaç duyabiliyorlar. Madem baskıcı rejimler bile sıkıştıklarında
başka politikalara ihtiyaç duyuyor, o halde bizim ihtiyaçtan daha da öte uzun
vadeli projelerimiz olmalı. Evet, bu
iş ‘Kahrolsun PKK’ türü hamasi nutuklarla
çözülmez. Bakın şayet hamasetle yol kat edilseydi tüm kuşlar papağanın etrafına
toplanırdı. Şu bir gerçek geçmişte hamasi varı söylemlerle 'teröristlerin
kökünü kazımak' ifadesi bile tek başına tedhişçileri yüreklendirmeye yetip yapacakları
eylemlere güç katabiliyor da. Zaten fiili olarak değil de hamasetçe kök kazımak
çözüm olsaydı terör belası kanayan yarayı daha da azdıran bir kezzap olmazdı. Artık
şunu anlamakta fayda var: kalıcı çözüm milletimizin derin ferasetinde gizli. Zira
feraset yüklü sevginin fethedemeyeceği kale yoktur. Ferasetin tılsım etkisi öyle
büyüktür ki; Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan
buyurduğu “Müminin ferasetinden sakının” hadis-i şerifinde bu gerçeği çok
daha iyi anlıyoruz. Hem madem feraset gerçeği Peygamber müjdesi, o halde ne
duruyoruz, gün gönlümüze nakşedilmiş feraset kodlarımızı harekete geçirme
günüdür, icabında bu da yetmez gün akılcı politikaları bir an evvel hayata
geçirme günüdür.
Bakın, Osmanlı, ‘Sultan -Medrese-Sipahi’ üçlü teşkilatıyla anarşi ve tedhişçiliğe
meydan vermeyip yedi iklimde huzur ve adaleti tesis etmiş bir Devlet-i Âliyyemizdi.
Madem öyle, pekâlâ geldiğimiz noktada da Osmanlı stratejisine ve denge
siyasetine benzer politikalar geliştirebiliriz. Tedhişçiliğe fırsat vermemek
için, buna mecburuz da. Gerek bürokratik mekanizma, gerek tüm eğitim kurumları
ve gerekse güvenlik birimleri birbirleriyle tam bir koordinasyon ve ahenk
içerisinde çalışması şartta. Aksi takdirde ortalık tedhişçilerden geçilmez hal
alabilir. Bir kere felaket gelirim
demez, geldi mi ansızın gelir. Dolayısıyla felaket kapımızı çalmadan devlet
toplum dayanışmasıyla gece gündüz demeden her an uyanık olmak durumdayız. Çünkü
Resul-i Ekrem (s.a.v) “Hepiniz çobansınız, hepiniz sürüsünden
mesuldür” buyurmakta. Her ahval ve şartta çobanlığın gereği güçlü bir
eğitim sistemi, güçlü bir idari yapı ve güçlü bir güvenlik teşkilatı kurmak elzemdir,
asla maddi ve manevi güvenlik şemsiyenin ihyası ihmale gelmez. Kurulan
teşkilatlar her daim iri ve diri olmalı ki tedhiş hareketlerinin önüne
geçilebilsin. Öyle kuru sıkı laflarla etrafa ‘Haydi! hurra..’ şeklinde hamasi
nutuklarla asla tedhişçilerin kökü kazınamaz.
Dedik ya,
Osmanlı’da devletin güvenlik ve asayişini temin etmekte birinci derecede
sorumlu olan Sultanlık makamıdır. Tabii en üst birim olduğu için birinci derece
makam diyoruz. Unutmamak gerekir ki yeri geldiğinde başlar baş olmayınca balık
baştan kokabiliyor da. Allaha şükür ki ihtiyaç hâsıl olduğunda “önce cepheye ben
sonra milletim” diyen Başkomutanımız Recep Tayyip Erdoğan gibi bir liderimiz
var. Diğer ikinci derece sorumluluk medresenindir. Adı üzerinde medrese, yani bugünkü
anlam da üniversite, zaten eğitim yuvası deyince akan sular durulması gerekir,
bilhassa toplumsal huzura vereceği katkı sayesinde asayişin sağlanmasında
ikinci derece konumda olması gayet tabiidir. Bir diğer güvenlik açısından öneme
haiz üçüncü birimse hiç kuşkusuz sipahidir, yani bugünkü anlamda askeri
teşkilatımızdır. Hani “Su uyur düşman uyumaz” denir ya, aynen öyle de nizamı
sekteye uğratacak herhangi bir fiili durumda başlarına çökecek sipahi teşkilatı
en ideal bir birim olarak çoktan siper alır da. İşte bu derecelendirmelerden
anlaşılan o ki; ‘Ulul'emr, eğitim
kurumu ve güvenlik birimi’ üçlüsünün
kendi içinde uyumuyla birlikte her türden tedhiş hareketinin önüne geçmek mümkün.
Yeter ki, bu üç sacayağı uyum içerisinde olsun, bak o zaman tedhişçiler cirit atabiliyor
mu? Allah korusun otorite boşluğuna düştüğümüzde tedhişçilerin fırsat kollayıp intihar
eylemlerine yöneldikleri artık bir sır değil, öyle ki her bir eylem hastası manyağın
canlı birer bomba halde hem kendi canını hem de masum insanların canına kıydıkları
manzaralar herkesin malumu. Besbelli ki kendi milli terazi denge ayarlarımız şaştığında
günümüzde Mısır’ın o korku sembolü intihar ve cinnet tablosu terazi şeklinde
karşımıza çıkabiliyor.
Bu güne kadar totaliter ideolojiler insanlığa hep
kan, gözyaşı ve korku salmışlardır.
İdeolojilerinin yemişi kandır zaten,
ilimden bihaber olduklarından stratejilerini eylem üzerine
kurgulamışlardır. Bu öyle bir kurgudur ki, örgütün kucağına düşen bir daha
iflah olmaz, hele bir insan düşmeye görsün istesen de örgütten çıkamazsın, ağa düşen
asla geri dönemez, o artık örgütün talimatlarını uygulamaya adamış canlı bir
intihar manyağıdır. Bu yüzden ‘Devrim
kanla yazılır’ sloganı sadece kendi dışındakilere değil, örgütten firar edenler içinde ihanetin bedeli
olarak kullanılan bir slogandır.
Bolşevik ihtilaline baktığımızda o
yıllarda ihtilal hasımlarını alt ettikten sonra, bu kez kendi içinde aykırı fikir beyanında
bulunanlara gözünü dikip evlatlarını bir bir yer de. Buna şaşmamak gerekir, totaliter
ideolojilerin huyudur bu, kendi içinde
öz eleştiride bulunmak bile örgüte ihanet etmeye yeterli sebep teşkil
edebiliyor. Gerek Lenin olsun, gerekse Stalin olsun fark etmez pek çok
totaliter şeflerin tedhiş psikolojisiyle evlatlarını ihanetlikle suçlayıp
kıydıklarını görürüz. Hani her şeyin bir bedeli var denilir ya, aynen öyle de güya kendilerince ihanet
gördükleri her ne varsa ona bir bedel ödetebiliyorlar. İşte Stalin’in Buharin’e
ölümlerden ölüm seç dercesine kendince bedel ödetmesi bunun bariz misalidir.
Evet,
“ihtilallar evlatlarını yer” sözü yerinde bir tespit. Hatta tespitten
öte ihtilallerin cibilliyetinden kaynaklanan ortak mayadır. Bu öyle mayadır ki her tür tedhiş
örgütlenmesi evlatlarını bile intihar cinnetine sürükleyebiliyor, adeta artık
son vazifeni yap dercesine kimi zaman Alamut kalesinden, kimi zaman Kandilden,
kimi zaman okyanus ötesi Pensilvadan uzaktan kumandalı bir şekilde pim
çekilebiliyor. Gerçekten bir insan
aklını başkalarına teslim etmeye dursun torna tesviye görevi ifa edebiliyorlar.
Tornadan geçebildiysen ne ala, geçemediysen ölümlerden ölüm beğen mantığı
devreye girmede gecikmez de. Bakın, Stalin kendisi için ihanet gördüğü her ne varsa
bedelini kurşuna dizdirmekle ödettireceği Buharin’i son yolculuğuna uğurlarken
şöyle der: “Bütün suçlarını itiraf
etmeni istiyorum. Hala partiye katkıda bulunmak istiyorsan partiye muhalefet
etmenin akıbetini kendi hayatınla gösterirsin.’’ Hakeza PKK tedhiş
örgütünün gerçekleştirdiği intihar eylemlerin birinde örgütten çıkmak isteyen
bombacı kızın sevgilisine yazdığı mektupta geçen şu ifadelerde manidardır: “Yapamayacağımı anladım… PKK’yı bırakıyorum,
sana tavsiyem, sende PKK’yı bırak ve buralarda arama beni.” Aslında her iki itirafta dikkat çeken husus
örgütün işine yarayacak ifadelerin söylenilmiş ya da söylenilmeye zorlanılmış
olmasıdır. Böylece bu tür itiraflarla
tedhiş hareketi kuvvet kazanır da.
Tedhişçinin insafı sadece kendi çıkarı ve
örgüt fedailiğidir, vicdan hak getire, Aman
dileyene aman verilmez de. Hele yukarıda
anekdot olarak verdiğimiz itiraflar bir yana kendi örgüt elemanının ölümü
üzerinden bile örgüte güç kazandırılma hesabı yapmak esastır. Her ne kadar
örgüt bu durumu dava uğruna yapılan bir eylem olarak nitelese de, gerçekte
bunda iç hesaplaşma veya ihanetin bedelini canıyla ödettirme temel amaçtır.
Yani örgüte güç kazandırma amacı güdülür.
Velhasıl;
Hasan Sabbah’ın Alamut kalesinde efsunladığı gençleri yalancı cennet vaadiyle
oluşturduğu ölüm timi intihar hareketlerinden günümüze kadar uzanan paralel tedhiş
zinciri, şimdilerde canlı bomba eylemlerine ve sibernetik kumpas intiharlarına
dönüşmüş durumda. Ne var ki, şu an bu
zavallı sapkın beyinler için Allah ıslah etsin demekten başka elimizden bir şey
gelmez de.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder